Faydacılığa Karşı Bir Bilgi Reformu İçin

Alain Caille


Bir ormanın ortasındayız. Ormandan çıkmaya mı çalışmalı? Rastgele, doğruca yürüyerek mesela? Gitgide anan sayıda genç ve eskilerin pek çoğu bunun hiçbir işe yaramayacağını söylüyor. Daha önce doğruca yürüyenler, başladıkları noktada, bizim şu anda bulunduğumuz yerde buldular kendilerini. Daha karanlık yolları tutan başkaları ise, ne bir iz ne bir mesaj bırakmaksızın kayboldular. Ya da geride bıraktıkları o kadar karmaşık ve bilmecemsiydi ki, ne manaya geldiklerini anlayamadık. Muhtemelen, hiçbir yere götürmeyen yollarda kaybolup akıllarını kaçırdılar. Öyleyse bu hayalleri bir yana bırakmak, kollan sıvayıp, dünyamızı yaşanır kılan düzlükleri tek tek, yavaş yavaş açıp deşifre etmeye devam etmeliyiz. Avusturyalılar kabilesinden pek muhterem ve İngiliz kabileleri tarafından bilgisinin derinliği nedeniyle kendisine asil unvanı verilen bir ihtiyar, bu dünyanın, insanlığın şimdiye kadar bildikleri arasında en güzel, en özgür ve en mutlu dünya olduğunu söylüyor. Belki de haklıdır. Üstelik, ha burada ha başka bir yerde ölmüşüz... Gündelik işlerimizi görmeye yönelik doğrudan faydası olan şeylerden fazlasını bilmeye çalışmanın anlamı ne? Asyalı toplumlar tarafından mesken tutulan düzlüklerde, eski kuşakların ormanın sonuna varmayı denediklerini biliyoruz. Orada yalçın ve tehlikelerle dolu bir patika olmalıydı. O yolu tuttular ve sonra geriye dönüp arkada kalanlara, maceranın zahmete değdiğini fakat bunun ancak bazı özel ve dayanıklı bireylere göre olduğunu, diğerlerinin yerlerinde oturmalarının daha iyi olacağını söylediler. Ne de olsa yol, kavramsal düşüncenin yolu değildi.

Başkaları ise, evlerimizin kaygan bir zemin üzerine olduğunu, zenginlerin biteviye akınlarından ve küstahlıklarından bıkmış en fakir kabilelerin, bitimsiz savaşlarla bizleri tehdit ettiklerini ve eğer evlerimizi başka türlü inşa etmeyi öğrenmezsek, başka yerler keşfetmeye çalışmaz ve bütün insanlar ve kabileler arasında barış yollarını aramazsak, özgür ve mutlu dünyamızın yok olacağını söylüyor.

Kimin doğruyu söylediğini ve düşünme çabasının ne manaya geldiğini nasıl bilebiliriz? Belki bu çaba sona ermek durumunda kaldığı için, bize bir manası yokmuş gibi görünüyor? Ve hemen hemen kesin olan bir şey varsa, o da, bu çabanın her halükarda asla sona ermediği, muhtemelen ormanın dışında yükselen bir tepeye, bilim ile bilgelik, bilgi ve ödev ayrımlarının silindiği yere varılamadığıdır.

İnsanlar var olduğundan ve bazı insanlar düşündüğünden beri, ne daha iyiye gittiğimiz, ne de kim olduğumuz ya da kim olmamız gerektiğiyle ilgili daha kesin şeyler öğrendiğimiz açık değil. Buna rağmen, örneğin.elli yıldan bu yana, bilgiyi meslek edinenler baş döndüren bir hızla çoğaldı. Düşüncenin katlanarak artışının hiçbir şey üretmediğini ve hükümsüz olduğunu düşünmek saçma olurdu. Fakat bize aynı derecede imkansız görünen bir diğer şey, kendimiz ve gizli zenginliklerimiz hakkında, yaşama sanatı ve tarzları üzerine Aristoteles'in, Epikür'ün, Buda'nın ya da Lao Tse’nin bilmediği bir şeyler keşfettiğimizi iddia etmektir. İnsanlığa dair otantik bir bilginin ve bu bilginin bilgelik ile cahillik arasında kurduğu bağın ne olabileceği ile ilgili fikrimiz olmadığı halde ve neyi bildiğimizi bilmiyorken bu sorular nasıl çözüme bağlanır? Modern düşünce fen bilimlerinin ve onların teknik uygulamalarının dar alanından çıktığı için, iki yönlü bir iktidarsızlık duygusunu tadıyor. Bir yandan, ne kadar çok bilgi üretirse, bir açıdan o kadar çok cahil hale geldiğini görmek durumunda kalıyor. Diğer yandan, müzmin gerçekçi olmakla öğünürken, dünyanın gidişatını etkileme kapasitesinin ve etkinliğinin gitgide azaldığını görmek durumunda kalıyor.

Şayet bir geçerliliği varsa bu dobra teşhisi, modern toplumların artan karmaşıklığıyla açıklamak cazip olabilir. Bu durum, bilgi konularının miktarını ve sorunları, bunlara cevap verme olasılığına oranla çok daha hızlı bir şekilde artırıyor olabilir. Belki de gerçekten de öyledir. Fakat eğer durum buysa, entelektüellerin ve düşünceden yana umudu olan herkesin, işe yaramaz oldukları kanaatine boyun eğmeleri gerekir. Yaptıkları, söyledikleri ve düşündükleri ne olursa olsun, bu insanlar daima geriden gelecekler, gidişatı insanlığın yararına ya da zararına makul ölçüde yönlendirmeyi umamayacağımız kadar hızlı ve acımasız bir şekilde dünya ilerleyecektir.

Düşüncenin iktidarsızlığının daha az cesaret kıran bir başka açıklaması, insanlığın kendisiyle ilgili varolan bilgisine az önce atfettiğimiz iki özellik arasında sıkı bir bağın olması gerektiği şeklindeki açıklamadır. Bu bilgi, genişlemesi ölçüsünde azalan, gerçekçi olmak istedikçe gerçeklik üzerindeki nüfuzunu kaybeden bir bilgidir. Bu iki bariz paradoks belki de ilk bakışta göründüğünden daha az esrarengizdir. Ancak yeterince basit ve bilinçli bir mantığa göre düzenlenen bilgi elverişlidir. Ancak böylece kaotik bir şekilde her yöne saçılma izlenimi vermekten kurtulabilir. Ancak girdisini çıktısını aşağı yukarı kestirebildiğimiz bir şekilde düzenlenen bilgi uygulamaya konabilir. Gerçeğin nihai doğası sorunuyla ilgili bilim insanlarını ayrılığa düşüren felsefi farklar ne olursa olsun, farklı uzmanlık bilgilerinin ulaştığı kuramsal karmaşıklık ne derecede olursa olsun, fenni bilinen bilimler, anlaşılırlık kipliklerine bazılarının verdiği isimle paradigmalara göre yapılanır. Bunlar da, konu üzerinde çalışanların aynı şeyden bahsettiklerini bilmelerini sağlayacak denli sarih, kabul görmüş ve paylaşılıyor olmalıdır. İnsan ve toplum hakkındaki söylemler keşmekeşinde böylesi bir şey yok gibi gözükebilir. Bunun sebebi, sıkça söylendiği gibi, sosyal bilimlerin kendi gençliğinin kurbanı olması değil, Marx Weber'in gayet iyi anladığı, fakat belki de tüm sonuçlarına vakıf olamadığı bir güçlüktür.

Basitleştirecek olursak, doğa bilimlerinin ideal görevi, her tür normatif arzudan sakınarak, ampirik-mantıksal nesneler hakkında doğruyu söylemektir. İnsan söz konusu olduğunda, bilimsel amaçlı söylemlerin tosladığı ilk güçlük, nesnelerinin yani birey, grup ve toplumların aynı zamanda özne olması ve bir anlam ve norm üzere hareket etmelerinden kaynaklanır. Weber'in hakkını veremediği ikinci güçlük, özne-nesneleri eylemde bulunmaya iten değer, norm ve anlamların mantığını, bu anlamın anlamını sorgulamaksızın, yani normatif sorun vazedilmediği ve soru konusu haline getirilmediği sürece kavramanın imkansız oluşudur... Sosyal ve beşeri bilimlerin ideal görevi dernek ki, nesneleriyle ilgili doğruyu söylemek değildir sadece. Yine bu görev, söz konusu nesnelerin hem özne olduklarını hem de anlam üzere işlediğini kabul etmek de değildir yalnızca. Bu anlama bir anlam getirecek önermeler öne sürmektir aynı zamanda. Başka deyişle, beşeri bilimler aynı anda normatif de olmadan bilişsel olamazlar. Bu bilimler, olması gerekeni sormadan olanı bilebilmeyi umamazlar. Etik eğilimlerinin farkında olmadıkları andan itibaren, neyi sorguladıklarını ve ne adına sorguladıklarını bilemez hale gelirler. Ve ürettikleri bilgi yığınını anlaşılır bir şekilde düzenlemeyi beceremez duruma düşerler. Zira bu alanda, ancak, doğru ve arzu edilir olanı bilmeye yardımcı olan bilgiler anlaşılır, denetlenebilir, kullanılır ve biriktirilebilir. Tuhaf bir şekilde, bu noktada gerçeklik ilkesi görevi üstlenebilecek ve bilişsel paradigmaları tasvir etme mücadelesi verebilecek olan tek şey, belki de normatif sorgulamadır. Bireylerin veya toplumsal ilişkilerin ne olduğu hakkında bir fikir edinmek, bunların kendilerinin ne olduğu ve ne olmaları gerektiği hakkında düşündükleri üzerine bizim ne düşündüğümüz sorgulanarak mümkün olur ancak. Kendimizin de ne olmamız gerektiğini aynı anda sorgulayarak yapabiliriz bunu.

Normatif sorgulama düzleminin, insanı ve toplumu konu alan bilgi bünyesinde oynadığı bu şekillendirici rolü savunmak, tuhaf hatta, beşeri ve sosyal bilimlere hükmeden bildik epistemoloji açısından putları tahrip etmek olarak görünebilir. Bu epistemoloji genel olarak, fen bilimlerinin fazlaca basitleştirilmiş bir imgesini kendine model almayı ve bu bilimler gibi, her türden değer yargısından imtina etme zorunluluğunu kategorik buyruk gibi vazetmeyi görev bilir. Elbette öncelikle, önyargı ve kanaatlerin analize karışması önlenmelidir. Dolayısıyla bu kategorik buyruğun ifade edilmesi, bilhassa da pedagojik açıdan tamamen manasız değildir. Yine bilgisel işlemlerin tam olarak değerlendirmeye indirgenemeyeceği de doğrudur. Fakat beşeri bilimlerin gerçek işleyişinin, bu bilimlerin kendi hakkında söyledikleriyle pek az ilgisi olduğu açıktır. Gerçekte bu bilimler, daha kaynaklarından itibaren, normatif sorgulamanın bilgi yöntemi üzerinde yarattığı ve az önce, örgütlenmeleri açısından zorunlu olduğuna hükmettiğimiz bir etkiye tabidirler. Bu bağlamda ve fen bilimlerindeki paradigmaların önemine dikkat çeken bir epistemolog olan Thomas Kuhn'un düşündüğünün aksine, beşeri bilimlerin daima kabul ettikleri bir örgütleyici paradigma var olmuştur. Bu onlara edebiyattan daha sistematik olma, gerçeklik üzerinde felsefeden daha çok durma ve bilimlere benzeme fırsatı sunmuştur. En azından bu bilimlerin rengine ve tadına sahip olmalarını sağlamıştır. Bu paradigma, göstermeye çalıştığımız üzere, beşeri ve sosyal bilimlere hakim fikirlerin sahici matrisi olan faydacı paradigmadır. Hem insanların ne olduğu ve eylemlerini etkileyen ve düzenleyen şeylerin neler olduğu, hem bunların ne olması gerektiği sorularına verilecek cevabı doğal olarak, incelikli ve basit bir şekilde fısıldayan faydacı paradigma olmuştur. Faydacı tasavvurun beşeri ve sosyal bilimler ve daha genel olarak modern düşünce ve hayat üzerindeki bu nüfuzu öylesine pekiştirilmiştir ki, adeta ikinci bir doğa, küçümsendiği ve görünmez hale geldiği oranda gücü büyüyen sorgulanmaz bir kesinlik ilkesi halini almıştır.

Faydacılık karşıtlığı etiketine sahip, küçük ve kendi yağıyla kavrulan mütevazı bir derginin yedi yıllık hayatı boyunca biriken düşüncelerin esasını, bu kitapta birkaç sayfa içinde bir araya getirmeye çalıştım. Düşüncenin donukluğunun sebepleri sorusuna verilebilecek cevaplardan birini burada geliştirmek için uğraştım. Başka pek çok mümkün ve üstelik burada ne çıkarılana koşut olan yanıtlar var. Başat faydacılığa karşın faydacılık karşıtlığını savunmak yerine, örneğin Edgar Monn gibi, karmaşıklık ya da hiperkarmaşıklık düşüncesini indirgemeciliğin farklı çeşitleri karşısına çıkartabilirdik. Veya Louis Dumont gibi, ama belki daha az doğrudan bir şekilde, tekçiliği bireyciliğin karşısına koyabilirdik. Geniş ölçekte paylaşılan bir sorunsalı faydacılık karşıtı terimlerle ifade etmek, daha az bilinir olmasının yanı sıra, başka formüllerin daha epistemolojik terimlerle ortaya koyduğu etik ve varoluşsal sorunları doğrudan ve münhasıran ortaya çıkarttığı için de faydalı göründü bize. Fakat hiperkarmaşıklık kuramıyla faydacılık karşıtlığı, tekçilikle diğer “izm”ler arasında, üzerinde durulması gereken fark ne olursa olsun, hepsinin bir ağızdan söyleyebileceği şey şudur: Kimi düşünme şekilleri, bazı başkaları hilafına daima daha sistematik ve külli bir şekilde araştırılmış ve bunlardan hep daha az şüphe edilmiştir. Aynı düşünce şekillerinin durmaksızın katedilen güzergahından bekleyeceğimiz pek bir şey kalmamıştır. Şüphesiz yeni manzaralar, henüz bilinmeyen yeni yollar keşfedeceğiz, fakat muhakkak ki hiçbir şey, sağlam adımlarla gittiğimizin garantisini veremez. Başka şekilde ifade edecek olursak faydacı akıl, kendi anlaşılırlık alanının dar sınırlarını ancak faydacılık karşıtlığına kayarak ve onun kendisine tuttuğu aynada kendine bakmayı öğrenerek aşabilir. Klasik sosyal bilimler alanına içkin gerilimleri çözmenin bir başka yolu da mümkündür. Bu da yaygınlaşmış faydacılığa kaymaktır. Bu türde faydacılık, faydacı kutbun başatlığının, yani kabaca ekonomi politik kutbunun, faydacılık karşıtlığı yararına, sosyoloji ve antropolojiye yaklaşacak şekilde ters yüz edilmesinin sonucu olacaktır. Zira faydacılık karşıtı proje bize göre, kendi başlangıç önermelerinin indirgenemez özgüllüğünü sonuna kadar üstlenmeyi ve düşünmeyi bilen bir klasik sosyoloji projesinden farksızdır.

Fakat bu çağrının karşılaşmak durumunda kalacağı acı alayların şimdiden farkındayız. Henüz kısmen örtük olan çağrı, bugün neredeyse genel bir horgörü nesnesi olan bir disiplinin küçümsenen ve soldurulan bayrağı altında farklı düşünce disiplinlerini bir araya getirme çağrısıdır. Duyulan horgörü, bu disiplinin, artık miadını doldurmuş bir çağda sahip olduğu iddiaların büyüklüğüyle orantılıdır. Etiketin çok da önemi yok. Mesele fikirlerin hangi disipline ait olduğu değil. Kesin olan ve insanlığın kendini sorgulamasındaki donukluğunun bir diğer temel açıklamasını teşkil eden şey, bu alanlardaki eğitim ve araştırmanın kurumsal yapısının tuhaf bir eksiklik ve boyut sorunuyla öne çıkması. Güncel bilginin mümkün en kapsamlı genellik boyutu içerisinde tesis edilebileceği ve öğretilebileceği bir yer yok günümüzde. Açıklayalım. Burada, disipliner uzmanlıkların genele yayılıp dağıtılmasını savunmuyoruz. Hele hele, tamamen hayali bir disiplinler arasılığı hiç savunmuyoruz. Böyle bir şey, daha işin en başında, yani her disiplinin sonuçları bir yana, daha varsayımlarının sorgulanması esnasında duraklamaya mahkûmdur. Entelektüel çabaların disiplinlere ayrılmasının, her türlü içerimleri içerisinde bu çabaların incelikle hazırlanmasını ve sonsuz çeşitlilikteki ampirik malzemenin örgütlenmesini sağlayacak tek şey olduğu gün gibi açıktır. Fakat bununla koşut olarak, farklı uzmanlık söylemleri de, birbiriyle karşılaşabilecek ve ilgili somut insani özneler tarafından yönlendirilebilecek bir bilgiyi şekillendirebilecek tarzda örgütlenmezlerse, sadece uzmanlara hitap eden, kendini üretmekten başka amaç taşımaksızın kendini sonsuza doğru çoğaltan söylemler haline gelirler. Hiç kimse için olmayan söylemler olurlar. Bu olgu fen bilimleri alanında gereğince gözlemlenebilir. İnsana dair bilgi söz konusu olduğunda anlamsız bir şeydir bu, çünkü insan, sadece bir nesne değil, bu bilginin doğal ve özel bir muhatabıdır da. Bu olmadan zaten insan nedir ki?

Bireylerin ve toplumların varlığına dair söyleyeceği olan ya da olduğunu düşünen disiplin ve söylemler bütününün buluşabileceği bir sentetik ve düşünsel uğrağın, böylesi bir zeminin öncelikle simgesel üretimi adına bir avamlaştırmanın karşısında değiliz. Tersine bunun lehindeyiz ancak burada savunduğumuz şey, o da değildir. Sosyolojinin işi başından aşkın olduğundan biz, modem hümaniteden söz etmek istiyor ve bu şekilde isimlendirilen yeni bilgi alanının tesis edilmesi için çabalamaya çağırıyoruz. Bu çağrı, sadece Batılı insanlığın değil bütün bir insanlığın düşündüklerinin bir bilançosunu yapmak içindir. Felsefe, ekonomi politik, psikanaliz, antropoloji, sosyoloji, tarih, coğrafya, dilbilim, biyoloji vb. disiplinlerin geleneklerini ve kuramsal temellerini karşı karşıya getirmek içindir. Edebiyatı, dinler tarihini ve unutmuş olduğumuz diğerlerini de es geçmeden... Çünkü bu disiplinlerin kendi analitik mantıkları yoğunlaştırılırken bir yandan da kendi anlamları üzerine sorgulamayı durmaksızın gündeme getiren zorunlu bir üstsöyleme müracaat etmemeleri halinde, bu alanlardaki bilgi düzeyinde belirgin bir gelişme umulamayacağı bizim gözümüzde aşikardır. Dar disipliner alanlara ya da tam tersine muğlak bir genelliğe hapsolmamış dergilerin artması veya fazla ham, aşın ya da yoğun nitelikteki disipliner uzmanlığa eşlik eden katılık tarafından fazlaca bozulmamış genç araştırmacıların eğitimi ve şekillendirilmesi haricinde somut olarak böyle bir gidişatı tutturulabilme imkanı gözükmüyor. Sadece düşüncenin gereklerine bağlı ve faydacı araştırma ve öğretimin kısırlaştırıcı zorlama yükünden kurtulmuş olan gerçek anlamda teorik bir düşünce kutbu ancak böyle teşkil edilebilir. Bu araştırmaların ve öğretimin zorunlu ve meşru olmadığı söylenemez. Fakat, düzlemleri birbirine karıştırmamak ve uzun soluklu kuramsal çabayı toplumsal talebin illaki dalgalanma gösteren gereklerine bağlamamak lazım. Modern hümanitelerin faydasız olması gerektiği de söylenemez. Fayda karşıtı olanla faydasız olanı birbirine karıştırmamak gerekir. İddia ediyoruz ki, bu tarzda şekillenen ve teknik ve uzman disiplinleri öğrenme yasağı bulunmayan kafalar, hem devlete hem araştırmalara hem de şirketlere bugün bunlara hizmet eden uzmanların çoğundan daha faydalı olacaklardır. Böylesi bir formasyon yaratma girişimine hayal verenin devlet mi, işverenler mi yahut bunda bir anlam gören özerk kurumlar mı olacağı çok önemli değil. Bizce önemli olan, bunun zorunluluğunu ifade etmektir. Ve bunu da yaptık. Bütün bunlar imkansız kategorisine mi dahil? Öyleyse çabucak işe koyulmak için bir nedenimiz daha var demektir.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe