Evrim Ve Yaratılışçılık

Michael Shermer


Kanıtı en iyi yeteneğime verdim. Ama bana öyle geliyor ki tüm asil nitelikleriyle, saygınlığını en çok yitiren için hissettiği sempatiyle, sadece diğer insanlara değil ama en alçak gönüllü yaşayan yaratığa kadar uzanan yardımseverlikle, güneş sisteminin hareketlerine ve yapısına sızmış olan tanrı gibi zekasıyla tüm bu yüce güçleriyle insanın hala bedensel çerçevesinde düşük kökeninin silinmez damgasını taşıdığını kabul etmeliyiz.

-Charles Darwin, insanın inişi, 1871

 

Başlangıçta

Duane T. Gish'le Bir Akşam

10 Mart 1995 akşamı tartışma başlamadan beş dakika önce, Los Angeles, California Üniversitesi'nde 400 kişilik bir konferans salonuna girdim. Hiç boş sıra yoktu ve koridorlar dolmaya başlıyordu. Neyse ki, yaratılışçı onur payesi sahibi, San Diego'daki Christian Heritage Koleji'nin "araştırma" kolu olan Yaratılışçı Araştırma Enstitüsü yöneticilerinden biri olan Duane T. Gish'e meydan okuyan kişilerin uzun sırasında, en son gelen olarak konuşmacı kürsüsünde bir yerim vardı. Bu, bir yaratılışçıyla ilk tartışmamdı. Ama Gish'in bir evrimciyle üç yüz kezden çok daha fazla sayıda tartışmaya katıldığına eminim. Las Vegas, bana şans bile vermiyordu. Yüzlerce kişinin zaten söylememiş olduğu neyi söyleyebilirdim?

Hazırlık olarak, yaratılışçı edebiyatının çoğunu okudum ve İncil’i tekrar gözden geçirdim. Yirmi yıl önce, Pepperdine Üniversitesi'nde (psikolojiye geçmeden önce) bir teoloji öğrencisi olarak Incil'i çok dikkatli olarak okumuştum ve 1970ler'in başlarında bir çokları gibi, inanmayanlara "tanıklık etmek" dahil olmak üzere, davaya büyük bir ilgi göstererek yeniden doğan bir Hıristiyan olmuştum. Sonra Fullerton, California Devlet Üniversitesi'nde deneysel psikoloji ve etoloji (hayvan davranışı incelemesi) konusundaki mezuniyet eğitimim sırasında parlak ama tuhaf olan Bayard Brattstrom ile anlayış dolu ve akıllı olan Meg White'la tanıştım. Brattstrom, davranış herpetolojisi (sürüngen davranışı çalışması) konusunda dünyanın önde gelen uzmanlardan biri olmaktan daha ileri bir kişiydi. Modem biyoloji ve bilimin felsefi olarak tartışılmasında deneyimliydi ve salı gecesi dersinden sonra Kulüp 301'de (adını gece kulübünün adresinden alıyordu) düzenli olarak bizimle bira ve şarap konusunda felsefi düşüncelere dalarak saatler geçirirdi. Brattstrom'un, Kulüp 301'deki Tanrı ve evrim tartışmaları ile White'ın evrim ve hayvan davranışı konusundaki etolojik açıklamaları arasında bir yerde benim Hıristiyan ikhisum (Hıristiyanlar'ın 1970ler'de açık bir şekilde inançlarını göstermek için taktıkları Yunan sembolleri olan balık) ve onunla beraber dinim gitti. Bilim, inanç sistemim ve evrim, benim doktrinim oldu. O zamandan beri İncil benim için daha az önem taşımaktaydı, bu yüzden onu tekrar okumak anıları canlandırıcıydı.

Ek hazırlık olarak, Occidental Koleji'ndeki meslektaşım Don Prothero dahil olmak üzere, Gish'le başarılı bir şekilde tartışmış olan diğerleriyle görüşmeler yaptım ve Gish'le daha önce yapılmış olan tartışmaların videolarını seyrettim. Rakibi, rakibinin stratejisi ne olursa olsun ya da hatta rakibi ne derse desin Gish'in aynı otomatik sunumu yaptığını fark ettim aynı açılış, rakibinin durumu konusunda aynı varsayımlar, aynı eski slaytlar ve hatta aynı şakalar. Eğer ilk olarak başlarsam, onun şakalarını çalmak için not aldım. Yazı tura atışı benim başlamamı kararlaştırdı.

Tartışma biçimleri konusunda deneyim kazanmış bir adamla başa baş gitmektense, tartışmada saldırmayı reddederek, Muhammed Ali'nin "kandır ve bilgi al" stratejisinin bir çeşidini denemeye karar verdim. Yani onu, din ve bilim arasındaki farklar konusunda bir meta tartışma haline dönüştürdüm. Kuşkucuların amacının, sadece iddiaları çürütmek olmadığını açıklamakla başladım; kuşkuculuk, aynı zamanda, inanç sistemlerini incelemek ve insanların onlar tarafından nasıl etkilendiğini anlamaktır. Baruch Spinoza'dan alıntı yaptım" Alay etmek, dövünmek, insan hareketlerini küçümsemek için değil ama onları anlamak için sonsuz bir çaba gösterdim" ve asıl amacımın, evrim denen iyi bir şekilde onaylanmış teoriyi nasıl reddedebildiklerini anlayabilmek için Gish'i ve yaratılışçıları anlamak olduğunu açıkladım.

Sonra izleyicilere, İncil’deki Yaratılış Öyküsü'nden (Gen. 1) parçalar okudum:

Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı.

Ve yerin biçimi yoktu ve boştu; ve karanlık derinliğin yüzünün üzerindeydi. Sonra Tanrı'nın Ruhu suların yüzüne ilerledi.

Ve Tanrı şunu söyledi: "Işık olsun"; ve ışık oldu. . . Ve Tanrı ışığa Gündüz dedi ve karanlığa Gece dedi. Ve akşam ve sabah ilk gündü.

Ve Tanrı şunu söyledi: "Göklerin altındaki su tek bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün"; ve öyle oldu.

Ve Tanrı şunu dedi: "Toprak yeryüzü üzerinde çimenleri, tohum veren bitkileri ve kendi türünden meyve veren, tohumu kendi içinde olan meyve ağacını çıkarsın"; ve öyle oldu.

Ve Tanrı kendi türlerinden suların bol bol verdiği büyük balinaları ve hareket eden her tür canlı yaratığı ve kendi türünden her kanatlı kümes hayvanını yarattı; ve Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.

Ve Tanrı şunu söyledi: "Toprak kendi cinsinden bir canlı yaratığı, büyük baş hayvanları ve kendi cinsinden sürünen bir şeyi ve dünyanın canavarını getirsin" ve öyle oldu.

Ve Tanrı şunu söyledi: "Kendi beğenimize göre Kendi görüntümüzde insanı Yapalım; ve onlar denizdeki balıklara ve havadaki kanatlılara ve büyük baş hayvanlara ve tüm dünyaya ve yeryüzünde sürünenler canlı yaratığa hakim olsunlar."

İncil, Yaratılış Öyküsü'nü, bir yeniden yaratılış teorisiyle devam ettirir (Gen. 78):

Ve sel suları yüzünden Nuh ve oğulları ve karısı ve oğullarının karıları onunla beraber Nuh'un gemisine bindiler.

Ve dünyaya kırk gün kırk gece yağmur yağdı.

Ve dünyada tüm canlılar hem kanatlı hem de büyük baş olan, hareket eden ve vahşi olan hayvanlar ve dünya yüzünde sürünen her sürüngen ve her insan öldü.

Ve sonra yavaş yavaş sular çekildi; ve yüz elli günün sonunda sular kayboldu.

Bu yaratılış ve yeniden yaratılış, doğum ve yeniden doğum öyküleri Batı düşüncesinin tarihinde en gurur verici efsaneler arasındadır. Böyle efsaneler ve öyküler, bizimki de dahil olmak üzere her kültürde önemli rol oynarlar. Dünyada ve bin yıl boyunca ayrıntılar değişir ama tipler bir noktada birleşir.

Yaratılış öyküsü yoktur: "Dünya sonsuzdan beri değişmeden şimdi olduğu gibi her zaman var olmuştur." (Hindistan'da Hinduların bir kolu)

Vahşi Canavarlı Yaratılış Öyküleri: "Dünya, vahşi bir canavarın parçalarından yaratılmıştır." (Gilbert Adalıları, Yunanlılar, Hindiçinililer, Afrika kabileleri, Koreliler, Sümer, Babil)

Başlangıçta Var Olan Ebeveynlerden Yaratılış Öyküsü: "Dünya başlangıçta var olan ebeveynlerin etkileşimiyle yaratılmıştır." (Cook Adalılar, Mısırlılar, Yunanlılar, Luiseno Kızılderilileri, Tahitililer, Zuni Kızılderilileri)

Kozmik Yumurta Yaratılış Öyküsü: "Dünya bir yumurtadan başlamıştır." (Çinliler, Finliler, Yunanlılar, Hindular, Japonlar, Persler, Samoalılar)

Sözlü Emirle Yaratılış Öyküsü: "Dünya bir Tanrı'nın emriyle ortaya çıkıverdi." (Mısırlılar, Yunanlılar, İbraniler, Maidu Kızılderilileri, Mayalar, Sümerler)

Denizde Yaratılış Öyküsü: "Dünya denizden çıkarak yaratılmıştır." (Burmaklar, Choctaw Kızılderilileri, Mısırlılar, İzlandalılar, Maui Hawailileri, Sümerler)     

Nuh tufanı öyküsü aslında, yeniden yaratılış efsanesi olması dışında, Denizden Yaratılış Öyküsü'nün bir versiyonundan başka bir şey değildir. Sahip olduğumuz en eski versiyon, çok eskidir; İncil'deki öyküden bin yıl öncesine gitmektedir. M.Ö. 2800 yılları civarında bir Sümer efsanesi, tufan kahramanı olarak büyük bir selden kurtulmak için bir gemi inşa eden rahip-kral Ziusudra'yı gösterir. M.Ö. 2000 ile 1800 arasında, ünlü Babilli Gılgameş Destanı'nın kahramanı, tufanı Utnapishtirn adlı bir atasından öğrenir. Toprak tanrısı Ea tarafından, tanrıların bir tufanla tüm yaşamı yok etmek üzere oldukları konusunda uyarılarak, Utnapishtirn'e bir kenarı 120 kubit (lHO fcet) olan küp biçiminde, her biri dokuz bölüme ayrılan yedi katı olan bir gemi yapması ve yaşayan her canlıdan bir çifti gemiye alması emredildi. Gılgameş tufan öyküsü, Yakın Doğu'da yüzyıllar boyunca yayıldı (sözcük oyununu affedin) ve İbraniler'in Filistin'e gelmesinden önce biliniyordu. Yazınsal karşılaştırma onun, Nuh tufanı öyküsü üzerindeki etkisini açığa çıkarmaktadır.

Bir kültürün coğrafyasının, onun efsanelerini etkilediğini biliyoruz. Örneğin, Dicle ve Fırat nehirlerinin dönemsel olarak taştığı Sümer ve Babil'deki gibi, başlıca nehirlerinin taştığı ve çevredeki kasaba ve şehirleri yok ettiği kültürler tufan öyküleri anlatır. Hatta kuru bölgelerdeki kültürler bile, eğer kısa süreli taşkınlara uğramışlarsa, tufan öykülerine sahip olurlar. Tersine, tipik olarak başlıca su yollarında olmayan kültürlerin tufan öyküsü hiç yoktur.

Bütün bunlar, Incil'deki yaratılış ve yeniden yaratılış öykülerinin yanlış olduğu anlamına mı gelir? Soruyu sormak bile, Joseph Campbell'in (1949, 1988) açıklamak için ömrünü harcadığı gibi, efsanelerin önemli noktasını kaçırmaktır. Bu taşkın efsaneleri, yeniden yaratılış ve yenilenmeye bağlı olarak daha derin anlamlara sahiptir. Efsaneler, gerçek hakkında değildir. Efsaneler zaman ve yaşamın büyük geçişleriyle doğum, ölüm, evlilik, çocukluktan yetişkinliğe, yaşlılığa geçiş ilgilenmek için insan mücadelesi hakkındadır. Onlar insanların, bilimle kesinlikle hiçbir ilgisi olmayan psikolojik ve ruhsal yapısındaki bir gerekliliği karşılar. Bir efsaneyi bilime çevirmeye ya da bilimi efsaneye çevirmeye çalışmak, efsanelere bir hakaret, dine bir hakaret ve bilime bir hakarettir. Bunu yapmaya çalışırken yaratılışçılar efsanelerin önemini, anlamını ve gurur verici yapısını kaçırmaktadırlar. Onlar, güzel bir yaratılış ve yeniden yaratılış öyküsünü almakta ve onu bozmaktadırlar.

Bir efsaneyi bilime çevirmeye çalışmanın saçmalığını göstermek için insanın sadece, onların yiyeceklerini bir tarafa bırakın milyonlarca türün her birinden iki taneyi 25'e 15 metrelik, 375 metrekarelik bir gemiye sığdırma konusundaki gerçekleri düşünmesi yeterlidir. Tüm bu hayvanların beslenmesi, sularının verilmesi ve temizlenmesinin lojistiğini düşünün. Birbirlerini avlamalarım nasıl önlersiniz? Sadece yırtıcı hayvanlara ait bir güverte mi vardı? İnsan aynı zamanda, neden balıkların ve suda yaşayan dinozorların bir taşkında boğulacağımı sorabilirdi. Yaratılışçılar yiğittir. Nuh'un Gemisi "sadece" 30.000 tür taşıyordu, geri kalan bu ilk stoktan "gelişmişti". Nuh'un Gemisi'nde gerçekten yırtıcı hayvanlar ve av hayvanları için ayrı güverteler vardı. Hatta dinozorlar için özel bir güverte vardı. Balıklar? Taşkındaki sert fırtınaların yol açtığı balçığın solungaçlarını tıkaması yüzünden öldüler. İnsan imanla herhangi bir şeye inanabilir çünkü Tanrı her şeyi başarabilir.

Bilimsel olduğu ileri sürülen, iddiaları sadece evrimci biyolojiyi değil ama ilk insan tarihinin çoğunu reddettiğini söylemeye gerek olmadan, kozmolojinin, fiziğin, paleontolojinin, arkeolojinin, tarihsel jeolojinin, zoolojinin, botaniğin ve biyo-coğrafyanın çoğunu reddeden, yaratılışçılıktan daha olağanüstü olan bir inanç sistemi bulmak zor olacaktı. Skeptic' de incelemiş olduğumuz tüm iddialar içinde, var olan çok fazla bilgiyi göz ardı etmek ya da yok saymak için bize sorabileceği kolaylık ve kesinlik açısından yaratılışçılıkla karşılaştırabileceğim sadece bir tane bulmuştum. Bu soykırımın inkarıdır. Dahası, mantık yürütme yöntemlerinde, ikisi arasındaki benzerlikler korkutucudur.

1.       Soykırımı inkar edenler, tarihçilerin bilgisinde hatalar bulurlar ve sonra, sanki tarihçiler hiçbir zaman hata yapmazmış gibi, bu yüzden vardıkları sonuçların yanlış olduğunu ima ederler. Evrimi inkar edenler (yaratılışçılardan daha uygun bir addır), bilimde hatalar bulurlar ve sanki bilim adamları hiç hata yapmazmış gibi, tüm bilimin yanlış olduğunu ima ederler.

2.       Soykırımı inkar edenler çoğunlukla Nazileri, Yahudileri ve Soykırım konusunda bilgili olanları, Soykırımı inkar edenlerin iddialarını destekliyormuş gibi görünmesini sağlamak için yönlendirerek, kapsam dışı olan alıntıları yapmaktan hoşlanırlar. Evrimi inkar edenler, Stephen Jay Gould ve Ernst Mayr gibi önde gelen bilim adamlarından kapsam dışı ve onların ketum bir şekilde evrim gerçeğini inkar ettiklerini ima ederek alıntılar yapmaktan hoşlanırlar.

3.       Soykırımı inkar edenler, Soykırım bilginleri arasındaki gerçek ve dürüst tartışmanın onların kendisinin Soykırımdan şüphelendikleri ya da kendi öykülerini doğrulayamayacakları anlamına geldiğini iddia ederler. Evrimi inkar edenler, bilim adamları arasındaki gerçek ve dürüst tartışmanın, onların bile evrimden kuşku duydukları ya da kendi bilimlerini doğrulayamayacakları anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Bu örneksemenin ironisi, Soykırımı inkar edenlerin en azından kısmen haklı olabilmeleridir (örneğin, Auschwitz'de öldürülen Yahudiler'in tahmin edilen en yakın sayısı değişmiştir). Bu arada, evrimi inkar edenler kısmen bile haklı değillerdir bir kere bilimsel sürece ilahı müdahaleyi kabul ederseniz, doğal yasa hakkındaki tüm varsayımlar pencereden uçar ve onlarla birlikte bilim de.

Bilim ve din arasında bir "savaş" gibi görünebilen şeyin, özellikle bu tartışma "evrime karşı yaratılışçılık" ya da bu olayda "Shermer'a karşı Gish" olarak tanıtıldığı zaman, bunun pek çok insanın aklında bir savaş olmadığını anlamak da aynı zamanda önemlidir. Charles Darwin bile yaşamının sonlarında bir mektupta yazdığı gibi, teorisini çağının önceki doktrinleriyle bütünleştirmekte bir sorun görmedi: "Bir adamın ateşli bir Tanrı'ya inanan ve bir Evrimci olabilmesinden kuşku duymak bana saçma görünmekledir. Bir insanın Tanrı'ya inanan olarak adlandırmayı hak edip etmediği, bir not için çok fazla büyük bir konu olan, kavramın tanımına bağlıdır. En uç noktadaki iniş çıkışlarımda bile, ben hiçbir zaman bir Tanrı'nın varlığını inkar etme anlamında Ateist olmadım. Genel olarak (ve yaşlandıkça giderek daha fazla ama her zaman değil), Agnostiğin, akıl durumumun daha doğru bir tanımı olacağını düşünüyorum (1883, s.107)."

Birçok yaratılışçı, bazı ünlü kuşkucuların ya dine karşı hiçbir düşmanlık barındırmadığını ya da kendilerinin inananlar olduğunu öğrendiklerine şaşıracaklardır. Stephen Jay Gould bir keresinde şöyle yazıyordu: "Meslektaşlarımın en az yarısı aptal olmadıkça en ham ve deneysel zeminde bilim ve din arasında hiçbir çatışma olamaz (1987a, s. 68)." Steve Allen, "Tanrı'nın varlığıyla ilgili şimdiki durumum, tam olarak hayali görünse de onu kabul etmektir çünkü alternatif daha da hayali görünmektedir," diye açıklıyordu (1993, s. 40). Kuşkucuların kuşkucusu Martin Gardner (1996) kendisini bir fideist, teselli edici iman diyerek felsefi olarak Tanrı'ya inanan bir kişi olarak adlandırıyordu buna inanının çünkü o teselli edicidir. Gardner, bilim ya da mantık yoluyla çözülmesi olanaksız olan (Tanrı'nın varlığı gibi) bir metafizik sorun düşünüldüğünde, bir iman sıçrayışı yapmak kabul edilebilirdir demektedir. Bunlar hiç mücadele edici kelimeler değildir.

Hatta 27 Ekim 1996'da, Papa John Paul II, Roma'daki Papalık Bilim Akademisi'nde yaptığı bir konuşmada, doğanın bir gerçeği olarak evrimi kabul ettiğini açıkladı ve bilim ile din arasında hiçbir savaş olmadığını belirtti: "Bilginin değişik düzenlerinde kullanılan yöntemi düşünmek, uzlaştırılamaz görünen iki bakış açısının uyumuna izin verir. Teknoloji, Yaratıcının tasarımına göre nihai anlamı çekip çıkarırken gözlem bilimleri çok dahil kesin olarak yaşamın çoklu ortaya konuluşunu tanımlar ve ölçer." Yaratılışçılar ve Hıristiyan sağ, savaş yöntemini zorlayarak öfkeyle tepki verdi. Yaratılış Araştırma Enstitüsü emekli başkanı Henry Morris şöyle cevap verdi: "Papa sadece etkili bir kişi; bilim adamı değil. Evrim için hiçbir bilimsel kanıt yok. Gerçek somut kanıtın tümü yaratılışı desteklemektedir." Muhafazakar sağ kanat yazarı Carl Thomas, Los Angeles Times'daki sütununda, papanın komünizme karşı duruşuna rağmen "onun komünizmin özünde duran bir felsefeyi kabul etmiş olduğunu," belirtiyordu. Thomas onun, "gerilediği yıllarında bizim maymunlarla ilgimiz olduğunu iddia eden evrimci bilim adamlarının zalimliğine boyun eğdiği" sonucuna vararak papanın düşüncesindeki bu hatayı açıklıyordu. (Tümü Skeptic' den alıntı yapılmıştır, Cilt 4, Sayı 4, 1996)."

Bazı inananlar için savaş yöntemi, bilim ve din arasında uygarlığın dertlerini açıklamak için "ya o, ya da o" seçeneğini zorunlu kılmaktadır. İyiliksever ve gücü sınırsız bir Tanrı, çevremizde gördüğümüz bu kötülüklere neden olamayacağından açıklama, Georgia Temyiz Mahkemesi Yargıcı Braswell Dean'in, yaratılışçılığın devlet okullarında öğretilip öğretilmeyeceği konusundaki görüşünde belirttiği gibi açıktı: "Darwin'in bu maymun mitolojisi, her şeye açıklığın, önüne gelenle yatmanın, doğum kontrol hapının, koruyucuların, baştan çıkarmanın, hamileliğin, çocuk düşürmenin, pornografinin, kirlenmenin, zehirlenmenin ve her tür suçun çoğalmasının nedenidir (Times, 16 Mart 1981, s. 82)." Ses yinelemesi hoştur. Düşünce öyle değildir.

Yaratılış Bilim Araştırma Merkezi'nden (YBAM) Nell Segraves daha az sert değildi: "YBAM tarafından yönetilen araştırma, bilim verisinin evrimci yorumlanmasının sonuçlarının, yasa ve düzenin yaygın bir şekilde bozulması sonucunu verdiğini göstermiştir. Bu, akıl sağlığının ahlaki çöküşünün ve bu inanç sistemine katılanların tarafında iyi olma duygusunun kaybından, yani boşanma, çocuk düşürme ve yaygın zührevi hastalıktan kaynaklanan ilişkiye neden olur ve onu etkiler (1977, s.17)." Pittsburgh Yaratılış Derneği'nden alınan evrim ağacı (şekil 15), bu savaş modelini özetlemektedir evrim insanlığın kötülüklerinin, alkolün, çocuk düşürmenin, mezheplerin, cinsel eğitimin, komünizmin, homoseksüelliğin, intiharın, ırkçılığın, kötü kitapların, göreceliliğin, ilaçların, ahlak eğitiminin, terörizmin, sosyalizmin, suçun, enflasyonun, laikliğin, tüm kötülüklerin en kötüsünün, hard rock'ın ve Tanrı'nın yasağının, kadın ve çocukların özgürlüğünün yanı sıra çökmelidir.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe