Düşünme Özgürlüğünü Haklı Kılan Sebepler

John Bagnell Bury


Bugün modem devletin özgür atmosferi içinde yetişen insanların çoğu özgürlüğü, otorite ile olan uzun mücadeleler dolayısıyla, sempati ile değerlendirir; eskiden toplum ve hükümetlerin yeni fikirleri boğup yok etmek amacıyla tuttukları zalim ve şimdiki anlayışa göre, ahlaka son derece aykırı politika için söyleyecek söz bulmakta zorluk bile çekebilirler. Bu sayfalarda yalnız ana hatları ile gösterilen bu kavga, bugünkü insanlara, aydınlıkla karanlık arasında geçmiş bir çatışma gibi görünür. Mihrap ile tahtın insanlığın ilerlemesine suikast için kurdukları o uğursuz ittifak karşısında feryat ederiz. Gerilere bakınca, nice akıl taraftarlarının, kötü ruhlu değilse, kör gözlü otorite sahiplerinin elinden neler çektiklerini dehşet ve nefretle görürüz.

Fakat baskı ve zorlama kudretini az çok kabul edilebilir bir dava haline koymak mümkündür. Toplumun kendi bireyleri üzerinde haiz olduğu yasal yetkiler hakkında en dar görüşlü değerlendirmeyi ele alalım. Mili ile birlikte, “insan tülüne, kendi azasından herhangi birinin hareket hürriyetine, ferden veya kolektif surette, müdahale ettirmeyi caiz kılan biricik etken korunma gayesidir,” önermesini öne sürerek baskı ve zorlamanın ancak başkalarını zarardan korumak için haklı olacağını kabul edelim. Bu, devletin iddia edebileceği asgari haktır; kendi azalarını zarardan korumanın devlet için yalnız hak değil, belki bir görev olduğu da kabul edilir. Çünkü varlığının sebep ve hikmeti bundan ibarettir. İmdi hiçbir soyut veya bağımsız prensip bulunamaz ki, söz hürriyetini fiil ve hareket hürriyetinin imtiyazlı bir şekli saymak gerektiğini, veya üyelerinden birinin sözleri yüzünden bir tehlike tehdidi altında kaldığına kanaat hasıl eden bir toplumun, savunma silahlarını bırakarak, kollarını kavuşturup durması gerektiğini haklı gösterebilsin. Tehlike hakkında hüküm verecek hükümettir, hükmünde yanılabilir, fakat bir fesat çıktığına kanaat oluşursa, buna müdahale etmek kendisinin apaçık bir görevi değil midir?

Eski ve yeni zamanlarda hükümetlerin özgür düşünmeyi yasak etmelerini haklı göstermeye yarayan işte bu akıl yürütme tarzıdır. (Fakat bu mazeretin, o gibi baskı ve zorlama hareketlerinin, bunlardan mağdur olanların kendi hayırları için, yani ahirette kurtuluşa ermeleri amacıyla, yapıldığı söylenen hallere kadar genişletilemeyeceği de doğaldır).

Zamanımızda böyle tedbirleri ayıplarız ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesine devletin müdahalesini caiz göremeyiz. Özgürlük doktrini ruhlarımıza öyle derin işlemiştir ki, yanlış yola gitmiş olan dedelerimizin yaptıkları cebir ve tazyik hareketlerini mazur görmekte güçlük çekeriz. Baskı ve zorlama doktrini nasıl haklı ve meşru olabilir ki, o, hiçbir soyut esasa dayanmadığı gibi, toplumun kendisinden ayrı ve bağımsız bir prensibe de değil bütünüyle fayda düşüncelerine dayanmaktadır.

Tartışma özgürlüğünün değerinin Sokrates tarafından nasıl belirtilmiş olduğunu görmüştük. Milton’un bilimin ilerlemesi için bu özgürlüğün zorunlu olduğu hakkındaki görüşünü öğrenmiştik. Fakat tolerans davası uğrunda savaşılmış ve davanın fiilen kazanılmış olduğu devirde dahi, genel olarak, şu akıl yürütme tarzına dayanılıyordu: bir insanı samimi kanaatlerini ifade eden fikirlerinden dolayı cezalandırmak haksızlıktır, çünkü kanaatin irade ile ilgisi yoktur; diğer bir ifade ile, hata suç teşkil etmediği için, onu cezalandırmak haksızlık olur. Bununla beraber, bu sonuç çıkarma tarzı da tartışma özgürlüğü davasını ispat etmeye yaramaz. Baskı ve zorlamanın avukatlığını yapanlar buna şöyle cevap verebilirler: bir insanı kendisine ait olan yanlış inançlarından dolayı cezalandırmanın haksız olduğunu kabul ederiz; fakat böyle inançların zararlı olduklarına kanaat getirirsek, onların etrafa yayılmalarını yasak etmek haksız olmaz; o insanı, öyle düşüncelere sahip olduğundan dolayı değil, o düşüncelerini etrafa yaydığından ötürü cezalandırmak haksızlık değildir. Gerçek şudur ki haklı kelimesi zihni şaşırtmaktadır. Bütün erdemler insanın geçirdiği fizyolojik veya sosyal tecrübeye dayanır, haklılık (adalet) da bunun dışında değildir. Adalet kavramı öyle birtakım kural ve prensiplere delalet eder ki, bunlar, sosyal faydayı en yüksek derecede temsil ettikleri tecrübe ile anlaşılmış olduğu için, mesele gereğince, acil tedbir düşüncelerinin hepsinin üstüne çıkacak derecede önemli sayılırlar. Sosyal fayda ise tek ölçüttür. İmdi, düşünme özgürlüğünün, bütün başka düşünceleri ihmal ettirecek derecede, üstün bir sosyal fayda prensibi olduğu ispat edilmedikçe, bir hükümetin, fikirleri baskı ve zorlama altında tutmasından dolayı haksızlık ettiğini söylemek saçma olur. Sokrates özgürlüğün toplum için değerli olduğu fikri üzerinde yürümekle doğru bir yön tutmuştu.

Düşünme özgürlüğünün haklılığını akıl ve muhakeme yolu ile ispat eden J. S. Mili oldu ki, bu husustaki fikirlerini “Özgürlük Üzerine” (On Liberty) adlı kitabı ile 1859’da yayınladı. Bu kitapta özgürlük kavramı genel olarak irdelendikten sonra, her türlü saldırıdan korunmuş olması gereken mutlak kişisel özgürlük sahası sınırlarının tayinine girişilir. İkinci bölümde de fikir ve tartışma özgürlüğü irdelenir; burada Mili toplumun bireylere karşı olan haklarının değerini aşağıdan tuttuğu için, bireylere karşı olan görevlerini de asgari sınıra indirmiştir diyenler çoksa da, yazarın başlıca kanıtları ile hükümlerinin doğruluğunu inkar, veya çıkardığı sonuçların sağlamlık ve isabetine itiraz edenler azdır.

J. S. Mili, toplumun, kendi üyelerini oluşturan bireylerin hareketlerine müdahalesinin uygunluğunu tayine mihenk olacak sabit bir ölçüt kabul edilmiş olduğunu öne sürerek, bu mihengi, korunma kavramında, yani başkalarını zarardan korumada, bulur. Prensibine esas olarak, mücerret hakları değil, “temelini, gelişme halinde bir varlık olan insanın daimi menfaatleri teşkil eden, en geniş anlamıyla, fayda”yı alır. Mili, bundan sonra da, fikirleri ve tartışmaları susturmanın bu daimi çıkarlara daima zıt düşeceğini göstermek için, şu kanıtları ortaya koyar: bir fikri menedecek olanlar (bunların samimi insanlar olduğu farzedilmektedir) onun doğruluğunu inkar edenlerdir, fakat bunlar yanılmaz (infallible) değildirler. Hükümlerinde haksız da olabilirler, haklı da olabilirler; kısmen haklı, kısmen haksız olmaları da mümkündür.

1)      Eğer kendileri haksız olup da ezmek istedikleri fikir doğru ise, onlar insanlığı bir gerçekten mahrum etmiş ya da mahrum etmek için ellerinden geleni yapmış olacaklardır. Bu konuda diyecekleri şudur: böyle hareket etmekte mazuruz, çünkü biz muhakeme melekemizi, kabiliyetimizin son haddine kadar, işlettik, muhakeme melekemiz yanılabilir diye bizden onu işletmememiz istenebilir mi? Yanlış ve muzır olduğuna kanaat getirdiğimiz bir fikrin yayılmasını yasakladık; bu ise devlet otoritesi tarafından icra edilen herhangi bir fiilin içerdiğinden fazla bir yanılmazlık iddiasını içermez. Kısacası eğer eylem ve harekete geçecek isek, buna sebep olan düşüncemizi doğru yorumlamamız zorunludur. Buna Mili şu kesin cevabı veriyor: “Bir düşünceyi bütün imtihanlardan geçtiği halde red ve cerh edilmemiş olmasından dolayı doğru saymakla, onu red ve cerh edilmesine imkan bırakmamak maksadı ile doğru saymak arasında çok büyük fark vardır. fiil ve hareketimizin dayanacağı düşünceyi doğru telakki etmemizi haklı kılacak asıl şartı, (başkalarının) o düşüncemize itiraz v, onun yanlışlığını ispat edebilmek için tam anlamıyla özgür olmaları teşkil eder; insanlık hasletlerine sahip hiçbir birey, bundan başka hiçbir şartla, hareketinde haklı olduğuna makul bir surette emin olamaz.”

2)      Kabul edilmiş olan inancı, içine sapıklık karışmasından korumak amacıyla, tartışılmasına engel olmak da, o inanç doğru bile olsa, yine genel çıkarlara aykırı düşer. Çünkü kabul edilmiş olan bir inancın tesadüfen doğru olması mümkündür (büsbütün doğru olduğu nadirdir); onun mantıksal kesinlikle doğru olmasını ise, ancak, enine boyuna tartışıldığı halde hiçbir sarsıntıya uğramamış olması sağlayabilir.

3)      En çok karşılaşılan ve en önemli olan ise birbiri ile çarpışan iki doktrinin gerçeği bölüşmüş olmaları halidir. Mili, bunda da, tek taraflı amiyane gerçeklere, kamuoyunun gözden kaçırmış olduğu, başka gerçekleri eklemenin faydasını, pek güçlük çekmeden, ispat ederek şu görüşünü öne sürüyor: “Gerçeği aralarında paylaşan (yani her birinde gerçeğin tamamı değil, bir kısmı bulunan) iki fikirden her biri için sadece tolerans gösterilmek değil de, teşvik ve destek de talep olunursa, bunlardan hangisi azınlığın fikri ise o teşvik edilmeli ve desteklenmelidir, çünkü “o zamanda ihmale uğrayan alakaları o fikir temsil etmektedir” Mili, Rousseau’nun, muzır diye yasaklanmaları caiz sayılabilen, doktrinlerini ele alarak şöyle diyor: “O doktrinler halinden pek memnun olan onsekizinci asrın üstüne “tek taraflı düşüncenin som kütlesini yerinden oynatan hayırlı bir darbe” gibi indi. O zaman revaçta olan fikirler, bakılırsa, doğruya Rousseau’nunkilerden daha yakındılar; hataları onunkilerde bulunanlardan çok daha azdı; “bununla beraber, Rousseau’nun doktrininde bulunan ve o doktrinin birlikte sürüklediği fikir akımı içinde yüzen önemli miktarda öyle gerçekler vardı ki, kamunun düşüncelerinde eksik olan işte asıl bunlardı; ve sel geçip gittikten sonra kalan kum da bunlar oldu.”

J. S. Mill’in bu davada başlıca delilinin esası işte budur. Bu kitabın yazarı ise düşünme özgürlüğünün haklılığını, Mili’in muhakemesine uygun olmakla beraber, biraz başka bir şekilde ifade etmeyi tercih etmektedir. Uygarlığın ilerlemesi, kısmen, insan kontrolünün dışında kalan zarf ve şartların etkisine bağlı olmakla beraber, daha çok ve gittikçe artan bir oranda, insanın kudret sahası içinde bulunan şeylere tabidir. Bunlar arasında bilimin ilerlemesi, ve insanın gelenek ve kurumlarını kendi dileği ile yeni şartlara uydurması keyfiyetleri açık bir biçimde belirmektedir. Bilimin ilerlemesi ve hataların düzeltilmesi için de kayıtsız şartsız bir tartışma özgürlüğü gerektir. Tarih gösteriyor ki, Yunan’da tam bir düşünme özgürlüğü hüküm sürdüğü zamanlarda bilgi gelişip artmış; modem devirde araştırma ve inceleme üzerindeki sınırlamalar büsbütün kaldırıldığından beri ise, Orta Çağ Kilisesinin şeytani diye vasıflandıracağı bir hızla ilerlemiştir. imdi, toplumsal gelenek, kurum ve yöntemleri yeni gereklere ve şartlara göre ayarlamak için, bunların sınırsız bir özgürlükle tartışılması, eleştirilmesi ve en hoşa gitmez görüşlerin bile, kamu duygusunu inciteceğine bakılmaksızın, açıkça söylenmesi gerektiği açıktır. Uygarlık tarihinin bize vereceği bir ders varsa o da şudur: fikri ve ahlaki gelişmenin, sağlanması insanın tamamen kendi elinde olan, bir büyük şartı vardır ki, o da tam bir düşünme ve tartışma özgürlüğüdür. Bu özgürlüğün yerleşmesi modem medeniyetin en değerli başarısı sayılabileceği gibi, toplumsal ilerleme için de ana şart sayılmalıdır. Düşünme ve tartışma özgürlüğüne temel olan daimi fayda düşüncelerinin ağırlığı altında, ara sıra o özgürlüğün ihlalini istemeyi düşündürebilecek, bir defalık çıkar hesapları hükümsüz kalmalıdır.

Apaçıktır ki, bu akıl yürütme, insandaki ilerleme ile fikri ve ahlaki gelişmenin, toptan olarak, bir realite ve değerli bir realite olduğu görüşüne dayanmaktadır; ve böyle olduğu içindir ki, onun, Kardinal Newman ile birlikte, “İnsan türünün evrim ve gelişmesi bir rüyadan ibarettir, çünkü vahiyler (gökten inen hükümler) bunun tersini bildirmektedir” iddiasında bulunanlar ile hiçbir ilişiği yoktur; öylelerinin, gene aynı kardinalin “Halk, dinde, şimdi göründüğünden daha geniş surette batıl inançlı, daha yobaz, daha kara kafalı, daha haşin olsaydı bu durum ülke için bir kazanç olurdu.” şeklindeki kanaatine katılmaları mantığa daha uygun düşer.

Mili, herkesin okuması gerekli olan, o parlak eserini yazmakta iken (1858) zamanın İngiliz hükümeti, despotların öldürülmesini meşru sayan doktrini halk arasında yayanlar aleyhine, bu doktrinin ahlaka zıt olduğunu öne sürerek, takibat yaptırıyordu. Bereket versin ki, bunda ısrar edilmedi. Mili, eserinde bu noktadan bahsederken, böyle despot katılığı (ve, biz de ekleyelim, anarşizm) gibi bir doktrinin de “Herhangi bir doktrin, ahlaka aykırı nitelikte sayılsa bile, etik bir kanaat maddesi gibi tam bir özgürlük içinde söylenebilmeli ve tartışılabilmelidir” kuralına istisna teşkil etmeyeceğinde ısrar eder.

İstisnalar, hükümetin müdahalesi uygun olan haller, ancak görünürdedir, çünkü bunlar gerçekte başka bir kuralın hükmü altına girer. Örneğin: belirli bir şiddet ve saldırı fiilinin gerçekleşmesi için doğrudan doğruya bir tahrik mevcut ise bu hal müdahaleyi meşru kılabilir. Fakat tahrikin kaste istinat etmesi ve doğrudan doğruya olması gerekir. Ben yazdığım bir kitapta, mevcut cemiyetleri mahkûm ederek bir anarşi teorisini savunursam, ve bir adam da onu okuduktan sonra saldırgan bir şiddet eylemi gerçekleştirirse, benim kitabımın bu adamı anarşist yaptığı ve kendisini cinayete teşvik ettiği açıkça sabit olabilir, fakat bundan dolayı beni cezalandırmak veya kitabımı yasak etmek meşru olmaz, meğer ki onda o adamı, işlediği o suça doğrudan doğruya tahrik eden bir madde bulunsun.

Bir hükümeti özgürlük prensibini çiğnemeye ayartacak, veya, halkın galeyanı sebebiyle, böyle hareket etmek zorunda bırakacak, sıkıntılı durumlar tasavvur olunabilir. Gerçekleşme olasılığı son derece ihtimal dışı olmakla beraber, davamıza açıklık ve belirginlik vermeye yarayacak bir durum tasarlayalım. Farzediniz ki, harikulade cazip şahsiyetli, ne kadar akıldışı olursa olsun fikirlerini başkalarına sirayet ettirmekte hayret verici kuvvet sahibi bir adam, kısacası bir mehdi tipi ortaya çıkıyor. Bu adam dünyanın birkaç ay zarfında sona ererek kıyametin kopacağına kanidir, ve bu kanaatini, memleketi baştan başa dolaşarak, verdiği vaazlar, dağıttığı risaleler ile halka yaymaktadır; mehdi’nin sözleri kendisini dinleyenler üzerinde şok etkisi yapıyor; öğrenim görmemiş ya da yarı eğitimli kitleler kıyamet gününe hazırlanmak için önlerinde birkaç haftalık zaman kaldığına sahiden inanıyorlar. Sayılı günlerini ibadetle ve mehdinin öğütlerini dinlemekle geçirmek için binlerce insan işini, gücünü bırakıyor. Bu muazzam grev yüzünden bütün ülke felce uğruyor; ulaşım, sanayi, ticaret birden duruveriyor. İşini, gücünü bırakmak halkın tamamen meşru bir hakkıdır; dünyanın sonu yaklaştığı hakkındaki kanaatini yaymak da mehdinin tamamen meşru hakkıdır. Nitekim İsa ile Elçileri de, kendi zamanlarında, tıpkı buna benzer bir inancı yaymak hatasına düşmüşlerdi. Böyle bir hal karşısında, insan, olağanüstü kötülükler, olağanüstü tedbirlerle bastırılır, düşüncesi ile, mehdi’yi ortadan kaldırmak için güçlü bir ayartma etkisi altında kalır. Fakat yasaya aykırı bir hareketi olmayan, kimseyi yasaya aykırı hareket etmeye tahrik etmeyen ve sükûn ve asayişin bozulmasına doğrudan doğruya sebep olmayan bir adamı tutuklamak apaçık bir zorbalık ve zulümdür. Birçok kimseler hürriyet saatini geriye almak kötülüğünün, gafilane bir propagandanın sebep olduğu, ne kadar büyük olursa olsun, kötülükten daha kötü olduğuna inanmışlardır. Söz hürriyetinin bazen zararlı olduğunu inkar etmek saçmadır. Her iyi şey bazen zararlı olabilir. Örneğin hükümetler öyle hatalar yaparlar ki, sonucu felaket olur; yasa hükümleri bazı münferit hallerde çok defa ağır ve adaletsizdir. Hristiyanlar da dinlerini böyle bir kötülükten uzak sayamazlar; aksini iddia etmeye kalkışırlarsa “Kurtuluş Yalnız Hristiyanlıktadır” prensibinin sebep olduğu sayısız ıstırapların acı hatırasını uyandırmaya fırsat vermiş olurlar.

Düşünme özgürlüğü prensibi sosyal ilerlemenin en yüksek şartı olarak kabul edilince, o, artık sıradan “halicabı” sahasından, adalet adını verdiğimiz, daha yüksek “halicabı” sahasına geçer; diğer bir söyleyişle, herkesin güvenebileceği bir hak olur. Bu hakkın sonuç olarak fayda esasına dayanmakta olması olgusu ise, bir hükümetin, özel durumlarda, fayda düşüncesine dayanarak onu sınırlamasını mazur ve haklı gösteremez.

Bundan otuz beş yıl kadar önce İngiltere’de kutsala saygısızlık için verilen cezaların adeta korkunç denecek bir sayıya çıkması yukarda değinilen fikri açıklamaya yarayan bir olaydır. Mukaddesata dil uzatma kanunlarının kaldırılmış olmamakla beraber, uygulanamaz oldukları genel bir varsayımdı. Oysa 1911 Aralık ayında ve daha sonraları, altı kişi bu suçtan mahkûm edilerek hapse atıldı. Hristiyan akaidine dil uzatmış olan bu mahkûmlar hep fakir sınıftan ve okuryazarlığı nerdeyse yok denebilecek kimselerdi, din aleyhindeki sözleri de pek kaba ve saldırgan sayılabilirdi. Bu davada, hakimlerden bazıları dinin esaslarına, “tartışma adabına” uymak şartı ile yapılacak itirazların kutsala saygısızlık sayılmayacağı, “terbiyesizce” yapılan hücumların ise kutsala saygısızlık suçunu teşkil edeceği yorumunu tutmuş görünmektedirler. Bu yorum kutsala saygısızlığın yasal tarifine yeni bir şekil vermeyi gerektirir ki, o da bu yasaların amacına tamamen aykırıdır. Sir J. F. Stephan gösteriyor ki, Lord Hale zamanından (XVII. asır) Foote muhakemesine (1883) varıncaya kadar hakimler hükümlerinde hep aynı doktrini öne sürmüşler ve daima aynı prensibe dayanmışlardır; doktrin şudur: Hristiyan dininin esas akidelerinin doğruluğunu inkar etmek bir suç olduğu gibi, onları aşağılamak veya onlarla alay etmek de bir suçtur; prensibe gelince o da şudur: Hristiyanlık devlet yasalarının bir kısmını oluşturur.

Bu gibi takibat için öne sürülen mazeret ve savunma, bunların dini hisleri hakarete ve alaya uğramaktan korumak amacıyla yapılmış olmalıdır. Bu hususta Sir J. F. Stephen’in görüşü şudur: “Eğer kanun gerçekten tarafsız olsaydı ve mukaddesata dil uzatmayı sırf inananların (müminlerin) hislerini rencide ettiğinden dolayı cezalandırsaydı, inanmayanların (gayrı müminlerin) hislerini rencide edecek mahiyette olan vaazları da cezalandırırdı. Dinin pek samimi ve vecitli şekillerinin hepsi bunlara İnanmayanlar için derece derece saldırgan bir nitelik arzeder.” Eğer yasa Hristiyan akaidinin doğruluğunu, hiçbir bakımdan, tanımazsa, aynı kuralı Salvation Army (Kurtuluş Ordusu) hakkında da uygulaması gerekir. Oysa gerçekte o yasa “ancak asıl prensibi addettiğim itisaf prensibi ile açıklanabilir ve varlığının hikmetini de o prensip oluşturur.” Hristiyanlığa karşı çıkanlar, haklı olarak, şöyle diyebilirler: eğer Hristiyanlık batıl ise, ona karşı niçin nazik ve terbiyeli bir şekilde saldırmalı? Onun iyiliği hak din olmasından ileri gelir. Batıl olduğunu teslim edince özel bir şekilde korunmaya değer olduğunu iddia edemezsiniz. Fakat kanun Hristiyanlar için, onların dini talimatı kendileri ile aynı kanaatte olmayanlar hakkında ne kadar saldırgan olursa olsun, hiçbir kayıt ve şart koymuyor; demek ki infiale sebep olacak lisan kullanmayı yasaklamak amacında tarafsız değildir; şu halde Hristiyanlığın hak din olduğu varsayımına dayanmaktadır; öyle ise prensibi de itisaftan ibarettir.

İngiliz Örf Kanunu’nun (Commott Law) kutsala saygısızlık suçu ile ilgili hükümleri, şimdi uygulanan şekliyle, ilerlemeye hizmet edecek kabiliyette olan gayrımüminlerin özgürlükleri için artık bir tehlike teşkil etmiyor. Fakat en yüksek prensip olan düşünme ve tartışma özgürlüğünü ihlal ediyor; öğrenim görmüş kimselerin, cezaya maruz kalmadan, başka bir tarzda, daha etkili ve daha sinsice söyleyebilecekleri şeyleri, tahsil görmemiş halkın, kendi bildiği tek ifade tarzı ile söylemelerine engel oluyor. Bu yüzden hapse mahkûm olanlardan bazılarının gayet çirkin bir dille söyledikleri şeyler ise, pek cahil olmamak şartıyla, her piskoposun kütüphanesinde bulunabilecek kitaplarda, az çok nazik bir ifade tarzı ile, bahsedilmiş olan şeylerdir ki, eğer kanun, gerçekten kanunsa, hükmünü bunlara da geçirmesi gerekirdi, Demek ki kanun, şimdiki uygulama şekline göre, sadece kaba ve terbiyesizce sözleri cezalandırmak suretiyle eğitimsiz hür düşünücülerin ağızlarını tıkamaktadır. Söyledikleri sözler dinleyenleri kızdırarak bir karışıklığa sebep olursa, söyleyenleri asayişin bozulmasına sebep olduklarından dolayı takip edilirler, yoksa sözlerinin kutsala saygısızlık niteliğinde olmasından ötürü değil41. Nitekim bir kiliseyi, hatta piskoposun konağını, soyan veya herhangi şekilde bir zarara uğratan kimse de mukaddesata tecavüz ettiğinden dolayı değil, hırsızlık ettiği için veya yaptığı tahribattan dolayı ceza görür.

Kutsala saygısızlık cezalarının kaldırılması 1889’da (Bradlaugh tarafından) Parlamentoya teklif edilmiş, fakat bu teklif reddolunmuştur. Bu cezaların kaldırılması acil bir zorunluluktur. Çünkü ancak ondan sonradır ki “ikide birde ortaya çıkan ve hiçbirinin hiç kimseye faydası olmadıktan başka, bazen, din perdesi altında özel kötü maksatların tatminine yol açtıkları için, uğrunda yapıldıkları davaya (yani dine) bile zararı dokunan takibat rezaletlerinin önüne geçilebilir42.”

Aklın otoriteye karşı açtığı savaş özgürlüğün nihai ve daimi zaferi ile sona ermiş gibi görünmektedir. En uygar ve gelişmiş ülkelerde tartışma özgürlüğü ana prensip olarak tanınmıştır. Bu özgürlüğün bir ülkenin kültür aydınlığı için mihenk gibi kabul edildiğini, ve sokaktaki adamın bile Rusya ve İspanya gibi, düşünce özgürlüğünün az çok zincire vurulduğu ülkeleri diğerlerinden daha az uygar saymakta tereddüt etmediklerini söyleyebiliriz. Aydın sayılan insanlar, gökte olsun, yerde olsun, teolojik inançlara saygı göstermeden veya onlara başvurmaksızın incelenip irdelenemeyecek hiçbir şey mevcut olmadığını doğal görürler.Hiçbir bilim adamının araştırma ürünlerini, sonuçlarının revaçta olan inançlar üzerine yapabileceği etkiyi asla düşünmeden, yaymaktan hiçbir korkusu yoktur. Dini akideler ile siyasi ve sosyal kurumlan eleştirmek serbesttir. Gönülleri ümit dolu insanlar zaferin daimi olduğuna; hala onun aleyhinde işleyen kuvvetler varsa, bunların da ileride yıkılıp gideceğine, ve bu özgürlüğün yavaş yavaş daha geri memleketlerde de yayılacağına emin olabilirler. Bununla beraber, bu görünüşün pek güvenilecek bir şey olmadığını da tarih bize hatırlatabilir. Tekrar büyük bir gerileme vaki olmayacağını kesin surette bilebilir miyiz?

Çünkü, gördük ki, düşünme ve tartışma özgürlüğü Yunan ve Roma aleminde tam bir surette gerçekleşmiş iken, görünmez bir kuvvet, Hristiyanlık şeklinde, ortaya çıkarak insan aklını zincire vurdu, özgürlüğü baskı altına aldı, ve insanı, kaybettiği özgürlüğünü yeniden kazanmak için, yıpratıcı mücadelelere mecbur etti.

Gene böyle bir durumun gerçekleşmesi düşünülemez mi? Bilinmeyen bir taraftan yeni bir kuvvet ortaya çıkarak dünyayı şaşkınlığa uğratıp buna benzer bir gerilemeye sebep olamaz mı?

Kutsala saygısızlık Almanya’da kanuna tecavüz sayılır; fakat cezalandırılabilmek için bu tecavüzün kasten ve fiilen yapıldığı sabit olmak icabeder, cezası da üç günü geçmemek üzere hapisten ibarettir

42 Alıntılanan parça Sir. J. F, Stephen’ın Fortnightly Review’da (Mart, 1884, S. 289318) çıkan “Blasphemy and Blasphcmous Libel” adlı makalesinden alınmıştır.

Bunun imkanı inkar olunamaz, fakat bazı düşünceler vardır ki, onlara göre öyle bir durumun oluşması mümkün değildir (meğer ki bir katastrof Avrupa medeniyetini silip süpürsün). Bugünkü fikri durum ile kadim devirdeki fikri durum arasında radikal bazı farklar vardır. Fizik alemin mahiyeti hakkında Yunanlılarca bilinen vakıalar azdı. Öğretilen olguların çoğu ispat edilmiş şeyler değildi. Astronomi ile coğrafyada onların bildikleri şeyler ile bizim bildiklerimizi karşılaştırın onların en çok bildikleri de (matematik de dahil olarak) bu iki bilimden ibaretti. Üzerinde çalışacak, tahkik ve ispat edilmiş, vakıaların pek az bulunduğu saha spekülasyon için geniş bir zemin oluşturur. Birbirine rakip teorilerden birini koruyarak ötekileri ortadan kaldırmak ise, ispat edilmiş vakıalardan teşekkül eden bütün bir sistemi ortadan kaldırmaktan çok farklı bir iştir. Bir astronomi okulu dünyanın Güneş etrafında döndüğünü, diğeri Güneş’in dünya etrafında döndüğünü iddia ettiği halde, ne biri ne diğeri iddialarını ispat edemezse, hükmünü geçirecek kuvvete sahip olan otorite bunlardan hangisini isterse menedebilir. Fakat bir kere bütün astronomlar dünyanın Güneş etrafında döndüğünü tasdik edince, otoritenin, buna aykırı olan yanlış teoriyi kabul etmeye insanları zorlaması boş bir gayret olur. Kısacası bugün akıl, alemin esası hakkında, gerçekleşmiş olgulardan oluşan, büyük bir bilgiye sahip olduğu içindir ki, Hristiyan teolojisinin onu esaret halinde tuttuğu zamanlardakinden çok kuvvetli ve sağlam bir durumda bulunmaktadır. Bütün o bilimsel vakıalar onun kaleleridir. Bundan başka, ilerde bilimin sürekli gelişimini durdurabilecek bir şeyin ortaya çıkması da kolayca tasavvur olunamaz. Eski zamanlarda bu gelişim bir azınlığa dayanıyordu; şimdi ise bu işe birçok milletler ortaktır. Bilimin önemi hakkında bugün öyle genel bir kanaat vardır ki, böyle bir hal Yunanda görülmezdi. Maddi medeniyetin ancak bilim sayesinde ilerleyebildiği keyfiyeti de bilimsel araştırmaların birdenbire duruvermeyeceğine fiili bir garanti teşkil etmektedir. Aslında şimdi bilim de, din gibi, bir sosyal kurumdur.

Fakat bilim hayli emin bir durumda görünmekle beraber, bilimsel zihniyetin itibar gördüğü memleketlerde sosyal, siyasal ve dinsel meselelere temas eden spekülasyonlar için ağır kayıt ve şartlar konulması imkanı vardır. Rusya’da başka yerlerde bulunanlardan hiç aşağı olmayan bilim adamları vardır, bununla beraber bu ülkedeki sansür de dillerde destandır. Şimdi düşünmenin serbest olduğu ülkelerde de baskı ve zorlama siyasetinin uygulanabileceğini tasavvur etmeye hiç engel yoktur. Fransız Devrimindekiler gibi dogma ve formüllerden esinlenen önderlerin idaresi altında sosyal bir değişim (devrim) hareketi hüküm sürüp de bu önderler kendi akidelerini zorla hakim kılmaya azmedince, baskı ve zor tedbirlerine sarılmaları, önlenmesi imkansız bir hal olur. Fakat ileride saati geriye almak teşebbüslerine kalkışılmayacağım varsaymak safdillik olsa bile, özgürlük bugün Roma İmparatorluğu zamanında olduğundan çok daha müsait bir durumda bulunmaktadır. Çünkü o zamanlar, düşünce özgürlüğünün toplumsal önemi takdir edilmiyordu, bugün ise, o özgürlüğü yeniden elde etmek için yapılmış olan uzun mücadelelerin sonucu olarak, insanlar onun değerini tam bir bilinçle anlamışlardır. Bu kanaat özgürlük aleyhinde her türlü suikast tertiplerine karşı koyacak derecede kuvvetli olsa gerektir. Bununla beraber, insanlığın ilerlemesi düşünce özgürlüğüne bağlıdır, fikrini bir aksiyom olarak gençlerin kafalarına iyice yerleştirmek uğrunda yapılmadık hiçbir şey bırakılmamalıdır. Fakat, bunun daha hayli zaman yapılamayacağından da, galiba, endişe edilebilir. Çünkü eğitimin ilk devrelerinde uyguladığımız yöntemler otorite temeline dayanmaktadır. Gerçi çocuklara bazen kendi başlarına düşünmeleri tavsiye edildiği de olur. Fakat bu güzel öğüdü veren ana baba veya hocalar, çocuğun kendi kendine düşünmesinden çıkacak sonucun büyüklerinin inançlarına uygun düşeceğine kani olanlardır. Çocuğun, muhakeme ederken, kendisine otorite tarafından telkin edilmiş olan prensiplere dayanacağı farzolunur. Ama onun kendi başına düşünmesi, gerek ahlak, gerek din mevzularında, bu prensiplere itiraz mahiyetini alırsa, bu hali, ana babalar veya hocalar (pek müstesna zeka sahibi kimseler olmadıkça) son derece nahoş görürler ve kendisini öyle düşünmekten kesinlikle vazgeçirmeye çalışırlar. Doğaldır ki, düşünme özgürlüğünde bu kadar ileri gidebilecekler de ancak pek özel bir yetenek sahibi olan çocuklardır. Bu durumda olanlara, her şeyden önce, “Babana ve anana itimat etme” denilirse, ihtimal ki, kendilerine gelecekleri için daha vaatli bir öğüt verilmiş olur. Çocuklar anlayacak yaşa gelince, kendilerine, otoriteye dayanarak söylenen şeylerin kabulü ne zaman akla uygun, ne zaman akıldışı olacağını öğretmek de onlara verilecek terbiyenin bir kısmını teşkil etmelidir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe