Faşizm Ve Sosyal Gelişme Süreci

Prof. Aydın Yalçın


Fikri kaynaklarını Fransız ihtilali filozoflarından alan, model olarak, İngiliz ve Amerikan demokrasilerinin “çoğulcu sistemini” benimseyen liberal çözümü, birçok ülke için yabancı, ürkütücü, işletilmesi çok zor bir mekanizma olarak görülüyordu. Sanayileşen, toplumsal evrim geçiren bir çok ülke, tarihi gelişmelerinin ilk aşamalarında bu “liberal çözümü” denemek için bazı başarısız adımlar attılar.

Rusya, Almanya, İtalya, Japonya bunlar arasındadır. XIX uncu Yüz Yılın sonlarında, XX inci Yüzyılın başlarında, milli birliklerini kuran, İktisadi kalkınma hamlelerine girişen bu ülkelerin, komünizm ve faşizm sistemlerini benimseyiş ve uygulayış nedenlerini bu açıdan anlamaya çalışmak gerekir. İlerde de belirteceğimiz gibi, milli birlik ve İktisadi kalkınma hamlelerine, İngiltere, Fransa ve Amerika gibi Batı dünyasının diğer ülkelerinden daha sonraki tarihlerde girişmiş olan bu memleketlerin, ilk başarısız liberalizm denemelerinin hemen arkasından, faşist veya komünist diktatörlük düzenini benimsemeleri bir rastlantı değildir.

Bu ülkelerin milli birlik ve İktisadi kalkınma hamlelerinin ilk aşamasında, toplum olarak karşılaştığı bazı problemler, onları “liberal” çözümü bırakmaya, başka yollar aramaya mecbur etmiştir. XIX uncu yüzyılın ikinci yansında, bir tarafta Marx’ın önerdiği “Komünizm ve sosyalizm” seçeneği, öte yandan Fredrick List’in öncülüğünü yaptığı “milliyetçi” ve “romantik” seçenek, uzun yıllar, aydınlara ve politikacılara yön veren etkin akımlar olmuştur.

XX inci Yüzyılda henüz toplumsal oluşumlarını tamamlayamamış, endüstriyel sistemin yarattığı ortama tam olarak uyum sağlayamamış ülkelerin, liberal düzenin ferdiyetçiliğini, bireylere özgürlük ve sorumluluk içinde yaşamlarım sürdürme yükümlülüğü veren özelliklerini yadırgadıklarını görüyoruz. Ataerkil otoritenin kaynağı olan aile birliğinin, endüstriyel toplum içinde çözülmeye yüz tuttuğu, arkadaşlık, hemşerilik, komşuluk ve akrabalık gibi sıcak toplumsal bağların egemen olduğu köy, aşiret ve kırsal hayatın sona ermesi, toplumda derin bir korku ve ürküntü yaratmıştır. Ünlü sosyolog ve düşünür Erich Fromm’un Hürriyetten Kaçış “Hürriyet Korkusu” (Escape From Freedom Fear of Freedom)[1] adlı kitabında tahlil ettiği ruh hali, aslında kırsal bölgelerden şehirlere bilhassa yeni gelen halkın psikolojisini aydınlatmaktadır. Erich Fromm’un şu sözleri bu açıdan çok anlamlıdır:

“Ekonomik ve politik durum, eskisinden daha karmaşık ve daha geniş bir hal almıştır; fert bu durumu kavramakta güçlük çekmektedir... Ferdin içerisinde kaybolduğu büyük şehirler, dağlar kadar yüksek binalar, hiç durmadan çalan radyonun sesi, günde üç kere değişen ve insana neyin önemli olduğu konusunda karar verme imkanı bırakmayan koca koca manşetler, yüze yakın kızın, ferdi özellikleri bir yana itme konusunda, saat gibi dakik, güçlü, fakat biteviye makine gibi hareket ettiği revüler, cazın gürültülü ritmi, bütün bunlar ve daha başka ufak tefek şeyler, ferdin kontrol etme gücünü aşan bir düzenin ifadesidirler; ferd bunların karşısında bir zerreden başka bir şey değildir. Yapabileceği tek şey, yürüyen bir asker veya önünden kayıp giden otomatik kayışlar üzerinde çalışan bir işçi gibi, bu akışa ayak uydurmaktır. Hareket edebilmektedir, fakat, o artık bağımsızlık ve önemlilik duygusunu yitirmiştir.”[2]

Köy, aşiret ve ilkel toplumlarda çok güçlü bir şekilde hissedilen güven, yardım, cesaret ve statü gibi toplumsal duygular ve ihtiyaçların yerini, şehirli ve endüstriyel toplumda yaşamaya çalışan kolay kolay bulamamaktadır. Bunun yerini, Kafka’nın Şato adlı romanında tahlilini yaptığı, korkak ve kendine güvenini yitirmiş nevrotik tiplere benzer ruh hali almaktadır. Ferdi yalnızlık ve güçsüzlük duygusu, çok defa normal insanın farkettiği bir psikolojik hal değildir ve bunu farketmekten de fena halde ürkmektedir. Bu duyguyu gidermek için bazı ikame faaliyetler ve yapay çareler aranmaktadır, bu duygu örtülüp gizlenmeye çalışılmaktadır. Bu durumu Erich Fromm, faşizmin ne açıdan kullandığını şu sözleriyle açıklamaktadır:

“Yalnızlık, korku ve şaşkınlık devam eder; İnsanlar buna ebediyen katlanamazlar. Bağlardan kurtulmuş olmayı ifade eden bir hürriyetin yükünü uzun bir süre taşıyamazlar. Olumsuz bir hürriyetten, olumlu bir hürriyete ulaşılmadıkça, hürriyetten elbirliğiyle kaçıp kurtulmaya çalışmak zorundadırlar. Zamanımızdaki sosyal kaçma yollarından başlıcası, faşist ülkelerde görüldüğü şekliyle zorlayıcı bir uyma veya tabi olmadır.”[3]

Hür bir toplum içinde yaşamanın bir çok zorluğu yanında, Erich Fromm’un belirttiği bu psikolojik zorluk ve engeller, üzerinde durulması gereken bir noktayı aydınlatmaktadır. O da, hür bir toplumun oluşabilmesi ve ayakta durabilmesi için, vatandaşların bu yeni ortamda yalnızlık, ürkme ve korku içinde, ne olursa olsun bir otoriteye sığınma eğilimerini önleyebilmesidir. Hür ve açık toplamlarda, çalışma sektöründe sendika faaliyetleri ve toplu sözleşme düzeninin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan grev olayı, bu düzene yeni yeni kendini alıştırmaya çalışan bir toplum için, aslında çok korkutucu ve ürkütücü bir olaydır. Aynı şekilde, toplumun en üst düzeyde alacağı kararları, tutacağı yolu saptayabilmek için kullandığı gereçler, baş vurduğu yöntemler de aynı şekilde korku ve ürküntü yaratacak bir niteliktedir.

Demokratik parlamanter sistemi uygulamaya başlayan bir ülkede, o zamana kadar ataerkil düzenin, köy ve aşiret sisteminin yöntemlerine alışmış kitlelerin eski alışkanlıklarından birden kurtulması çok zor olmaktadır. Büyüklerin, eşrafın, geleneksel toplumda karar verme ve sorumluluk alma yetkileri bulunan yüksek statüde kişiler ve müesseselerin yerini, bağımsız basın, siyasi partiler, parlamento gibi çok girift ve yapay bazı kurumların alışı, bir çok problemler yaratmaktadır. Bu sistemin mantığı, nihai karar verme işini, oy sandığında tercihini belli edecek ve tescil edecek teker teker vatandaşa bıraktığı için, mesele Erich Fromm’un da belirttiği şekilde gerçekten korkutucu bir hal almaktadır. Vatandaş her biri her an başka bir yön gösteren gazete manşetleri, her meydan ve kürsüde ayrı telden çalan sayısız hatip ve propagandacı, parlamento kürsüsünde, birbirinin iddia ve debilerini büyük bir ustalıkla yalanlayan parti sözcülerinin nutukları karşısında gerçekten şaşkına dönmektedir. Sade vatandaş, “ben bu işin altından nasıl kalkacağım? Akıllı ve namuslu bir rehber önüme düşse de bana yardımcı olsa!” diye iç çekmektedir. Erich Fromm’un sorumluluktan kaçma, hürriyetten korkma ve ondan uzaklaşma diye tasvire çalıştığı durum aslında budur.

Komünizmi endüstriyel toplumun bir hastalığı, fakat kalkınma ve gelişmenin ilk dönemlerine rastlayan bir nevi “çocukluk hastalığı” olarak gören sosyal ve siyasal bilimciler aslında aynı arızaya parmak basmaktadırlar. Kırsal ve geleneksel toplum düzenini parçalayan endüstriyel sistem, yeni bir denge oluşturabilmek için, bazı yerlerde sol, bazı yerlerde de sağ yönde bir otoriter rejime sürüklenme tehlikesini de yaratmaktadır. Bu konuyu ele alan bir sosyal bilimci şöyle demektedir:

“İhtilalcı Marksizm, modern endüstriyel toplumun bir hastalığıdır. Fakat bu erişkinlik çağına değil, çocukluk çağma özgü bir hastalıktır. Modernleşme sürecinin ilk aşamalarındaki ülkeler, —bu gruba bugün az gelişmiş ülkeler dahildir— bu hastalığa kapılmaya en müsait olanlardır. Ticaret ve endüstri alanında ortaya çıkan yeni kültürün darbesiyle, eski sosyal sistem ve eski hayat tarzı dağılmaktadır. Toplum ancak yavaş yavaş, lüzumlu uyum yollarım bulabilmekte, daha karmaşık ve dinamik bir sistem olan, modern müesseseleri etkili bir şekilde işletme olanaklarına tedricen kavuşmaktadır. işte bu geçiş dönemi, kin ve şiddet unsurlarını kullanan taktikleriyle, yanıltıcı, fakat basit görünüşlü çözüm önerileriyle, kitlelerdeki huzursuzluğu, kendi maksatları için ustaca kullanmasını bilen, hünerli ve inanmış bir azınlık aracılığıyla, komünistler için yararlanabilecekleri geniş fırsatlar yaratmaktadır.”[4]

1905 ve 1917 yıllarında çarlık Rusyasında çıkan ve Bolşevikliklerin iktidara gelişini hazırlayan sosyal ve ekonomik ortamı hatırlayacak olursak bu tahlilin, soruna ne derece isabetle parmak bastığını daha iyi görmüş oluruz. Bununla beraber, konumuz, bir sol kanat totalitarizmi olan komünizmin ortaya çıkış nedenlerini ve doğuş şeklini incelemek değildir. Fakat daha ilerde de benzerlik ve paralelliklerine başka alanlarda da şahit olacağımız bu iki uç kanadı doğuran bazı ortak nedenler bulunduğunu, bu vesile ile de bir kere daha vurgulamak gerektiğini hissediyoruz.

Faşizmin ortaya çıkış nedenleri arasında önemli bir unsur olduğuna değindiğimiz “gelişme ve endüstrileşme süreci” üzerinde durarak, bunun İtalya, Almanya ve Japonya gibi milli birliğini yeni tamamlamış olan ülkelerde faşizmin doğuşuna ne şekilde yardımcı olduğunu somut örnekleriyle açıklayacağız. Nitekim Japon faşizminin ortaya çıkış nedenleri üzerinde duran bazı Japon sosyal bilimcilerinin, İktisadi kalkınmanın ilk aşamalarıyla, otoriter ve totaliter bir devlet özleminin nasıl aynı dönemde oluştuğunu anlatan şu satırları da, bu açıdan bir hayli aydınlatıcıdır.

“Daha müreffeh, daha eşit ve çoğulcu bir toplum düzeninin, demokratik araçlar ve müesseselerle ülkelerin birliğini ve ahengini sağlayabilmesi dönemine ulaşılamadan önce, politikaya giren bir takım yeni güçlerin ve grupların ileri sürdükleri istekler ve ortaya koydukları ağırlıklarıyla, dar bir alanda kalan oligarşik idarenin ilk dönemlerinde, bir siyasi istikrarsızlık çağı kendini göstermeye başlar. Bugün modernleşme süreci içine girmiş olan milletler arasında buna benzer istikrarsızlık dönemi geçirenlere şahit oluyoruz. Bu dönem genellikle Japonya’daki milli gelişme döneminin başladığı çağdan daha erken bir tarihte görülmektedir. Asoka Mehta, gelişmekte olan bu ülkelerin bu kritik döneme, çok muhtemel olarak adam başına düşen gelir düzeylerinin yılda 150 doları aştığı safhada girdiklerini, bundan ancak 300 dolarlık düzeyi aştıktan sonra kurtulabildiklerini söylemektedir. Fakat düşünce tarzını bu tarz hesaplamalara kadar ileri götürmek, kanımca İktisadi determinizmi, tarihte bunu haklı gösterecek bir örneğe sahip bulunmayışımıza rağmen, fazla abartmak olacaktır.

Daha ilerde Japonya’nın özel durumunu gözden geçilirken İktisadi kalkınma, endüstrileşme ve modernleşme sürecinin, bu ülkedeki siyasi düzeni askeri bir faşist idareye doğru nasıl sevkettiğini daha ayrıntılarıyla ele alacağız. Fakat bu bölümde belirtmeye çalıştığımız ana fikir, bazı ülkelerin, milli birliklerini, İktisadi refahlarını gerçekleştirebilmek için, daha üst düzeyde bir toplum modeli olan, demokratik, düzene geçme hazırlıklarını yeterince tamamlama fırsatı bulamayışlarıdır. İngiltere, Amerika ve Fransa gibi bu konuda ön almış ve başarı kazanmış olan ülkelerin ardından, İtalya, Almanya, Çarlık Rusyası, Japonya gibi ülkelerin, bu modernleşme sürecinde bazı engellerle karşılaşmış olduklarına dikkati çekmektir.

Romantik Histerya ve Milliyetçi Eğilimler:

Endüstriyel toplumun, bilim, modern teknoloji ve rasyonel analizi gerektiren yeni bir yaşam düzeni oluş[5]turduğu malûmdur. Bu düzeni geleneksel düzenden ve eski çağlardan ayırt eden en önemli faktörlerden biri de, rasyonalizm ve ona dayanan bireyciliktir. Daha önce de değindiğimiz gibi, köy, aşiret ve ataerkil bağların egemen olduğu ilkel ve kırsal düzende, hısımlık, soydaşlık, hemşerilik ve komşuluk gibi daha doğal, daha hissi ve beşeri unsurlar rol oynamaktadır. Buna karşılık modern endüstriyel toplumda, komşuluk ve hısımlık gibi tesadüfi elemanlardan oluşmayan, fakat belirli hedefleri gerçekleştirmeye yönelik rasyonel bazı örgütlerin, ve davranış biçimlerinin egemen olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu nedenle gelişme ve modernleşmenin geçiş dönemi sayılan ilk aşamalarında, yeni düzenin bireyci ve rasyonalist yönlerine karşı şiddetli bazı dirençlerin ve tepkilerin biriktiğine şahit olunmuştur. Bu tip tepkilerin tipik örneği ve modelini, Fransız ihtilaline karşı en sert ve güçlü eleştirileri yöneltmiş olan İngiliz düşünürü Edmund Burke’de görüyoruz.

Fikir tarihinde “Romantizm” çağı adı verilen bir akımın oluşmasında, Fransız İhtilalinin bireyci ve rasyonalist yönlerine karşı tepki olarak beliren bu eleştirilerin rolü büyük olmuştur.[6] [7] Tanınmış İngiliz bilim adamı ve düşünürü Kari Popper’in “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı ünlü eserinde de3 belirttiği gibi, romantik Hegelci felsefenin yaydığı bu anti rasyonalist düşünce akımı, totaliter düşüncenin yeşermesinde önemli bir rol oynamıştır. Popper’in “Romantik Histerya” terimiyle tanımladığı bu hal, yalınız Marx’ın totalitarizmine değil, fakat aynı zamanda ırkçı ve milliyetçi aşırı sağ akımların da gelişmesine müsait bir ortam hazırlamıştır.

Endüstriyel toplumun, bireyci .rasyonalist, laik ve eşitçi ilkelerine mukabil, erimekte ve dağılmakta olan eski düzenin toplumcu, kavimci (tribal) ve otoriter kumullarına karşı duyulan hasreti dile getiren bu akımlar, Fransız Devriminin baş düşmam olan Avusturya Başbakanı Mettemich’den Rus Çarı Aleksandr’a kadar Avrupa'nın “gericilik” sembollerine bir hayli malzeme vermiştir. Bu dönemde geçmişe hasret, devri çoktan kapanmış bir dünyayı yeni gözlüklerle hayal etme eğilimleri, İtalya’daki Roma ve Venedik Cumhuriyetlerinin parlak dönemlerine, Almanya’da ise Sarlmayn’ın ”Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu” çağına karşı hasret ve hayranlık duygularını kamçılamıştır. İtalya ve Almanya bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde açıklamaya çalışacağımız bu romantizm, geçmişteki sınırlara yeniden kavuşma, eski imparatorlukları yeniden canlandırma gibi, modern çağın gerçekleriyle, günün ihtiyaçlarıyla bağdaşması imkansız olan bazı hayalleri uyandırmıştır.

Popper’in akıl dışı, hissi ve romantik bir eğilim olarak gördüğü bu toplumcu ve kavmi (Tribal) eleman, geriye hasret duyan aşırı sağcı bir çok akımın ortak niteliğini oluşturmaktadır. Roma usulü selamlar, ilkel germen kabilelerinin giyiniş tarzlarını taklit etmeler, pagan usul ve adetlerini, geleneklerini ihya edebilmek için sarfedilen emekler, aşın sağ totalitarizmi benimseyen akımların hemen hepsinde görülmektedir. Alman ve İtalyan faşizmine paralel olarak, Japonya’daki militarist idare döneminde, “milli kültür ve benliği koruma’’ gayretleri içinde, Japon orta çağının kalıntısı olan Samurai geleneklerini, harakiri ve Kamikaze adı verilen eski gelenekleri yaşatma çabalarını bu cümleden örnekler olarak hatırlamak gerekir.

Bu romantik histerya ve şoven milliyetçilik eğilimlerinin doğal bir parçası olarak, yeni yeni milli birliğini kurmaya çalışan ülkelerde yabancı aleyhtarlığının gelişmesi de önemli bir olaydır. Memleketin düşman bir alemle çevrilmiş olduğu, milletin hakkının yendiği yolunda yapılan telkinler, dış düşmanların devamlı komplo hazırladığı, millete haksızlık edildiği şeklinde durmadan tekrarlanan propaganda, memleket içinde yoğun bir milliyetçilik duygusunun canlanmasına yardım etmektedir. Tarihin son dönemlerinde uğranılan yenilgiler, maruz kalman sıkıntılar, katlanılan fedakarlıklar, halkta durmadan “aşağılık duygusunu kamçüayan” bir propagandaya, malzeme olarak kullanılmaktadır. Daha ilerde de göreceğimiz gibi, Hitler ve Musolini’nin batılı ülkelere karşı, Alman ve İtalyan milletlerinde uyandırdıkları nefret hissi, bu ülkelerde kurulacak diktatörlük rejimleri için hazırlık olmuştur. Hitler’in durmadan “Versay Dikta”sından söz edişi, İtalya’da Musolini ve D’Anunzio’nun “İtalya’nın hakkından” söz edişi tesadüfi değildir.

“Milli kültür ve karaktere yabancı elemanların milli hayattan temizlenmesi” için girişilen, tasfiye hareketlerini de bu münasebetle hatırlatmak yerinde olur. Milli kin ve nefretin alevlendirilebilmesi için, Hitler’in başarıyla kullandığı Yahudi aleyhtarlığı, “antisemitizm”, faşist rejimlerin, hemen hemen sabit ve devamlı vasıflan arasında yer almıştır. Hitler Yahudileri, cihanşümul ilişkileri bulunan, maliye ve ticaret alanında başarılı roller oymayan, bilim, felsefe ve teknolojide kendini gösteren elemanlar yetiştiren, basın ve üniversite çevrelerinde etkili bir çevreye sahip bir azınlık olarak tasfiyeye karar vermiştir. Bunun için, şüpheleri, rekabetleri, kin ve kıskançlık hislerini tahrik ederek, halkın çoğunluğunu, bu ufak azınlığa karşı durmadan kışkırtmıştır. Bu şekilde Almanya’nın İktisadi, kültürel, siyasi hayatında rastladığı sıkıntıların nerden geldiğini anlatabilmek için, bu azınlığı bir nevi kurbanlık olarak kullanmıştır.

“Yahudi, burjuva, kozmopolit’’ gibi sözcüklerle tanımlamaya çalıştığı “milli kültüre yabancı’’ elemanları, toplum bünyesinden ve vatandaş kafasından çıkarabilmek için, başka yöntemlere de baş vurulmuştur. Kitap yakmalar, “zararlı yayınları’’ toplatmalar, yayın evlerini basmalar, gazete idarehanelerini ve matbaalarım yıkma ve taşlamalar, siyasi muarızlarını dövme, yaralama, ve öldürmeler, hep bu “gayrı milli” unsurları bünyeden temizlemek için girişilmiş çabalar diye gösterilmiştir. Misallerini, daha ilerde İtalya, Almanya ve Japonya’dan somut örnekleriyle vereceğimiz “şiddet eylemleri” aslınca çoğulcu ve açık demokratik sistemi hazmedemeyen bütün totaliter akımların baş vurduğu ortak yöntemlerdir. Bu nedenledir ki, Stalin döneminin milyonlarca muhalifi tasfiye etmeye yönelik Sibirya kamplarıyla Hitler’in Yahudileri ve sosyal demokratları, gaz fırınlarında imha etmeye çalıştığı “temerküz kampları” arasında, nitelik bakımından hiç bir fark yoktur.

İtalya ve Almanya’da halkı ve muhalifleri yıldırmak için baş vurulan yarı askeri milis teşkilatı, komando birlikleri, SS’ler, “Squadristi” adı verilen “Kara Gömlekliler”, bu düzenin tabii parçalarıdır. Kafa kırarak, adam döverek, yaralayarak ve nihayet öldürerek, siyasi rakibini tasfiye etmeye yönelik girişim, faşizmin ve Pekin taraflısı marksistlerin tabiriyle “sosyal faşistlerin” ortak yönleridir.

Parlamenter Demokrasi Düşmanlığı

“Açık toplum” yahut “Çoğulcu toplum” gibi kavramlarla anlatılmak istenen liberal, parlamenter, demokratik sistem, hayallerinde ve kafalarında daha basit, daha ilkel bir model bulunan faşist ve marksist bütün totaliter sistem yanlıları için çok karmaşık, çok çapraşık bir düzendir. Organik bir bütün olan millet varlığı için, teker teker fertlerin oyu ile, seçmen sandıkları kanalıyla oluşan “milli irade” kavramı, onlar için, çok temelsiz, çok yapay bir kavramdır. Bu nedenledir ki, faşist ve totaliter sistemlerde, siyasi yarışmayla oluşan, çok partili sistemle ve serbest oy mekanizmasıyla kurulan, parlamenter sisteme karşı düşmanlık beslenir. Bu sistemin “milli ruha aykırı olduğu, toplum bünyesine uymadığı, dışardan ithal edilmiş bir lüks” olduğu durmadan tekrarlanır.

Çoğulcu sistem adı verilen bu çok yönlü düzen içinde, devlet yönetiminin bir askeri birlik, yahut bir aşiret kalabalığını idare etmekten çok zor olduğuna şüphe yoktur. Bunun geniş ve birbirinden çok farklı bazı' gruplan ikna ederek, menfaatleri çatışan zümreler arasında denge kurarak, karşılıklı ödünler vererek yürütülen bir süreç olduğuna; bu sistemin çok boğumlu, çok mafsallı bir mekanizma olduğuna şüphe yoktur. Klasik devlet kuruluşunda, kuvvetler ayrımı prensibi yanında, açık ve çoğulcu toplum düzeninde, özerk bazı müesseselerin bulunuşu, bazı sorunlar doğurur; hür basın ve özerk üniversiteler yanında, dernek kurma, sendika kurma özgürlüklerinin var oluşu, özerk mahalli idareler, özgür siyasi demek ve örgütlerin bulunuşu, devlet idaresinde bazı zorluklar yaratmaktadır. Amerikan demokrasisinde “frenleme ve dengeleme” (checks and balances) adı verilen bir sürecin, demokrasi, ferdi haklar ve özgürlükler için zorunlu sayılması bu nedenledir. Hiç şüphe yok, yetkisini halktan alan yürütme gücü ve yasama gücü, bu yetkiyi kullanırken, girişimini zaman duraklatan, geri çeviren ve zorlaştıran bu “frenlemeler ve dengelemeler”le karşılaşmaktadır.

Öte yandan totaliter kafalar için, azınlığın hakları, çoğunluk tarafından yöneltilen resmi politikanın eleştirilmesi hiç de önemli sayılmamaktadır. J. Stuart Mill’in “Hürriyet Üzerine” adlı kitabında altım çizerek belirttiği gibi, demokrasi ancak çoğunluğun yanılabileceğinin resmen kabulü demek olan, azınlığa konuşma ve eleştirme hakkının verilmesiyle tanımlanabilecek bir sistemdir. Bu durum, Çoğunluğun kararlarına karşı, azınlığın bir veto hakkı bulunduğu anlamına gelmez. Fakat gerçeğin araştırılması kapılarının açık tutulması, çoğunluğun hata yaptığının ortaya çıkması halinde, geriye dönüş yollarının kapanmaması için, bir demokraside eleştirme hürriyeti son derece önemlidir. Bu aynı zamanda, iktidarın, çoğunluk istibdadına kapılmaması bakımından da şarttır. Bu nedenle, bir ülkenin kendi kendini eleştirebilmesi, kendine güvenini ve hürmet hissini kaybetmeden yanlış, zararlı ve hatta ayıp bazı davranışlarım tartışılabilmesi, o ülkenin olgunluk derecesi için bir göstergedir.

Son yıllarda Amerika demokrasisinde, devlet adamlarının kirli çamaşırlarının açıkta yıkanması, Watergate ve Vietnam olaylarının gayet acı bir şekilde kamu oyunda tartışılması, aslında Amerikan demokrasisinin kendine olan güvenini, kamu oyunun etkinliğini ortaya çıkaran bir olaydır. Hür demokratik ülkelerde buna benzer hareketler olacaktır. Hatta toplumun en kutsal inançlarını, en çok hürmet duyulan yönlerini kendine konu alan aşırı eleştiriciler de çıkacaktır. Nitekim batı dünyasında Marksizm, burjuva toplumunun radikal bir eleştiri yöntemi ve davranışı olarak, hoş görü ile karşılanan bir fikir akımıdır. Zorla topluma egemen olma, şiddet yoluna baş vurarak, isteklerini gerçekleştirme yollarına baş vurmadığı sürece, marksist ve komünistlerin de çoğulcu toplum düzeni içinde yerlerinin bulunduğuna kuşku yoktur.

Fakat faşist kafalar için, demokratik toplumun bu yumuşak ve ılımlı davranışı kabul edebilir bir hal değildir. Onlar için eleştiri, “yıkıcılık, bölücülük ve vatana ihanetle” eş anlamda sayılan büyük bir suçtur. Bu nedenledir ki, sansür, sadakat yemini, “zararlı yayınların önlenmesi”, kitap yakılması, “kültürel temizlik” gibi usullere başvurma, faşist ve totaliter idarelerin hepsinde mevcuttur. Daha ilerde geniş ve somut bir şekilde delillerini sereceğimiz bu gibi davranışların, demokratik ve hür bir düzen açısından tehlike işaretleri olarak kabul edilmesi gerekir.

Kapitalizm ve Burjuvazi Düşmanlığı:

Özel mülkiyet sistemine dayanan, ferdin özgür kararlarıyla yürüyen, işçi olsun, işveren olsun, kimseden emir ve direktif almadan kendiyle ilgili kararlan kendi verebilen bir düzene, “kapitalizm” yahut “piayasa ekonomisi” düzeni adı verilmektedir. Burada mülkiyet sistemi ortadan kaldırılmadığı için, fertler ellerindeki parayı, kendi emirlerindeki iş gücünü, istedikleri şekilde kullanabilmekte, satabilmekte ve başka mallarla değiştirebilmektedirler. Bu nedenledir ki, özgür girişim, ancak özel mülkiyetin söz konusu olduğu bir düzende düşünülebilmektedir. Fertler ellerindeki sermayeyi, biriktirdikleri ve kazandıkları geliri, tüketim veya yatırım için sarf etmekte özgürdürler. Piyasa mekanizması içinde çalışan vatandaş, karlılık ve kazanç durumuna göre, kimseden emir almadan iş yapacakları alanı kendileri seçmektedirler.

Kazancını istediği şekilde kullanmak, emeğini istediği fiyata başkasına satmak, “kapitalist” veya “burjuva toplumu” adı verilen, hür ve açık bir ekonomik sistemin temel taşıdır. Bu özgürlüklerin, aynı zamanda diğer özgürlüklerin de temelini oluşturduğunu, beşeriyet bir çok totaliter denemelerden sonra, daha iyi görmüştür. Yatırımların yüzde yüz devlet kontrolü altına girdiği, özel girişimin yasaklandığı, sendikaların ücret pazarlığı yetkilerinden mahrum bırakılarak, devletin uydusu haline getirildiği sistemlerde, Hitler veya Stalin idaresi biçiminde bir siyasi istibdadı önleyecek, ortada hiç bir mani kalmamaktadır.

Bu nedenledir ki, gerek sağcı, gerekse solcu totaliter akımların baş düşmanı olarak kapitalist ve burjuva toplum düzenini görmeleri, aslında bu sistemin, ferde özgürlüğünü garantileyen tek sistem olmasındandır. Şüphesiz bu sistemin, özgürlükler açısından kötüye kullanılan, problem yaratan yönleri yok değildir. Tekelleşmeler, haksız rekabet uygulamaları gibi nedenlerle, kapitalist ve burjuva modelin, tam olarak günahtan arınmış olduğu iddia edilemez. Fakat burada belirtilmek istenen nokta, mülkiyetin ve siyasi gücün, özel mülkiyet sistemiyle bir yerde toplanmayıp, toplum içinde dağıtılması sayesinde, çoğulcu toplum, yahut açık toplum adını verdiğimiz, ferdi özgürlüklerin kullanılabildiği ve teminat altında tutulabildiği bir düzenin, ancak bu takdirde ayakta kalabileceğidir.

Faşist rejimler, burjuva ve kapitalist sisteme karşı düşmanlıklarını en açık ve kesin şekilde kitlelere gösterebilmek için, bu sistemin büyük sarsıntılar geçirdiği, ağır İktisadi kriz dönemlerinde adeta işlemez hale geldiği bazı özel durumları, sonuna kadar istismar etmişlerdir. Bu nedenledir ki, faşizmin İtalya’da yerleşmesi, Nazi rejiminin Almanya’ya egemen olması, Japon militarizminin bu ülkede sivil idareye son verişi, büyük İktisadi kriz dönemlerine rastlamıştır. Ayrı bölümlerde bu olayın daha somut ve ayrıntılı yönlerini ilerde daha geniş şekilde açıklayacağız. Fakat şu kadarım söyliyelimki, Birinci Dünya savaşı sonunda İtalyan ekonomisinde baş gösteren kriz, işsizlik, iflaslar, grevler ve endüstriyel barışın “burjuva ve kapitalist sistem” içinde bir türlü kurulamayışı, Musolini’yi iktidara getiren en önemli etkenlerden biri olmuştur.

Bu İktisadi anarşinin, ancak güçlü bir merkezi otorite tarafından önlenebileceği inancı etrafa yayılmış, kapitalist bir düzenin, savaş sonunda daha da ağırlaşan hayat şartlarını düzeltemeyeceği, işsizliği, halledemeyeceği, memlekettin iman ve ilerlemesine olanak sağlayamayacağı kanısını faşistler devamlı bir şekilde yaymışlardır. Zaten İktisadi kalkınmasına yeni başlamış güçlü bir sanayici sınıfını, orta sınıfım henüz tam olarak oluşturamamış olan bu ülkelerde, sistemin dayanak noktasının nerede olduğunu görmek kolay olmamıştır. Bu nedenledir ki, hür ekonomik sistemin işleyişine yol açacak liberal fikirlerin ortaya çıkmasından, piyasa ekonomisi kurallarının doğmasından önce, Avrupa’da yayılmış olan bazı “merkantilist” düşünceler iki asır sonra XX inci yüz yıl başlarında, faşizm dönemi içinde yeniden ilgi uyandırmaya başlamıştır. İktisadi hayatta devlet müdahalelerine geniş yer veren, kamu sektörünü ekonominin sürükleyici gücü haline getiren, rekabet ve serbest piyasa kurallarını askıya alarak, merkezden yönetilen bir İktisadi sistem yaratan “Neomarkantilist” telkinler, faşist devletlerin resmi iktisat politikaları haline gelmiştir.

Gerçekten Almanya’da 1932 yılında işsiz sayısının altı milyonu aşarak, hiç bir toplumun kabul edemeyeceği bir ölçüye çıkması, liberal, kapitalist ve burjuva iktisadı diye durmadan kötülenen bu sistemin adeta ölüm fermanını Sunmuştur. Hitler yahudiler” ve ‘ ‘milletlerarası sermaye” gibi esrarengiz terimlerle ve unsurlarla olaylara neden aramış, bu acıklı durumdan, burjuva sistemini sorumlu tutmuştur, iktidara geçer geçmez, geniş ve cesur tedbirlerle işsizliği bir hamlede ortadan kaldıracağını halka vaat etmiş, “kapitalizm ve burjuva sistemi” yerine, “Milli sosyalizmi, Alman Sosyalizmini” uygulamaya koyacağım söylemiştir. Fakirlik, işsizlik ve çaresizlik içinde kıvranan Alman halkı, bu vaatlere kolaylıkla inanmış ve Hitler in bir an evvel iktidara gelmesi için ona yardımcı olmuştur.

Komünizm Korkusu ve Düşmanlığı:

Faşizme sürüklenmiş olan ülkelerin yakın geçmişleri dikkatle incelenecek olursa, bunların hemen hemen hepsinde, ya bir komünist ayaklanması, yahut da ciddi ve yakın bir komünizm tehlikesinin şiddetle hissedilmiş olduğu görülür. Başka bir deyimle, faşizm, komünizm tehlikesine karşı, ülkeyi koruma yeteneği göstermeyen liberal ve demokratik ülkelerde, bir çaresizlik sonucu baş vurulan bir yol olmuştur. Daha ilerde, İtalya, Almanya ve Japonya’da kurulmuş olan faşist yönetimin, bu ülkelerin geçirdiği iç ayaklanmalar, güvenliğin ortadan kalkması ve bu duruma karşı çare bulamayan aciz iktidarlar yüzünden doğmuş olduğu açıkça görülecektir. Son yılların en uzun ömürlü faşist yönetimi olarak bilinen İspanya’nın, bu rejime bir iç savaş sonucu sürüklendiği bu münasebetle hatırlanmalıdır. Buna İspanyol milletinin ancak Franco idaresiyle komünizmden kurtulabildiği yolunda duyduğu inancın neden olduğu ileri sürülmüştür.

İtalya’da birinci Dünya Savaşı sonunda yayılan işsizlik ve İktisadi kriz, sosyalistler ve komünistler yönetimi altında bulunan işçi sendikalarının grevleri, fabrika işgalleri ve sokak gösterileriyle, ciddi bir siyasi krize dönüşmüştür. Aynı şekilde komünist ve sosyalist partilerinin, “sınıf kavgası” doktrinini, nerdeyse bir iç savaş şekline dönüştürmeye niyetlendiklerine inanılması; yalnız grev ve fabrika işgalleriyle değil, fakat ev ve apartmanların saldırıya uğraması, çiftliklerin ve özel mülklerin, topraksız işçiler tarafından işgalinin teşvik edilmesiyle de, İtalya’da bu kanı yaygınlaşmıştır. Dükkan sahipleri, ev ve apartman sahipleri, tarla sahipleri, mevcut hükümetin aciz olduğunu, mülkiyet haklarını bu saldırganlara ve hukuk tanımayan “devrimcilere” karşı koruyamadığını görerek, “güçlü ve eli sopalı” bir koruyucu aramışlardır. Muslini’nin terhis edilmiş askerlerin çoğunlukta olduğu milis kuvvetlerini örgütlemeye girişmesi ve “kara gömlekliler” adı verilen bu örgütlerle komünist ve sosyalist “devrimcilere” karşı gelişi, halk arasında faşizmi cazip ve sevimli bir akım haline getirmiştir. Rusya’da 1917 Bolşevik ayaklanmasından cesaret alan aşırı sol kanat “devrimcileri”, aynı şeyi İtalya’da tekrarlama hevesine kapılmış, bu taşkınlıklar, devletin normal güvenlik gücü ve meşru organlarıyla durdurulamayınca, varlıklı sınıflar, ve orta sınıf, mülklerini, servetlerini, mal ve dükkanlarını koruyabilmek için geniş ölçüde faşistlere yardım etmişlerdir.

Aynı durum daha da fazlasıyla Almanya’da cereyan etmiştir. İlerde daha ayrıntılı olarak açıklayacağımız gibi, Hitler’in Nazi partisinin ilk faaliyetlerinin Bavyera’da görülmesi bu açıdan anlamlıdır. Kaiser idaresi sona erip, Weimar Cumhuriyeinin ilan edildiği ilk dönemde, Almanya’da yer yer komünist ayaklanmaları olmuştu. Bavyera’da kurulan sosyalist hükümet daha sonra bir darbeyle komünistlerin eline geçmiş, Berlin’de Sovyet modeli bir hükümet kurmak üzere, “Spartakist Ayaklanması” adı verilen bir bolşevik hareketi patlamıştı. Bu iç ayaklanmaları, yeni kurulan sosyal demokrat Weimar idaresi güçlükle bastırabilmişti. Alman halkı kısa bir süre de olsa, komünist tehlikesini yakından duymuş ve görmüştü. Bu ayaklanmalar bastırıldıktan sonra, komünistler güçlü bir siyasi parti olarak varlıklarını sürdürmüşler, grevler, sokak kavgaları, siyasi cinayetler, adam dövme ve kaçırma gibi şiddet hareketleriyle faaliyetlerine devam etmek istemişlerdi. Bu arada Hitler’in toplantılarını basma ve taraftarlarını dövme girişimleri, Hitler’i de daha ilk günlerden itibaren gene terhis edilmiş askerler ve gençlerden oluşan bir güvenlik kuvveti kurmaya sevketmişti. S.A. örgütüyle, daha sonra tam bir tedhiş ve zulüm mekanizması haline dönüşen SS’ler, Weimar dönemindeki sokak kavgaları, karşılıklı baskılar içinde, Hitler’in kullandığı vurucu güçlerdi.

 

Weimar idaresinin aczi, normal güvenlik kuvvetlerinin kanun ve düzeni korumada gösterdiği yetersizlik, günden güne hem faşist, hem de aşırı solcu tedhiş örgütlerinin saldırı tempolarını artırmalarını önleyemez hale gelmişti. Tıpkı İtalya’da olduğu gibi, mal ve mülkünün tehlike altında olduğunu gören, can güvenliğinin giderek kaybolduğu hissine kapılan geniş kitleler, Hitler’i de adeta bir kurtarıcı gibi görmeye başlamıştı.

Benzer bir durum, yerel şartlardaki değişikliğe rağmen, Japonya için de söylenebilir. Japonya’da da endüstrileşme ve modernleşmeyle paralel olarak güçlenen işçi sınıfı, batılı fikirlerin yayılmasıyla, Japon aydınları arasında güçlenmeye başlayan, bazı radikal akımlar ve bu arada Marksizm, Japon idarecileri ve devlet gücünü elinde tutan gruplar arasında, düzenin ciddi bir şekilde tehdit edilmeye başlandığı endişesini yaratmıştı. Bu düşüncelerin siyasi özgürlüler devam ettiği sürece, daha da artacağından kuşkulanan bu çevreler, bir an evvel disiplinli ve otoriter bir idarenin iş başına gelmesi için acele etmekteydi. İç çatışmalar, grevler ve ayaklanmalar, İtalya ve Almanya’da görüldüğü gibi, somut bir hal almamakla beraber, durumun gittikçe kritik hale geldiği, devlet gücü ve otoritesinin giderek zayıfladığı endişesi, Japonya’da militarist ve faşist bir idarenin kurulmasına gerekçe oldu.

Günümüzde bir çok Latin Amerika ülkesinde örneklerini gördüğümüz faşist veya militarist bazı diktatörlüklerin, çok defa gerekçe olarak, komünist ayaklanmaları ve çete hareketlerini kullandığını kanun ve düzenin kurulamayışı, demokratik idarelerin aczi gibi nedenlere dayandığını hatırlamalıyız. Saydığımız bütün bu örnekler içinde, sosyal demokrat, liberal, muhafazakar akımlar içinde yer alan demokratik siyasi partilerin, normal hukuk ve meşruiyet sınırlan içinde kalarak, bu iç çekişmeleri düzene sokamayışları, sokak kavgaları ve şiddet hareketlerini önleyemeyişleri, bu ülkelerde faşizmin kurulmasında birinci derecede rol oynamıştır. Bunda zaman zaman, sosyal demokrat ve sosyalist partilerin “sol dayanışması ’ gibi nedenlerle “sınıf kavgasında bölücü olmamak” gibi tereddüt ve düşüncelerle bocalayıp durmaları; Leninvari bolşevik ihtilali provası yapan aşın sola karşı kesin bir tavır almamalarının da rolü olmuştur. Öte yandan sosyalistlerin bu kararsız tutumundan ümitsizliğe düşen diğer orta partiler ve demokratik sağ akımlar, bu iki aşırı uç arasında ister istemez bocalamışlar, faşist ve nazi hareketlerine karşı, gereken cesaretle karsı durmamışlardır.

Savaş sonrasının özel şartlan içinde, henüz tam olarak kökleşmeyen, otoritesini tam olarak kuramayan, Weimar Cumhuriyeti yalnız kalmış; çeşitli çevrelerden ve özellikle güvenlik kuvvetlerinden, diğer sivil kurumlar ve en başta yargı organlarından, tam bir işbirliği bulamayınca, anarşi ve şiddet ortamının gittikçe artması karşısında, memleketin bir sağ diktatörlüğe süratle kayması durdurulamamıştır. Weimar idaresinin, bir yenilgi sonunda kurulmuş olması, sosyal demokratların Versay antlaşması gibi ağır bir barış antlaşmasını imzalayarak, yurda ihanet ettiği inancının yayılması, Alman aydınlarının ve sivil müesseselerinin, tam bir içtenlikle meşru hükümetle işbirliği yapmayışları, Almanya’ya Hitler ı getiren faktörlerin başındadır. Komünist tehlikesine karşı kanun yolu ve meşru tedbirlerle başa çıkamayan demokratik cumhuriyetler, kısa zamanda birbiri ardından anarşiye sürüklenmiş ve bunun sonucunda da, eli sopalı bir idare olan faşizmin ortaya çıkışı, bir emri vaki haline gelmiştir.

Aşırı Uçların Benzerliği

Faşizmin genel tanımlamasını yaparken, dikkati çeken bir başka nokta, aşırı sol ve aşırı sağ akımlar arasında, büyük ölçüde ve devamlı bir alışverişin, kayma ve yer değiştirmelerin meydana gelişidir. Burada, Fransızların “Les extremes se touchent” dedikleri, “uçlar buluşur” diye tercüme edebileceğimiz bir durumla karşı karşıyayız. İtalya ve Almanya’da ve daha başka ülkelerde, sosyalist ve komünist akımlara bir ara karışmış bulunan kimselerin daha sonra, faşist ve nazi kadrolan içinde yer aldığını, şartlar değişince, bunlar arasından daha sonra komünist partisine geçenlerin eksik olmadığını, daha ilerdeki ayrıntılı tahlillerimizde somut örnekleriyle göstereceğiz. Musoli’ninin, siyasi kariyerine, bir sosyalist olarak başlayışı, Nazi Partisinin Bavyerada ilk önce bir sosyalist parti olarak kurulmuş olması, bu açıdan tesadüfi olaylar değildir. Hareket geliştikçe, faşist ve Nazi partilerine komünist ve sosyalist partilerden pek çok eleman göç etmiştir. Fransız faşizminin liderlerinden Doriot’nun, bir eski kominist oluşu, İngiliz faşisti Sir Oswald Mosley’in eski bir sosyalist oluşu da bir rastlantı değildir. Yenilgiden sonra bir çok eski Nazi’nin bugün Doğu Almanya’daki komünist “Sosyalist Birlik Partisi” örgütü içinde çalıştığı, Musolini devrildikten sonra, bir çok faşistin, komünist yer altı örgütlerine kaydolarak, gerilla savaşlarına katıldığı bilinmektedir.

Bu bölümdeki tahinimizin baş kısımlarında da belirttiğimiz gibi, aşırı sağ ve aşın sol totalitarizminin, hemen hemen aynı kaynaklardan beslenişini unutmamamız lazımdır; bu akımların, aynı veya benzer tarzda karşı mücadele açtıklarını, kapitalizm, liberal düzen, burjuvazi, çok partili sistem ve çoğulcu toplum düzenini ortadan kaldırmak için ortaklaşa çaba sarfettiklerini hatırlamalıyız. Faşist ve komünist partilerin kadroları arasında görülen bu yer değiştirmelerden başka, bu partilere önderlik etmiş olan bazı liderlerin biyografileri üzerinde yapılmış olan bazı ampirik araştırmalar da, bu benzerliğin, derin psikolojik, sosyolojik ve kültürel nedenlerini anlamamıza yardım edecek ip uçlan vermektedir.

Bazı tanınmış sosyolog ve siyasi bilim uzmanlarının, Faşist ve Nazi Partileriyle, Rus Bolşevik Partisi ve Çin Komünist Partisinin siyasi liderlerinin ve yöneticilerinin öz geçmişleri üzerinde yaptıkları bir ampirik araştırma, bu konuda bazı noktaların daha iyi aydınlatılmasına yardımcı olmuştur. Leraer ve Lassvvell gibi tanınmış iki bilim adamı tarafından yayınlanan “Dünyada İhtilalci Seçkinler” (World Revolutionary Elites) adlı kitapta,[8] ihtilali yapanlarla, devam ettiren liderlerin, hangi menşelerden geldiklerini, yaşlarını, eğitimlerini, mesleklerini ve aile kökenlerini bu uzmanlar, etraflı bir şekilde tahlil etmişlerdir. Vardıkları sonuç, bazı kimselerce hissedilen ve daha önce tahmine dayandırılan bir çok noktaları, istatistiklerle doğrulamıştır. Aralarında bazı ideolojik farklılıklar ve zıtlıklar bulunsa bile, ihtilalcı hareketlere katılan, toplumu şiddet yollarına baş vurarak değiştirmek isteyen bu kimselerin, dikkate değer bir şekilde birbirlerine benzediği ortaya çıkmıştır. Bu kimseler aşağı yukarı aynı toplumsal tabakalardan gelmektedirler. Çoğu varlıklı ailelerin çocuklarıdır.

Yaş itibariyle genç ve aydın kimselerdir. Bunların mensup olduklarını iddia ettikleri sınıfla, yahut menfaatlerini korumak için savaştıklarını söyledikleri zümrelerle, ilişkileri pek yoktur. Mesela İşçi sınıfı ihtilali yaptıklarını söyleyen bolşevik liderlerin hiç biri, ne Lenin, ne Troçki, Stalin, Buharin, Kamanef ve Zinovyef’in, işçi sınıfıyla ilişkisi yoktur. Aynı şey Çin liderleri için de söylenebilir. Ne Kuomintang liderleri olan Sun Yat Sen ve Çan Kay Çek, ne de Komünist Partisi lideri Mao ve diğerleri, işçi ve köylü sınıfından gelmemişlerdir. Bunlar şehirli burjuva ailelerinin çocuklarıdır. Mensup oldukları toplumlarının bel kemiği olan köylü ve toprak sahibi sınıfların varlığı için mücadele verdiklerini iddia eden Faşist ve Nazı Partisi liderlerinin hiç birisi de, köyden gelmemektedir. Ne Hitler, ne Göring ve ne de Göbels, çiftçi değildirler.

Bunlar başlangıçta yetişmiş oldukları asıl mesleklerinde büyük başarı kazanmış, kabiliyetlerini normal çalışma alanlarında parlak bir şekilde isbatlamış başarılı kimselerden de değildirler. Hitler’in iyi bir ressam olmadığı, Musolini’nin parlak bir gazeteci veya yazar olmadığını herkes bilmektedir. Öteki şahsiyetler de hangi meslekten politikaya girmiş ve ihtilal akımına kapılmış olursa olsun, orduda, endüstride, hukuk alanında, sanat ve edebi hayat gibi alanlarda hangisinde işe başlamış bulunursa bulunsunlar, büyük isim yapmaya muvaffak olamamış buruk ve başarısız kimselerdir.

Bunlar içinde, yaşadıkları ve yetiştikleri sosyal ortamda, ideallerini, düşüncelerini, arzu ve bekleyişlerini, düzenli, disiplinli, metotlu ve istikrarlı bir çalışmayla elde edebilecekleri ümidini yitirmiş kimseler çoğunluktadır. Endüstrileşme ve İktisadi kalkınma ile, siyasi ağırlıkları azalan, aristokratlar ve üst tabakaya karşı bu liderler, güçleri artan orta sınıfı basamak yaparak, onlar adına bir takım girişimlerde bulunmuşlardır. Mesela uzun süre, Kaiser Almanya’sı da devlet düzeni dışında bırakılmış olan orta sınıfların, Weimar rejimi sayesinde kamu yönetimine karışması yollan açılmış olduğu halde, bu hedefe, iç kargaşalıklar, siyasi ve İktisadi kriz ve istikrarsızlıklar, demokratik sürecin işletilmesindeki aksaklıklar ve acemilikler yüzünden yeteri hızla ulaşılamamıştır. Kestirme yoldan gitme önerilerini ustaca kullanan Naziler, bu kargaşalık içinde, ihtiras ve arzularını tatmin edecek yollar bulmuşlardır. Aynı şey genç İhtilalcı Lenin için de söylenebilir. Çarlık Rusyası ve Çin’de, yeni yetişen sınıfların, kamu hayatına karışmak isteyen aydınların, demokratik sistemin temel kurumlan henüz kurulamadığı için, bu sistemin gerektirdiği, disiplin, sabır, itidal ve metotlu çalışmayla, sonuç almalarına imkan bulunmadığı yolunda bu kimseler derin bir ümitsizliğe sürüklendikleri için, onlar nazarında, “tek yol devrim!” olmuştur. Hissi ve fikri bakımdan, kendini böyle bir ortamda ağır baskı altında hisseden, aşın derecede hassas bazı aydın kitleler, silahı alıp dağa çıkma metodunu, en geçerli yol olarak görmüşlerdir. Hitler ve Göbels’in aceleci hallerinde, Weimar’ın ağır, duyarsız ve aciz davranışları karşısında, kamu oyunun duyduğu sabırsızlığı istismar edişlerinde, bu nokta çok önemlidir.

Aşın sağ ve sol akımların bu sabırsızlıklarının en önemli simgesi gençlik hareketlerine verdikleri özel yerle de kendisini göstermektedir. Faşizmin ve Nazizmin, gençlik üzerinde durmaları, dinamizm, hareket ve sağlıklı bir toplum yaratma ilkeleri, gençleri spor, jimnastik, judo, izcilik ve festivallerle meşgul ederek enerjilerine, akacak bir kanal açmaları, sebepsiz değildir. Geçit resimleri, yürüyüşler, kırlarda ve kamplarda yakılan ateşler, oyun ve koro topluluklarının ortaya koyduğu temsiller, konserler, gençliğin bu katılma ve yaratıcı faaliyette bulunma ihtiyaçlarını totaliter partilerin çok iyi anlamalarından ileri gelmektedir. Keza Komünist Partisinin Komsomol teşkilatı da aynı görevi yerine getirmektedir.

Demokratik sistemin gençlikteki bu potansiyeli, faydalı ve yaratıcı hedeflere doğru yöneltmede gösterdiği her başarısızlık, bu fonksiyonların daha da çarpık ve bozuk bir biçimde totaliter akımların eline geçmesine neden olmaktadır.

Genel tanımlamasını bu şekilde özetlediğimiz, ayrı başlıklar altında bazı özelliklerini açıklamaya çalıştığımız faşizm, görüleceği gibi, Rusyada Bolşevik ihtilalinin patlak vermesinden sonra ortaya çıkan ve güçlenen çağdaş bir akımdır. Aşağıda bilhassa İtalya, Almanya ve Japonya’da, bu aşın sağ totalitarizminin nasıl ortaya çıktığını, nasıl oluştuğunu nasıl bir tarihi seyir içinde geliştiğini, somut olaylarla açıklamaya çalışacağız. Bu şekilde faşizmi, nazizmi ve Japon militarist diktatörlüğünü doğuran tarihi, sosyal, ekonomik, siyasi ve entelektüel bazı etkenleri daha yakından görmüş olacağız. Almanya, İtalya, Japonya, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde uzun süreler uygulama alanı bulmuş olan bu akımların, dünyanın diğer ülkelerinde de geniş yankılar uyandırdığım bu vesileyle hatırlatmak yerinde olacaktır. Hatta İngiltere ve Fransa gibi, liberal demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile, bazı dönemlerde, bu akımlara karşı yakın bir ilgi, sempati ve özlem duyan çevrelerin ortaya çıkmış olduğunu da unutmamak gerekir. Bugün bile Latin Amerika’da yer yer faşist modeli andıran, bazen sağcı bazen solcu renklerin görüntüye hakim olduğu, yan askeri idarelere şahit olmaktayız.

Hatta bugünkü siyasi polemikler içinde aşırı solcu kesitlerin, fark gözetmeksizin kendi düşüncelerine uymayan, yahut yürüdükleri yolda kendilerine yardımcı olmayan her şahsa ve müesseseye “faşist” damgası yapıştırdığına şahit oluyoruz. Öte yandan bu damga ve sıfatın, yalnız aşın sol dışında kalan çevrelere ve düşüncelere karşı yöneltilmekten de öteye taştığına şahit oluyoruz. Marksist ve aşırı sol akımlar içinde bulunan bazı kimselerin birbirlerini, “sosyal faşist” gibi yeni kavram ve terimlerle suçlamaya kalktıklarına da şahit oluyoruz.

Bu nedenle konunun tarihi gelişim seyri içinde, objektif ve tarafsız bir şekilde tahlil edilmesi ve aydınlığa kavuşturulması aynı zamanda güncel ilgi yönünden de önemlidir. Başka bir deyimle bu konu, yalnızca iki dünya savaşı sırasında ortaya çıkmış ve çok önemli olaylara neden olmuş bir akım üzerinde duyulan entelektüel merak ve tecessüs açısından değil, fakat aynı zamanda günlük olaylar ve yaşantımızda etkili olan bazı fikri unsurların, daha iyi anlaşılmasına yardımcı olması açısından da çok önemli bir konudur.

 


 

[1]        Erich Fromm’un bu kitabının ilk baskısı 1941 yılında Amerika’da, Escape From Freedom (Hürriyetten Kaçış) adıyla (Renehart and Co. New York) tarafından yayınlanmıştır Aynı kitap 1942 de İngiltere’de Hıe Fear of Freedom (Hürriyet Korkusu) adıyla (London, Routledge) tarafından yeniden yayınlanmıştır ve Dr. Ayda Yörükan tarafından türkçeye “Hürriyetten Kaçış” başlığıyla tercüme edilmiştir (Tur Yayınları, Ankara, 1972).

[2]        Erich Fromm, Hürriyetten Kaçış (Çev. Dr. A. Yörükan) s. 137-138.

[3]        Aym Eser, s. 140.

[4]        Eugene Staley, The Future of Underleveloped Countries. Praeger, New York, s. 111.

[5]        Wılliam W. Lockwood, “Economic and Political Blodemiza.” başlıklı makale; Political Modernization in Tapan and Türkey, (Edited by Robert E. Ward and Dankvvart A. RustoVv) Princeton, 1964, s. 137.

[6]        Bu konuda daha geniş bir tahlil ve inceleme için, yazarın İktisadî Doktrinler ve Sistemler Tarihi, (Ekonomik ve Sosyal Yayınlar, Ankara, 1976) adlı kitabına başvurulabilir.

[7]        Kari Popper, Öpen Society and its Enemies I, II, G. Routledge, London 1957.

[8] Bu kitap “İhtilâlci Aydınlar” başlığıyla, Demokrasi, Sosyalizm ve Gençlik (Ak Yayınları, İstanbul, 1969) adlı kitabımda ayrıca tahlil edilmiştir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe