Erdemsizliğin Erdemi Ve Mandeville

Doç. Dr. Ahmet ÖZER


1. GİRİŞ

Toplumsal yapılar gibi insan kişiliği de tezatlar ve ikilikler içerir. Genelde sanki toplumun da, insanın da bir yüzü/bir yapısı varmış gibi düşünülür ki var olan bu bir(icik) yapının da “sureti haktan” olduğu sanılır. Bu hem kurumlar için böyledir, hem de insanlar için. Oysa biraz yakından bakıldığında durumun hiç de böyle olmadığı görülür. Her ne kadar formel olan, yasal olan veya empoze edilen bir yan varsa bile aslında pratikte işleyen hep informel olan, çoğunlukla yasalara uymayan öbür yandır.

Devlete bakalım. Her zaman hep iki devletin var olageldiğini görürüz. Biri gerçek anlamda insanların mutlulukları için çalışan formel devlettir. Öbürü devleti dipten saran, büyük çoğunluğun mutsuzluğu pahasına küçük bir azınlığa hizmet eden informel devlettir. Ki kitaplarda, derslerde atılan nutuklarda lanetlense bile aslında yürürlükte olan bu devlettir.

Kitle psikolojisine hakim olan gerçekten ziyade masala daha yatkındır, fedakarlıktan ziyade toplumsal linçe daha bir coşkuyla katılır.

İnsan da biraz öyledir. Cesaretten dem vurur ama çoğunlukla korkularının esiridir. Bilgiden dem vurur ama büyük çoğunluğun dayandığı en büyük sermaye cehalettir ya da onunla beslenen ruhtur. Adalet duygusunu hep savunur insanlar ama her zaman hep kendi terazisinin kefesinin ağır basmasını gözetir. Dürüstlük, erdemlilik üzerine nutuk atar ama kendine (biraz daha fazla) yontmaya çalışır. Aldatmacılık, bencillik, kıskançlık, kötülük, adaletsizlik vs. vs. gibi kavramlar insanın olduğu her çağda ve her yerde (ve her insanın biraz içinde ) hep var olagelmiştir. Bu liste uzatılabilir ama sanırım meramımızı anlatmaya yeter bu örnekler.

İşte bu ikili yapıya bir göz atmak, daha yakından incelemek istedik. Daha iyiyi, daha güzeli bulmak, adaletin, hakkın, hukukun ayırdına biraz daha varmak ve bir kez daha beynimizi yorarak düşünmek için.

2. MANDEVİLLE’NİN ERDEMİ

‘Genel zenginliği yapan kişisel kötülüklerdir’ .Bu söz, 1670-1733 yılları arasında yaşamış Fransız düşünür Bernard de Mandeville’ye ait. Bu sözü ilk duyduğumuzda ilk etapta çocukluğumuzdan beri edindiğimiz “dürüstlük” ve “erdemlilik” ile ilgili bariyerlerimize çarpar, fırlayıp bir kenara düşer... Dönüp bakmayız bile ilkin. Ardından biraz utangaçça da olsa hafiften dönüp göz ucuyla baktığımızda tuzla buz olmadığını görürüz. O zaman içimizden, kimseye demeden, “bu söz üzerinde durulmaya değer” diye düşünürüz... Düşündükçe de çocukluğumuzdan beri, özelliklede erginlikte, yani paranın, kariyerin, makamın, gelecek kaygısının, dostluğun, fedakarlığın, dürüstlüğün yerine geçip insanın beynine taht kurduğu dönemlere takılır aklımız. Ürpererek görürüz ki çevremizde, içinde yaşadığımız toplumda, hatta kendi hayatımızda, bu sözü doğru kılan ne kadar örnek var oysa: ve hepsi bir anda ben buradayım dercesine üşüşür belleğimize... O zaman bir kez daha bu konunun düşünmeye değer bir konu olduğu gür bir sesle yankılanır beynimizde; bilincimiz durumu analiz etmek, kavramak için zorlar bizi...

Her tezin bir anti-tezi vardır. Kuşkusuz biz bunları düşünürken öte yandan aklımız Sokrates’in o meşhur sözüne takılır: ‘Erdemlerimiz olmazsa toplumumuz çürür’ diyen sözüne. İnsanoğlunun güzelliklerini, erdemlerini, etik ve estetiğini düşünürüz. Haktan, hukuktan yana verilmiş mücadeleler, adalet dağıtmak için kesilen başlar, akıtılan kanlar bizi heyecanlandırır. İyiden, bilgiden yana olan yanımız kükrer, öne çıkar. Öyle bir çıkar ki tüm kötülükler görülmeyecek kadar uzakta kalır. Onları göremez, işitemez oluruz. Ya da kim bilir, belki de bilinç altımız öyle olmasını ister ve gerçeği derin dip köşelere doğru iter, hayal dünyamızın rehaveti içinde ideal olan bir kez daha tahtını kurar bilincimize. Mandeville olmazsa büsbütün bu dünyada ki tüm kötülükleri unutmuş olacağız sanki. Ama unutturmaz bize Mandeville. Oradan aykırı bir ses olarak uzanır ve şunu fısıldar kulağımıza: “Erdemsizliklerimiz olmazsa toplumumuz gelişemez” der beynimizi ısırırcasına ve adeta ‘gözünüzü açın etrafınıza bakın’ dercesine. Bu sözü/sözleri bilincimizin süzgecinden geçirmek isteriz, bir türlü geçmez. (Her tarafı köşeli nasıl geçsin ki) Ayrıca alışmamışız böyle konular üzerinde kafa yormaya. O yüzden bunları içimizden geçirmeye, biraz sesli düşünmeye sıkılırız... Oysa ne kadar aykırı da olsa kafa yormamız gerektiği, bilimin tek görevinin sadece doğruları bulup ortaya çıkarmak olmadığı, yanlıştaki düzeni de araştırmanın, bulmanın ve ortaya çıkarmanın ‘erdemli’ bir bilimsel çaba olması gerekmez mi?

Evet, Mandeville ‘genel çıkarlar, özel çıkarların toplamıdır’ diyor, yani büyük genel zenginliklerin bireysel kötülüklerin toplamı olduğunu öne sürüyor bir nevi. Ve bunun çok da kötü bir şey olmadığını, toplumsal ilişkilerin doğasının böyle olduğunu ve dünya düzenin böyle işlediğini ileri sürüyor. Acaba gerçekten öyle mi? Durum Mandeville’nin dediği gibi mi? ve acaba söyledikleri ne kadar doğru? İrdelemek lazım. Neredeyse bütün ahlak felsefesinin temeline dinamit koyan bu yaklaşım üzerinde durmaya değer. Durum karmaşık ve karmaşık olduğu kadar da düşündürüyor bizi. Biz de biraz (bu konuda) düşünelim istedik.

3. AHLAKTAKİ İKİLİK’İN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Aslına bakarsanız, ya da aslından ziyade çevrenize bakarsanız herkesin sözde (en azından söz söylerken-söze dökerken) haktan, hukuktan, adaletten, dürüstlükten, dostluktan, sevgiden, insan severlikten, çevrecilikten, (v.s v.s) yana olduğunu, haslı her türlü erdemden yana olduğunu (hatta bu erdemlerin sahibi olduklarını ileri sürdüklerini) görürüz. Oysa pratikte insanlar biraz (kimi birazdan da fazla) aç gözlü, biraz bencil, biraz haris, biraz kıskanç, biraz kendine yontan ve hatta bu yüzden biraz öldürücüdür.

Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’da ki kahramanı Raskolnikov “olağanüstüler doğrudan doğruya yaparlar, denemezler” diyor. “Erdem ‘düşünce’ değil, ‘eylemdir’.” der ve Sonya’ya şöyle seslenir: “İktidar, ancak eğilip onu alma cesaretini gösterenlere verilir” ve ardından sorar “İnsan bir bit midir? İnsan bunu soran için bir bit değildir, aklına böyle bir soru gelmeyen için bittir. Napolyon böyle bir soruyu sormadan gider koca karıyı öldürürdü. Benim suçum bu soruyu sormaktır” der. Hatırlanacağı üzere Raskolnikov evinde kaldığı zengin ihtiyar koca karıyı paraları için öldürünce foyası ortaya çıkar, bunun üzerine haps edilir ve Sibirya’ya sürgüne gönderilir. İçerdeyken büyük acılar çeker, bunun üzerine Sonya’ya yukardaki pişmanlık dolu satırları yazar.

Şimdi bu örneğe bakıp biraz gerçekçi ve dürüst davranarak şu soruyu sormak lazım. Bu ikiliden “Raskolnikov ve Napolyon” hangisi daha cazip ve daha çekici gelir bize? Her birimiz Napolyona daha gıptayla ve hatta biraz kıskançlıkla bakmaz mıyız? Daha da ötesi her birimizin içinde biraz bir Napolyon(luk) yok mudur? Kimimiz içindeki bu Napolyon’u büyümeden öldürmüştür. Kimimiz de öldürücü bir biçimde (kendine veya başkalarına yönelik) kullanmıştır. Tıpkı yırtıcı bir kaplan gibi, içindeki bu hırsı, bu arzuyu kullanmış ya da kullanamamıştır. Eğer bu kaplan gereğinden fazla aç bırakılırsa ve daha sonra önüne bir et parçası atılırsa (aklın ve yeteneklerin önünde giden hırs gibi) insanın karnını yırtıp felaketine sebep olur. Ama tersine bu içindeki kaplanı açlıktan öldürenler de vardır. Nitekim risk yüklenmeyi sevmeyen veya alamayanlar için ise (hırsını gereğinden fazla törpülemiş ya da öldürmüş olanlar) genellikle bu kaplanı açlıktan öldürmüşlerdir. Denge durumu pek azdır. O yüzden şöyle bir etrafınıza bir bakın “Karnında ölü kaplanlarla dolaşan binlerce insan görürsünüz” Dolayısıyla iç dünyasıyla dış davranımı uymayan, sözü ile özü tutmayan, kendisiyle tutarlı yaşamayan, riyakarlığın ağırlıkta olduğu bir toplumsal ilişkiler ağı ile yüz yüze olduğumuzu görürüz. İnsanoğlunun en büyük felaketi ve aynı zamanda dramı bu “ikili oyun”da saklıdır. Söz ile özün ayrı raks ettiği bir oyundur bu ve insana insan olmaktan ötürü bir züldür bu oyun. İnsanın kurtuluşu, bu ikili kişilik yapısını kendiyle barışık tek bir yapıya indirgemekte yatıyor gibi görünüyor.

Bu tür örnekleri görmek için günlük hayatımıza şöyle bir bakmak yeterli.. Örneğin, çevremizde bir anket yapsak, “haktan, hukuktan, adaletten yana mısınız?” diye bir soru sorsak; eminim deneklerin yüzde doksan dokuzu “evet” diye cevaplayacaktır bu soruyu. Oysa aynı deneklerin günlük yaşantılarını bir incelemeye alsak onlarca haksız, hukuksuz, adil olmayan uygulama görürüz. Değil mi ki hepimizin günlük yaşantısı, hem başkalarının bize yaptığı, hem bizim başkalarına ve çevremize yaptığımız haksızlıklarla doludur.Aynı şekilde bencillik, harislik, kıskançlık, kin, intikam, kendine yontma için de benzer durumlarla karşılaşırız. Örneğin günlük hayatında herkes sözüm ona çevrecidir. Oysa aynı günlük hayatta yerel ve merkezi idarelerin koridorlarını arşınlayanların ve aşındıranların çoğu kamu rantlarını kendi kişisel rantına çevirmek için akla hayale gelmedik büyük çabalar sergilerler. Mesela bir kent sakinine “yeşilden yana mısınız?” diye sorsanız, hiç tereddütsüz “elbette” diye yanıtlayacaktır sizi. Ama, sözgelimi aynı kişinin kentteki bir arsası imar planı gereğince yeşil alan veya sosyal donatı alanı olarak tespit edilmiş olsun. Aynı adam bu yeşil alanı inşaat alanına çevirmek için rüşvet de dahil her türlü “torpil”i dener. İnşaat ruhsatını aldıktan sonra , bununla da yetinmez, bu sefer inşaatına kaçak bir iki kat eklemek için hamle yapar, bunu başarmak için de denemedik yol bırakmaz. Eminim şöyle bir etrafınıza baktığınızda her birinizin tanıyacağı veya rastlayacağı onlarca böyle örnek vardır.

Peki insanoğlu neden bu kadar bencil ve bu kadar haristir? Daha aykırı bir soruyla bu o kadar da kötü müdür? Bize kalsa evet “kötü”dür deriz, işin içinden çıkarız. Ancak Mandeville, düşünme dişlilerimizi tersine çevirerek kafamızda büyük gürültüler ve uğultular yaratan cevaplarla cevaplıyor bu ve benzeri soruları. Biz bu denli bencilliği lanetlerken ve “böyle bir açgözlülüğe gerek var mıdır ki” diye ahlak dersi vermeye çalışırken, Mandeville araya girer “mutluluk erdemsiz olmaya bağlıdır” der. “Kişiyi mutlu kılan bencilliğidir. Bencil olmadıkları, birbirlerini kıskanmadıkları, azla yetindikleri gün (arılar toplumu* gibi) insan toplumları da ıssız bir çöle döner” der ve şaşırtır bizi. İlk şaşkınlıktan sonra toplumların gelişme tarihine bakarız. Örneğin kapitalizmi ele alalım: Kapitalizmde gelişmeyi, ilerlemeyi sağlayan çatışmacı bir dinamizmi görürüz. Ve kapitalizm pastayı hep büyütür. Marx’ın da belirttiği gibi “geliştirir, biriktirir ve büyütür”. Ama pastayı adil bölmez, bölüştürmez (böyle bir derdi yoktur). Fazla bencil olanlar, daha aç ve açık gözlü olanlar (diğerlerini de sömürerek) daha çok biriktirirler daha çok elde ederler. Bu amansız kavgada onlar doymak bilmeyen bir iştahla biriktirirken diğerlerinin payına giderek daha az şey düşer. Birileri zenginleştikçe, “mutlu” oldukça başka birileri fakirleşir, “mutsuz” olur. Bu ilerleme ve gelişme potansiyeli taşıyan iç gerilim, maddi açıdan ilerletir, daha ileri teknoloji ve uygulamalar yaratır ama eşitsiz gelişir, adil dağıtımı gerçekleştirmez, gerçekleştirmek istemez. Çünkü kendi ilerlemesinin doğası buna müsade etmez. O yüzden insan doğasındaki eşitsizlik de dahil her türlü eşitsizliği sonradan gidermek için “doğal olmayan” (yani doğuştan var olmayan) yeni yollar, yöntemler, sistemler keşfe koyulur insanoğlu. Bizden önce böyle olmuştur, bizden sonra da böyle bir çaba sürecektir.

Weber bu konuda şöyle der. “Bir toplulukta bir sınıfın çıkarlarını ve bir diğerinin özverisini içermeyen bir sosyal tedbir yok gibidir.” Üstelik Weber’e göre adalet kuramı temel bir çelişmeyi de içerir. Şöyle ki; İnsanlar fiziksel, entelektüel ve ahlaki bakımlardan eşit değillerdir: Her birey binlerce genin olasılı bileşiminin (başlangıçtaki genetik bir piyango çekilişinin) sonucudur. Dolayısıyla başlangıçta ki bu eşitsizliğin varlığından dolayı ortaya iki olasılı yönelme çıkar: Biri, doğal eşitsizliği toplumsal çabayla silmeye çalışır (sosyalizasyon); diğeri de, tam tersine herkesi eşit olmayan niteliklerine göre ödüllendirme eğilimindedir (Kapitallizasyon). Bu yönelimlerin ortaya çıkardığı kurumlar, onların dayandığı zihniyetler toplumsal dokuya çıkmaz bir koku gibi sinmiştir. Sözde bunları ret etmek işe yaramaz. Çünkü bu durum kendi pratiğini günlük uygulamalarda fütursuzca yüzümüze çarpar. Teorik olarak kızsak bile pratikte bir şey yapamayız. Yapılacak “büyük işleri” ise hep bir başka bahara erteleriz. Kitaplarda yazılanların aksine pratikte kahredici bir çekişme, çatışma, öne geçme, yönetme, egemen olma duygusu ve dürtüsü hep sürer gider.

4. İYİYE KARŞI KÖTÜNÜN KİŞİLERDE VE KURUMLARDA “ZAFERİ”!

Bu anlamda politika kurumu ilginç bir örnektir. Bu yüzden olacak ki bazı siyaset bilimciler politikayı bir çıkar ve post kavgası olarak tanımlamışlardır. Ünlü politika bilimcisi Lassvel’in, ünlü politika kitabının başlığında politika, “kimin, neyi, ne zaman, nasıl elde ettiğini” belirleyen bir faaliyet olarak tanımlanır. Toplumu meydana getiren fertlerin ve grupların arasında hiç çatışma yokmuş gibi davranılması, yani çatışmanın kısıtlanması halinde politika da kısıtlanmış olur. Nitekim otoriter rejimler, diktatörler bunu yaparlar. Bu baskı süresi içinde politika adeta belli bir kesimin lehine durdurulmakta (veya dondurulmakta)dır. Kaldı ki demokratik devletlerde bile iktidarda olanlar her ne kadar “kamu yararına”, “halk ve millet yararına” işler yaptıklarını, iş başında olduklarını belirtseler de eğilimlerinden, siyasal tercihlerinden ve dünya görüşlerinden dolayı özünde toplum içindeki belli bazı sosyal sınıf veya grupların çıkarlarını kollamaktadırlar. Ve iktidarı yürütürken devlet adına kanunlar ve işler yaparlarken toplumun bazı kesimleri ve zümreleri diğerlerine göre bundan hep daha çok yararlanırlar ve bu yarar dağıtımı “bütün”, “herkes” sözlerine veya aldatmacasına rağmen bilinçli yapılmaktadır. Böylece bazı kişi ve gruplar diğerlerine göre daha fazla mala mülke sahip olmakta, zengin olmakta ya da edilmektedir. O nedenle teoride savunulanlarla yürürlükte olanlar ayrıdır. Teoride iyiyi, güzeli, doğruyu, dürüstlüğü öngören ve öneren bir ahlak söz konusu iken, pratikte çalmayı, çırpmayı, başkalarının hakkını gasp ederek yükselmeyi kutsayan bir ahlak biçimi hep vardır. Hayali ihracat ile zenginleşmiş, devleti dolandırarak yükselmiş, mafya ve çete reisliği ile kendinden söz ettirmiş (ettiren) insanların rağbet görmesi, özenilecek kişiler haline gelmesi, hatta yeni kuşaklara bir model olarak sunulması bundandır.

Kişilerden, ilişkilere, ilişkilerden kurumlara, kurumlardan tüm bir toplum yapısına ve giderek devlete ve onun yönetim sistemlerine kadar uzanarak egemen olmaya başlayan bu zihniyet değil mi? Bu gün sözde, demokrasiden yana, haktan, hukuktan ve sosyal devlet anlayışından yana olan “gündüz yürürlükte olan formel devlet yapısı” yanında, devleti soyup soğana çeviren, halkın vergileri ile memnun edilmişlerin çete düzeni kurdukları; devleti, halk yararına yönetilmesi gereken bir kurum olmaktan ziyade paylaşılması gereken bir ganimet olarak gören ve devleti dipten bir ağ gibi ören, kazayla ve kazara ortaya çıkan kirli ilişkilerin hüküm sürdüğü, geceleri yürürlükte olan ve asıl hakim olan “İnformel bir devlet” yapısıyla karşı karşıya değil miyiz? Ve çoğu kez bu kirli ilişkilerin gücüyle bir yere gelmiş ve aslında hem kendileri hem ilişkileri herkesin malumu olan bu kişilerin önünde birçok insan eğilmiyor mu?, onların yanlışlarını onaylar biçimde hiç bir şey yokmuş gibi onları tekrar seçmeye veya orada tutmaya, hatta daha üst görevlere getirmeye devam etmiyor muyuz, toplum olarak?

Bu tür sorular çeşitlendirilerek çoğaltılabilir. Ama sanırım bu kadarı bile meramımızı anlatmaya yetmektedir. Şimdi bu kurumsal ve toplumsal örneklerden tekrar bireye dönecek olursak, şöyle bir sonuca ulaşırız:

Herkes bir şey ister, ama bazıları daha fazlasını ister. Rousseau “İnsan en doğal haliyle insandır” der ve çıplak haliyle doğal insanı, toplumsal insanı anlamak için bir başlangıç noktası olarak kabul eder ve çıplak haliyle doğal insanı anlamak için onu bir araç olarak kullanır. Böyle bakınca, insan kültürlendikçe, bilinçlendikçe, bilgi yüklendikçe yani kısacası sonradan öğrendikçe “insanlıktan çıkar”. “İnsanlıktan çıkma”nın bugünkü yargılarımızla pozitif ve negatif sonuçları vardır. Diğer bir deyişle insan öğrendikçe “insanlıktan çıkabileceği” gibi daha da “insanlaşabilir”. Bu bağlamda “insanlaşmak” ya da “insanlıktan çıkmak” adeta yarı yarıya insanın elindeyken bir o kadar da elinde olmayan koşulların etkisi altındadır. Herhalde eskiden beri bazı filozof ve psikologların “insan ‘iyiliklerin’ ve ‘kötülüklerin’ toplamıdır.” derken vurgulamak istedikleri nokta bu olsa gerekir.

Nitekim Platon insanın bilgiseverliği yanında parasever ve güçsever yanına işaret eder. Bilgi (insan oğlunun bulduğu/uydurduğu bir kavram olan) erdemi simgeler, para ve güç ise daha çok erdemsizlik üzerine kuruludur veya bu ikisi üzerine dayanarak ayağa kalkar ve öyle yükselir.

Kötülükte iyiliğe göre, bencillikte erdemliliğe göre (kısa vadeli de olsa) daha bir çekicilik olduğu muhakkak. Nitekim birincilerin pratikte daima yürürlükte olduğu ikincilere galip geldiği nerdeyse sosyolojik bir gerçek halini almış bulunuyor. Öyle olmazsa Kafka’nın ünlü “değişim” eserinde sergilediği gibi bir aile içinde yaşayan, eve para getirirken rağbet gören, el üstünde tutulan evin biricik oğlu Gregor Samsa bir sabah böceğe dönüşünce kendi ailesi tarafından vurulup ölüme terk edilebilir miydi?** Bu insanoğlunun ‘yarar’ ve ‘çıkar’ karşısındaki eylemini simgelemek açısından ibret verici bir örnektir ve İngiliz Siyaset Bilimcisi Thomas Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” deyimini bile gölgede bırakıyor. Nitekim insan yararsız bir “yaratığa” (bu bir böcek de olabilir bir insan da; ki bu bakış açısına göre yararsız bir böcekle “yararsız bir insan” arasında bir fark yoktur)dönüştüğü taktirde kendi kardeşi bile düşmanıdır. Makyavel’in reel politikayı ideal politikaların önüne koyan keskin bir gözlemle gerçekleri çıplak bir biçimde sergileyen “Hükümdar/ Prens” eseri böyle örneklerle doludur. İdeal olan her zaman gerçek olanla çelişmiş ve çekişmiştir ve insan oğlu her ne kadar ideal olanın büyüsüne kapılsa bile gerçek olanın (hele fayda sağlayan gerçeğin) izinden gitmiştir. Veya böyle bir gerçeği: kendine yarar, haz ve çıkar sağlayan gerçeği, ideal olana yeğlemiştir. Hatta bu anlamda “amacına varmak için her türlü aracı mübah sayacak” kadar ileri gitmiştir. Ki Makyavel’in yaptığı, aslında bu düstürü insanoğluna önermek değildir, insanoğlunun böyle bir varlık olduğunu tespit etmeye, göstermeye çalışmaktır.

Nitekim insanoğlunun doğası böyle olmasaydı Makyavel’in bu tezi üzerinden 400 yıl geçmesine rağmen hala bu kadar canlı kalabilir miydi?

5. SONUÇ

Kimi zaman insanoğlunun birbirine veya kendi türüne yaptığı kötülükleri hayvanların bile birbirlerine yapmadığını biliyoruz. Bir hayvanın öldürücülüğü onun fiziki yapabilirliliğiyle sınırlıdır. İnsanoğlu ise aklı, eli ve sonradan edindiği bilgi sayesinde çok daha fazlasını, vahşice olanını, daha korkuncunu yapabilmekte, işleyebilmektedir. Nitekim milyarlarca yıllık doğa, milyarlarca hayvanın varlığına karşın bozulmamış, bir doğal denge içerisinde yaşayarak gelmiştir. Buna karşılık insanoğlunun eseri olan 200 yıllık sanayileşme deneyimi neredeyse dünyayı yaşanmaz hale getirmiştir. Aynı şekilde sadece geçtiğimiz yüzyılda insanoğlunun kendi soyuna karşı gerçekleştirdiği iki dünya savaşında 70 milyonun üstünde türdeşini katlettiği hala hafızalardadır. Onlarca bölgesel savaş, yüzlerce yerel çatışmada her gün binlerce insan gene insan eliyle ve gene insan aklının yaratmış olduğu (hiçbir hayvanın yapamayacağı derecede) öldürücü teknolojiler kullanılarak katledilmekte, yok edilmektedir. Soykırım, pogram, toplu imha, işgal, ilhak ancak insan aklının bulacağı ve uygulayacağı uygulamalar olarak insanlık tarihindeki kara sayfalarda yerlerini almıştır.

Son yüzyıllarda insanoğlunun aklını, kendini ve doğayı yenmede kullandığı ve bu durumun ortaya bir daha silinmeyecek izler çıkardığı ve yine insanın eseri olan bir “öldürücü uygarlık” yaşıyoruz. İnsanın yaptıklarına baktıkça “doğal insanı” arıyor insan ve hayvanlar aleminin türlerini devam ettirmek için verdiği mücadeleyi ve gösterdiği fedakarlığı alkışlamak geliyor insanın içinden.

Bir Yunanlı balık profesörü “sevgi üzerine” konuşurken, bu konuda sorduğumuz bir soruya verdiği cevap, hayvanlar aleminden insanoğlunun öğreneceği çok şey olduğunu göstermeye yetiyor. Balık uzmanı örneğini de bildiği tür üzerine veriyor: “Bazı balık türleri var, koloniler şeklinde yaşar. Koloni bir düşmanın saldırısına uğradığı taktirde içlerinden bazı balıklar kendini feda ederek bütün bir koloniyi kurtarmaya çalışır. Düşmanı farkettiğinde önce bir salgı salgılar; bu salgının kokusunu alan balıklar bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını anlarlar, kaçmak için hazırlık yapmaya başlarlar, sonra kendini feda eden balık düşmana karşı koymaya çalışır. Düşman onu öldürüp sindirinceye kadar kendi kolonisine zaman kazandırır ve bu arada tehlike karşısında olan balıklar iyice uzaklaşmış olur.”

Bir soruyla bu konuyu sonlandıralım. Acaba “erdem(ler)” insanın doğal bir parçası mı? Yani doğuştan olan bir karakter özelliği mi? Yoksa sonradan uydurulan kulağa ve ruha hoş gelen bir sözcük mü? Yani erdem çıplak bir biçimiyle var mı? ve doğal mı? Görülüyor ki bu soruya “evet” demek güç. Daha ziyade insanoğlunun sonradan bulduğu bir kavram gibi duruyor. Olmasını istediği bir davranış biçimi sanki. Kendisiyle yapmış olduğu bir nevi bir kontrat, ama en başta da kendisinin uymadığı, kendisinin büyük bir iştahla ve aç gözlülükle ihlal ettiği bir kontrat.

Konuyla ilgili yaklaşımları Mandeville’nin Arılar Efsanesi; Sokrates’le ilgili diyaloglarda, Aristo (Politika) ve Platon’da (Devlet); Marx’ın Kapital’inde; Weber’in çalışmalarında; Rousseau’nun Toplumsal Sözleşme; Hobbes’un Ejderha’sında; Machiavelli’nin Hükümdarı; Dostoyevski’nin Suç ve Ceza; Kafka’nın Değişim; Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi eserlerinde bulmak mümkündür.

* Kuşkusuz amacımız bu çalışmada kötü olanı, erdemli olmayanı yüceltmek değil, ama erdemsiz deyip baktığımız şeylerin hayatımızdaki, hatta tarihteki rolüne mikro düzeyde bir ayna tutmaktır.

** Samsa’nın ailesi, onun trajedisine çözüm bulmak yerine maddi açıdan yararsız hale gelince terketmiş, hatta yok etmiştir.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült