Evrim Ve Gerileme

Lewis Mumford


Evrim, organik yaşamın bizzat merkezi gerçeğine odaklanmıştır. Bu evrimci perspektifte, kütle, enerji ve hareket, yaşamın soyut alt yapısından başka bir şeyi açıklamazlar. Tek bir yönde yokuş aşağı inen ‘fiziksel’ enerjilerin aksine, organik aktiviteler çift kutupludurlar, hem pozitif hem de negatif, hem aktif hem pasiftirler. Kurarlar ve yıkarlar, biriktirirler ve seçerler, kısacası büyürler, ürerler ve ölürler. Pozitif süreçler (karşı-entropi ya da büyüme) üstün geldiklerinde, çok küçük ve geçici bir marjda olsa da hayat gelişir.

“Spiral (sarmal) formda yukarıya doğru sürünerek solucan” Emerson’un veciz metaforunda, “bir insan olabilir”. Yaratık, kendisinin büyüme hızını arttırıp sadece daha büyük bir solucan olmakla ya da daha fazla sayıda solucan peyda etmekle ‘ilerlemez’. Yaşamaya ve üremeye devam eden sayısız organizma içinde, ‘konumunu kaybetmeme’ gerçekte, bir tür olarak bu organizmaların başarısını oluşturur, gerçi yalnızca varlıklarını sürdürmek de, çevreyi başka türlerin gelişmesine yardım edecek kadar kanımca aşağı olan planktonun, balina spermini desteklemesi gibi zenginleştirebilirler.

Organik evrim, şu ana kadar İncelenenler arasında yalnızca bir rotada sabitçe ilerleyen bir değişim ile sonuçlandı: Memelilerin sinir sisteminin gelişiminde. Böbrekler ve ciğerler on milyonlarca yıl önce ortaya çıkarlarken sinir sistemi muntazaman mufassal ve yeterli hale geldi ve insanda, son beş yüz bin yıl boyunca olağanüstü bir gelişme geçirdi. Bu sinir sistemi ve onun zihinsel esaslarının işaret ve sembollerin şekillendirdiği ürünler sayesinde insan, olanaklar bakımından diğer tüm yaratıklardan sonsuz derecede daha zengin bir dünyada yaşamaktadır. İlerleme fikri, yalnızca insan aklında ciddi bir muhtevaya sahiptir ya da daha iyi bir gelecek beklentisi sunar.

Fakat bu tekil, evrimci gelişmeyle ilgili göze çarpan bir gerçeğe dikkat edilmelidir. Bu gelişim, doğal seleksiyonu kültürel bir seleksiyonla tamamlamıştır ki bu ikinci seleksiyon insanın kendi çevresini ve yaşam tarzını değiştirmekle kalmadı sadece, fakat aynı zamanda, matematiksel soyutlamalar gibi yeni potansiyelleri de beraberinde getirdi. Sembollerin icadına kadar, el ile işletme (manipülasyon) ve elle çalışma yoluyla elde edilen teknolojik ilerleme, bu temel dönüşüme ancak küçük bir rol oynadı.

Ancak son asırda biraraya getirilmiş bu hikaye, ilerlemeye dair tüm telakkiyi değiştirir, çünkü insan türü içinde aklı şekillendiren evrimci gelişmeleri, kültürü ve zuhur eden kişiliği, on dokuzuncu yüzyıl doktrinlerini renklendiren alet, silah ve kapkacak sahasındaki saf maddi ilerlemelerden ayırmaktadır.

Fakat evrim, bir yandan ara sıra vaki olan sıçramaları ve yaratıcı kalkışları ifşa ederken, aynı zamanda sapmaları, geriye dönmeleri, kesintileri ve öldürücü yanlış adaptasyonları da izhar eder ve sırf insanın üstün fakat dengesiz ve aşırı derecede nazik sinirsel sisteminden dolayı onun en mükemmel teknik ilerlemeleri bile, sık sık kesintiye uğramış ya da anormalleşip yanlış uygulanmışlardır. Uçma sanatını öğrenmede mesela, insan kendisini toprağa bağlı konumundan kurtardı. Fakat bu zafer, düzeni bozan sınırlamalar taşır. Hız arayışını sürdüren insan, kurtulmaya çalıştığı sınırlamaları, belki daha da sınırlandırıcı bir surette (uzay roketleri) tekrar oluşturmuştur ve ışık hızına yaklaştıkça teorik olarak bedenen büzülen ve aracının hızını arttırdığı derecede herhangi bir yaşam destekleyici modda tepki gösterme kapasitesini bilfiil kaybeden sade bir nakledilebilir kütle haline gelmiştir.

Evrimci tecrübe çerçevesinde, gerçek ilerlemenin insanın biyolojik tabiatınca sarf edilen onun tarihsel kültürlerince değiştirilen ve kısmen iptal edilen, terimlere intibak eden hariç başka hiçbir istikamette elde edilebileceğini düşünmek için hiçbir sebep yoktur. Evrimci öğretinin kendisi, mekanik dünya resminden etkilenmeseydi ve mekanik ilerleme, Maltusçu ‘en güçlünün hayatta kalması’ ile eşleştirilmeseydi, bu gerçekler, çok zaman önce tanımlanıp değerlendirileceklerdi.

Esas olarak, zaman ve mekan ve hareket soyutlamaları üzerinde odaklanma suretiyle ilerleme kahinleri, ilerlemenin muteberliğini ispata koyuldular. Metaforun kendisi bile, su üstünde, sonra havada ve bugün, roket kuvvetiyle, güneş sisteminde zorluk çekmeden hareket etmenin diğer adıydı. Bu metafor, binlerce ışık yılı uzaktaki başka bir şey değildir. H.G. Wells’in en orijinal kurgu çalışması olan ‘Zaman Makinesı’nda kahramanın nasıl seyahat edeceğini öğrenmiş bir mucidin olması tesadüf değildir. (Bu saf muhayyel mekanik aletin etkili sembolik muadili, elbette ki tarih çalışmasıdır.)

Kaba kullanımda ilerleme, zamanda ve mekanda sınırsız hareket bunun beraberinde, zorunlu olarak, eşit derecede sınırsız bir enerji idaresi vardır ve bunlar, sınırsız bir yıkımda doruğa varırlar anlamına gelmeye başlamıştır. Benim yaşlı üstadım Patrick Geddes bile, ki Cariyle ve Ruskin’in gerçekçi kötümserliğiyle yumuşamasına rağmen, hala tüm benliğiyle iyimser bir Victorien’dir. Hemen hemen aynı düşünceleri yahut beklentileri ifade ederdi: “İlerlemeliyiz” ve Mahatma Gandi’nin ana Hindistan’ın bağımsızlığını iplik eğirme aletiyle kazanma yönteminin ilerlemeye ters düşmesini yeterli bir ayıp olarak düşündü ki Gandi’nin fikirleri üç temel düşünürden, Thoreau, Ruskin ve Tolstoy besleniyordu. Her üçü de, iki kuşak önceydiler. Son iki asır boyunca üretilen makinelerin sayısal olarak debdebeli genişliklerine rağmen, modern teknolojik ilerlemelerin avamın aklında tanımlanmaları ulaşım araçları buharlı gemi, tren, motorlu taşıt, uçak ve roket sayesinde olmuştur.

Kişi ilerleme nosyonunu zamanı ve mekanı fethetmeyle sınırlandırdığında bile, ilerlemenin insani sınırlamaları pek aşikar ve pek fenadır. Buckminster Fuller’in zaman-uzaklık ulaşımını yürüme ile temsil etmek için yirmi fit çapında bir küre ile başlayan, zaman ve mekanın küçülmesiyle ilgili meşhur illüstrasyonlardan birini alın. Atın kullanılmasıyla bu küre, büyüklük olarak altı fite iner, yelkenli gemi ile bir basketbol topu, tren ile bir beyzbol topu, jet uçakları ile bir bilye ve roket ile bir bezelye olur. Ve şayet insan, ışık hızında seyahat edebilseydi, Fuller’in düşüncesini tamamlamak için kişi, cisimsel hız bakımından yeryüzünün bir molekül olacağını ekleyebilirdi.

Fuller’in illüstrasyonu bu şekilde teorik bir uç noktaya taşımakla kişi, bu mekanik kavramı, insani ilgisizliğin münasip bir derecesine indirger. Çünkü diğer tüm teknik başarılar gibi hız da, ancak diğer insani ihtiyaçlar ve amaçlarla ilişkili bir anlama sahiptir. Açıktır ki, hızlı ulaşımın sonucu, direkt insani tecrübe hatta seyahat tecrübesinin olanaklarının zayıflamasıdır. Dünyayı yürüyerek gezmeyi taahhüt eden bir kişi, bu uzun seyahatin sonunda, dünyanın coğrafi iklimsel, estetik ve insani gerçekliklerine dair zengin hatıralara sahip olacaktır: Bu tecrübeler hızla doğrudan orantılı bir şekilde azalırlar, süratli hareketin hiçbir değişikliğe yol açmadığı statik bir dünya olmuştur. Sadece zaman değil, fakat insan da küçülür. Jet seyahatinin sesinden ve turistlerin hızlıca gelip dönmelerinden ötürü bu ulaşım aracı, bu kitle ziyaretini teşvik eden değerli tarihi sitelerin ve şehirlerin bir çoğunu onarılamayacak kadar tahrip etmiştir.

Makine yönelimli kültürümüzün tanımladığı şekliyle ilerleme, basitçe, zaman boyunca ileriye doğru hareket idi ve bir pragmatist felsefecinin tanımladığı şekliyle “‘gitme’ amaç haline gelir.”Daha sığ bir nosyonun erken bir versiyonu: “Araç, mesajdır”. Bununla birlikte her iki düşünce de, geçerli bir formda ifade edilebilirler.: ‘Gitme’ amacın bir parçası haline gelir ve onu genişletir; ‘araç’ da zorunlu olarak mesajı değiştirir '

Fakat dikkat edin; ‘ilerlemeye bu şekilde hararetli inanmanın başlangıcında, bazı meşrulaştırmalar vardı. Geçmişte çok defalar, faydalı yenilikler, geleneğin kalın kabuğunu kıramamışlardı. Oldukça rasyonel olan Michel de Montaigne bile, ıslah edilmeleri halinde ortaya çıkabilecek tehlikelerin toplumu riske sokmaktansa kötü kurumların idame ettirilmeleri gerektiğini düşündü. Bugün bize serbest olan geçmişten seçip almak için, geçmişten bağları tümüyle koparmak belki de en başta gelen zorunluluktu kendi büyüklerinden kendi gelişimini ilerletecek şeyleri alabilmek için yeterince olgunlaşmak amacıyla bir yetişkinin, ebeveyniyle bağlarını koparması gerektiği gibi.

Belki de ilk defa, gelecek, insanların zihinlerini zaptetti; uzak bir Statik Cennet’te kurtuluşun uzak bir ümidi olarak değil, fakat daimi bir mutluluk ve daha fazla doygunluk vaadi olarak. Tüm organizmalar, kendi yaşam devirlerinde (life cycle) gömülü bir geleceğe sahiptirler: Yaklaşan olaylar ve gerçekleştirilecek formlar hala mevcuttur ve bunlar, bugünkü tercihlerde daimi surette yansımakta ve onları değiştirmektedirler‘ileri besleme’, ‘geri besleme’nin hayati tamamlayıcısıdır.

Geçmişi reddedişi ne kadar keyfi ve cahilce olursa olsun ilerleme fikri başlarda, özgürleştirici bir düşünceydi; insan ruhunu atıl bırakmış paslı zincirlerden kurtulmaktı. Batı Avrupa’nın o zaman ki örgüsünde bu düşünce, birçok ciddi kötülüğün açıkça eleştirilmesine yol açtı ve yönetici sınıfın ‘reformcular’a ve ‘tahrikçiler’e olan düşmanlığına rağmen, beraberinde etkili çareler getirdi. Bu yeni saik altında özgür yaygın öğretim her tarafta başlatıldı, deliler kelepçelerinden kurtuldular, pis kokulu mahkumlar temizlenip ışığa çıkardılar. Bazı ülkelerde halka, istemeye istemeye olsa da ulusal yasamadan bir pay verildi; sağır ve dilsizin kendilerini ifade etmelerine yardım edildi ve Helen ve Keller gibi sağır ve ama olanların dahi konuşmasına izin verildi. Kısa bir müddet için, suç sorgulamasında en azından resmi olarak işkence dahi kaldırıldı, he var ki en tahripkar eski kurumlar, özellikle kölelik ve savaş, yerlerini hala koruyorlardı.

Bu tür mutluluk verici değişimlerin, ilerleme fikri tarafından güçlendirilip hızlandırıldıktan gerçeğini küçümsemeye gerek yoktur. Fakat bu iyileştirmeler çoğu zaman dikkat çekicilerdiyse de, belki daha da dikkat çekici şey şu ki tek bir kimse dahi, mekanik icada doğrudan doğruya hiçbir şey borçlu değildi. .

Bu, onsekizinci yüzyıldan itibaren ilerleme fikri, sistematik mekanik icat, bilimsel keşif ve siyasal yasama arasında bir etkileşimin olduğunu inkar etme manasına gelmez. Bir alandaki başarı, başka alanlardaki sanatlar ve kimya ile mücehhez insanın mükemmelliği nerede durabilir? Onsekizinci yüzyıl ütopyası ‘yıl 2440’ (the year 2440)’da bu sorunun cevabını arıyordu Louis Sebastien Mercier. Gerçekten nerede? Böyle uzak bir yılın seçilmesi bile, geleceğin geçmişle aynı seviye olduğunu ve dahi geleceğin geçmişin yerini ele geçirme tehdidinde bulunduğunu ilan ediyordu.

Mercier’inki, ondokuzuncu yüzyılda iyice yaygınlaşan ilk futurist ütopyalardan biriydi; ve tahminlerinin birçoğu, verdiği tarihten çok önce vuku bulmaya başladı. Makinenin, tasarlanma rasyonalitesi ve yapılanı mükemmelleştirmesi nedeniyle artık ahlakı bir vecibe (force), daha doğrusu ahlaki vecibe, olduğu nosyonu insanın önüne yeni başarı standartları koyan bir nosyon yeni teknolojiyi, insani ilerlemeyle denklemeyi daha da kolaylaştırdı. Günahkarlık arttk insani potansiyellerin eksik oluşunu içermeyecekti. Bundan böyle günahkarlık, Makineden maksimum faydalanmadan mahrum kalmak demekti.

Klasik felsefe ve dinlerde, mükemmelleşme nosyonu, münhasıran nefis terbiyesi ya da ruhun kurtuluşuna yöneltmişti. İnsan kurumlan, böyle bir çabanın esasını ancak bir yan ürün olarak ilgilendiriyordu. Yine de, Benedikten disiplini, çalışmayı bir ibadet (takva) şekline dönüştürünceye kadar teknik çevre bu çabaya dahil edilmedi. Nefsin, kendisini şekillendiren ve ona öz (substance) veren ekonomik sistem ve maddi kültürden bu şekilde ayrılması ve kendisini tecrit etmesi mekanik dünya resminin çiziminde yapılan hatalar kadar tehlikeli bir hataydı. Fakat bunun bir fazileti vardı: bilinçli katılım ve disiplinli çaba. Halbuki İlerleme Doktrini, ilerleme, teminat altındaydı.

Mekanik icatlar o kadar hızlı, o kadar sayısız, o kadar cezp ediciydiler ki ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Emerson gibi insancıl ve dengeli bir zihin bile bu görüşün rengini taşımaktaydı, oysa ki faydacı inanışın metafizik temellerini reddediyordu. “Bu çağın aydınlığı” diyordu Emerson heyecanla, “diğer tüm yazılı çağları gölgede bırakmaktadır. Ömrümde zihne tesir eden beş mucize gördüm 1. Buhar Makinesi, 2. Astronomide spektroskopun kullanılması, 3. Elektrikli telgraf, 4. Tren, 5. Fotoğraf Makinesi.” Bu ham methiye, günümüzdeki mucizeleri elektronik mikroskop, atom bataryası, uzaktan kontrol edilen gezegenin etrafında dönen uzay roketi, bilgisayar anlatmak için yeterli kelimenin olmadığına işarettir.

Emerson başka bir yerde hatalı bir biçimde, eski benliğimizin sizinle birlikte gezdiği yerleri sizin ne kadar gezdiğinizin sorun olmadığını söyleyebilecekti. Fakat bu, tamamıyla, kişiliği disipline sokma ve idare etme görevinden kurtulmak içindi ki ilerleme havarileri, tüm enerjilerini, makineleri mükemmelleştirmek için sarf ediyorlardı. Her türlü insani zayıflık ya da düzensizlik için, varsayımsal olarak, acil bir mekanik, kimyasal ya da ispençiyari çare vardı. Elektrikli ark lambası bile, ilk kullanıldığında geceleyin işlenen suçların bir engelleyicisi olarak ortaya çıktı. Bir çok farklı radyasyon türünün zararlı etkileri anlaşılıncaya kadar varım asır boyuca X-ışınlarının pervasızca kullanımını da eklemek gerek.

Makinenin, maddi ürünün olduğu kadar ahlak ve siyasetinde uygun bir mümessili olarak umut verici bir nosyon şeklinde açıklanması yine Emerson tarafındandır: Sadece bu, mekanik ilerleme doktrininin kendisine nasıl bir kulp yarattığını gösterir, “icatların ilerlemesi” diyordu Emerson 1866’da, “gerçekten de bir tehdittir. Ne zaman bir demiryolu görsem, bir cumhuriyet beklerim Serbest ticareti yürürlüğe sokmaya ve yolcu balonları Avrupa’dan buraya varmaya başlamadan evvel gümrük evlerini feshetmeye dikkat etmeliyiz ve kanaatimce, demiryolu Nazırı yollara kendi menkıbesini kazıdığında — ‘lokomotife dikkat edin’— ikinci ve fakat daha derin bir anlama sahip olur.”

Emerson, bu üstün teknik ekipmanın, bir dünya cumhuriyetler birliği değilse de yıkıcı, totaliteryen, militer Makinelerin düşmanca bir ittifakını ortaya çıkarabileceğini düşünemedi. Bugün, bu modası geçmiş ‘ilerlemeci’ kalıpta düşünen ‘avantgarde’ zihinler hala mevcuttur. Bunlar, televizyon yoluyla doğrudan iletişimin doğrudan anlamayı üreteceğine inanmaya devam ediyorlar ve teknolojik ilerlemeye dair dogmatik inançlara o kadar bağlılar ki sıkışan ve karışan taşıt trafiğinin, helikopterden bir radyo vasıtasıyla idare edilmesini, fevkalade zengin teknik verimliliğin bir kanıtı olarak görürler. Halbuki gerçekte bu, çağdaş mühendisliğin, ulaşım planlamasının, toplumsal kontrolün ve şehirciliğin göz kamaştırıcı bir iflasının izharıdır.

Mekanik kurtuluşun ilk müminleri, hava ulaşımındaki zaferi yaşadıkları on yılda ulusal pasaport kısıtlamalarının evrensel ölçekte tekrar ikame edilmesinin ki bu sınırlamalar ancak ondokuzuncu yüzyılın sonlarında ilga edilmişlerdi nedenini açıklamakta güçlük çekmişlerdir. Kısacası mekanik ve bilimsel ilerlemenin, kendilerine paralel insani faydaları teminat altına aldığı kanaati, Crystal Palace Sergisi’nin açıldığı yıl, 1851 ile birlikte şüphe götürür bir duruma gelmişti ve bugün ise bu kanaat, tümüyle savunulmaz hale gelmiştir.

Bilimsel ve teknik ilerlemeye dair hem ilk umutlar hem de sonraki hayal kırıklığı, Alfred Tennyson’ın iki Şiirinde ifade ediliyordu: ‘Lockley Konağı’ (Locklev Hail) (1842) ve Altmış Yıl Sonra Lockley Konağı’ (Lockley Hail After Sixty Years) (1886). Bir genç adam olarak, yalnızca lokomotifi değil, hava seyahatinin gelişini de selamladı. Kendisinin deyimiyle, bu başarılar, Avrupa’da elli yıl yaşamayı, Çin memleketinde bütün bir deveranı yaşamaktan daha tercih edilir kıldılar. Fakat daha sonra, farklı bir sonuca vardı: “İnsan Meclisi Dünya Federasyonu’nda sergilenecek hava savaşı mutlu bir sonla bitecek gibi gözükmüyordu. “İleriye, ileriye doğru genişleyim.”diye haykırmak yerine, “gelin bu ‘ileri’ haykırışını on bin yıl geçinceye kadar susturalım.” diyerek özüne döndü.

Bir Ersatz din olarak kaçınılmaz bir mekanik artı insani ilerleme doktrini, yeni dünya resmine açık bir hedef tayin etti: Geçmişin tümden yıkıntı ve ‘mekanik’ araçlarla daha iyi bir geleceğin yaratımı.

Bu düşünceler kompleksinde, değişimin kendisi sadece bir tabiat gerçeği değil, fakat ayrıca önemli bir insani değerdi. Ve değişime direnmek ya da onu bir şekilde geciktirmek, ‘tabiata karşı gelmek’ti ve tabii ki, Güneş Tanrısı’na meydan okuyarak ve de onun emirlerini reddederek insan hayatını tehlikeye atmaktı.

Bu faraziyelere göre, ilerleme Tanrı tarafından takdir edildiği için geriye dönüş artık imkansızdı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sadece birkaç yıl önce, H.G. Wells’in en iyi öykülerinden birinde, ‘Yeni Machiavelli’ (The New Machiavelli) sürgündeki kahraman, geçmiş hayatıyla ilgili övüne övüne şunları yazar: “Hiç bir kral, hiç bir Konsül beni eline geçiremez, bana işkence edemez. O merhametsiz ve amansız baskı güçleri ortadan kalktılar.” Böyle geç bir tarihte, bilimin uysal çalışmalarından emin, bilgili bir modern insan, bir Hitler’in ya da bir Stalin’in yahut bir Mao’nun ortaya çıkabileceğini tahmin edebilirdi; ne var ki az bir zaman sonra, 1914’te başka bir öyküsünde tek bir atom bombalamasıyla vurulan bir şehrin yıkımını gerçek bir şekilde bizzat kendisi tasvir edecekti.

Meşhur ilerleme fikri, daha sonraki Evrim kavramına destek verdi, beri taraftan ondan destek de talep etti. Fakat bu gizli bir ittifaktı, lakin, Julian Huxley’in müşahede ettiği gibi evrim, sadece doğrusal (lineer) ilerlemeyi değil, “çeşitlilik, dengeleme, tükenme ve gelişme (advance)” yi de ihtiva eder.

Organik dönüşümlerde, değişime direnen ve sürekliliği sürdüren güçler, yeniliği ortaya çıkaran ve iyileşmelere sebep olan güçler kadar önemlidirler. Hatta, bir devrede ilerlemeyi içeren şey, başka bir devrede yanlış adaptasyona ya da gerilemeye dönüşebilir.

Tüm olaylarda bir gerçeğin açıklığa kavuşturulması gerek: Değişim ne bizzat bir değer ne de otomatik bir değer üreticisidir, ilerlemenin kaynağı olduğu kanaatine gelince, bu itibar edilmez bir antropolojik masaldır. Modern insan, tabiata ya da kendi teknolojisine kör bir intibak yerine sahip olduğu kapasiteler ve amaçlar çerçevesinde süreklilik ve seçmeci değişime (selective modification) olan ihtiyacı anladığı an, önünde birçok tercih şansı bulacaktır.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe