Ekoloji Dini

Matt Ridley


Duwamish Kızılderilileri'nin lideri şef Seattle, 1854 yılında, Washington bölgesinin valisine hitaben meşhur bir konuşma yaptı. Vali, şefin arazisini, Birleşik Devletler Başkanı Franklin Pierce adına satın almayı teklif etmişti. Seattle, günümüz çevre literatüründe sıkça alıntılanan, uzun ve mahcubiyet verici bir konuşma metni ile valiyi yanıtladı. Bu konuşma, günümüzün doğal çevreyi koruma hareketinin dayandığı felsefenin neredeyse tüm detaylarını önceden haber verir. Şefin konuşmasının, aralarında kısmen farklar bulunan çeşitli yorumları vardır ve bu yorumlar arasında en dokunaklı olanlardan biri de Albert Gore'un Earth in Balance (Dengedeki Yeryüzü) adlı kitabında alıntıladığıdır:

Gökyüzünü nasıl alıp satabilirsiniz? Ya toprağı? Bu bize yabancı bir kavramdır... Yeryüzünün her bir parçası, benim halkım için kutsaldır. Parlayan her bir çam iğnesi, her kumsal, loş ormanların sisi, her otlak, kıpır kıpır her böcek. Tümü, halkımın hafızasında ve tecrübelerinde kutsaldır.... Bizim çocuklarımıza öğrettiklerimizi siz de kendi çocuklarınıza öğretecek misiniz? Yani yeryüzünün anamız olduğunu? Yeryüzünün başına gelecek bir kötülük, yeryüzünün tüm evlatlarının başına gelir. Şu kadarını biliyoruz: Yeryüzü insana ait değildir ama insan yeryüzüne aittir. Her şey bizleri birleştiren kan gibi birbiriyle bağlantılıdır. İnsan yaşam ağını örmez ve o ağın sadece bir telidir. İnsan yaşam ağma ne yaparsa, kendine yapmış olur.[1]

Gore'a göre bu, Amerikan yerlilerinin inanç sistemindeki "yeryüzü ile olan ilişkimize dair zengin fikir mozaiğini" sergiler. Günümüzde birçok insan için olduğu gibi, Göre için de, yeryüzüne saygı salt sağduyu değil, aynı zamanda bir nevi ahlaki erdemdir. Bunu sorgulamak günah işlemektir: "Her birimiz doğal yaşamla olan ilişkimizi değerlendirmek ve kişisel bütünlüğümüzün en derinliklerinde, doğa ile olan bağlantımızı yeniden kurmak durumundayız... Başlangıç noktası inançtır, ki bana göre bu, içerde ve dışarıda olanla dengeleyici bir uyum içerisinde, kendi çevresinde dönen bir tür ruhani topaca benzer" diye telkinde bulunur Gore.[2]

Al Gore bu konuda yalnız değildir. Ruhani ekolojinin ileri gelen bazı savunucularına bir kulak verelim. Amerika'nın önde gelen çevrecilerinden Lester Brown, "Çevresel koruma anlamında sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek, küresel ekonomiyi yeniden yapılandırmaya, insanın üretim alışkanlıklarında ciddi ölçüde ve benimsenen değerler ve yaşam tarzlarında köklü değişikliklere gitmesine bağlıdır" der. Yine önde gelen İngiliz çevre gönüllüsü Jonathon Porritt, "Çağımıza ve artık karşı karşıya bulunduğumuz çevresel sorunların üstesinden gelmeye uygun bir anlayışla yaşamayı öğrenmeden, insan ruhunu iyileştirebileceğimizden son derece şüpheliyim" diye yazar. Papa Günümüz toplumu, yaşam tarzına çekidüzen vermedikçe, ekolojik sorunlara çözüm bulamayacaktır. Ekolojik sorunların ciddiyeti, insanların yaşadığı ahlak krizini su yüzüne çıkarır" diyerek görüşünü açıklar. Galler Prensi "Deyim yerindeyse, ruhsal dünyamızda yeniden düzenlemeye giderek, bazı gerçeklerin ebedi olduğu anlayışını teknolojik yeteneklerimizle bir arada sürdürmemiz gerektiği görüşündeyim" diyerek tavsiyede bulunur.[3]

Bunlar alçakgönüllü hedefler değildir ve insan doğasını değiştirme çağrılarıdır. Şayet böyle bir ekolojik iyimserlik sağlam temellere dayanıyorsa, bu kitapta ileri sürülen tez çöker; ayrıca insanlar, sadece kendi aydınlanmış çıkarlarına yaradığı ölçüde işbirlikçi stratejiler bulmak üzere tasarlanmış karmaşık hesap makineleri değildir. Dolayısıyla, eğer Şef Seattle gerçekten de doğa ile evrensel bir kardeşlik felsefesine uygun yaşadıysa, benim sürüyle açıklama yapmam gerekir. Çevreci ve Rousseau'nun kullandığı tabirle ifade etmek gerekirse soylu vahşiler benim çizdiğim tablo ile bağdaşmaz.

Ne yazık ki, şefin ileri görüşlülüğü asılsızdır. Seattle'ın o gün neler söylediğini kimse bilmemektedir. Aradan otuz yıl geçtikten sonra hazırlanan tek raporda, büyük beyaz şefin, arazisini alarak büyük bir cömertlik sergilemesinden övgüyle bahseden Seattle'ın sözleri yer alır. "Konuşma metninin" tümü, modern bir kurgudan ibarettir. Bu metin, senarist ve sinema profesörü Ted Perry tarafından, ABC televizyonunda yayınlanan bir drama dizisi için 1971 yılında kaleme alındı. Göre dahil birçok çevreci aksini iddia etse de, Şef Seattle ağaçları kucaklayan bir doğa aşığı değildi. Seattle'ın köle sahibi olduğu ve neredeyse tüm düşmanlarım katlettiği yönünde günümüze ulaşan bilgiler vardır. Şef Seattle vakasının gösterdiği gibi, doğa ile uyum içerisinde yaşama fikri tümüyle hayal ve hüsnü kuruntu üzerine inşa edilmiştir.[4]

Vaaz ve Uygulama

Doğanın zalimliği zorla gözlerine sokulmadıkça, insanlar vahşi yaşamı romantikleştirerek, cömert ve bağışlayıcı tarafından bakıp, habis unsurları göz ardı ederler. George Williams'ın vurguladığı gibi, (nedenleri açısından değilse bile) en azından sonuçları açısından cinayet, tecavüz, yamyamlık, bebek katli, düzenbazlık, hırsızlık, işkence ve soykırımla eşdeğer olan suçlar hayvanlar tarafından salt işlenmekle kalmaz, aynı zamanda neredeyse onların yaşam tarzıdır. Tarla sincapları, yavru sincapları yemeyi adet haline getirmişlerdir; erkek yaban ördekleri, toplu tecavüz sırasında, dişileri boğarak öldürürler; parazit yaban arıları, kurbanlarını içerden dışarıya doğru canlı canlı yerler; en yakın akrabalarımız olan şempanzeler, çeteler halinde sürekli savaşma amacı güderler. Buna karşın, sözde nesnel olması gereken televizyon belgesellerinin tekrar tekrar ortaya koyduğu gibi, insanoğlu bu gerçekleri bilmek istemez. Bu programlar doğayı sansürleyerek, hayvan erdemliliğine dair en yetersiz ipuçlarını umutsuzca abartarak vurgularlar (boğulan insanları kurtaran yunuslar, ölülerinin ardından yas tutan filler) ve insanoğlunun her nasılsa sapkınca bir zalimliğe yol açtığını ileri süren her türlü boş görüşe sarılırlar. Yakın geçmişte, yunusların, İskoçya açıklarında domuz balıklarına saldırdıkları ortaya çıkınca, hayvan uzmanları bu "sapkın davranışı" bir tür çevre kirliliğine bağladılar ve ardından, ellerinde bu tezi savuncak hiçbir kanıtları olmadığını kabul ettiler. Olumsuzu göz ardı edip olumluya aşırı hassasiyet gösteririz.

Sonu gelmez soylu vahşi söylencesinin ortaya koyduğu gibi, ilkel yerlilere de aynı küçümseyici hassasiyetle bakarız. Fakat Rousseau'nun döneminde, sosyal erdemleri ele alan söylence, günümüzde ekolojik bir şekle bürünmüştür. Ahlaki bir düzeyde, gezegenin kaynaklarının sürdürülebilir bir biçimde kullanılmasına saygı duymak, erdemli insanın ayırt edici özelliklerinden biri haline gelmiştir. Günümüzde çevresel konularda hassasiyet göstermek, çoğunluğun iyiliğinden yana tavır koymak kadar politik doğruluk arz eder: Azınlıklara saygı, suça ve açgözlülüğe karşı tiksinti, insanların yaratılış itibariyle iyi olmaları, altın kurala [size nasıl davranılmasını istiyorsanız, başkalarında da öyle davranın] riayet etmek. Bu günlerde çevre kirliliğini savunmak, on üçüncü yüzyılda Şeytan’ın tarafını tutmak kadar yüz kızartıcı bir suçtur. Şayet önceki bölümlerde ileri sürdüğüm gibi insan ırkı, evrimsel anlamda somut nedenlerden ötürü çoğunluğun iyiliğinden yana (mutlaka eyleme geçmese de) ahlaki öğütler vermeye düşkünse, o halde bu içgüdüyü ifade etmek için politik çıkışları benimsememize şaşmamak gerekir. Bu yaklaşıma dair en etkili yöntemlerinden biri doğal çevrenin korunmasından dem vurarak, balinaların ve yağmur ormanlarının yazgısına hayıflanmak, gelişmeyi, sanayileşmeyi ve büyümeyi onaylamamak ve atalarımızın (ve kabileler halinde yaşayan çağdaşlarımızın) bu anlamda nasıl bizlerden daha ahlaklı davrandığına ilişkin pembe bir tablo çizmektir.

Kuşkusuz bu ikiyüzlülüktür. Tıpkı, diğer insanlara bir tokat atılıp canları yandığında diğer yanaklarını dönmelerini, fakat yakın akrabalarımız ve arkadaşlarımız söz konusuyken intikam almayı arzulamamız gibi, tıpkı erdemli davranmaktan ziyade, erdemli olmayı teşvik etmemiz gibi, çevrecilik de, uygulamaktan çok öğütlemeyi yeğlediğimiz bir kavramdır. Görünen o ki, herkes kendisi için bir yol açılmasını ama öte yandan daha az karayolu inşa edilmesini istemektedir. Herkes ikinci bir arabaya sahip olmak isterken, yollarda daha az araba görmeyi arzulamaktadır. Herkes iki çocuk isterken, bir yandan nüfusun daha az artmasını istemektedir.

Amerikan yerlilerinin doğayı haddinden fazla sömürmelerini engelleyen bir çevrecilik ahlakına sahip olduğu görüşü, Batılıların yakın zamandaki bir icadıdır. Mohikanlar'ın Sonuncusu filminin açılış sahnesinde, aktör Daniel Day Lewis'in babası rolündeki Chingachgook, oğlunun henüz öldürmüş olduğu bir geyiğe "Seni öldürdüğümüz için kusura bakma kardeşim. Senin cesaretine, hızına ve gücüne hürmet ediyoruz" derken kronolojik hataya düşüyordu. "Teşekkürler ey ölü hayvan" ayininin yirminci yüzyıl öncesinde Kızılderili folklorunun bir parçası olduğuna ilişkin hiçbir bulgu yoktur. Bu yaygın bir uygulama olsaydı bile, avcı ne kadar çok özür dilerse dilesin ölü hayvan dirilmeyecekti.

Halk arasındaki yaygın inanışa göre, Kızılderililer doğayla bütünlük içerisinde, doğaya saygı duyarak ve sakınarak, büyülü bir biçimde doğaya ayak uydurarak ve avladıkları hayvanların soyunu kurutmamak için kararlı davranarak özen gösteriyorlardı. Arkeolojik kazı alanları, bu gibi avutucu söylencelere kuşkuyla bakılmasına yol açar. Kurtlar çoğunlukla yaşlı ve çok genç hayvanları avlayıp öldürürken, Kızılderililerin öldürdükleri geyikler çoğunlukla gelişme çağındaydı. Boğalardan çok daha fazla sayıda inek öldürülüyordu ve pek az geyik, günümüzde eriştikleri yaşlara erişebiliyordu. Çevrebilimci Charles Kay, Kuzey Amerika yerlilerinin büyük av hayvanlarını koruduklarına dair hiçbir kanıt olmadığı sonucuna varır. Gerçekten de, geçmişteki ve günümüzdeki bitki örtülerinin kıyaslamasını temel alan Kay, Kızılderililerin, daha henüz Kolomb Amerika'ya ayak basmadan, Kuzey Amerika'daki Rocky sıradağlarının büyük bir kısmında yaşayan geyiklerin soyunu tüketmenin eşiğine getirdiklerini ileri sürer. Bu tartışmalı bir iddia olsa da, beyaz adamların, iki kabile arasındaki ihtilaflı topraklar (süregelen savaşların avlanmayı engellediği bölgeler) dışında, Kuzey Amerika da şaşırtıcı ölçüde az av hayvanı bulduklarını kuşkusuz biliyoruz. Şayet, doğal yaşamı korumayı telkin eden ruhani ve dini öğütler verildiyse bile bunlar son derece etkisizdi. Aslına bakılırsa Kay, dini ve Şamanist ayinlerin işleri daha beter hale sokmuş bile olabileceğini ileri sürer:

Amerikan yerlileri, avlanmaları ile av hayvanlarının nüfusu arasında bir ilinti kuramadıkları için, aslında dini inanç sistemi, toynaklı hayvanların aşırı avlanılmasmı teşvik etmiştir. Dini yönden hayvanlara saygı duymak, doğayı korumakla aynı şey değildir.[5] [6]

Buna rağmen, sırf öğüt vermek uygulamaktan daha önemli addedildiği için, söylence sürüp gider. Bir Kızılderili hakları savunucusu, Amazon yerlilerinin doğal yaşamı koruduklarına dair iddiaların doğru olmasa dahi sürdürülmesi gerektiğini söyler zira "yerli ve gelenekçi halkların ekolojik anlamda hatalı faaliyetlerine ilişkin herhangi bir bulgu, bu halkların toprak, kaynak ve kültürel alışkanlıklarına yönelik temel haklara zarar verir.'('

Taş Devri'nde Büyük Yokoluşa Uğrayan Türler

Geçtiğimiz buzul çağı sırasında ve sonrasında, yerli ve gelenek çi atalarımızın gezegenin dört bir yanında önlerine geleni tüketerek ilerlerken yol açtıkları yıkım ancak günümüzde anlaşılır hale gelmiştir. 11.500 yıl önce, insanların Kuzey Amerika ya ilk defa ayak basmaları ile büyük memeli türlerinin yüzde yetmiş üçünün soylarının hızla tükenmesi aynı zamana tesadüf eder. Yok olan memeliler arasında dev bizonlar, yabani atlar, kısa yüzlü ayılar, mamutlar, mastodonlar, kılıç dişli kediler, dev tembel hayvanlar ve yabani develer bulunuyordu. 8000 yıl önce, Güney Amerika'daki büyük memeli türlerinin yüzde sekseni de yok olmuştu dev tembel hayvanlar, dev armadilolar, dev yaban lamaları, hint domuzuna benzeyen dev kemirgenler, at iriliğinde karıncayiyenler.

Bu, Buzul Çağı'nın abartılı kıyımı olarak bilinir. Aramızdaki duygusal insanlar, bu kıyıma insanoğlunun değil, değişen iklim koşullarının yol açtığı, ya da zaten soyu tükenmekte olan türlere bizim sadece öldürücü darbeyi vurduğumuz konusunda halen ısrarcıdırlar. İklim değişikliğine inanmak için bir bahane bulmaya yönelik hüsnü kuruntunun hala bu denli güçlü olması dikkat çekicidir. Fakat ilk insanların gelmesiyle, memeli hayvan soylarının tükenmesinin tamamen aynı zamana rastlamasının yanı sıra, buzul çağlarının başlamasından ve bitmesinden önce iklimin sık sık değişmiş olması gerçeği ve tüketici gücün tuhaf seçiciliği her zaman daha büyük hayvanları öldürme türümüzü töhmet altında bırakır. Ayrıca buna ilişkin doğrudan kanıtlar da mevcuttur: Clovis insanlarının* mızrak uçları kemiklerine gömülü halde bulunan, katledilmiş hayvan iskeletleri. Afrika ve Avrasya'da, büyük memelilerin birdenbire böylesine ani bir soy tükenişine uğramadıkları ve Avrasya'daki mamut avının 20.000 yıl boyunca sürdüğü doğrudur fakat sonunda mamutlar ve tüylü gergedanların soyu, tıpkı Kuzey Amerika'da olduğu gibi Avrasya da da tükendi. Yanı sıra milyonlarca yıldan beri insan denen yırtıcı düşmanla yaşamayı öğrenen Afrika ve Avrasya'daki hayvan toplulukları halihazırda uyum sağlamışlardı. Daha savunmasız türler muhtemelen evvelce ölüp gitmişler ve hayatta kalanlar bizlerden uzak durmayı öğrenmiş ya da büyük sürüler halinde göçmüşlerdi. Buzul çağındaki aşırı kıyım sırasında soyları tükenmeyen Kuzey Amerika'daki büyük memelilerin çoğunlukla insanlarla birlikte Asya'dan yola çıkarak

Günümüzden 13.000-13.500 yıl önce, geçtiğimiz buzul çağının bitiminde, Asya'dan Amerika kıtasına göçen ilk uygarlıklardan biri (ç. n.).

kara köprüsünü geçen hayvanlar oldukları fark edilebilir: Amerikan sığırı, geyik, ren geyiği, misk öküzü ve boz ayı. Colin Tudge The Day Before Yesterday (Evvelsi Gün) adlı kitabında "Acaba hayvanlar yavaş yavaş yok mu oldular yoksa onları öldürdük mü?" diye sorar ve kendi sorusunu kendisi yanıtlar: "Elbette onları biz öldürdük."[7]

İnsanların birdenbire ve yakın geçmişte ayak bastıkları dünyanın diğer kısımlarında, yarattıkları ekolojik etki yıkıcıydı iklimi hesaba katmaksızın. İnsan türünün işlediği suç şüphe götürmez. Örneğin Madagaskar'ı ele alın. İnsanların İ.Ö. 500 yılında adada koloni kurmalarından itibaren birkaç yüzyıl içerisinde en az on yedi lemur türü (biri goril büyüklüğünde olmak üzere, on kilodan daha ağır olan ve gündüzleri ortaya çıkan türlerin tümü) ve olağanüstü fil kuşları ki en büyüğü 450 kilogram ağırlığındaydı yok oldu. Bu, Pasifik'in dört bir yanında Polinezyalılar ve hepsinden çarpıcısı, sadece altı yüz yıl önce Yeni Zelanda'da, dev moa kuşlarının on iki türünü birden (en büyüğü çeyrek ton ağırlığındaydı) yiyip bitirerek ardından çaresizce yamyamlığa başvuran Maoriler tarafından tekrarlanan bir süreçti. Moaların katledildiği Otago yakınlarındaki yerlerden birinde, en az 30.000 kuş kısa bir süre içerisinde öldürüldü ve sadece en iyi kısımları olan butları alman hayvanların etinin ortalama olarak yüzde otuzu çürümeye terk edildi. Et öylesine boldu ki, içinde hala kızarmış butların durduğu fırınların kapakları açılmamıştı bile. Söz konusu salt moalar değildi. Tüm Yeni Zelanda'ya özgü kara kuşlarının yarısının soyu tükenmiştir.

Hawai'de, birçoğu büyük ve uçamayan, adalara özgü yaklaşık 100 kuş türü yaşamış olduğunu artık biliyoruz. Ardından, İ.S. 300 civarında, insanoğlu denen büyük bir memeli çıkageldi. Kısa bir süre içerisinde, Hawai'de yaşayan kuşların en az yarısının soyu tükendi. Bu durum ilk kez 1982 yılında arkeolojik bir kazı alanında fark edildiğinde, Hawai'nin yerlileri tarafından büyük bir utanç kaynağı olarak addedildi zira halk uzun yıllardan beri, insanlarla, adaların doğası arasındaki uyumlu ilişkinin, Kaptan Cook'un gelmesiyle bozulduğunu ileri sürüyordu. Hepsini bir araya getirirsek, Polinezyalılar Pasifik'i kölemize ederken, Yeryüzü'ndeki tüm kuş türlerinin yüzde yirmisini yok ettiler.[8]

Avustralya'nın büyük memelilerini silip süpürmek biraz daha fazla vakit aldı. Buna karşın, muhtemelen 60.000 yıl önce Avustralya'ya ilk yerleşimcilerin gelmesinden kısa bir müddet sonra büyük hayvan toplulukları tümüyle kayıplara karıştı keseli gergedanlar, dev diprotodonlar [bugüne dek yaşamış en büyük keseli], keseli aslanlar, beş tür dev keseli, yedi tür kısa yüzlü kanguru, sekiz tür dev kanguru, iki yüz kiloluk uçamayan bir kuş. Hayatta kalan kanguru türlerinin boyutları bile önemli ölçüde küçüldü. Bu küçülme, ezici bir yırtıcılığa maruz kalan türlerde meydana gelen klasik bir evrimsel tepkidir ve kurbanın daha genç yaşlarda üremeye başlaması yönünde bir baskı oluşturur.

Amerika da, Avustralya'da ve okyanus adalarında yaşayan hayvan topluluklarının tecrübesiz olduklarını ve insandan korkmadıklarını akıldan çıkarmamak önemlidir. Şayet insanlar doğal yaşamı korumaktan yana olsalardı, bu bilakis çevre korumacılığını daha kolay bir hale getirirdi. Evcilleştirme ya da yarı evcilleştirme basit olurdu. İnsanlar Lord Howe Adaları'na ilk kez ulaştıklarında, adalarda yaşayan el değmemiş hayvan topluluklarına dair yapılan şu tanımı ele alalım. Bu kez sıra dışı bir biçimde, Polinezyalılar’ın adayı tespit edememeleriyle birlikte, ilk yerleşimciler, denizcilikle uğraşan Avrupalılardı.

Gemide seyahat edenlerden biri şöyle yazıyordu: "Aşağı yukarı İngiltere'deki bıldırcın kılavuzu büyüklüğünde, tamamen korkusuzca ve kaygısızca etrafımızda dolaşan tuhaf kahverengi bir kuş vardı; dolayısıyla, bir iki dakika kıpırdamadan durup, istediğimiz kadar kuşu, kısa bir değnekle vurup devirmekten başka yapmamız gereken bir şey yoktu — eğer değneği savurup ıskalasanız ya da vurup öldüremeseniz dahi, kuşlar uçup kaçmak için en ufak bir girişimde bile bulunmuyorlardı... Yanı sıra güvercinler de halihazırda tarif edilen kuşlar gibi evcildi ve yanaşıp elinizle kapana dek, ağaç dallarında öylece tünüyorlardı... Bunun gibi büyük memelilerle dolu bir kıta hayal edin.

Buna karşın atalarımız, Kuzey Amerika'nın yumuşak başlı mamutlarını ya da Güney Amerika’nın saf tembel hayvanlarını evcilleştirmeye ya da çekip çevirmeye çalışmadılar ama yeryüzünden silinip, unutulacakları ölçüde katlettiler. İnsanların panik ve izdiham yaratarak hayvan sürülerini sürekli uçurumdan aşağı düşürmek suretiyle öldürdükleri Kolorado'daki antik bizon katliam alanı Olsen Chubbock da, başarılı bir izdihamın ardından hayvanlar öylesine yüksek bir yığın oluşturuyorlardı ki, sadece üstte kalanlar kesiliyor ve sadece etlerinin en iyi kısımları almıyordu. Ne müthiş çevreciler ama![9]

Koyun Sürüsüne Saldıran Bir Kurt Gibi

Bu ekolojik basiretsizlik salt avcılarla sınırlı değildi. Dünyanın birçok yerinde, basit aletlerle donanmış kadim halkların, ormanlar üzerinde şaşılacak boyutta büyük etkileri vardı. Polinezyalılar, 1.000 yıl içerisinde, balıkçı kanoları için odun, birçok kara kuşu için yiyecek ve otuz denizkuşu türü için üreme alanları sağlayan doğu Pasifik'teki gür otlarla kaplı yemyeşil Paskalya Adası'nı, kıtlık, savaş ve yamyamlığın arttığı ve tomruk yokluğundan yerlerine nakledilemeyen devasa taş heykellerin taş ocaklarında terk edilmiş halde yattığı, ağaçsız, çorak ve kuşların büyük oranda göç ettiği bir otlağa dönüştürdüler. Ürdün deki Petra, insanların yarattığı baskı altında bir çöle dönüşmeden önce, bir zamanlar gür ormanlarla kaplı, gelişip büyüyen bir şehirdi. Maya imparatorluğu, Yucatan Yarımadasını bir çalılığa çevirerek vahim bir biçimde kendi kendini yaraladı. New Mexicoda bulunan Chaco Kanyonu, gökdelenlerin inşasından önceki en büyük binanın bulunduğu alandı: Binanın 650 odası vardı ve inşasında 200 bin adet devasa çam kiriş kullanılmıştı. Fakat şaşırtıcı bir konumu olan bu bina, İspanyollar çıkıp gelmeden önce terk edildi. Bina, çevresindeki elli mil çapında bir alanda, tek bir çam ağacına dahi rastlanmayan, susuz bir çölün içindeydi. Arkeolojik bulgular, binayı inşa eden Anasazi'nin, odun bulmak için durmadan ilerlemek zorunda olduğunu ve en nihayetinde, giderek erozyona uğrayıp, kurutulan alana özellikle çam kütüklerini sürüklemek için elli mil uzunluğunda bir yol yaptırdığını ortaya çıkardı. Sonunda Mayalar ellerindeki tomrukları tükettiler ve uygarlıkları son buldu. Orman asla bir daha toparlanamadı.[11]

Tarih, kabile halklarının çevrelerini aşırı ölçüde sömürmelerini, bir özkısıtlama kültüründen ziyade, teknoloji ya da talebin getirdiği kısıtlamaların frenlediğine ilişkin bulgularla doludur. Hayalperestlerin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi, günümüz yerli halklarının çevresel faaliyetleri de pek hoş bir görüntü arz etmemektedir. Kabile halklarının, kaynakları idareli kullanma, sınırlara saygı gösterme ve kendilerine gem vurma konusunda dikkatli davrandıkları ve dini ve ayinsel gözlemler vasıtasıyla bu gayelere aracılık ettiklerine dair iddiaları öne sürmek adet haline gelmiştir. Richard Nelson, "Bana kalırsa, etnografik kayıtlar, Amerikan yerlileri arasında, yaygın ve gelişmiş bir çevre koruma geleneği, toprak idaresi ve din temelli çevre adabının varlığını destekler... hayatla, derin ve belki de ruhani temelli bir bağ kurmayı yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var" diye yazar.[12]

Yağmur ormanlarında yaşayan kabile halklarına ilişkin neredeyse her televizyon programı, bu iddiayı ve sadece yakın geçmişte ve sadece Batıda, insanların doğa ile ruhsal bir uyum içerisinde yaşama geleneğinden vazgeçtikleri yönünde, bu iddianın doğal olarak beraberinde getirdiği önermeyi tekrarlayıp dururlar. Yalnızca bir örnek vermek gerekirse, bu bölümü yazarken, Ekvator'da yaşayan Hoatzin kuşu ile ilgili bir program izledim ve programı sunan anlatıcının şöyle dediğini duydum: Gelecekte faydalanmak üzere bir türü korumak, tüm avcı toplulukların anlayıp benimsediği pratik bir felsefedir."

Mistisizm, kabile halklarının yaşamında kuşkusuz büyük bir yere sahiptir. Bazı hayvanların uğur getirdiğine inanılır; diğerlerinin de uğursuzluk getirdiğine. Bir av öncesi ya da sonrasında karmaşık törenler düzenlenebilir. Dağların hisleri olduğu farz edilir. Yenilebilir olsalar da bazı canlılar dokunulmazdır. Önemli bir avın öncesinde cinsel ilişkiden kaçınılabilir ya da oruç tutulabilir. Tüm bunlar doğru olabilir ama bunlardan herhangi biri müspet bir sonuç verir mi? Mağrur Glendower, derinlerdeki ruhları çağırabildiğim öne sürdüğünde, Hotspur'un “Ne var ki? Bunu ben ya da herhangi biri de yapabilir; fakat sen onları çağırdığında gelecekler mi acaba?" diye yorumda bulunması gibi.’1' Dini adab çevrecilikten yana olsa bile, insanlar her zaman idealleri doğrultusunda yaşamazlar. Hıristiyanlık erdemli olmayı öğütler fakat pek az Hıristiyan günaha bulaşmadan yaşar. Ve dini ayin ve ritüellerin doğal çevrenin korunmasından yana oldukları hallerde bile, maksattan çok tesadüf daha iyi bir açıklama gibi görünmektedir.

Örneğin Quebec'te yaşayan Cree kabilesi, ren geyiklerinin yanık kürek kemikleri üzerindeki yazı ve işaretlerden çıkarılan anlamlar üzerine, avlandıkları bölgeleri dönüşümlü olarak değiştirirler. Yazı ve işaretleri okuyan şaman, ilginç bir biçimde, avcılara, aşırı avlanmadan ötürü av hayvanlarının tükendiği alanlardan uzak durmalarını söyler. Bu kısıtlama uygulanır ve avlanma ortamı eski haline döner. Fakat bir kez daha düşünüldüğünde, böyle bir örneğin ne denli hatalı olduğu ortaya çıkar. Tükenmiş av alanlarından kaçınmak, zaten en bencil ve dolaysız nedenlerden ötürü bile anlamlıdır buralarda avlancak hayvan azdır. Şamanın tüm yaptığı, hangi alanların tükenmiş olduğuna dair avcılardan topladığı bilgiyi aktarmaktır. Kemiklerin konuyla bir alakası yoktur; tıpkı bir avukatın kullandığı cafcaflı dil gibi, profesyonellik gereği bir hava yaratmak için bunlara başvurulur.

Şimdiye dek Amazon Yerlileri'nin çevre koruma ahlakını, yerlilerin, aşırı avlanmanın önüne geçmek için avlanma alışkanlıklarına düzenli bir kısıtlama getirdiklerine dair kanıt bulmaya çalışarak, doğrudan test eden dört çalışma yapıldı. Bu hipotez, dört çalışmada da kabul görmedi. Ray Hames, Yanomamo ve Yekwana avcılarının, avın daha bol olduğu alanlarda daha çok vakit geçirdiklerini bulguladı. Bu alanlar çoğunlukla köyden daha uzakta olduklarından, avcılar, bu avlanma bölgelerine erişmek için genelde tükenmiş alanlardan geçmek zorundadırlar. Şayet doğal çevreyi koruyor olsalardı, yollarının üzerindeki tükenmiş bölgelerden geçtikleri sırada, karşılaştıkları av hayvanlarını göz ardı ederlerdi. Fakat bunu yapmazlar. Yerliler istisnasız her seferinde tükenmiş alanlardan geçtikleri sırada, sarf edilen çaba ve cephaneye değecek büyüklükte bir hayvana denk geldikleri müddetçe, peşlerine düşerler.[13]

* Shakespeare'in IV. Henry adlı tiyatro eserinden bir alıntı (ç. n.).

Michael Alvard, Peru'da yaşayan Piro halkının da aynı avlanma alışkanlıklarına sahip olduğunu bulguladı. Çifte namlulu av tüfekleri (kasabanın rahibi tarafından tedarik edilen), ve ok ve yayları bulunan bu Yerliler, tapirleri, pekarileri, geyikleri, kemirgenleri, örümcek maymunlarını, uluyan maymunları, agutileri [tavşana benzer bir kemirgen] ve ağaç tavuklarını avlarlar. Değerli cephanelerini harcamaktansa, yol üzerindeki küçük bir hayvanı görmezlikten gelmelerine karşın, bu yerliler de, köyün yakınlarındaki tükenmiş alanlarda düzenli bir kısıtlama uygulamaktan tamamen uzaktırlar.[14]

William Vickers, Ekvatorda yaşayan Siona-Sekoya halkını on beş yıl boyunca inceleyerek, 1,300 av partisi sırasında öldürülen hayvanların kaydını derledi Bugüne dek Amazon avcıları üzerine derlenen en büyük veritabanı. Vickers, avcıların doğal çevreyi korumadıkları zira buna ihtiyaç duymadıkları sonucuna vardı. Sekoyalar'uı nüfus yoğunluğu bölgesel bir soy tükenişinden fazlasına yol açmak için fazlasıyla düşük ve teknolojileri ise fazlasıyla kısıtlıydı. Dini ve geleneksel alışanlıkları sayesinde değil ama bu anlamdaki çevre koruma uygulamaları sürdürülebilirdi. İyi bir şamanın, avcılara daha az hayvan öldürmelerini söyleyerek değil, büyü yaparak, avlanacak hayvan kıtlığına çare bulması beklenir. Yerli halklar, ancak son yıllarda beyaz sömürgecilerin ve gelişmenin baskısıyla azalan ormanlarındaki av hayvanlarını koruma gereksinimi üzerine düşünmeye başladılar. Fakat bunu dinsel bir yaklaşımla değil, akıl yürüterek yaptılar. Vickers, çevreyi korumanın bir varoluş/yaradılış ifadesi değil, yeni koşullara verilen akılcı bir tepki olduğunu söyler.[15]

Allyn MacLean Stearman, Bolivya'da yaşayan Yuqui halkının katıksız fırsatçılar olduğunu bulguladı. Yuquiler aslında hamile ya da küçük yavrusu olan maymunları öldürmeyi tercih ederler çünkü bu maymunları yakalamak daha kolaydır ve maymun cenini lezzetli bir yiyecek olarak addedilir. Yerliler yaralı ya da ele geçirilmiş hayvanlara gelişigüzel zulmederler ve göletler ve akıntısız nehirlerde yaşayan tüm balıkları fark gözetmeden öldüren barbasco zehir i* kullanarak avlarlar. Yanı sıra yerliler, olgunlaşmış meyvelerini elde etmek için koca ağaçları kesip, devirmeye razıdırlar (geçmişte, ağaca çıkmaları için ele geçirdikleri köleleri kullanırlardı) ve şimdilerde bu, bazı bölgelerdeki meyve veren ağaçların seyrekleşmesine yol açmıştır.

Rousseau'nun izinden giden bu romantikler, Yuquiler'in bir şekilde sapkın olduklarına inanmayı tercih ederler bunlar iyi değil, kötü Kızılderililerdir. Fakat Stearman bunun daha da tehlikeli bir politika olduğunu söyler. Bu bakış açısı, Kızılderililerin toprak/yerleşim hakkının, bir tür ekolojik ahlak testinden geçmelerine bağlı olduğu yönünde bir gözdağıdır ve bu hiçbirinin geçmek zorunda olduğu bir test değildir. Yerli halklar hareketinin liderlerinden biri olan Nicanor Gonzalez, Bizler doğa aşıkları değiliz. Yerli gruplar, geleneksel sözcük dağarcıklarına çevre koruma ve ekoloji kavramlarını hiçbir zaman dahil etmemişler" der.[17]

Kayapo Kızılderilileri vakası özellikle çarpıcıdır. Rousseaucu romantikler, Orta Breziya'da yaşayan bu halkı, aydınlanmış orman koruyucuları olarak değerlendirdiler. Kayapoların, ormanlarda ve otlaklarda av hayvanları ve diğer değerli türlerin barınması için apetes diye tabir edilen arazi parçalarını koruma altına almakla kalmayıp, bunları yarattıklarına inanılıyordu. Bu rivayetin sağlamlığı üzerine, Menkragnoti adı verilen 20,000 mil karelik bir alan Kayapolar'a bağışlandı. Pop yıldızı Sting, alanın tesis edilmesine yönelik olarak yerlilere 2 milyon ABD Doları verdi. Kayapolar, birkaç yıl içerisinde arazi ruhsatlarını, hevesle, altın madencilerine ve odunculara satmaya giriştiler.

Değerlere Sahip Çıkma Çağrısı

Amacım Kızılderilileri kınamak değil. Günlük ihtiyaçlarım için muazzam miktarda fosil yakıta ve hammaddeye bağımlı halde, konforlu evimde oturduğum yerden ahkam keserek, gereksinimlerini satın almak için nakit karşılığı biraz ucuz tomruk satmaya ihtiyaç duydu diye bir Kızılderili hakkında nezaketsizce düşünmek ucuz ve ikiyüzlü bir yaklaşım olurdu. Bir Kızılderili, sırf yaşadığı maddi yokluklar nedeniyle bile çevresinin doğal geçmişine dair, benim asla aşık atamayacağım kadar geniş bir bilgi hazinesiyle donanmıştır: Bu çevrenin yarattığı tehlikeleri, fırsatları, tedavi edici özellikleri, mevsimleri ve belirtileri bilir. Kızılderili, bana kıyasla, akla gelebilecek her yönden daha iyi bir çevrecidir. Gezegen üzerinde daha az ve daha doğal bir etki bırakır. Fakat bu, bir tür ruhani ve özünde var olan ekolojik bir erdeme sahip olduğundan değil, Kızılderilinin içinde bulunduğu ekonomik ve teknolojik kısıtlamalardan kaynaklanır. Kızılderilinin eline çevreyi yok edecek vasıtaları verirseniz, bunları benim kadar düşünmeden ve muhtemelen daha büyük bir randımanla kullanacaktır.

Peki neden çevreyi yok ediyoruz? Bunun aşina olduğumuz bir yanıtı vardır. Çevre yıkımına, bir nevi mahkûmun ikilemi yol açar; buradaki istisna, ikilemin, iki değil birçok oyuncu tarafından oynanmasıdır. Mahkûmun ikilemiyle ilgili sorun, iki bencil bireyin, çoğunluğun iyiliği için işbirliği yapmalarını ve diğerinin pahasına çıkar sağlamanın cazibesinden kaçınmalarını sağlayabilmektir. Çevrecilik de bundan farksız bir meseledir bencil bireyin, daha düşünceli vatandaşların pahasına hava kirliliği, atık ve tükenmiş kaynak yaratmasının önüne nasıl geçilir. Birileri her kısıtlama uyguladığında, sadece daha düşüncesizce hareket eden bir türdeşinin ekmeğine yağ sürmüş olur. Tıpkı mahkûmun ikileminde olduğu gibi, benim sakınmam, sizin elinize geçen fırsattır, fakat bu kez oyunu oynamak daha da zor hale gelir; zira burada iki değil birçok oyuncu söz konusudur.

Çevrecilerin tekrar tekrar ve tepkisel bir biçimde insan doğasının (ya da çevrecilerin tercih ettiği ifadeyle insan değerlerinin) değişmesi yönünde çağrıda bulunmalarına şaşmamak lazım. İyi olmamız yönündeki ikna edici çağrılarla içgüdüsel bencilliğimizden feragat edilebileceğine dair safça hayal kuran bu insanlar Yedinci Bölüm'de ele aldığımız gibi, iyi olma yönündeki ikna edici çağrılar bizzat güçlü bir insani içgüdüdür hayatlarımızı yeni bir dizi daha iyi değeri benimseyerek yaşamamızı talep ederler. Çevreciler, bu bin yıllık yakarışı daha inandırıcı hale getirmek için, "vahşi" atalarımızın nasıl doğal bir biçimde ekolojik erdeme sahip olduklarına işaret ederler. Rousseau gibi onlar da, açgözlülüğün, kapitalizm ve teknoloji ile birlikte daha dün icat edildiğini farz ederek, bu dürtünün varlığını yadsıyıp, doğa ile ruhani bir uyumun yeni baştan icat edilmesi çağrısı yaparlar.

Buna karşın, kesin olan bir sonuç varsa o da, türümüzde içgüdüsel bir çevre ahlakı öz kısıtlamayı/tüketim hırslarımıza gem vurmayı geliştirmeye ve öğretmeye dönük kalıtsal bir eğilim olmadığıdır. Dolayısıyla çevre ahlakı, insan doğası ile uyum göstererek değil, insan doğasına rağmen öğretilmelidir. Bu ahlak doğamızda mevcut değildir. Bunu zaten hepimiz biliyorduk, öyle değil mi? Yine de kalbimizde bir yerlerde, doğru ilahileri ve efsunlu sözcükleri okuyup fısıldayan, çevreci bir soylu vahşi bulma umudumuzu sürdürürüz. O soylu vahşiyi orada bulamazsınız. Bobbi Low ve Joel Heinen'in ifade ettikleri gibi, "Çevre koruma yönetimine dair bireysel ve akraba çıkarlarının yokluğunda, genelleştirilmiş ve yaygın grup çıkarlarına dayanan çevreci felsefeler başarısız olmaya mahkûmdurlar. Yanılmış olmayı çok isterdik, ama galiba yanılmıyoruz."[18]

Fakat cesaretinizi yitirmeyin! Ne de olsa mahkûmun ikileminin, insan bencilliğinin tipik gerekçesi değil, bilakis aksi olduğu anlaşılmıştır. Art arda ve seçicilikle oynandığında, oyun daima iyi vatandaştan yanadır. Kısasakisas, Pavlov ve sıkı ama adil gibi iyi niyetli stratejiler, kötü niyetli stratejilere üstünlük sağlar. Belki de oyun kuramı, çevrecinin ikileminin de yardımına koşabilir. Belki de kuram, doğayı çıkarları için sömürenleri, altın yumurtlayan tavuğu kesmekten alıkoymanın bir yolunu bulabilir.


 

[1] Göre, A., 1992, Earth in Balance: Ecology and the Human Spirit, Houghton Mifflin, Boston.

[2]        Agy.

[3]        Brown, L. 1992. State of the World. Worldwatch Institute, VVashington, DC.; Porritt, J. 1991, Save the Earth. Channel Four Books, Londra; Papa'dan alıntı, Gore'un Earth in Balance kitabında yapıldı; Galler Prensi, Porritt'in kitabının önsözünü yazdı.

[4]        Kauffman, W., 1995, No Turning Back: Dismantling the Fantasies of Environmental Thinking, Basic Books, New York; Budiansky, S., 1995, Nature's Keepers: The Nem Science ofNature Management, VVeidenfeld and Nicholson, Londra.

[5]        Kay, C. E., 1994, Aboriginal overkill: the role of the native Americans in structıı ring vvestern ecosystems, Humarı Natııre 5: 359-98.

[6]        Posey, D. W., 1993, Vickers, W.T/nin From opportunism to nascent conservatioıı makalesinde alıntılandı. The case of Siona Secoya, Human Nature 5: 307-37.

[7]        Tudge, C., 1996, The Day Before Yesterday, Jonathan Cape, Londra; Stringer, C. ve McKie, R., 1996, African Exodus, Jonathan Cape, Londra.

[8]        Steadman, D. W. 1995, Prehistoric extinctions of Pacific island birds: biodiversity meets zooarcheology, Science 267:1123-31.

[9]        Flannery, T„ 1994, The Futııre Eaters. Reed, Chatswood, New South Wales.

[10]      Alvard, M. S., 1994, Conservation by native people: prey choice in a depleted ha- bitat, Human Nature 5:127-54.

[11]      Diamond, ]., 1991, The Rise and the Fail of the Third Chimpanzee, Radius Books

Londra. 

[12]      Nelson, R„ 1993, Searching for the lost arrovv: physical and spiritual ecology in the hunter's world. The Biophilia Hypothesis (Yay. Haz. Kellert, S. R. ve VVilson E O.) içinde, Island Press, Washington, DC.

[13]      Hames, R., 1987, Game conservation or efficient hunting? The Question of the Commons (Yay. Haz. McCay. B. ve Acheson, J.) içinde, University of Arizona Press, Tucson.

[14]      Alvard, Conservation by native peoples, Human Nature.

[15]      Vickers, W. T., 1994, From opportunism to nascent conservation, The case of the Siona-Secoya. Human Nature: 5: 307-37.

* Güney Amerika'da yetişen barbasco bitkisinin kökünden elde edilen reçine kıvamında bir zehir (ç. n.).

[16]      Stearman, A.M., 1994, 'Only slaves climb trees': revisiting the myth of the ecolo- gically noble savage in Amazonia, Human Nature 5: 339-57.

[17]      Agy.'de alıntılanmıştır.

[18]      Low, B. S. ve Heinen, J. T., 1993, Population resources and environment, Populali on and Environment 15: 7-41.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe