Felsefe

 

 

 

Ekoloji Ve Sınıf Mücadelesi*

Rudolf Bahro


"İster yukarıdan aşağı, ister aşağıdan yukarı olsun, sınıf mücadelesini reddediyoruz. Biz, gerçekten toplumsal nitelikli davranış biçimlerinin yaygınlaşması için bilinçlendirme ve iktisadi, toplumsal ve kültürel bakımdan bütün imtiyazları ortadan kaldıracak kararlı bir politikanın hayata geçirilmesi yoluyla, sınıf mücadelesinin nedenlerinin kalkması için mücadele veriyoruz."

Wilfried Heidt

 
"Sınıf mücadelesinin, ekolojik bunalımın derinleşmesi sonucu artık bir tarihsel yanılgı haline geldiği söylenemez; daha çok, sınıf mücadelesini kavrayıp bundan gerekli sonuçları çıkarmaktan korkması halinde dinamiği sekteye uğrayacak olan ekolojik hareketinin bir tarihsel yanılgıya düşmesi ihtimalinden söz edilebilir."

Jürgen Reents
 

Açıklığa kavuşturmamız gereken sorun, bence, ikinci alıntıda tamamen ifadesini buluyor. Jürgen Reents gerçi bu Keuner hikayesi1 ile yeni bir yanılgı ortaya koymuyor, ama eski yanılgıları meydana çıkarmış oluyor. Kendi başına ele alındığında, bu cümleyi tamamıyla doğru bularak okuyabilirim. Sorun, cümlenin amacında ve içinde yer aldığı bağlamdadır. Bana, o yönden yanlış görünüyor. Wilfried Heidt'dan yaptığım alıntı ise, tersine, hareket noktasından başlayarak bana tamamen yanlış geliyor; yalnızca amacı doğru ne var ki, bu sefer de cümle, tahrike yönelik kuruluşuyla bu amaca zarar veriyor.

* 1980'de yapılan Sosyalist Konferans öncesinde yazılan bir yazı. (ç.n.)

1. Marksist tiyatrocu ve sanat kuramcısı Bertolt Brecht'in, birtakım meselelerin, değerlerin yerleşik kullanılma ve algılama biçimlerini siyasal bir ironiyle sorguladığı kısa hikayeler; eleştirel değerlendirmeler hep Bay Keuner'in (Bay K.) ağzından yapıldığı için, Bay Keuner hikayeleri olarak da anılır, (ç.n.)

Wilfried Heidt, tezini öyle formüle ediyor ki, en iyi niyetli insan bile, eğer vaktiyle Marx'ı biraz dikkatlice okuduysa, küplere biner. Marx'tan niye söz ediyorum? Çünkü o, 5 Mart 1952'de dostu Weydemeyer'e aynen şöyle yazmıştı: "Bana gelince; ne modern toplumdaki sınıfların ne de onlar arasındaki mücadelenin ortaya çıkarılması, benim başarım değildir. Benden çok önce, burjuva tarihçileri sınıf mücadelesinin tarihsel gelişmesini, burjuva ekonomistleri de bu sınıfların ekonomik anatomisini ortaya koymuşlardı." Komünist Manifesto'deki, (yazılı) tarihin bir sınıf mücadeleler tarihi veya genel olarak ekonominin koşulladığı veya koşullanmasında ekonominin etkisinin olduğu çıkar mücadelesinin tarihi olduğu cümlesi, yalnızca bir olgunun saptanması niteliğini taşır.

Eminim ki Wilfried Heidt da buna katılacaktır. Peki o zaman, beylik sözlerin tekrarını zorunlu kılan bu formülasyon niye? Adına konuştuğu Achberger Çevresi sömürünün kaldırılması gerektiğini savunurken, herhalde, mevcut burjuva toplumunun gerek kökeni, gerekse güncel yapısıyla ekonomik olarak ücretli emek ile sermaye arasındaki çelişkinin üzerinde durduğunu da kavrıyorlar. O zaman bu cümlenin yalnızca bir tek anlamı olabilir: Biz (Achbergliler) burjuva toplumunu reddediyoruz. "Elbette" diye haykıracaktır Wilfried Heidt. Ne var ki, burjuva toplumunu aşmadığımız sürece ki, karşı tasarımımızın olmasına rağmen, hala bu toplumu aşmış değiliz, sınıf mücadelesini "reddetmemiz", ancak Voltaire'in Lizbon depremini protesto etmek için doğa yasalarını reddetmesi gibi bir anlam taşıyabilir. Voltaire'in bu reddi, bütün ciddiyetine rağmen, herhalde bir miktar ironi de içeriyordu.

"İster yukarıdan aşağı, ister aşağıdan yukarı" sınıf mücadelesini aşmanın, ancak aşağısı ile yukarısının senkronik gelişmesi ile mümkün olabileceği herhalde açıktır. Aşağıdan yukarıya sınıf mücadelesinin sona erdirilmesi, en azından mevcut durumda, zaten şimdi avucunu yalamakta olanların ciddi kayıplar vermelerine yol açacaktır yalnızca enflasyon oranlan bile, bu sonucu doğurmaya yeterlidir. Wilfried Heidt, "kastedilenin bu olmadığını" ileri sürecektir. Ancak onun yaptığı formülasyonla, bu noktada yanlış anlaşılmak kaçınılmazdır. İş o noktaya geldiğinde, zaten enflasyon oranlarının, bütün imtiyazları kararlı bir şekilde kaldıracağı söylenen politikanın üzerine gideceği ilk belalardan biri olduğunu söylemek de durumu değiştirmez. Burjuva toplumunun temel esaslarının salt bilinçlendirme ile dünya üzerinden kalkacağını ummak, dere karşısında paçaları sıvamaktan kaçınmak demektir.

Elbette, Marx'ın da dediği gibi, "insanları harekete geçiren her şey, önce kafalarında yer edecektir." Ve: "Teori, ancak kitleleri kavradığı zaman maddi bir güce dönüşür." Peki, ama "bütün imtiyazları ortadan kaldıracak bir politika"ya karşı, halen var olan (var olan!), başta "iktisadi bakımdan" birtakım sınıfsal çıkarların harekete geçeceğini, yani en azından şimdiye dek imtiyazlı durumda olan kapitalist sınıfın bazı kesimlerinin salt öne sürülen tezler karşısında teslim olmayacağını kabul etmemek niye? Herhalde bu noktada da haklı olduğum kabul edilecektir. Bu iflah olmazlar, sonunda karşılarındaki büyük çoğunluğun oluşturduğu mutabakata mı boyun eğecek? Herhalde, bu mutabakatın varlığını algılayabilmeleri için, onun bir siyasal iktidarı ifade etmesi gerekecektir.

Bu bakımdan en uygun çıkış noktası da, devrimci Marksizmin, tıpkı burjuvaziye "el koyma" fikri gibi hiçbir zaman hatırından çıkarmadığı sınıf mücadelesidir. Eğer bu tartışma konusu yapılıyorsa, sınıf mücadelesi kavramlarımız değişik demektir. Wilfried Heidt'ınkinin, pratik yarar sağlamaktan çıkacak şekilde daraltılmış bir kavram olduğu anlaşılıyor. Belki de onun sınıf mücadelesi kavramı, insanın suratını korkudan kireçleştiren birtakım olgularla sınırlı. Toparlarsak: "Sınıf mücadelesini reddediyoruz" demek, sorunun çözümüne ve tartışmanın amacına tekabül eden bir ifade değildir. Heidt'ın söylediklerinde kastedilen ve benim şimdi Jürgen Reents'le tartışırken kollamaya çalışacağım şey ise, onun ifadesi içinde özür diliyor ve tırnak işaretlerine dikkat ediyorum "orta sınıf' bir önyargı biçiminde tezahür etmiş.

Öncelikle şunu elde tutmak istiyorum: Farklı sınıfsal çıkarlarla, bizzat bütünsel işçilerin değişik kesimleri arasındaki çıkar farklılaşmalarıyla, sınıf ve çıkar mücadelesi bir vakıadır. Biz bu mücadelenin biçimleri içinde kendi yerimizi bulmalıyız. Hele hareketimize karşı direniş, maddi ve siyasal iktidar konumlarından kaynaklandığı zaman, gericiliğin asıldığı yanlış kavramlara takılarak, tavırları belirleyen elle tutulur somutluktaki çıkarları unutmamalıyız. Eskimiş düzenlerin, hele geç dönemlerinde, demagojik kavramları tercih etmeleri halinde doğru kavramları pekala kullanabilecek durumdayken, kendilerini hep sinizmle ortaya koymayı yeğlediklerini biliyoruz.

Eski kavramların egemenliği, beton ve çelikle (cephanelerden ve tüfeklerden filan pek söz etmiyorum), kredilerin kaydedildiği kağıtlar ve bilgisayarlarla gayet sağlam bir şekilde tahkim edilmiş durumda. Bu tahkimatı inceden inceye gözden geçirmezsek, kendi iyi kavramlarımızı dayatacağımız boşlukları bulamayız. Herhangi bir büyük örgütlenmenin adamı olarak bizimle ilişkiye girmesi halinde tavırlarına hakim olacak kısıtlamaların ortadan kalktığı serbest tartışma ortamlarında yüz yüze geldiğimiz kişilerin bu durumlarına fazlaca yoğunlaşırsak, eski Romalıların pek iyi bildiği çok önemli bir cümleyi unutabiliriz: Senatörler iyi adamlardır, ama senato kötüdür.

Şimdi Jürgen Reents'e dönecek olursam: Çok açık, sınıf mücadelesi bir tarihsel yanılgı haline gelemez, ya vardır ya da (güzel bir günün sabahında, artık) yoktur. Bir yanılgı haline dönüşebilecek ve zaten dönüşmüş de olan şey, insanlığın kapitalizmden kurtuluşu perspektifi bakımından sınıf mücadelesinin işlevine ilişkin yerleşik tasarımdır. Mesele, bu tasarımın, bizim ondan beklediğimiz, hayır, insanlık için zorunlu olan çözümü getirip getirmeyeceğidir. Gerçek sonuç, buna bağlıdır: Devrimci diyalektiği kavrayışımıza göre, sınıfsal çelişkilerin yaygınlaştırılması, hatta keskinleştirilmesi, bizim güçlerimizi yoğunlaştıracağımız ve kapitalizmi aşmamızı sağlayacak olan yoldur. İşte, Wilfried Heidt'ın aslında reddettiği ve benim de her türlü reddetme ve onaylama heyecanının ötesinde artık inanmadığım şey, bu. Kimliğimizi, yani kendimize olan güvenimizi ona tabi kıldığımız formüllere bağlı kalarak, olmasını arzuladığımız sınıf mücadelesinden değil, var olduğu biçimiyle sınıf mücadelesinden söz ediyorum.

Genel olarak yararlı bir analoji imkanı sağlayan Roma tarihin de esasen Pön savaşları temelinde, yani sömürgecilik çerçevesinde devreye girse de geniş ölçüde iç sınıf mücadelelerinin belirleyici olduğu bir evre vardı. Sezar'ın kuşağından devrimci bir ideoloğun, iç savaşın ve Spartaküs ayaklanmasının izlediği eski Roma döneminden beri olayların gelişimini izleyerek, Roma tarihinin nihai bir devrimle sona ereceğini umması beklenebilir miydi? Krallık döneminin sınıfları birdenbire yok olmadılar; ancak, başta sömürgeleştirilmiş halklar olmak üzere, kendilerine rakip olan sınıflarınkiyle göreli olarak hayat koşulları ve perspektifleri büyük değişim geçirdi. Kısacası, kendileri olarak eski sınıfların siyasal bir geleceği yoktu. iç çelişkiler, ancak antik uygarlığın çözülme sürecinin sürdürülmesinde rol oynadılar.

Bu analojinin göstereceği bir tek şey var: Bazı devrelerde, iç sınıf mücadelelerinin yayılmasından olumlu bir sonuç beklenemez. Bu, aynı zamanda şu anlama gelir: Bazı devrelerde, başka türlü birtakım maddi çıkar bütünlükleri, tarih üzerinde tek tek sınıfların çıkarlarından çok daha büyük bir etkinliğe sahiptir; bazı sınıf çıkarları dünyanın metropolüne yerleşse ve kimi zaman bir kralın kaderini belirleyebilse de, bu böyledir. Bugün de Doğu-Batı ve Kuzey-Güney çelişkilerinin ve ekolojik bunalımın, gelişmiş geç-kapitalist ülkelerdeki iç toplumsal çelişkilere göre çok daha ağırlıklı ve dinamik oldukları söylendiğinde, bu çelişki eksenlerinde daha büyük bir maddi çıkar yığınağının var olduğu anlatılmak isteniyor. İç sınıf mücadelesinde, görece küçük tutarlar söz konusudur. Üstelik birçok durumda, paylaştırılabilecek olan toplam tutarın, o cephedeki duruma bağlı olması, Kuzey-Güney ve Doğu-Batı çelişkilerinin eksenini belirleyici hale getiriyor. Bu nedenle, Avrupa'nın zengin ülkelerindeki emekçi sınıfların çıkarları öncelikle kendi sömürücü sınıflarıyla pastadan alacakları payın büyüklüğü uğruna yürütülen bir mücadele niteliği taşıdıkça ne ulusal kurtuluş perspektifine ne de uluslararası dayanışma perspektifine dayanak sağlıyor. Bu çıkarların öne çıkarılmasının sürmesi halinde, kapitalizm tarafından programlanmış olan uygarlığımızın açmazından çıkış yolu bulunamaz.

Benim açımdan buradan çıkan soru, artık bizim için çözüm olmadığını varsaydığımız sınıf mücadelesinin, siyasal tasarımımızda nasıl bir yer alacağı ve pratik olarak nasıl değerlendirileceğidir. Eğer sınıf mücadelesinin diyalektiği mevcut koşulların alanını aşmamızı sağlayamıyorsa, o zaman bu çerçeveyi aşmak isteyen in

sanlar açısından sınıf mücadelesinin, yalnızca ekolojik bunalım bakımından değil, kapitalist uygarlığımızın bunalımı bakımından da, perspektifi itibarıyla hiçbir önceliği yoktur. Ekolojik bunalımda, genel bunalımın en derin, denebilir ki "en maddi" bölümü ortaya çıkıyor; bu bunalım, kapitalist endüstriyalizmin dünya ölçeğindeki hakimiyeti nedeniyle insanlığın nihai sonunu getirebilecek olan bunalımdır.

Jürgen Reents'le olan tartışmamı, bu kısalıkta tamamlamam mümkün değil; mesele, sınıf mücadelesi perspektifine ilişkin olarak, elbette "bizim tarafımız" açısından, yani hep gözdemiz olan proletarya açısından onun değerlendirmesinin mi, yoksa benim değerlendirmemin mi doğru olduğu meselesidir. Ben, bu eski hesabın, burjuvazinin açısından değil, ama daha çok "bizim tarafımız" açısından boşa çıktığı kanısındayım. Marx, Weydemeyer'e yazdığı, az önce değinilen mektubunda şöyle sürdürüyor: "Benim katkım, 1. sınıfların varlığının salt üretimin belirli tarihsel gelişme evrelerine bağlı olduğunu; 2. sınıf mücadelesinin zorunlu sonucunun proletarya diktatörlüğü olduğunu; 3. bizzat bu diktatörlüğün tüm sınıfların kalkması ve sınıfsız topluma ulaşılması için bir geçiş evresi olduğunu kanıtlamak olmuştur."

Kendi aramızda, Marx'ın bununla neyi kastettiğini ve neyi kastetmediğini bildiğimiz için, diktatörlük üzerine konuşmamız gerekmiyor. İşçilerin iktidarı ele almalarıyla sınıfsız topluma giden yolun açılmasını sağlayacak olan zorunluluktan söz eden hipotez ise bugün ciddi olarak tartışma konusu. Belli ki, Marx ile Engels'in düşünce dünyasındaki proletarya ile burjuva toplumundaki gerçek proletarya birbirlerinden farklı şeyler. Bizim sorunumuz burada. İşçilerin eskiden olduğu gibi bugün de sömürüden kurtulamadıkları; tüm görünüm biçimleriyle bu uygarlık bunalımının kapitalist üretim ve egemenlik ilişkilerinden (ayrıca kısmen eski üretim ve egemenlik ilişkilerinden) kaynaklandığı açık, buralarda sorun yok. Buralarda kitlesel biçimde ortaya çıkan biçimiyle sınıf mücadelesinin sonuç getirmeyeceğini söylemek, bu saptamaların inkarını gerektirmez. Emekçi insanlar kendi kurtuluşlarını, öngörüldüğü gibi işçiler olarak, yani "ekonomik karakter maskeleriyle" (Marx), girişimcilere emek güçlerini satmak zorunda olan birileri olarak gerçekleştiremeyecekler.

Bu demektir ki, işçilere, girişimcilerin "toplumsal ortaklan" olma özelliklerinden başka bir veya birtakım özellikleriyle, insanlar olarak hitap edilmesi gerekiyor başkalarına da öyle hitap edilmesi gerektiği gibi. Onlara, teoriden yola çıkarak ve kendi kurtuluşlarını gerçekleştirmelerini sağlayabilecek nitelikteki yeteneklerini göz önüne alarak hitap etmeyi kastediyorum. Pratiğimizi şimdiye dek bağlı kıldığımız matristen artık kurtulmalıyız. Biz hareketimizi hep işçilerin işçi olarak dolaysız çıkarları üzerine bina ettik; stratejimizi birincil olarak Kapital'in 1. cildine veya Marx'ın daha eski ve basit Ücretli Emek ve Sermaye ile Ücret, Fiyat ve Kar yazılarından çıkarak türettik. Proleterlerin neyi "yapmaya mecbur" oldukları güneş gibi açık seçikti; onlar bunu bilmek isteseler de, istemeseler de.

Bugün insanları (yalnızca, işçi denildiği zaman kastedilenleri değil) öncelikli olarak tahrik eden sorunları, Kapital'in 2. ve 3. cildindeki sorunlardır: Kapitalist yeniden üretim sürecinin, çok dolayımlanmış ve şimdiye dek karşı iktidarın örgütlenmesi için hareket noktası olarak kabul edilmemiş (nerede kaldı ki örgütlenmiş!) bulunan sonuçları. Ekolojik bunalım, bu sürecin etkilerinin özünü bünyesinde toplamaktadır; Jürgen Reents, Yeşilleri harekete geçirenin, yeşil ağaçlardan çok devlete ve topluma ilişkin kaygılar olduğunu söylerken haklı. Elbette, kapitalizm yok olmalı. Ancak, bunu sağlayacak olan mücadele eğer hala sınıfsal mücadele ise, yani biz eğer meselenin bu veçhesini öne çıkarmak istiyorsak, her koşulda, şimdiye kadarkinden değişik bir sınıf mücadelesinin söz konusu olduğunu bilmek ve söylemek zorundayız. Bunu bilip söylemenin, önemli yöntemsel (stratejik ve taktik) sonuçları olacaktır. Ve mücadelede altüst edilmesi gereken, bizim şimdiye kadar düşündüğümüzden çok daha fazla şey var; ayağımıza dolaşmaması gereken kendi öznelliğimiz de buna dahildir.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült