Faşizmin Genel Tanımı

Prof. Aydın Yalçın


Faşizm çok sık kullanılan bir sözcük olmasına mukabil, kolay tarif edilebilen bir kavram değil. Bunun çeşitli nedenleri var. Bu nedenlerin bazılarına daha aşağıda değineceğiz. Voltaire’in iki asır önce söylediği gibi kelimeler daima aynı anlamı taşımıyor. Bu yüzden farklı dönemlerde farklı kişiler, aynı kelimeyi, başka başka anlamlarda kullanabiliyorlar. Bugün “kavram kargaşası” diye sık sık şikayet edilen bir ortam içindeyiz. 40 yıl evvel Hitler ve Muslini’nin, tereddütsüz toplama kampına yollayacağı, hürriyetçi, liberal, totalitarizm aleyhtarı bazı kimselere, bugün bazı çevrelerin “faşist” damgası yapıştırmaya kalkmasına şahit oluyoruz. Aşırı sol kanat içinde, kendi önerilerini kabul etmeyen hemen herkese “faşist” denmeye başladığını görüyoruz. Aşırı sol çevrelerde, “faşist iktidar, faşist tırmanma, faşist zulümler” gibi ithamlar son zamanlarda durmadan tekrarlanan şikayetler arasında.

Öte yandan bu çevreler içinde, bir birine “sosyal faşistler” diye karşılıklı itham yöneltenlere, son zamanlarda daha sık şahit oluyoruz. Buna karşılık, aşırı sol’un “faşist” dediği çevrelerden de onlara karşı, “kızıl faşistler” dendiğini görüyoruz. Bu durum, gerek aşırı sağ, gerekse aşırı sol kanat içinde, bir birini “faşist” olarak tanımlayabildikleri görüşünden hareket edilerek, her ikisinde de ortak bazı vasıflar bulunabileceği düşüncesini akla getirmektedir. Bu konuya aşağıda tekrar döneceğimizi hatırlatarak, faşizmin tanımlanmasına yardım edecek bazı ortak noktalan araştırmaya geçmemizin yararlı olacağım sanıyorum.

Faşizmin genel tanımlamasını zorlaştıran bir hususa sözün başında değinmemiz gerekir: Bu da Marksizm, sosyalizm, liberalizm gibi ideoloji ve sistemlerden biraz farklı olarak, faşizmin belirli bir kaynağının, belirli bir ideologunun bulunmayışıdır. Sosyalizm, komünizm ve liberalizm akımlarını düşünürken, ister istemez, Eflatun, Proudhon, Marx gibi isimler, Adam Smith, J.S. Mili gibi düşünürler akla gelmektedir. Faşizm için aynı şeyi söylemek biraz zordur. Her ne kadar, faşizmin gelişmesi ve ortaya çıkmasında, Hitler ve Muslini’nin, düşük bir fikri düzeyde ortaya attığı bazı felsefe kırpıntıları ve düşünceleri rol oynadıysa da, bir genel fikri eğilim olarak, Pareto ve O. Spengler gibi bazı ünlü yazar ve düşünürlerin bu harekete manevi katkıda bulunduklarından söz edilmiştir. Buna rağmen, Faşizm ideolojisinde, mesela Marx’ın komünizme yaptığı katkıya paralel bir fikri kaynak bulmak zordur.

Karşılaştırmalı siyasi doktrinler ve ekonomik sistemleri ele alan kitaplarda, komünizmin bir sol kanat totalitarizmi olduğu, buna karşılık faşizmin bir sağ kanat totalitarizmi olduğu belirtilir. Bazıları ve bilhassa Marksistler faşizmi, bir nevi “otoriter kapitalizm” olarak tanımlamaya kalktıkları zaman, kapitalizmi piyasa ekonomisi mekanizmasıyla işleyen bir sistem olarak, tanımlayanlar, mesela Hitler’in uyguladığı sistemin Stalinvari bir “emir ekonomisi” (command economy) modeline yakın olduğu cevabını verirler.[1] Gerçekten, sendikaları kapatıp, iş piyasasında serbest pazarlık ve kollektif müzakere ile ücret düzeyinin oluşması usulüne son verdikten sonra, Nazi Almanyasının İktisadi sistemi Stalinvari merkezden komuta ile yürüyen bir ekonomik sisteme benzemişti. Tıpkı Stalin’in ağır endüstriye yönelik yatırım politikasına paralel olarak, Göring’in “tereyağı yerine top” üretimine öncelik veren, “merkezden komuta” sistemi Almanya’da yürürlüğe konmuştu.

Gerek günlük dildeki kullanımlar, gerekse sistemlerin analizini yapan kitaplarda göze çarpan benzerlikler, bu sağ ve sol kanat totaliter akımlarının bazı ortak kaynaklan bulunabileceği düşüncesini devamlı olarak akla getirmektedir. Bu iki doktrinin ük olarak ortaya çıktığı ve uygulanmaya konduğu ülkeleri de birbiriyle karşılaştıracak olursak, aslında göze çarpan benzerliklerin hiç de yüzeysel ve rastlantı olmadığı kendiliğinden anlaşılır.

Ekonomik ve siyasal sistem ve doktrinleri inceleyen ve tahlil eden kitaplarda bulunabildiği gibi, “Liberalizm, kapitalizm, hür toplum, piyasa ekonomisi” gibi çeşitli sözcüklerle anlatılmak istenen, modern endüstriyel toplum düzenine karşı, belli başlı iki tepki ortaya çıkmıştır. Bunları gerçekten, aşırı sağ, ve aşın sol tepkiler olarak tanımlamak mümkündür. Napolyon Savaşları sonunda Avrupa’da başlayan endüstriyel devrim hareketi, geleneksel toplum düzenini sarsan bazı sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Hızlanan endüstrileşme, kırsal analarda şehirlere akın eden yoğun bir nüfus kitlesi, yeni bir sosyal sınıf olarak, işçi sınıfının doğuşu, sendikalaşma hareketleri, toplumun artık geleneksel usullerle yöneltilemeyeceğini gösteren çeşitli belirtiler ve göstergeler, toplumu yeni baştan bir düzene sokma ihtiyacını şiddetle hissettiriyordu. Bu durum karşısında üç yol görünüyordu:

 

Birinci yol, John Locke, Adam Smith, Montesquieu gibi “Aydınlık Felsefesi” çağı adı verilen dönemde yaşamış düşünürlerin önerdiği ve İngiltere’nin XVII inci asır sonlarından itibaren başarıyla uygulamaya başladığı tarzda, hür ve “liberal” bir toplum düzeni oluşturmaktı. Fransız Ansiklopedistleri ve “eski düzen” eleştiricileri, Fransanın da, İngiltere’de uygulanan düzeni benimsemesini istiyorlardı. Fransız devrimi, bu yolda girişilen bir adım oldu. ihtilal yalnız Fransa’da değil, bütün Avrupa’da ve bütün dünyada, artık çağ dışı olmuş, “eski düzeni” hürriyet temel fikri üzerinde, İngiliz modeline benzeterek yeni baştan ele almak gerektiğini ilan ediyordu. “Hürriyet, eşitlik, kardeşlik” ülkeleri etrafında, yeni bir toplum düzeni kurma hedefine yönelik olan bu hareket, kısa bir zamanda yangın gibi etrafı sardı.

Fakat bu işin sanıldığı kadar kolay olmadığım, Fransız ihtilali önderleri, yalnız dış dünyada değil, bizzat kendi ülkelerinde de karşılaştıkları acı tecrübelerle gördüler. İngiltere’nin kendi özel şartları içinde Avrupa’dan ve dünyanın diğer ülkelerinden en aşağı bir asır önce başladığı bir iç evrimi, bir günde her ülkeye taşımak, öğretmek ve sindirmek çok zor bir görevdi. Fransız ihtilali, ayrıntılarına burada giremeyeceğimiz bir çok nedenler yüzünden, yer yer başarısızlıklar, tepkiler ve yadırganmalarla karşılaştı. Buna rağmen, dünya tarihinin şimdiye kadar bilinen en olaylı, en etkili bir hareketi olmaktan da geri kalmadı.

Fransız İhtilalinin, İngiltere’den başka esinlendiği, daha yakın bir tarihte oluşan, başka bir model, Amerikan İhtilali idi. Fransız aydınları arasında devamlı olarak merak konusu olan Anglosakson demokrasisi, De Toqueville gibi, bu modeli daha yakından tanımak ve incelemek için dayanılmaz bir tecessüsle Amerika’ya giden kimselerin düşünce ve yazılarında yankı bulunmuştur. Fransızlar kendi ülkelerinde bir türlü kuramadıkları hür ve liberal bir toplum düzeninin, nasıl yıllardır başarı ve istikrar içinde işlediğini öğrenebilmek için, İngiltere ve Amerika’yı durmadan incelediler.

Fakat Fransız İhtilalı’nın uyandırdığı hayal kırıklıkları, ortaya çıkan engellerin yarattığı korkular, dünyanın hemen her yerinde, ferdi hürriyetler, hür seçimler, parlamenter demokrasi, çok partili düzen, özerk kuruluşlar, dernekler ve müesseseler, hür basın, hür fikir hayatı ve üniversite gibi çok yönlü bir sistem içinde oluşan “hür toplum düzenine” karşı başka alternatifler arama hareketlerini de kamçıladı.


 

[1] George N. Halm, Economic Systems, A Comparative Analysis, Holt, Reinhart Winston, New York, 1961, s. 256.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe