Düşünce Ve Tartışma Özgürlüğü Üzerine

John Stuart Mill


Umulur ki, «basın özgürlüğü»nün, bozuk ahlaklı ya da zorba hükümete karşı güvencelerden biri olarak, herhangi bir savunma gereksinimi duyacağı zamanlar geçmişte kalmıştır. Çıkarları halkın çıkarlarıyla aynı olmayan bir yasama ya da yürütme organının onlara düşünceler yazdırmasına, onların hangi kuramları ve tartışmaları dinlemelerine olur verileceğini belirlemesine izin vermenin karşısında, artık hiçbir kanıta gerek duyulamayacağını varsayabilriz. Bundan başka, sorunun bu aşaması, önceki yazarlarca o kadar sıksık ve başarılı biçimde işlenmiştir ki, burada üzerine durmamız gerekmiyor. İngiliz yasaları basın konusunda her ne kadar günümüzde, Tudor’lar zamanındaki kadar emir kulu ise de, ayaklanma korkusunun bakanlar ile hakimleri alışılmış dürüst davranış tarzlarından uzak tuttuğu bazı geçici korku dönemleri ayrı, o yasanın siyasi tartışma karşısında edimli uygulanma tehlikesi azdırO) ve genel bir deyimle, anayasa ile yönetilen

(1) Bu satırların henüz yazılmış bulunduğu bir sırada idi ki, onları şiddetle yalanlamak istermiş gibi, Hükümet 1858’de Basını izlemeye başladı. Böyle olmakla beraber, genel tartışma özgüriüğüne bu düşüncesiz karışma beni metinde bir tek sözcüğü bile değiştirmeye yöneltmediği gibi, kendi ülkemizde, korku anları dışta, siyasi tartışma için eza ve ceza döneminin artık geçmiş olduğu konusundaki yargımı da hiç zayıflatmamıştır; çünkü öncelikle, bu izlemede üstelenmemiştir; İkincisi, bu izleme, gerçeği söylemek gerekirse, hiçbir zaman siyasi bir izleme değildi. Yöneltilen suç, kuruluşları ya da hükümettekilerin işlerini ya da kişilerini eleştirme suçu değil, ahlaksız bir kuram olarak görülen «Zorbayı öldürmenin yasaya uygun olduğu» düşüncesini yayma suçuydu.

Ülkelerde, hükümetin, bu hükümet halka karşı bütünüyle sorumlu olsun olmasın, düşünce açıklamayı sık sık denetimi altına almaya kalkışacağından korkmak gereksizdir, meğerki hükümet bunu yaparken kendini halkın genel hoşgörüsüzlüğünün edim aracı durumuna getirsin. Şu halde varsayalım ki, hükümet halk ile tamamen birliktir ve onların oyu olduğunu düşündüğü şeyle uygun olmadıkça hiçbir zor kullanmayı düşünmüyor. Ama ben halkın, ister kendisi, ister hükümeti aracılığıyla, böyle bir zor kullanma hakkını da reddediyorum. Bu zor yasal değildir. Buna en iyi hükümetin de, en kötü hükümetten daha fazla hakkı yoktur. Bu zor kamuoyu ile uyuşumlu kullanıldığında, kamuoyuna rağmen kullanıldığı zamandaki kadar ya da ondan da zararlıdır. Eğer biri hariç, bütün insanlar aynı düşüncede olsalar ve yalnızca bir kişi karşı düşüncede olsa, nasıl bu birinin, elinde güç olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa, insanların da bu birini susturmaya hakları yoktur. Bir düşünce, sahibinden başkası için hiçbir değeri olmayan ve kişiye ait bir şey olsa ve o düşünceden yararlanmaktan yasaklanmak sadece özel bir zarar oluştursaydı,

Bu ayrımdaki kanıtların herhangi bir değeri varsa, ne kadar ahlaksızca görülürse görülsün, herhangi bir kuramı, törel bir inanç sorunu olarak, savlayıp tartışma konusunda eksiksiz bir özgürlüğün var olması gerekir. Buna dayanarak «Zorbayı öldürme» kuramının bu unvana layık olup olmadığını burada incelemek uygunsuz ve yersiz olacaktır. Ama şunu söylemekle yetineceğim ki bu konu bütün zamanlarda ahlakın kapanmamış meselelerinden biri olmuştur; yasanın üstüne çıkarak kendini yasal ceza ya da denetimin erişemeyeceği bir konuma yükseltmiş olan bir katili yere seren bir vatandaş bireyin edimi, bütün uluslarla en iyi ve en akıllı bazı insanlarca, bir cinayet değil, yüksek bir erdem örneği sayılmıştır ve bu edim, doğru olsun, yanlış olsun, adam öldürme niteliğinde değil, iç savaş niteliğindedir. Böyle olduğuna göre, ben diyorum ki, bu edime kışkırtma, belirli bir halde, cezayı gerektiren bir konu olabilir, ama ancak şu koşulla ki bunun ardından açık bir edim gelsin ve hiç olmazsa edim ve kışkırtma arasında olası bir bağlantının olduğu kanıtlanmış olsun. O zaman bile, yabancı bir hükümet değil, ancak saldırıya uğrayan hükümettir ki kendi varlığına karşı yöneltilmiş olan saldırıyı, nefsi müdafaa hakkını kullanarak, yasal biçimde cezalandırabilir.

Bu zararın sadece birkaç kişiye ya da birçok kişiye verilmesi arasında fark olabilirdi. Ama bir düşüncenin susturulmasındaki asıl kötülük, onun insan türüne karşı, yaşayan kuşağa olduğu gibi, gelecek kuşaklara karşı da bir haydutluk olması; o düşüncenin yandaşlarından da fazla olarak, söz konusu düşünceye yandaş olmayanlara karşı bir soygunculuk olmasıdır. Düşünce eğer doğru ise, insanlar yanlış olanı doğru olanla değiştirmek imkanından yoksun bırakılırlar; eğer yanlış ise, onlar, hemen hemen aynı derecede büyük bir yararı, yani hakikatin batıl ile çarpışması sonucunda onun daha açık anlaşılmasını, daha canlı bir etki bırakması fırsatını elden kaçırmış olurlar.

Bu iki varsayımı ayrı ayrı el almak gerekir, bunların tartışılması her birine denk gelen iki ayrı kola ayrılır, Boğmaya kalkıştığımız düşüncenin yanlış bir düşünce olduğundan hiçbir zaman emin olamayız; ayrıca bundan emin olsaydık bile, onu boğmak gene de kötülük olurdu.

Öncelikle: Hükümet etkisiyle ortadan kaldırılmaya girişilen düşünce, olabilir ki, doğrudur. Onu ortadan kaldırmak isteyenler, doğal olarak, onun doğruluğunu yadsırlar; ama onlar da yanılmaz değillerdir. Onların, sorunu bütün insanlık adına kesip atmaya; diğer her bireyi usa vurma olanaklarından yoksun bırakmaya hakları yoktur. Bir düşüncenin açıklanmasını, onlar bunun yanlış olduğuna eminler diye, reddetmek, bir şeyin onların gözünde saltık olmasının mutlak saltık ile aynı şey olduğunu sanmak olur. Her tartışma yasaklama bir yanılmazlık taslamadır. Tartışma yasaklamayı kötü görmemizi ve göstermemizi böyle kalıplaşmış bir kanıta dayandırmamızı hoşgörün; çünkü kalıplaşmış olması, kanıtımızın kötü bir kanıt olduğu anlamına gelmez.

İnsanlığın sağduyusu için yazıklanılacak bir şeydir ki, edimsel usa vurmanın yanılabilirliği kuramda sürekli kabul edildiği halde, insanların yanılabilirliğinin onların edimsel usa vuruş üzerindeki etkisini göstermekten uzaktır; çünkü her birey kendisinin yanılabilir olduğunu bildiği halde, pek az kimse kendi yanılırlığına karşı herhangi bir önlem almayı gereksinir; ya da kendilerinin pek emin oldukları herhangi bir düşüncenin, işlemeye hazır bulunduklarını kendilerinin de teslim ettikleri hata örneklerinden biri olabileceği olasılığını pek azı kabul eder. Mutlak hükümdarlar ya da sınırsızca boyun eğmeye alışmış diğerleri, alışıldığı üzere, hemen her konuda kendi düşüncelerine bu tam güveni duyarlar. Bazen kendi düşüncesine karşı çıkılmasını umursayıp, yanıldıklarında, hatalarını düzeltme alışkanlığından tamamen yoksun bulunmayan daha mutlu durumdaki insanlar ise, aynı sınırsız güveni, kendi düşüncelerinden sadece çevrelerindekilerin hepsince ya da alışkanlıkları üzere, düşüncelerini sordukları kimselerin katıldıkları düşüncelerini gösterirler; çünkü bir insan bilindiği gibi, tek başına usa vurmaya güven duymayışı oranında, genellikle mutlak bir güvenle «dünya»nın yanılmazlığına inanır. Dünya ise, her bireye göre, içinde kendisinin ilişkide bulunduğu bölümdür; kendi partisi, kendi mezhebi, kendi kilisesi, kendi toplumsal sınıfı gibi; eğer bir kimseye dünya kavramı kendi ülkesi, kendi dönemi kadar yaygın herhangi bir şeyi açıklıyorsa, o adama, diğerleri ile kıyaslandığında, hemen hemen liberal ve geniş fikirli denebilir. Bunun gibi; o insan diğer dönem, ülke, mezhep, kilise, sınıf ve partilerin bir zamanlar kendi düşündüğünün tam tersini düşünmüş olduğunu; şimdi de düşündüklerini bilse, onun bu ortak yetkeye duyduğu inanç gene de sarsılmaz. Ayrı düşüncede olan diğer insanların dünyalarına karşı doğru yolda olma sorumluluğunu kendi dünyasının omuzlarına yükler; bu birçok dünyalar içinde kendisinin bel bağladığı dünyayı yalnızca bir rastlantının saptamış olduğuna; kendisini Londra’da bir Anglikan papazı yapan aynı etkenlerin pekala onu Pekin’de bir Budist ya da Konfüçyüs rahibi de yapabilecek olduğuna asla aldırmaz. Bununla birlikte, kanıtlar ne kadar apaçık kılabilirse, kendiliğinden o kadar apaçıktır ki, bireyler gibi, dönemler de yanılmaz değillerdir; çünkü her dönem tutan öyle çok düşünceler olmuştur ki; ondan sonraki çağlar o düşünceleri sadece yanlış değil, saçma da bulmuşlardır; bir zamanlar genel olan birçok düşünceyi zamanımız nasıl reddediyorsa, şimdi genel olan bu düşünceleri de gelecek zamanların kabul etmeyeceği aynı derecede kesindir.

Bu çıkarıma karşı ileri sürülmesi umulur olan karşı koyma, olasılıkla aşağıdaki gibi bir karşı koyma olabilir. Hatanın yayılmasının önüne geçerken; toplum yetkesince kendi akıl yürütmesine göre ve sorumluluğu altında yapılan diğer herhangi bir şeyde olduğundan daha büyük bir yanılmazlık taşlamacılık durumu olamaz asla. Akıl insanlara, kullansınlar diye verilmiştir. Söz konusu aklın hatalı kullanılması olasılığı var diye, insanlara, onu hiç kullanmayacaksınız mı diyeceğiz? Onların zararlı saydıkları şeyi yasaklamaları, hatadan ayrıklık savında bulunmak değil, tersine; kendilerine gereken vicdani yargılarına uygun davranma görevini, yanıtsalar bile, yerine getirmeleri demektir. Düşüncelerimizin yanlış olma olasılığı var diye, bu düşüncelere uygun davranmayacak olursak, bütün çıkarlarımızı yüzüstü; bütün görevlerimizi yapılmamış bırakalım.

Her davranışa uygulanan bir karşı koyma; herhangi bir davranışa karşı hiç de sağlam bir karşı koyma olmayabilir. Hükümetlerin ve bireylerin işi, bulabilecekleri en doğru düşünceleri dikkatle edinmek; doğru olduklarına emin olmadıkça da bunları kimseye zorla kabul ettirmemektir (Bu yolda aklı yürütenler, sözlerine devam edip, diyebilirler ki): Ama onlar bundan emin olunca, kendi düşüncelerine göre devinime geçmekten kaçınmaları, salt daha az aydın olan dönemlerde başka insanlar şimdi doğru olduğuna inanılan düşüncelere zulümle karşılık verdiler diye, insanlığın iyiliği için bu ya da öbür dünyada tehlikeli olduğuna kendilerinin içtenlikle inandıkları kuramların sınırsızca ortalığa yayılmasına izin vermeleri artık insaf değil, korkaklık olur. Aynı hataya düşmemeye dikkat edelim denebilir ama hükümetler ve uluslar, yetkenin kullanılmasına uygun konular olduğu yadsınamayan diğer şeylerde de hatalar işlemiş; kötü vergiler koymuş, haksız savaşlar çıkarmışlardır. Böyledir diye hiç vergi koymamamız ve nasıl bir kışkırtma karşısında kalırsak kalalım, hiç savaşmamalıyız diyebilirmiyiz? İnsanlarla hükümetler, olabildiğince iyi davranmalıdırlar. Mutlak yıkılmazlık diye bir şey aradığımız yok, insan hayatının amaçlarına yetecek güvenceler arıyoruz. Kendi davranışımıza kılavuz olması bakımından, düşüncemizin doğru olduğunu varsayabiliriz; saymalıyız da: kötülerin bizim yanlış, zararlı düşünceleri yayarak toplumu karıştırmalarına engel olduğumuzda, varsaydığımız da bundan fazlası değildir. Yanıtlıyorum; bu çok daha fazlasını varsaymak olur. Bir düşüncenin, ona her yoldan karşı çıkılarak çürütülmesi olanağı varken; çürütülememiş olmasından dolayı, doğru olduğunu varsaymakla, onun reddedilmesine izin vermemek adına, onun doğruluğunu varsaymak arasında çok büyük ayrım vardır. Eylemleştirmek için, bir düşüncenin doğru olduğunu varsaymamızı yerinde kılan temel koşul; başkalarının bizim düşüncemizin tersini söyleyip; yanlışlığını kanıtlama konularında tam özgürlüklerinin bulunmasıdır; bunun dışında hiçbir koşul altında, insani yetileri olan bir yaratığın elinde haklı olduğuna ilişkin geçerli herhangi bir güvence yoktur.

Gerek düşünce tarihini, gerekse insan yaşantısının alışıldık gidişini incelediğimizde, her ikisinin de olduklarından daha kötü olmayışlarını neye yormalı? Kesindir ki, bunu insan anlayışının özgücüne bağlayamayız; çünkü kendiliğinden apaçık olmayan herhangi bir konuda, onu akla vurabilecek yetenekte bir kişiye karşılık, bu yetenekten yoksun doksan dokuz kişi vardır; yüzüncü bireyin yeteneği de sadece oransaldır; çünkü geçmişteki her kuşağın seçkin çoğunluğu, şimdi hatalı olduğu anlaşılan birçok düşünceye yandaş olmuş; artık kimsenin haklı gösteremeyeceği birçok şey yapmış; ya da onaylamışlardır. İnsanlar arasında öyleyse, sağduyulu düşünce ve devinim tarzının genel açıdan üstün gelmesinin gerekçesi nedir? insanlığın dertleri hemen hemen çaresiz denebilecek bir duruma düşmedikçe ki sürekli düşegelmiştir var olması gereken bu üstünlük varsa sahiden; gerekçesi, insandaki hem düşünsel hem törel bir varlık olarak saygıdeğer her şeyin kaynağı olan insan anlıksalının özelliklerinden biridir; yani, ussallığın üstünlük kazanması insanın hatalarının düzeltilmesinin olanaklı oluşundan kaynaklanıyor; insanın, hatalarını, tartışma ve deneyim yoluyla düzeltme becerisi vardır. Sadece deneyim de yetmez. Bunun nasıl yorumlanacağını göstermek için, tartışma da olmalıdır. Yanlış düşünceler, yanlış eğilimler olay ve kanıtın karşısında zamanla teslim olurlar; ama anlak üzerinde herhangi bir etki oluşturmaları için, olay ve kanıtların algılanması gerekir. Anlamlarını aydınlatmak amacıyla açıklama yapılmadan, her şeyi kendiliğinden anlatabilen olayların sayısı pek azdır. Öyleyse insan akıl yürütmesinin olanca güç ve değeri bu tek özelliğe, yani, yanlış olduğunda, düzeltilebilmesine bağlı olduğundan, ona ancak, düzeltme çareleri sürekli elde bulundurulduğunda güvenilebilir. Akıl yürütmesi güvene gerçekten değer olan herhangi birini örnek diye alırsak, acaba onun akla vurması bu duruma nasıl gelmiştir? Gelmiştir çünkü; o herhangi biri, kendi düşünce ve davranış tarzının eleştirilmesine karşı anlayışını açık tutmuştur; çünkü kendisine karşı söylenebilecek her sözü dinlemeyi; doğru oldukları sürece ve doğru oldukları oranda onlardan yararlanmayı, yanlış olanın yanlışlığını kendine, fırsat düştükçe başkalarına da, açıklamayı alışkanlık edinmiştir. Çünkü o, her bir insanın, bir konunun tamamını bilmeye az çok yaklaşabilmesinin tek yolunun o konu hakkında farklı düşünceleri olanların söyleyebileceklerini dinlemek, her anlayıştaki insanın o konuya ilişkin umulur bütün bakış tarzlarını incelemek olduğunu anlamıştır. Egemenlerin hiçbiri, bu egemenliğini başka bir yolla değil; ancak bu yolla sağlamıştır; başka herhangi bir yolla erdemli olmanın da insan anlayışında ve doğasında yeri yoktur. Kendi düşüncelerini diğerleriyle karşılaştırıp düzelterek tamamlamayı sürekli alışkanlık edinme, o düşünceyi uygulamada kararsızlık gerektirmek şöyle dursun, ona haklı bir güven beslemek için dayanılacak değişmez tek temeldir; çünkü, kendisine karşı söylenebilecek şeyleri, hiç değilse açıkça söylenebilenleri öğrenmiş; konumunu bütün yadsıyanlara karşı almıştır; karşı çıkma ve güçlüklerden yılacağına, onları aramış olduğunu; herhangi bir yandan konusunun üzerine salınabilecek hiçbir ışığı da perdelememiş olduğunu bilir; bunlardan ötürü de o insanın, kendi akla vurmasının, böyle bir işlemden geçmemiş olan herhangi birinin ya da herhangi bir kalabalığın akla vurmasından daha iyi olduğunu düşünmeye hakkı vardır.

İnsanların en akıllıları, kendi uslamlamalarına güvenmeye en çok hakkı olan kimseler bile, kendi akla varmalarının doğruluğuna birden bel bağlayamayarak ona güvenişlerini böyle eleştiri olanaklarını sürekli açık bulundurmak gibi bir güvenceye bağlama gereği duyduklarına göre, aynı yönteme, adına halk denen o birkaç akıllı ile birçok da akılsız bireyden oluşan topluluğun da uyması elbette gerekir; onlardan bunu istemek, aşırı bir istek değildir. En hoşgörüsüz Kilise olan Roma Katolik Kilisesi, bir azizin azizliğinin resmen tanınma törenine bile, bir «Şeytanın avukatı»nı kabul edip, onu sabırla dinliyor. Görülüyor ki, insanların en azizi ölümünden sonra, azizlik mertebesine, ta şeytanın onun aleyhinde söyleyebileceği her şey bilinip tartılmaya kadar, kabul edilemiyor. Dahası eğer Newton’ın felsefesinin bile tartışılmasına izin verilmemiş olsaydı, insanlar onun doğruluğu hakkında bugün duydukları kadar tam bir güven duyamazlardı. Haklarında en fazla güvenceye sahip olduğumuz inançların, ancak herkesi onların asılsız olduklarını kanıtlamaya sürekli davetten başka bel bağlayabilecekleri koruyucu hiçbir şey yoktur. Eğer bu meydan okumayı kabul eden çıkmaz, veya çıkar da girişimi sonuçsuz kalırsa, kesinlikten gene çok uzağız; ancak insan aklının şimdiki halinin uygun bulunduğu oranda elden geleni yapmış, gerçeğin bize ulaşmasına olanak verebilecek olan hiçbir şeyi boşlamamış oluruz: Eğer tartışma alanı açık bulundurulursa, daha iyi bir gerçek var olduğunda, insanın aklı onu alabilecek hale geldiği gün onun da bulunacağını umut edebiliriz; arada geçecek zaman boyunca da, gerçeğe yaklaşmanın kendi zamanımızda olabilecek kadarını elde etmiş olduğumuza güvenebiliriz. Yanılabilir bir varlığın elde edebileceği işte bu kadardır ve onu elde etmenin tek yolu budur.

İnsanların serbest tartışma yanlısı kanıtların sağlamlığını kabul edip de aynı kanıtların «her olayı kapsamasına az rastlanır bir olay için de doğru olmadıkça, nedenlerin, hiçbir olay için doğru olmadıklarını fark etmeyerek, karşı çıkmaları gariptir, insanların, kuşkulu olasılığı bulunan bütün konularda mutlaka serbest tartışmanın var olmasını teslim edip de belirli bir ilke ya da kuramın tartışılmaz kesinlikte diye, yani, onun kesin olduğundan kendileri emin oldukları için tartışılmasının yasaklanması gerektiğini düşündükleri zaman, kendilerinin yanılmazlık taslamadıklarını düşlemeleri tuhaftır. Eğer izin verilse bir önermenin kesinliğini kabul etmeyecek herhangi biri var iken ve ona bu izin verilmezken, herhangi bir önerme için kesindir demek, ya da bizim ya da bizimle uzlaşmış olanların kesinliğe karar verecek hakimler, üstelik diğer tarafı dinlemeden karar verecek hakimler, olduğumuzu sanmak olur.

«İnançtan yoksun ama kuşkuculuk (reybilik) karşısında dehşete düşmüş» diye nitelendirilen bulunan çağımızdaki bu çağın insanları düşüncelerinin doğru olmasından çok, asıl o düşünceler olmazsa ne yapacaklarını bilmediklerinden emindirler bir düşüncenin genelin saldırısından korunması gerektiği savları, o düşüncenin doğruluğundan çok, onun toplum için önemine dayanıyor. Mutluluk için gereklidir denmezse de, o kadar yararlı olan bazı inançlar vardır ki, diyorlar, toplumun, diğer çıkarlarının herhangi birini korumak kadar, o düşünceleri tutmak da hükümetlerin görevidir. Böylesine zorunlu ve hükümetlerin ödevlerinin sınırına bu kadar doğrudan doğruya giren bir olayda, yanılmazlıktan daha az bir şeyin, hükümetlere, insanların genel düşüncesince onaylanan kendi düşünceleri dairesinde iş görme iznini verebileceği, dahası onları buna zorunlu tutabileceği savında bile bulunuluyor. Sık sık ortaya atılan ve daha da sık olmak üzere, düşünülen bir konu da, bu esen inançları, ancak kötülerin güçsüzleştirmek isteyebilecekleridir; kötülere sınırlar koymakta, ve sadece bu gibi kötü insanların yapmak isteyebilecekleri şeyleri yasaklamakta asla hatalı bir yan olamayacağı düşünülüyor. Bu düşünce tarzı, tartışmaya sınırlar konmasını haklı gösteren nedeni, kuramların doğruluğu değil, yararlılığı sorunu durumuna getiriyor; böylelikle de düşünceler arasında yanılmaz hakimlik etme savının sorumluluğundan kurtulduğunu sanıyor. Ama kendilerini böylece tatmin edenlerin ayrımına varmadıkları şudur ki; yanılmazlık taslama, sadece, bir noktadan diğerine yer değiştirmiş oluyor. Bir düşüncenin yararlılığı da, kendiliğinden bir düşünce sorunudur; Düşüncenin kendisi kadar itiraz kaldırır, onun kadar tartışmaya açık, onun kadar tartışmaya gereksinimi olan bir sorundur. Mahkûm edilen düşünce kendini tam savunma olanağına sahip bulunmadıkça; bir düşüncenin yanlış olduğuna karar vermekte olduğu gibi, onun zararlı olduğu çıkarsamasına varmak için de gene aynı gereksinim, düşünceler arasında bir yanılmaz hakime gereksinim, vardır. Rafizi kendi düşüncesinin doğruluğunu savlamaktan yasaklanmış olmakla beraber, yarar ya da zararsızlığını savlamakla görevli kılınabilir demek, yetmez. Bir düşüncenin doğruluğu onun yararlılığının bir parçasıdır. Bir önermeye inanılmasının arzuya uyar olup olmadığını anlamak istediğimizde, bunun doğru olup olmadığını düşünce dışı bırakmamız olası mıdır? Gerçeğe aykırı olan hiçbir düşünce, kötülerin değil, en iyilerin düşündüklerine göre, sahiden yararlı olamaz: Böyle insanları, yararlı olduğu söylenen ama kendilerinin yanlış olduğuna inandıkları bir kuramı yadsıma suçuyla suçladıklarında, bu savunmayı öne sürmekten alıkoyabilir misiniz? Tartışılmaz kabul edilen düşüncelerin yandaşları, bu savunmadan, olabildiğince yararlanmaktan hiçbir zaman geri durmazlar; onların yararlılık sorununu sanki doğruluk sorunundan yalıtılabilirmiş gibi ele aldıklarını görmezsiniz; tersine, onların kuramı her şeyden önce «hakikat» olduğu içindir ki onun teslim olunması ya da ona inanılması bu kadar gerekli bulunabiliyor. Bu kadar yaşamsal bir kanıt bir yanca kullanılıp öbürünce kullanılamazken, yararlılık sorununun dürüstçe tartışılması asla imkanlı olamaz. Olay bakımından, yasa veya genel duyu (genelin duyguculuğu), bir düşüncenin doğruluğunun tartışılmasına izin vermeyince, onun yararlılığının yadsınmasına karşı da yine o kadar az hoşgörülü olurlar. Onların gösterebilecekleri en büyük hoşgörü, sonunda o düşüncenin mutlak zorluğunu ya da o düşünceyi reddediş olumlu suçunu hafifletmekten oluşur.

Biz, kendi akıl yürütmemize göre, onları mahkûm ettik diye düşüncelerin kendilerini duyurmaları olanağını reddetmenin zararını daha bütünlükle belirtmek için, tartışmayı somut bir örnekle saptamak iyi olacak; benim için en az uygun olan örnekleri düşünce özgürlüğü karşısındaki kanıtın, hem doğruluk hem yararlılık yönlerinden en güçlü sayıldığı örnekleri almayı yeğliyorum. Diyelim ki karşısında bulunulan düşünceler, bir Allah’a ve ahirete inanma ya da doğru olduğu alışkanlık sonucu kabul edilmiş törel kuramlardan biri olsun. Savaşımı böyle bir zeminde vermek, dürüst olmayan bir karşı çıkıcıya büyük bir üstünlük verir; çünkü o mutlaka şunu söyleyecektir (dürüstlükten ayrılmak istemeyenlerin çoğu da bunu içlerinden söyleyeceklerdir): Yasa korumasına alınmaya yetecek düzeyde kesin saymadığınız kuramlar bunlar mı? Bir Allaha inanma, sizin, ondan emin olmanın yanılmazlık taslama olacağı savında bulunduğunuz düşüncelerden biri midir? Ama izinleriyle şunu işaret edeyim ki, benim yanılmazlık taslama dediğim şey, bir kuramdan (bu kuram ne olursa olsun) emin olma durumu değildir. O sorunu başkaları için, hem de onların söylenebilecek kötü şeyleri duymalarına izin vermeden, karara bağlamaya kalkışmaktır. Bu savı, benim en kutsal yargılarımın yararına bile ileri sürülse, yine kabul etmem, tamamen reddederim. Bir düşüncenin yalnız yanlışlığına değil, aynı zamanda (tamamen çirkin bulduğum deyimleriyle) ahlaksızlık ve sövgü olduğuna dair bir kimsenin yargısı ne kadar olumlu olursa olsun; o zaman bile, eğer o kimse kendi ülkesinin veya çağdaşlarının genel akıl yürütmelerinin iyiliğine erişen bu kişisel akıl yürütmeye uyarak, o düşüncenin yararına olan kanıtların dinlenmesini yasaklarsa, yanılmazlık taslamış olur. Düşünceye ahlaksızcadır ya da sövmedir demekle bu ukalalık daha az karşı çıkmaya değer ya da daha az tehlikeli olmak şöyle dursun, tersine, bütün diğer ukalalıkların en öldürücüsü bu ukalalılıktır. Bir kuşağın insanları sonraki kuşaklarda şaşkınlık ve nefret uyandıran o korkunç hataları tamamıyla işte bu nedenlerle işlemişlerdir. Tarihin unutulmaz örneklerini böyleleri arasında buluyoruz; bunlar yasanın kolunun en seçkin insanların kafalarını koparmak ve en yüce kuramları kökünden sökmek için kullanıldığı zamanlara aittir. Bu yasa yolu ile yok etme eylemi, kuramlar için pek o kadar değilse de, insanlara karşı yürekler acısı bir başarıyla kullanılmıştır. Kuramlardan bazıları gerçekten ondan sonra da yaşamayı sürdürmüş ve hatta bu kez de onlardan veya doğru diye kabul edilen yorumlardan düşünce bakımından ayrılanlara karşı girişilen böylesi edimleri savunmak için (alay eder gibi) ileri sürülmüşlerdir.

İnsanlara ne kadar hatırlatılsa yerinde olur; bir zamanlar Sokrat adında bir adam vardı ki, onunla zamanının kanuni mercileri ile kamuoyu arasında unutulmaz bir çatışma olmuştu. Bireyin büyüklüğü ile çağlayan bir dönem ve ülkede doğmuş olan bu adam, hem onu hem o çağı en iyi bilenlerce, kuşaktan kuşağa, ta bize kadar, döneminin en erdemli insanı olarak anlatı lagelmiştir; diğer yönden onu biz; sonraki bütün erdem hocalarının hocası; asıl örneği olarak; törebilimin olduğu gibi, diğer her felsefenin de iki pınarını oluşturup, i maestri di color che sarınd[1]> diye anılan Platon (Eflatun) ile Aristo’dan; ilkinin yüksek esininin; İkincisinin ise, ayrıntılı düşünülmüş yararcılık felsefesinin kaynağı olarak, biliyoruz. İki bin yıldan fazla bir zamandan sonra, artmayı sürdüren ünü, doğduğu beldeyi ünlendiren diğer bütün insanların hemen hepsininkinden daha ağır basan Sokrat, o zamandan bu zamana kadar doğmuş bütün yüksek düşünürlerin bu tartışılmaz üstadı, ahlaksızlık ve kafirlik suçlarından dolayı mahkemede yargılandıktan sonra hemşerileri tarafından idam ettirilmiştir. Kafirliği, devletin tanıdığı ilahları inkar etmesidir; Sokrat’ın suçlayıcısı da onun ilahlara gerçekten hiç inanmadığını açıklamıştır (Apologia'ya bakınız). Ahlaksızlığı da, kuram ve öğrettikleriyle «gençliği yoldan çıkaran biri» olmasındadır. Mahkeme kendisini bu suçlardan, her bakımdan inanılabilir ki, samimi olarak, suçlu buldu; olasılık o zamana kadar doğanlar arasında insanlığa en değer adamı, bir katilmiş gibi, ölüme mahkûm etti.

Bundan türel haksızlığın başka bir örneğine geçmek üzere, bin sekiz yüz yıldan da önce Golgota’dageçen olayı, Sokrat’ın mahkûmiyetini andıktan sonra anmak, etki bozucu bir ekleme oluşturmaz. İçsel büyüklüğü, onun yaşam ve konuşmalarına tanıklık etmiş olanların anılarında, izleyen on sekiz yüzyılda kendisini doğrudan doğruya Kadiri Mutlak diye ululayacak bir izlenim bırakmış olan adam, iğrenç biçimde öldürülmüştü, hem ne diye? Kutsallara söven biri diye insanlar sadece velinimetlerinde yanılmadılar; onu, yanlışlıkla, olduğunun tam tersi gibi görüp; ona öyle ucube bir kafir gibi davrandılar ki, şimdi, ona uygun buldukları davranıştan dolayı, asıl kendileri öyle görülüyorlar, insanlığın şimdi bu acıklı iki olgunun; özellikle de İkincisinin karşısındaki duyguları, aynı olguların şanssız özneleri hakkındaki yargılarında insanları alabildiğine adaletsizliğe yöneltiyor. Bu işleri yapanlar, öyle görünüyor ki, kötü adamlar, insanların her zaman olabildiğinden daha kötü adamlar olmaktan çok, tersine, iyi insanlardı; onlar zamanlarının ve uluslarının din, törellik ve vatanseverlik duygularına tamamen ya da neredeyse tamamenden de fazla, sahiplerdi; Tam o, çağımız da içinde, bütün dönemlerde, lekesiz ve saygın bir ömür sürüp, saygın ölmeleri her bakımdan istenir türden insanlardı. Ülkenin bütün düşüncelerine göre en koyu günahkarlığı oluşturan İncil okunurken giysilerini paralayan hahambaşı, çok olasıdır ki, bu dehşet ve öfkede, şimdiki saygıdeğer ve dindar insanların çoğunun kendi inandıkları dinsel ya da törel duygularda içten oldukları kadar, içtendi; bugün onun bu eylediğinden tüyleri ürperenlerin çoğu, onun zamanında yaşamış, Yahudi doğmuş olsalardı, tam da onun eylediği gibi eylerlerdi; ilk din şehitlerini taşlayarak öldürenleri kendilerinden daha kötü insanlar sanmaya kalkışacak sofu Hıristiyanlar unutmasınlar ki, bu işkencecilerden biri de Saint Paul idi.

Bir örnek daha vereyim; eğer bir hatanın açıklılığı o hatayı işleyen kişinin akıl ve erdemi ile ölçülürse, bu örnek, hepsinden daha dikkat çekicidir. Elinde iktidar olanlardan, kendini çağdaşlan arasında en iyi ve en aydını saymakta haklı olan biri varsa, o da imparator Marcus Aurelius idi. Medeni bütün dünyanın mutlak hükümdarı olan bu imparator, ömrü boyunca yalnızca en kusursuz bir adaleti değil, aynı zamanda, aldığı katı stoik terbiyeden az beklenir bir şey olmak üzere, en merhametli yüreklerden birini de korumuştur. Kendisine yöneltilen birkaç güçsüzlüğün tümü hoşgörüden yana idi; eski düşüncenin en yüksek törel ürünü olan yazıları ise, İsa’nın en özgül aşılamalarından, o da aralarında bir fark varsa, hemen hemen göze görünmeyecek kadar az farklıdır. O zamandan beri saltanat sürmüş olan görünürde Hıristiyan hükümdarların aşağı yukarı hepsinden, tümcenin inakçı anlamından başka, her bakımdan, daha iyi bir Hıristiyan olan bu adam, Hıristiyanlığı ezmiştir, insanlığın daha önceki bütün edintisinin en sonuna çıkmış, açık, serbest doğaçlı ve kendisini ahlaki yazılarına Hıristiyan idealini kendiliğinden sokmaya yöneltmiş bir karakterde olan bu adam, Hıristiyanlığın dünya için bir kötülük değil, iyilik olacağınıdünyaya karşı yükümlü olduğuna o kadar derinden inandığı görevleri kaygısıylagene de görememiştir. O, var olan toplumun acınası halde olduğunu biliyordu. Ama o görüyor ya da gördüğünü sanıyordu ki, toplumun, bulunduğu durum üzere, bir arada tutulması ve daha beter olmasının önlenmesi, doğru bellenen ilahlara inanma ve saygı gösterme sayesindedir, insanlığı yöneten adam özelliğiyle, toplumun paramparça olmasına meydan vermemeyi kendi görevi sayıyor; aklı, toplumun var olan bağları çözülecek olursa, tekrar birleştirecek diğer bağların nasıl oluşturulabileceğini kesmiyordu. Yeni din bu bağları çözmeyi erekliyordu açıkça: Öyleyse, görevi bu dini kabul etmek olmadıkça, onu yıkmak, kendisine göreviymiş gibi geliyordu. Bu bakımdan, Hıristiyanlık teolojisi ona hak ya da İlahi kaynaklı görünmediği için; çarmıha gerilmiş bir Allahın bu tuhaf öyküsü onca inanılır bir şey olmadığı için; bastan aşağı, onca bu kadar inanılmaz bir temele dayanma tanımındaki bir sistemin, o taze can vericibütün budamalardan sonra, böyle olduğunu edimle kanıtlamış olanedim olduğunu önceden göremediği için; filozofların ve hükümdarların en uysalı ve sevimlisi olan bu imparator, yüce bir görev duygusuyla, Hıristiyanlığa zulmedilmesine izin verdi. Bence bütün tarihteki en acıklı olaylardan biri budur. Hıristiyan inancı eğer imparatorluğun dini olarak Constantin’in olacağına, Marcus Aurelius’un korumasında kabul edilmiş olsaydı, dünya Hıristiyanlığı ne kadar başka türlü bir şey olurdu; bunu düşünmek acı veriyor. Ama aynı zamanda şunu da yadsımak hem kendisine karşı haksızlık olur hem hakikate aykırılık oluşturur ki, sözü geçenin yaptığı gibi Hıristiyanlığın yayılmasını cezalandırmak konusunda, Marcus Aurelius’un elinde, Hıristiyanlık karşıtı aşılamaları cezalandırmak için ileri sürülebilen gerekçelerin hiçbiri eksik değildi. Hiçbir Hıristiyan, tanrısızlığın, batıl olduğuna, toplumu dağılmaya doğru götürdüğüne, Marcus Aurelius’un aynı şeylere Hıristiyanlık hakkında inandığından daha güçle inanmaz; Aurelius ki, o zamanda yaşayan bütün insanlar içinde, bunu en fazla değerlendirebilecek adam sayılabilirdi. Düşüncelerinin yayılmasını cezalandırmayı onaylayan herhangi biri, kendisini Marcus Aurelius’dan daha akıllı, daha iyizamanının bilgisine ondan daha derin biçimde ulaşmış, kafaca zamanının üzerine ondan daha fazla çıkmış, hakikati aramakta ondan daha ağırbaşlı ya da hakikati bulunca kendini ona bağlamakta ondan daha ileribir adam sanmadıkça; büyük Antonius’un yapıp da o kadar başarısızca sonuçlanan girişiminde olduğu gibi, ne kendisi, ne de halk yığını için yanılmazlık taslamasın, böyle bir bilmişlikten sakınsın.

Dine aykırı düşünceleri kayıt altına almak için cezaya başvurulmasını Marcus Antoinus’u haklı göstermeyecek herhangi bir kanıt ile savunmanın olanaksızlığını bildiklerinden, dinsel özgürlük düşmanları, çok sıkıştıklarında, kimi zaman, bu sonucu kabullenerek Dr. Johnson ile birlikte, Hıristiyanlığa zulmedenlerin haklı olduklarını; işkence görmenin, hakikatin geçirmesi gereken zor bir sınav olup, söz konusu sınavı sürekli başarıyla geçtiğini, çünkü yasal cezaların, zararlı hatalara karşı bazen yararlı biçimde etkili olsalar da, sonuçta hakikate karşı güçsüz olduklarını söylerler. Bu, dinsel anlayışsızlık yararına kanıt göstermenin, imlemeden geçilemeyecek kadar dikkate değer şeklidir.

Hakikate zulmedilmesinin hakikate zarar verme olasılığı yok diye, gerçeğe, haklı görülebilecek biçimde zulmedilebileceği savında bulunan bir kuram, yeni hakikatlerin kabulüne bilerek karşı olmakla suçlanamaz ama biz de aynı kuramın, insanlığın yeni hakikatleri kendilerine borçlu olduklarına uygun bulduğu davranışının yüce gönüllülüğünü övemeyiz. Dünyaya önceden bilmediği ve onu çok ilgilendiren bir şeyi keşfetmek; ona herhangi bir somut ya da ruhsal önemi olan yaşamsal bir sorunda yanılmış olduğunu kanıtlamak, bir insanın türdeşlerine bulunabileceği en büyük hizmettir. Gerçekten Dr. Johnson ve onunla aynı düşüncede olanlar, sözgelimi ilk Hıristiyanlık ve Reforın gibi bazı olguların insanlığa verilmesi mümkün olabilecek en değerli birer hediye olmuş olduğuna inanmışlardır. İnsanlığa böyle olağanüstü yararlar sağlayanların bu hizmetlerine karşılık şehit edilmeleri; armağanlarının en adisinden birer katil gibi davranış görmek olması, bu kurama göre insanlığın pişmanlığından kafasını taşlara vurup ağlaması gereken bir hata ve yıkım değil, normal ve yararlı gösterilebilecek bir durumdur. Bu kurama göre, ortaya yeni bir hakikat koyan kimse, tıpkı Lokridyalıların mevzuatınca yeni bir yasa teklif eden bir kimsenin durduğu gibi, boynunahalk meclisi onun öne sürdüğü nedenleri dinledikten sonra önerisini hemen ve oracıkta kabul etmediğinde, derhal sıkılmak üzerebir idam ipi dolanmış olarak durmak zorundadır, iyilik edenlere böyle davranılmasını savunanların iyiliğe fazla değer yükledikleri varsayılmaz ve şuna inanırım ki sorunu böyle görme hali en çok, yeni hakikatler bir zamanlar arzuya değer olmuş olabilir ama şimdi onlara yeterince sahibiz diye düşünen soydan kimselerin ayrıcalığındadır.

Ama doğrusu şu «hakikat zulmü sürekli yener» sözü o hoş yalanlardandır ki insanlar, birbiri ardınca, bunu tekrarlaya tekrarlaya sonunda beylik bir söz haline getirmiştir ama bütün deneyim onun doğruluğunu yalanlıyor. Tarih, zulmün susturduğu hakikat örnekleriyle doludur. Hakikat sonsuzca yok edilmezse de, asırlarca geri atılabilir. Yalnız dinsel düşüncelerden söz ederek söyleyelim: Reforın hareketi Luther’den önce en az yirmi kez patlak vermiş ve bastırılmıştı. Breşiya’lı Arnaud susturulmuştu. Fra Dolcino; Savonarola; Abligeoislar; Vaudois’lar susturulmuştu. Lollardlar susturulmuştu. Çekoslavak rahibi Jean Huss’un peşinden gidenler susturulmuştu. Dahası Luther döneminden sonra bile zulüm, Hıristiyanlığa karşı sürdüğü yerlerde, başarılı oldu. İspanya’da, İtalya’da, Flander’de, Avusturya İmparatorluğu’nda Protestanlık kökleri söküldü; eğer kraliçe Mary sağ kalsaydı ya da kraliçe Elizabeth ölseydi, çok umulur ki, İngiltere’de de durum böyle olurdu. Rafizilerin kökü kazınamayacak kadar güçlü bir yığın oluşturdukları yerler bir yana, zulüm sürekli başarılı olmuştur. Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlık kökünden sökülebilirdi; aklı başında hiç kimse bundan kuşkulanamaz. Yayıldı ve egemen konuma geldiyse, bunun nedeni zulmetmelerin sadece zaman zaman oluşu, ama kısa süreli olmaları ve araya hemen de rahat rahat din propagandası yapılan uzun araların girmiş bulunmasıdır. Hakikatin doğasında, sadece hakikat olduğundan dolayı, zindana ve darağacına karşı, hatada var olmayan herhangi bir üstün gelici gücün olduğu düşüncesi, boş bir aşırı duygusallık örneğidir, insanların hakikate, çoğu zaman hataya karşı olduğundan daha fazla can attıkları yoktur; yasal ya da toplumsal cezaların bile yeterince uygulanması, genellikle, her ikisinin de yayılmasını durdurmakta başarı sağlar. Hakikatin gerçek üstünlüğü şundan oluşur ki, bir düşünce doğru olunca bir, iki ya da birçok kez söndürülebilir ise de, yüzyılların akışı sırasında onu tekrar keşfedecek kimseler bulunur genellikle; sonunda onun tekrar meydana çıkışı öyle bir zamana rastlar ki artık, durum ve koşulların uygunluğundan dolayı, hakikat yakasını zulümden kurtarır ve ondan sonraki kendisini bütün yok etme girişimlerine karşı koyabilecek kadar kök salmış olur.

Denilecektir ki, biz artık ortaya yeni düşünceler atanları öldürmüyoruz: Peygamberleri öldürmüş olan babalarımıza benzemiyoruz, biz onlara mezarlar yapıyoruz. Bizim artık Rafizileri öldürmediğimiz doğrudur; bugünkü duyguların, en iğrenç düşüncelere karşı bile, verilmesinin uygun bulunması ihtimali olan ceza miktarı da onları kökünden sökmeye yetmez. Ama artık kendimizin yasal zulüm lekesinden bile sıyrılmış olduğumuzu sanmayalım. Düşünceden dolayı ya da en azından onun açıklanmasına karşı, cezalar hala yasal olarak vardır; bunların uygulanmasına geçilmesi durumu şu zamanlarda bile, bir gün bütün şiddetiyle horlatılmaları olasılığını artık bütün bütün inanılmaz kılacak benzersizlikte bir şey değildir. Bütün yaşam ilişkilerinde, kusursuz bir ahlakı olduğu söylenen kara yazgılı bir adam, Hıristiyanlık hakkında aşağılayıcı sözler söylediğinden ve bu sözleri bir bahçe kapısının üzerine yazdığından dolayı, Cornvvall Eyaleti Ceza Mahkemesi’nce 1857 yılı yaz toplantısında, yirmi bir ay hapse mahkûm edilmişti![2]).

Bunun üzerinden bir ay geçmeden, Old Bailey’de, iki ayrı vakada iki kişi, dinsel hiçbir inançları olmadığını açıkça söylediklerinden dolayı, jüri üyeliğinden çıkarılmışlardır; biri de hakim ile avukatlardan biri tarafından kabaca hakarete maruz kalmıştır); yabancı olan bir üçüncüsünün de, bir hırsıza karşı açtığı dava, aynı nedenden dolayı, mahkemece dinlenmemiştir<[3]). Hakkı yerine getirmekten bu kaçınma, şu yasal kuram uyarınca olmuştur ki, bir Allaha (herhangi bir Allah yeterlidir) ve ahirete inandığını söylemeyen bir kimsenin bir adalet mahkemesinde tanıklık etmesine izin verilemez; bu ise böyle kimselerin yasadışı olduklarını, mahkemelerin korumasından uzak tutulduklarını açıklamakla aynıdır; çünkü buna göre, eğer olay sırasında kendilerinden veya kendileri ile aynı düşüncede olanlardan başka kimse bulunmazsa, bu adamları hiç cezasız soymak ya da onlara saldırma imkanı olduğu gibi, eğer olayın kanıtı bunların tanıklığına bağlı ise, başka herhangi bir kimse de yine hiç cezasız soyulabilir ya da saldırıya uğrayabilir. Bunun dayandığı varsayım şudur ki ahirete inanmayan bir kimsenin yemininin değeri yoktur; bu varsayım, onu benimseyenlerin çok tarih cahili olduklarını gösteren bir şeydir (çünkü tarih bakımından doğrudur ki bütün çağlarda inançsızların büyük bir bölümü çok namuslu ve şerefli insanlar olmuşlardır); bu, hem erdemleri hem başarılarıyla dünya çapında büyük şöhreti olanlardan ne kadar çoğunun inançsız olduklarının, hiç değilse yakın arkadaşlarınca, pekala biliniyor olduğu hakkında en küçük bir düşüncesi olan hiç kimsenin öne süremeyeceği bir önermedir. Bundan başka, değinilen kuram kendini yok eden, kendi temelini kendi yıkan bir kuramdır. Allaha inanmayanların yalancı olmaları gerektiği bahanesiyle, yalan söylemeye razı olan bütün Allahı inkar edenlerin tanıklığını kabul edip, yalnız, batıl olan bir şeyi söylemektense nefret edilen bir inanı apaçık söylemenin kötü görülmesini göze alanların tanıklığını reddeder. Böyle kendiliğinden saçmalıkla mahkûm bir kural, açıklanan ereği bakımından, ancak bir kin nişanesi, bir zulüm kalıntısı olarak yürürlükte tutulabilir; bu aynı zamanda, şu tuhaflığı bakımından da bir zulümdür ki, bir insanın onu hak etmediğinin apaçık belli olması, ona bağlı tutulması için aranan koşul oluyor. Adı geçen kural ve onun içerdiği kuram, inananlar için, hemen de, inanmayanlar için olduğundan daha az aşağılayıcı bir şey değildir. Çünkü ahirete inanmayan kimse mutlaka yalan söylerse, bundan şu çıkar ki, ahirete inananlar yalan söylemekten sadece cehennem korkusu ile alıkonulmuşlardır, o da alıkonulmuşlarsa. Bu kuralı koyanlar ile özendirenlere karşı, Hıristiyan erdemi hakkında edindikleri bu anlayışı kendi vicdan anlayışlarından çıkarmış olduklarını varsayma haksızlığını etmeyeceğiz.

Bunlar, gerçekten, eski püskü bazı zulüm kalıntılarından başka bir şey değildir ve zulmetme arzusunun bir imi olmaktan çok, İngilizlerin anlayışında çoğu zaman görülen o güçsüzlüğün bir örneği diye görülebilir ki, bu güçsüzlük onlara, artık bir ilkeyi uygulamaya koymak isteyecek kadar kötü olmadıkları zaman onu yine dillerinden düşürmemekten, boş bir zevk aldırır. Ancak kamunun anlayışında, daha kötü zulüm biçimlerinin, yaklaşık bir kuşaklık dönemden beri uygulanmıyor oluşunun ne yazık ki hiçbir güvencesi yoktur. Şu zamanda, alışılmış gidişin durgun yüzeyi, yeni iyelikler getirme çabalarıyla olduğu kadar, geçmişin kötülüklerini tekrar canlandırma girişimleriyle de sık sık dalgalandırmaktadır. Şimdiki durumda dinsel uyanış diye övünülen şey, dar ve kültürsüz kafalarda, her zaman, hiç olmazsa dinsel tutuculuğun yeniden bir o kadar uyanmasıdır; bir topluluğun duygularında hoşgörüsüzlüğün esaslı kesintisiz mayasının olduğu yerlerde ise, ki bu maya bizim ülkemizin her zaman orta sınıflarında bulunur, bu insanları, onların zaten tam başı ezilecek yılanlar saymaktan asla geri durmamış oldukları kimselere etkili biçimde işkence etmeye kışkırtmak için ufacık bir neden elveriri6); çünkü bu ülkeyi bir düşünce özgürlüğü diyarı olmaktan çıkaran şey işte budur; insanların önemli saydıkları inançları yadsıyan kimseler hakkında besledikleri düşünceler ve benimsedikleri duygulardır. Çok eskiden beri, yasal cezaların başlıca zararı toplumsal utancı güçlendirmesi olmuştur. Gerçekten etkili olan bu utanç duygusudur, ve öyle etkilidir ki, İngiltere’de toplumun içsel yasağı altında bulunan düşüncelerin açıkça söylenmesine, diğer birçok ülkelerde itiraf olunmaları bir yasayla ve ceza korkutmacasıyla yasaklanmış düşün[4] hoşgörüsüzlüğün esaslı kesintisiz mayasının olduğu yerlerde ise, ki bu maya bizim ülkemizin her zaman orta sınıflarında bulunur, bu insanları, onların zaten tam başı ezilecek yılanlar saymaktan asla geri durmamış oldukları kimselere etkili biçimde işkence etmeye kışkırtmak için ufacık bir neden elveriri[5]); çünkü bu ülkeyi bir düşünce özgürlüğü diyarı olmaktan çıkaran şey işte budur; insanların önemli saydıkları inançları yadsıyan kimseler hakkında besledikleri düşünceler ve benimsedikleri duygulardır. Çok eskiden beri, yasal cezaların başlıca zararı toplumsal utancı güçlendirmesi olmuştur. Gerçekten etkili olan bu utanç duygusudur, ve öyle etkilidir ki, İngiltere’de toplumun içsel yasağı altında bulunan düşüncelerin açıkça söylenmesine, diğer birçok ülkelerde itiraf olunmaları bir yasayla ve ceza korkutmacasıyla yasaklanmış düşünçelerin söylenmesinden çok daha az rastlanır. Ekonomik durumları kendilerini başkalarının iyilikseverliğinden doygun kılanlar dışarıda bırakılarak, bütün diğer insanlar hakkında, kamuoyu, bu konuda yasa kadar etkilidir; insanlar tutuklanabilecekleri gibi, ekmeklerini kazanma olanaklarından da yoksun bırakılabilirler. Ekmekleri zaten güvencede olup da iktidarda bulunanlardan, heyetlerden ya da halktan hiçbir iyilik beklemeyenlerin her soy düşünceyi açıkça söylemekten hiçbir korkuları;toplumca kötü kişi sayılmaktan ve yerilmekten başkayoktur; bu ise onlarda buna katlanabilmeleri için pek kahramanca bir özyapıya ihtiyaç duymasa gerektir. Böyle kimseler için merhamet dilemeye asla yer yoktur. Ancak her ne kadar, bizim gibi düşünmeyenlere bugün artık eskiden etmeye alışık olduğumuz kadar çok kötülük etmiyorsak da, onlara davranışımız ile belki de kendimize her zamanki kadar kötülük ediyoruzdur. Sokrat öldürülmüştü, ama Sokrat’ın felsefesi gökyüzünde güneş gibi yükseldi ve ışığını bütün düşünce göğüne yaydı. Hıristiyanları aslanlara atıp parçalatmışlardı, ama Hıristiyanlık büyüyüp dal budak salan görkemli bir ağaç oldu; daha yaşlı, daha güçsüz bitkilerin tepelerinden aşıp onları gölgesinde boğdu. Bizim salt toplumsal hoşgörüsüzlüğümüz kimseyi öldürmez, hiçbir düşünceyi kökünden sökmez, ancak insanları o düşüncelerini gizlemek ya da onları yaymak konusunda etkin herhangi bir çaba harcamaktan kaçınmaya yöneltir. Bizde, genel görüşe uymayan görüşler her on yılda ya da her kuşakta gözle görülür bir ilerleme ve dahası bir gerileme de, kaydetmez; geniş bir çevrede ve uzaklara ışık salacak şekilde parlamaz hiçbir zaman; ancak önce hangi daracık görüş çevrelerinden çıkmışlarsa gene oralarda ya da inceleme seven kimselerin çevrelerindeinsanlığın genel işlerini ne hakiki, ne aldatıcı hiçbir ışıkla asla aydınlatmadantıpkı küllenmiş bir ateş gibi, için için yanmayı sürdürürler. Böylelikle de, bazı kafalara pek hoş gelen bir düzen (eşyanın doğası) sürdürülür, çünkü bu düzen, bir yandan, düşünce hastalığına tutulmuş olan karşı gelenleri akıl kullanmaktan kesin olarak yasaklamazken, öbür yandan, kimse hakkında para cezası ya da cezaevi gibi sevimsiz bir yönteme başvurmadan, egemen bütün düşünceleri sözde kusurdan korunmuş tutar. Bu, düşünce dünyasında huzur bulmak ve orada her şeyin şimdiki gidişine çok benzer bir gidişle devamını sağlamak için uygun bir plandır. Ama düşünceleri bu türden bir huzura kavuşturmak için ödenen bedel, insan aklının bütün içsel cesaretini feda etmektir. En etkin ve en araştırmacı beyinlerin büyük bir bölümünün, kendi yargılarının genel ilke ve dayanaklarını kendi içlerinde saklamayı önleme uygun buldukları ve halka seslenirken de, ellerinden geldiğince, kendi düşünüş sonuçlarını, içlerinden yadsıdıkları önermelere uydurmaya kalktıkları bir toplumsal düzeni, düşünce dünyasını bir zamanlar bezemiş olan açık ve korkusuz insanları, mantıklı ve özü sözü bir aydın kimseleri ortaya çıkaramaz. Böyle bir düzenin geçerli olduğu yerde ancak ya basmakalıp düşüncelere eyvallah diyen, ya hakikat konusunda zamana uyan soydan insanların türemesi beklenebilir ki, bunların bütün büyük konulardaki kanıtları, kendi dinleyicilerini göz önünde tutarak belirttikleri kanıtlardır, kendi kendilerini inandırmış olan kanıtlar değildir. Bu iki seçenekten birine düşmekten sakınabilenler bunu şu yoldan yaparlar: Düşünce ve ilgilerini ilkelerin tehlikeli alanına girmeden konuşulabilecek şeylere adarlar; yani, ancak insanların anlayışları güçlenip genişlediğinde düzelebilecek ve o zamana kadar edimsel olarak asla düzelmeyecek olan kılgısal küçük sorunlarla uğraşmakla yetinirler: ama öbür yanda, insanların anlayışlarını güçlendirip genişletebilecek olan şey, yani en yüksek konular üzerinde serbest ve atılgan düşünüş, terk edilir.

Genel düşünceden ayrılanların bu çekingenliğinde hiçbir sakınca görmeyenler öncelikle şunu dikkate almalıdırlar ki, bu çekingenlik sonucunda aykırı düşünceler hiçbir zaman tam bir açıklıkla tartışılmaz ve bu düşünceler içinde böyle bir tartışmaya katlanamayacak olanlar, yayılmaktan alıkonabilirse de, ortadan kalkmazlar. Ortodoks sonuçlara varmayan her araştırmaya konulan yasaktan en fazla zarar gören, Rafizilerin düşünceleri değildir. En büyük zarar Rafizi olmayanlara ve Rafizilik korkusu ile bütün düşünsel gelişimlerine tutuklaşıp ve aklı yılgınlaşan kimseleredir. Parlak bir geleceğe aday olup da, kendilerini dinsiz ya da ahlaksız sayılması olası bir duruma düşürebilir korkusuyla atılgan, güçlü; bağımsız bir düşünce zincirini sonuna dek izlemeye cesaret edemeyen ürkek özyapılı pek çok aydın arasından, dünyanın neler yitirmekte olduğunu hangisi hesaplayabilir? Onlar arasında bazen alabildiğine iyilikçi, ince anlayışlı bir adam görmemiz mümkündür ki; susturamadığı bir kafa karşısında bütün ömrünü laf salatası yaparak geçirir, kendi vicdanı ve aklından yükselen sesleri klasik anlayışlarla uzlaştırmaya çalışmakla göstermediği beceri kalmaz da, onları sonunda belki gene uzlaştırmayı başaramaz. Bir düşünür olarak ilk görevinin, kendisini hangi sonuçlara ulaştırırsa ulaştırsın, aklının izinden ayrılmamak olduğunu kabullenmeyen hiç kimse, büyük bir düşünür olamaz.

Gereği gibi inceleme ve hazırlığın ardından, kendi başına düşünen bir öznenin hatalarının bile, hakikate, doğru şeyleri bir tek kendileri düşünce yorgunluğuna kazanamadıkları için, kabullenenlerin bu doğru düşüncelerinden daha çok yararı olur. Düşünce özgürlüğü, yalnız, başlıca ya da büyük düşünürler yetiştirmek için gerekmez. Tersine; düşünce özgürlüğü, ortalama insanların düşünerek ulaşma yeteneğinde oldukları çapa varabilmelerini olurlaştırmak için de yine o kadar, çok daha fazlası bile, gerektir. Genel bir düşünce tutsaklığı havası içinde tek tek büyük düşünürler çıkmıştır; çıkabilir de. Ancak işlek kafalı bir halk bu hava içinde hiçbir zaman bu hava içinde olmamıştır, olacağı da yoktur. Nerede bir insan topluluğu böyle bir özelliğe geçici olarak yaklaşmışsa, bu, orada Hetorodoks (almaşık) düşünüşten korkmaya bir süreliğine ara verilmiş olmasından kaynaklanmıştır. İlkelerin tartışılamaz olduğuna ilişkin nerede örtülü bir anlaşma, insanlığı oyalayabilecek en büyük sorunların tartışması bitmiş durumda görülüyorsa, oralarda, bazı tarihsel dönemlere o kadar olağanüstülük katmış olan o genellikle yüksek düşünsel çalışma düzeyiyle karşılaşabileceğimizi ummayalım hiç. Ancak istek uyandıracak büyüklükte ve önemde konuların tartışılmasından kaçınılmadığı zamanlardadır ki bir ulusun aklını en temelinden devindirip, ona, en sıradan akıllı kimseleri bile düşünen bir varlık olmanın onuruna yükselten itici güç verilmiş olur. Böyle örneklerden birine, Avrupa’nın Reformdan sonra gelen zamanlardaki durumunda tanık olduk; bir diğerini, Kıta Avrupası’na ve daha aydın bir sınıfa özgü de olsa, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısındaki düşünce hareketi sırasında; ötekilerden daha da kısa süren bir üçüncüsünü de Goethe ve Fichte dönemlerinde, Almanya’daki düşünsel kaynaşmalarda gördük. Bu dönemler geliştirdikleri belli düşünceler bakımından birbirlerinden çok ayrımlıydılar; ama ayrımsız yanları şuydu ki, her üçünde de yetke boyunduruğu kırılmıştı. Bunların her birinde, eski bir düşünce baskısı kovulmuş; bunun yerini henüz yeni hiçbir baskı almamıştı. Avrupa’yı Avrupa yapan bu üç dönemde verilen itici güçtür işte. İnsanlığın gerek düşüncesinde, gerekse kuruluşlarında gerçekleşen her iyileşmenin izi tek tek takip olunursa, bu üç dönemden birine belirgince indirgenebilir. Görünenin bir süredir gösterdiği şudur ki, bu itici güçlerin her üçü de yaklaşık olarak tükenmiştir artık; düşünce özgürlüğümüzü baştan onaylayıncaya kadar da, taze hiçbir kalkışmanın başlangıcını bekleyemeyiz.

Tartışmanın şimdi ikinci bölümüne geçip, somut olarak kabullenilmiş düşüncelerin herhangi birinin yanlış olabileceği varsayımını bir yana bırakarak, onların doğru olduklarını varsayıp; onların doğruluğu özgür ve açıkça araştırılmadığında, bunlara olası inanç biçiminin ne olabileceği üzerinde duralım. Köklü düşünceleri olan bir kimse düşündüğünün yanlış olabileceği ihtimalini gönülsüzce de kabul etse, şu anlayışla hareket etmelidir ki, kendi düşüncesi ne denli doğru olursa olsun, eğer o düşüncesi tamamen, sık sık ve korkusuzca tartışılmazsa, ona canlı bir hakikat olarak değil, ölü bir dogma (nas) olarak inanılır.

Sevindirici olan şudur; sayıları eskisi kadar fazla olmayan bir bölüm insan vardır ki, bunlar bir kimsenin, kendilerinin doğru diye anladıkları şeyi kuşku duymadan kabul edivermesini yeterli sayarlar; o kimse bu düşüncenin dayanakları hakkında bilgisiz olsun ve onu en yüzeysel yadsımalara karşı bile tutar durumda savunma gücünden yoksun olsun. Böyle insanlar, kendi inanlarını diğerlerine öğretme olanağını bir kez bulurlarsa, doğal ki, o inanın tartışma konusu edilmesine izin verilmesinden hiçbir yarar gelmeyeceğini, az çok zararı dokunacağını düşünürler. Bunların etkilerinin egemen olduğu yerde, gerçi, doğru diye kabul edilen görüşünü düşünmeden ve bilinmeden yadsınması gene olası ise de, onlar bunun akıl ve iyilikçilik dairesinde yadsınabilmesini hemen hemen olanaksızlaştırırlar; çünkü tartışma kapısını tamamen kapatma olasılığı az ve tartışma içeri bir kez girdi mi de, yargıya dayanmayan inançlar, kanıta benzeyen en hafif şey karşısında tutunamama yeteneğindedir. Böyle olmasına rağmen bu gene de bu tartışma olanağından vazgeçmek ve doğru düşüncenin akla yerleştiğini, ama onun orada, bir önyargı olarak, kanıttan bağımsız ve kendisine kanıt işlemeyen bir inanç halinde yerleştiğini varsaymak da var ama akıllı bir varlık için hakikate inanmanın yolu bu olmasa gerektir. Hakikate böyle varılmaz. Hakikat, ona böyle inanılınca, boşinana bir hakikati açıklayan tümcelere sarmaşık gibi rastlantıyla dolanmış bir boşinan daha eklemekten başka bir şey olmaz.

En azından Protestanların yadsımadıkları bir konu olmak üzere, eğer insanoğullarının akıl ve yargısının işlemesi gerekli ise; bu duyumlar, her birey tarafından, kendisini, haklarında bir düşüncesi olmasını zorunlulaştıracak kadar çok ilgilendiren şeylerden daha yerinde olarak acaba ne üzerinde kullanılabilir? Anlayışın işlenmesinin en çok bağlı olduğu bir şey varsa, o da kesin ki bir kimsenin kendi düşüncelerinin dayanaklarını öğrenmesidir. Doğru olarak inanılması öncelikli bir önem taşıyan konularda, insanlar, inandıkları herhangi bir şeyi, hiç değilse sıradan yadsımalara karşı savunabilmelidir. Ama birisi diyebilir ki, «onlara düşüncelerin dayanakları öğretilsin. Düşüncelerin yadsındığına karşı çıkılmıyor diye, değinilen düşüncelerin papağan gibi tekrarlanması gerektiği sonucu çıkmaz bundan. Geometri öğrenenler sadece teoremleri ezberlemez, kanıtları da anlayıp öğrenirler; birinin çıkıp da geometriye değgin hakikatleri yadsıyıp; onaylamamaya kalkıştığını görmüyorlar diye, o kimselerin, geometrik hakikatlerin dayanakları konusunda aymaz olduklarını söylemek akıldışıdır». Burası kesin: Matematik gibi, karşısında söylenecek hiçbir şey bulunmayan bir konuda, yukarıdaki gibi bir öğretim yeter. Matematiğe değgin hakikatlerin kanıtlanmasındaki özellik, bütün tartışmanın tek yanlı oluşundadır. Ortada karşı koyma da yoktur, bu karşı çıkmalara verilecek yanıtlar da. Ama düşünce ayrılığının mümkün olduğu her konuda, hakikat, birbiriyle çarpışan iki grup halindeki nedenler arasında yapılacak bir ölçümlemeye bağlıdır. Doğal felsefede bile, aynı olayların başka bir açıklama biçimi bulunabilir sürekli; sözgelimi heliosantrik yerine bir geosantrik kuramı, okzigen yerine bir phlogiston gibi; diğer kuramın neden doğru bir kuram olamayacağının kanıtlanması gerektir ve biz onun nasıl kanıtlanacağını öğreninceye dek, düşüncemizin dayanaklarını anlamayız. Ama çok daha belirsiz olan konulara, ahlaka, dine, siyasete, toplumsal ilişkilere ve hayat işine yönelirsek, görürüz ki uyuşmaz her düşüncenin yanında olan kanıtların dörtte üçü, o düşünceden farklı bir düşüncenin yanında gibi olan görünüşleri dağıtmaktan oluşur. Eskiçağ’ın bir ayrallıkla en büyük konuşmacısı, tarihin kaydettiğine göre, hasmının davasını her zaman, kendi davasından daha fazla değilse bile, aynı düzeyde bir özenle eğilirmiş. Herhangi bir konuyu hakikate ermek için inceleyen herkes, Cicero’nun bir davanın kazanılma aracı olarak kullanmış olduğu bu yönteme öykünmelidir. Her kim bir davanın yalnızca kendi yanındaki cephesini bilirse, davayı az bilir. Nedenleri iyi olabilir, hiç kimsenin bunları yadsıyamamış olması da mümkündür. Ama bunun gibi, kendisi de karşı yanın nedenlerini yadsıyacak güçte değilse, bunların ne olduklarından bile haberi yoksa, sözü geçen kimsenin elinde bu düşüncelerden ne birini, ne de diğerini seçmek için yaslanabileceği hiçbir dayanak yoktur. Bu kişi için akıllıca olan durum, kararı ertelemek olabilir ve o, bununla yetinmedikçe, ya yetkece güdülür ya da insanların çoğunun yaptığı gibi, kendisinin en çok hangi düşünceye eğilimi varsa, onu kabulleniverir. Onun, hasımların kanıtlarını, kendi hocalarının ağzından onların anlattıkları biçimde ve kanıtların yadsınma nedenleri diye verdikleri şeylerle birlikte duyması da yetmez. Kanıtlara karşı iyilikçi davranmak ya da bunları kendi anlayışı ile hakiki ilişkiye getirmek böyle olmaz. Bu kimse, o kanıtları asıl onlara inanan, onları ciddi olarak savunan ve onlar için ellerinden gelenden de çoğunu yapan kimselerin ağzından dinleyebilmelidir. O, bu kanıtları en akıllı ve inandırıcı biçimleriyle bilmelidir; konuyu doğru olarak görmenin karşılaşacağı ve ortadan kaldıracağı zorluğun olanca gücünü hissetmelidir; yoksa bu zorluğu karşılayan ve gideren hakikat parçasını hiçbir zaman gerçekten sağlayamaz. Öğretim görmüş denen kimselerin ve dahası kendi düşüncelerini açıkça tartışabilenlerin bile, yüzde doksan dokuzu bu durumdadır. Onların vardıkları sonuçlar doğru olabilir, ama bildikleri herhangi bir şey konusunda yanlış da olabilirdi: çünkü onlar hiçbir zaman kendilerini kendilerinden başka türlü düşünenlerin düşünsel durumuna koymamış ve böyle kimselerin söylemeleri olasılığı bulunan şeyler üzerinde durmamışlardır; bunun sonucu olarak onlar benimseyip söyledikleri kuramı kendileri de kelimenin hiçbir cephesi ve asıl anlamıyla bilmezler.

Onlar o kuramın kalan bölümünü açıklamak ve hakikiliğini kanıtlayan yanlarına, yani, diğer olay ile görünürdeki bölümü gibi olan bir olayın onunla uzlaşır bulunduğunu ya da görünürde her ikisi de güçlü olan iki nedenden onun değil, bunun seçilmesi gerektiğini gösteren düşüncelere, yabancı kalırlar. Hakikatin, terazi kefesini yükselten ve her şeyden tamamen haberi olan bir akla kararını verdiren bütün o bölümüne yabancı kalırlar; zaten hakikatin bu bölümünü, olsa olsa ancak tartışmanın her iki yanını aynı biçimde ve tarafsız dinlemiş ve her iki yanın nedenlerini en güçlü bir ışık altında görmeye çabalamış olanlar gerçekten bilirler. Bu sıkıdüzen, ahlaksal ve insansal konuların gerçekten anlaşılması için o kadar sağlam bir koşuldur ki, eğer bütün önemli hakikatlere karşı çıkanlar yoksa onları var olarak düşlemek ve kendilerini en becerikli «şeytanın avukatı»nın büyüyle toplayabileceği en güçlü kanıtlarla donatması gerektir.

Bu düşünceleri güçten düşürmek için, özgürce tartışma karşıtı olan birisinin şunları söylemesi olasılığı vardır: İnsanlar için genellikle düşüncelerin yanında veya karşısında filozoflar ve ilahiyatçılarca söylenebilecek olan her şeyi bilmek ve anlamak zorunluluğu yoktur asla. Rastgele kimselerin cin fikirli bir karşı çıkanın bütün yanlış sözlerini ve hatalarını ortaya koyacak güçte olmaları gerekmez.

Onlara yanıt verecek güçteki birinin sürekli var olması yeterlidir; böylece, bilgisiz kimseleri yanlış yollara yöneltme olasılığı olan hiçbir şey, yadsınmadan kalmaz. Basit düşünceliler, kafalarına sokulmuş olan hakikatlerin apaçık dayanakları kendilerine öğretilmiş olduğundan, kalan bölümü için yetkeye güvenebilirler; onlar ortaya çıkarılabilecek olan her zorluğu yenmek için ne gerekli bilgiye, ne beceriye sahip olduklarını kendileri de bildiklerine göre, çıkarılmış olan bütün zorluklara, bu görev için özel olarak yetiştirilmiş kimselerce yanıt verilebileceği güvencesine de bel bağlayabilirler.

Sorunu bu yolda görmenin yararına hakikate «inanmadın yanı sıra, var olması gereken hakikati «anlama» düzeyi ile en kolay kananların isteyebilecekleri ödünün en fazlasını versek bile, özgür tartışma yararına olan kanıt gene hiçbir yönden güçsüzleşmiş olmaz. Çünkü bu kuram bile, bütün karşı koymalara doyurucu biçimde yanıt verilmiş olduğuna değgin, insanlığın akıllıca bir güvenceye sahip olması gereğini kabul ediyor; yanıt verilmesi gereken şey eğer konuşulmamış ise, o karşı koymalara nasıl yanıt verilir? Ya da karşı çıkanlar eğer yanıtın doyurucu olamadığını gösterme olanağına hiç sahip değillerse, onun doyurucu olduğu nasıl anlaşılabilir? Halk değilse bile, hiç olmazsa, zorlukları çözecek kimseler olan filozoflar ve ilahiyatçılar, bu zorlukların en şaşırtıcı biçimlerine alışmalıdırlar; bu da bu güçlükler serbestçe açıklanmadıkça ve mümkün olduğunca uygun bir ışık altında ortaya konmadıkça, başarılamaz.

Katolik Kilisesinin bu sıkıntılı davayı kendince bir ele alış tarzı vardır; Katolik akidelerine inanacaklar arasında, bu akidelere yargı üzerine inanmaya yetkili kılınabilecek olanlar ve bunları güven üzerine kabul etmek zorunluluğunda olanlar diye, geniş bir ayrımlamaya gider. Gerçekte bunların hiçbirine, kabul edecekleri şey konusunda, herhangi bir seçmelik verilmemiştir; ama ruhban sınıfı, hiç değilse kendilerine tam bir güven mümkün olduğu oranda, karşıcıların kanıtlarına, onları yanıtlamak için, kendilerini uygun ve geçerli bir biçimde tanıdık kılabilirler ve dolayısıyla Rafizi kitapları okuyabilirler; papaz olmayanlar ise alınması zorunlu olan özel bir izin olmadıkça bunları okuyamazlar. Bu sıkıdüzen, hasmın davasının bilinmesinin öğreticilere yararlı olacağını kabul ediyor, ama onu diğer bütün insanlar hakkında reddetmenin uygun çarelerini de buluyor: böylece aydın alttakıma verdiğinden daha fazla düşünsel özgürlük değilse de, daha fazla düşünsel kültür vermiş oluyor. Bu düzenleme yardımıyla ar. ''•erinin gereksindiği düşünsel üstünlüğü sağlayabiliyor; çünkü özgürlüksüz kültür her ne kadar hiçbir zaman geniş ve liberal bir akıl oluşturmamış ise de, bir davayı savunmak için benzersiz bir kurnaz avukat yetiştirebilir. Ama din olarak Protestanlığı kabul eden ülkelerde, bu çare reddediliyor; çünkü Protestanlar hiç değilse kuramda, din seçme sorumluluğunu her bireyin kendi kendisinin taşıması gerektiğini, bunun öğreticilerin üzerine atılamayacağı savında bulunurlar. Bundan başka dünyanın bugünkü halinde, aydınlarca okunan yapıtları aydın olmayanlardan saklayabilmek somut olarak imkansızdır. Eğer insanlığa kılavuzluk edenlerin, bilmeleri gereken her şeyi bilmeleri isteniyorsa, her şeyin özgürce yazılıp yayınlanması serbest olmalıdır.

Bununla birlikte, tartışılmaz kabul edilen düşüncelerin gerçekten doğru olmaları durumunda, eğer özgürce tartışmanın yokluğunun zararlı etkisi, sadece insanları o düşüncelerin dayanakları konusunda cahil bırakmaktan oluşsaydı, bu durumun, düşünsel bir kötülük olsa da, asla ahlaki bir kötülük olmadığı; kişilik üzerindeki etkilerine bakılınca da o düşüncelerin değerine zarar verdiği düşünülebilirdi. Bununla beraber, gerçek şudur ki, tartışma olmayınca yalnızca düşünce dayanakları değil, çoğu zaman düşüncenin kendi anlamı bile unutulur. Onu açıklayan sözcükler artık o düşünceleri vermez olurlar ya da ilk açıklamasında kullandıkları düşüncelerin artık yalnızca küçük bir bölümünü verirler. Duru bir anlayış ve canlı bir inanç yerine, papağan gibi ezberlenmiş birkaç söz kalır sadece ya da anlamın, o da kalırsa, yalnızca dış kabuğu, süprüntüsü kalır, güzel özü kaybolur. İnsanlık tarihinde bu gerçeğin kapladığı büyük bölüm ne kadar ciddiyetle incelense ve üzerinde ne kadar düşünülse gene de yetmez.

Hemen hemen bütün ahlaki kuramların ve dinsel inanların gösterdikleri deneyimde bunun örneklerine rastlanır. Aynı kuram ve inanların hepsi, onları ilk oluşturanlar ile bu kılavuzlara doğrudan doğruya izdeşlik etmiş kişilerin gözünde anlam ve dirimsellikle doludur. Kuram veya inana diğer inanların üzerinde bir üstünlük vermek için savaşım devam ettiği sürece, aynı kuram ve inanlar anlamları eksilmeyen bir güçle hissedilmeyi sürdürür ve dahası belki de daha tam bir bilinç durumuna bile getirilir. Sonunda ya üstünlük kazanarak genel düşünce durumunu alır ya da ilerlemesi durur; kazanmış olduğu alanı korur ama artık daha fazla yayılmaz olur. Bu sonuçlardan biri ya da diğeri kendini gösterince, konu hakkındaki tartışma gevşer ve zamanla sönümlenir. Kuram artık, doğruluğu apaçık sayılan bir düşünce diye olmasa da, kabul edilen mezheplerden veya düşünce dallarından biri olarak yerini almıştır; ona inananlar, çoğunlukla, onu onaylamış değil, onun kalıtına konmuşlardır; bu kuramlardan birini terk edip öbürüne girme, şimdi artık özel bir durum olduğundan, aynı kuramın öğreticilerinin düşüncelerinde az yer tutar. Onlar, en başta olduğu gibi, ya kendilerini başkalarına karşı savunmak ya da başkalarını kendi düşüncelerine kandırmak için sürekli tetikte bulunacağına, artık işi uysallığa dökmüşlerdir; dinlemeye pek katlanamazlar ama katlanınca da, ne kendi inanlarının karşısındaki kanıtları dinlerler; ne de farklı düşüncede olanları (varsa elbette) kendi inanlarının yanındaki kanıtlarla rahatsız ederler. Alışkanlık üzere işte bu andan başlayarak o kuramın canlı gücünde çöküşün başladığı kabul olunabilir. Bütün inan öğreticilerinin, sık sık, inanmışların sözle kabul ettikleri hakikati, duygulara sinerek insan hareketi üzerinde gerçek bir egemenlik kazanacak biçimde, onların anlağında canlı bir anlayış halinde tutmanın zorluğunda acı acı yakındıklarını işitiyoruz. İnanın henüz kendi varlığı için savaşım verdiği sıralarda böylesi bir zorluktan yakınılmaz; o zaman zayıf savaşçılar bile uğrunda savaştıkları şeyin ne olduğunu, onunla diğer kuramlar arasındaki ayrımı, bilir ve hissederler; her inanın varlığının bu döneminde, onun temel ilkelerini düşünsel her biçimiyle anlayarak, onları bütün önemli etkileri bakımından tartıp incelemiş olan ve bu inana inanmanın onunla dopdolu olan bir akıl ve özyapı üzerinde oluşturması gereken tam etkiyi denemiş olan, pek çoklarına rastlamak olasıdır. Ama o inan kalıtımsal bir inan, etkin olarak değil de edilgince kabul olunacak bir inan halini alınca, yani beyni kendi inanışının ona sunduğu sorunlar üzerinde dirimsel güçlerini kullanmaya artık en baştaki kadar zorlanmaz olunca, o inancın dış biçimlerinden başka her şeyini unutmaya doğru ya da o inancı güven üzerine kabul etme sanki onu bilinç halinde anlamak ya da insanları, onu kişisel sınamayla denemek gereğinden kurtarırmış gibi onu anlamadan ve kafa işletmeden onaylamaya doğru, gittikçe artan bir eğilim oluşur ve sonunda o inanın, insanoğlunun içsel yaşamı ile artık hemen hemen hiçbir ilişiği kalmaz olur. O zaman, dünyanın şu çağında hemen de çoğunluğu oluşturacak kadar sık rastlanan o durumlara tanık olunur ki, bunlarda inan sanki aklın dışında imiş gibi kalır; aklı, anlayış ve yüreğimize seslenen bütün diğer etkilere karşı kabuk bağlamış ve taş kesilmiş bir hale getirir; gücünü, yalnızca algımıza yeni hiçbir canlı yargının girmesine katlanamamakla gösterir; ama kendisi de, akıl ve yürek için, sürekli boş kalsınlar diye başlarında nöbet beklemekten başka, hiçbir şey yapmaz artık.

İçyüzleri gereği anlak üzerinde en derin etkiyi yapmaya uygun olan kuramların, düş gücünde, duygularda ya da algıda hiç anlaşılmadan, akılda ölü düşünceler halinde nereye kadar kalabileceğine, Hıristiyanların çoğunun bu dinin kuramlarına inanış biçimleri bir örnek oluşturur. Burada Hıristiyanlıktan amaçladığım, bütün kilise ve mezheplerce Hıristiyanlık sayılan şey yani, Yeni Ahit’in ölçüt ve değişmez kurallarıdır. Bunlar Hıristiyanım diyen herkesçe kutsal sayılıp, yasa diye kabul ediliyor. Böyle olmakla beraber, abartısızca denilebilir ki, Hıristiyanların binde biri bile kendi kişisel edimini bu yasalara başvurarak yönlendirip yönetmez, mihenge vurmaz. Onun ediminde başvurduğu ölçü, kendi ulusunun, kendi sınıfının ya da kendi dinsel mesleğinin geleneğidir. Onun elinde böylece, bir yandan, yanılmaz bilgelikçe ona kendini yönetmesi için bir kural olarak bağışlanmış olduklarına inandığı bir törel ölçütler toplamı, diğer yandan da, her gün verilen birtakım yargılar ve yapılan uygulamalar vardır; bu uygulama ve yargılar o ölçütlerin bazılarına bir düzeye kadar uyar, diğerlerine pek o kadar uymaz; bazılarına da bütünüyle karşıttırlar ve bir bütün olarak alınırsa, Hıristiyanlık inanı ile dünya hayatının çıkar ve aşılamaları arasında birer uzlaşmadan oluşurlar. Değindiğimiz Hıristiyan bu ölçütlerden birincisinin egemenliğini tanır; gerçek bağlılığını ise öbürüne saklar. Bütün Hıristiyanlar, Allahın sevgili kullarının yoksullar, alçakgönüllüler ve dünyaca horlanan kimseler olduğuna; bir devenin iğnenin deliğinden geçmesinin bir varsılın cennete girmesinden daha kolay olduğuna; kendileri hakkında yargı verilmemesi için onların başkaları hakkında yargı vermekten sakınmaları; asla yemin etmemeleri; komşularını kendileri gibi sevmeleri; eğer birisi abalarını alacak olursa, ona hırkalarını da vermeleri gerektiğine; yarını düşünmemeleri lazım geldiğine; eğer bilge olmak isterlerse ellerindeki her şeyi satıp yoksullara dağıtmalarının gerekli olduğuna, iman ederler. Onlar sayılan bu şeylere inandıklarını söylediklerinde, içtendirler. Bunlara kesin olarak inanırlar, insanların sürekli övülüp de tartışıldığını hiç duymadıkları şeylere inanmalarından farksız inanırlar. Ancak insanın devinimlerini düzenleyen o canlı inanç anlamında düşünüldüğünde, onlar bu kuram ve ilkelere, yalnızca, onlara uygun biçimde devinmenin alışkanlık olduğu noktaya dek, inanırlar. Doğru olmaları bakımından, ilkeler, hasımları taşlamakta işe yarar; bundan başka, söylemek gereksiz, insanlar düşüncelerince övülmeye değer ne yaparlarsa onu ilke aşkına yaptıklarını da (olanağını buldukça) öne sürerler. Ama ölçütlerin, ilkelerin, insanlardan, onların yapmayı akıllarından bile geçirmedikleri saymakla bitmez bazı şeyler istediğini onlara anımsatan herhangi bir kimsenin eline, «diğer insanlardan daha iyi olmayı» taslayan, o hiç kimsenin sevmediği insanlar sınıfına bölümlenmiş olmaktan başka hiçbir şey geçeceği yoktur. Kuramların rastgele inanmışlar üzerinde hiçbir etkisi bulunmuyor; kuramlar bunların akıllarında bir güç değildirler. Bu tür inanmışların, kuramların söylediklerine karşı, alışkanlıktan kaynaklanan bir saygıları vardır; ama sözcüklerden kavramlara yayılan, ve aklı bu kavramları öğrenip yazılı amentüye uygun hale getirmeye zorlayan duyguda değillerdir hiç. Söz konusu olan davranış tarzı olunca, İsa’ya boyun eğmekte hangi düzeye kadar ileri gidebilecekleri hakkında kendilerine yol göstermesi için çevrelerinde bir A efendi ya da B efendi aranırlar.

Buna göre, tam olarak emin olabiliriz ki ilk Hıristiyanlarda durum böyle değil, bambaşkaydı. Eğer böyle olmuş olsaydı, Hıristiyanlık hiçbir zaman, horgörülen ibranilerin silik bir mezhebi olma durumundan, Roma İmparatorluğu’nun dini durumuna dönüşüp yayılamazdı. Kendi düşmanlarının «Bakın Hıristiyanlar birbirlerini nasıl seviyorlar» dedikleri zamanlarda (şimdi hiç kimsenin böyle bir şey söylediğini sanmıyorum), Hıristiyanlar kesin ki inanların anlamı hakkında o zamandan beri taşımış olduklarından çok daha canlı bir duygu taşıyorlardı. Hıristiyanlığın şimdi alanını genişletmekte bu kadar az ilerlemesi, on sekiz asırdan sonra hala hemen de yalnızca Avrupalılara ve Avrupalıların soyundan gelenlerle sınırlı kalması, olasılık, başlıca bu nedenden dolayıdır. Dinsel kuramları çok daha ciddiye alan, bunların birçoğuna genel olarak herkesin yorduğundan daha fazla anlam yoran tam olarak dindar kimselerde bile çoğu zaman şuna denk gelinir: Onların anlaklarında böyle görece etkin olan bölüm, Kalvin'in ya da Knox'un ya da yaradılışça kendilerine çok daha yakın olan böyle birinin yapıntısı olan bölümdür. İsa’nın sözleri onların anlaklarında edilgince, hemen de çok hoş ve tatlı olan sözleri sadece dinlemenin oluşturduğundan öte, herhangi bir etkide bulunmadan, öbürleriyle yan yana yaşarlar, Kuşkusuz, yalnızca bir mezhebe vergi kuramların neden dolayı dirimselliklerini tanınmış bütün mezhepler arasında ortak bulunanlardan daha fazla koruduklarının ve bunların anlamlarını canlı tutmak için kılavuzların neden zahmete girdiklerinin pek çok nedeni vardır; bunlardan biri kesinlikle şudur ki, yalnızca bir mezhebe özgü olan kuramlar daha çok tartışılır, ve açıkça yadsıyıcı olanlara karşı bunların savunmasına daha sık gereksinim duyulur. Meydanda düşman kalmayınca kılavuzlar da, izdeşler de nöbet yerinde uykuya dalıverirler.

Genel konuşursak, aynı şey, ahlak ve din kuramlarında olduğunca, sağgörülü ve yaşam bilgisi gibi geleneğe dayanan bütün kuramlar için de doğrudur. Bütün diller ve edebiyatlar, yaşam hakkında, hem yaşamın ne olduğuna hem de bir insanın nasıl davranması gerektiğine ilişkin genel düşüncelerle dolup taşar; bunlar herkesin bildiği, herkesin tekrarladığı, baş sallayarak dinlediği ya da birer apaçıklık olarak kabullendiği düşüncelerdir; böyle olmakla beraber, gene de insanların çoğu bunların hakiki anlamını ilk kez, ancak deneyimle, çoğunlukla acı verici türden bir deneyimle, edimle, kendi başlarına geldiğinde öğrenirler. Beklenmedik bir yıkım ya da düş kırıklığıyla bunalmış kıvranırken, insanın aklına bir atasözünün gelmesi ne kadar sık gerçekleşen bir durumdur; bu onun bütün ömrü boyunca bildiği bir sözdür; bu sözün anlamı, eğer bu kimse onu eskiden de şimdi anladığı gibi anlasaydı, kendisini yıkımdan esirgemiş olurdu. Gerçekten, bunun tartışma yokluğundan başka nedenleri bulunuyor: Birçok hakikat vardır ki insanın, kendi başından geçip de kafasına dank etmedikçe, bunların tam içeriklerini anlaması mümkün değildir. Ama o kimse bir düşüncenin onu anlamış olanlarca yana ya da karşı olarak tartışıldığını duymaya alışmış olsaydı, böyle hakikatlerin bile içeriklerinin çok daha fazlası anlaşılmış ve daha önce anlaşılmış olanı da anlağa daha derin biçimde nakışlanmış olurdu. Bir şey gözümüzde artık kuşku duyulamaz duruma geldi mi, insanlar onun üzerinde düşünmeyi elden bırakmaya yönelir; onların hatalarının yarısının nedeni işte bu öldürücü yönelim. Çağımızın yazarlarından biri bunu, «Herhangi bir sorun için insanların: Artık onu çözdük. Düşünülecek yanı kalmadı, demeleri düşünceleri uyuşturup derin bir tembellik uykusuna daldırır» diyerek, ne güzel açıklamıştır.

Ne demek! Bir bilginin doğru olabilmesi mutlaka onun üzerinde oydaşlık bulunmamasına mı bağlıdır? diye bir soru gelebilir. Aynı yönden sorulabilir: İnsanların bir bölümünün hakikati anlamalarını mümkün kılmak için, bir bölümünün mutlaka hatada inat etmesi mi gerekir? Genelin kabulüne erişir erişmez, bir inan gerçek ve dirimsel olmaktan çıkar mı?Bir önermenin tam olarak anlaşılması için onun kuşkulu bir yanının kalması mı gerekir mutlaka? İnsanlık bir gerçeği oydaşmayla kabul eder etmez, hakikat o gerçeğin içinden yok mu olur? Şimdiye dek, mantığın gelişmesinde güdülen en yüksek erek ve bundan beklenen en iyi sonuç önemli bütün hakikatleri kabul etme konusunda bütün insanlığı gittikçe daha fazla birleştirmektir, diye düşünülmüştür; öyle ise mantık, yalnızca ereğine ulaşamadığı sürece mi sonsuzlaşır? Bu ereği ele geçirmenin meyveleri, yine bu utkunun tam oluşu ile mi ortadan kalkar?

Ben böyle bir şey söylemiyorum, insanlık ilerledikçe, artık üzerlerinde tartışma veya kuşku kalmayan kuramların sayısı sürekli artacaktır; insanlığın gönencini de, artık anlaşmazlığın kalmama noktasına ulaşmış olan hakikatlerin sayısı ve ağır basması ile ölçmek aşağı yukarı olanaklıdır. Sorunlarda art arda ciddi anlaşmazlığın ortadan kalması, düşünce sağlamlaşmasının zorunlu etkenlerinden biridir; bu sağlamlaşma yanlış düşüncelerde ne kadar tehlikeli ve zararlı ise, düşüncelerin doğruluğunun ölçümünde de o kadar yararlı bir şeydir. Ama düşünceler arasındaki ayrılıkların böyle giderek azalması, hem kaçınılmaz hem zorunlu olması bakımından, sözcüğün her iki anlamında bir zorunluluk ise de, bundan dolayı hemencecik onun bütün sonuçlarının yararlı olması gerektiği sonucuna varmamızı gerektirmez. Bir gerçeğin akıllıca ve canlı biçimde anlaşılmasında onu muhaliflere açıklama ya da onlara karşı savunma gereksiniminin sağladığı bunca önemli bir yardımcının yitirilmesi, o hakikatin genel olanca kabulündeki yarardan daha ağır basabilecek kadar zararlı olamazsa da, o yararın daha çoğunu geri verdiren bir şeydir. İtiraf edeyim ki, insanlığın kılavuzlarını, o yardımcının artık sağlaması olası olmayan durumlarda bunun yerini tutacak bir şey bulmaya; izdeşlerin bilincinde sorunun zorluklarını sanki bunlar onu kendi yanına çelmeye uğraşan bir muhalefet kahramanınca üstelenerek aşılanıyormuşçasına taze tutmak için bir çare bulmaya çalışır görmek isterdim.

Ama bunun için çareler arayacaklarına, onlar, ellerinde önceden bulunanları da yitirmişlerdir. Platon’un diyaloglarında pek güzel bir örneğini gördüğümüz Sokrat’a ait diyaloglar işte bu türden çarelerdendi. Bunlar felsefenin ve yaşamın büyük sorunlarının doğruluk bakımından değilleyici bir tartışması olup, benzersiz bir ustalıkla şu ereğe, apaçık sayılan düşüncenin basmakalıp yorumlarını konuyu anlamadan sadece kabul ediveren ve kabul ettiği kuramlara belirgin hiçbir anlam bağlamamış olan her bireyi inandırma ereğine, yöneltmişti; amaç, onun, kendi bilisizliğinin ayrımına varıp, kuramların hem anlamlarını hem kanıtlarını açıkça kavrama temeli üzerine kurulmuş kararlı bir inanç sağlamaya yol açmaktı. Ortaçağ’ın medrese tartışmalarının da bir düzeye kadar böyle bir amacı vardı. Bu tartışmalarda güdülen amaç çömezin kendi düşüncesini ve (bununla zorunlu bir ilgisi olarak da) ona karşı ileri sürülen düşünceyi anlamasını, onun kendi düşüncesinin dayanaklarını güçlendirebilmesini ve öbürününkileri yadsıyabilmesini güvence altına almaktı. Anılan bu son tartışmaların gerçekten şöyle onulmaz bir kusuru vardı ki bunlarda başvurulan ilkeler (ilk önerme temelleri) akıldan değil inançdan alınır; akıl için birer sıkıdüzen kuralı olarak da, bunlar, «Sokrat'ın çevresinde toplananlar»m akıllarını geliştirmiş olan güçlü tartışmalardan her bakımdan daha aşağıydılar; ama modern düşünce onların her ikisine de genellikle itiraf etmeye razı olduğundan çok daha fazla şey borçludur; şimdiki eğitim yöntemlerinde ise onların ne birinin, ne ötekinin yerini çok az da olsa tutan hiçbir şey yoktur. Bütün bilgisini hocalardan ve kitaplardan alan bir kimse dahası çevresini saran o «kafaya bilgi tıkıştırmakla yetinme» yöneliminden kendini kurtarsa bile asla her iki tarafı dinlemek zorunda değildir; bu sebepten dolayı, bir meselenin iki yanını da bilmek, dahası düşünürler arasında bile, sık elde edilen bir başarı olmaktan çok uzaktır; gene onun içindir ki, herkesin kendi düşüncesini savunmak için söylediği sözlerin en zayıf bölümü de, karşı çıkanlara bir yanıt diye tasarladığı bölüm oluyor. Ortaya olumlu hakikatler koymaksızın kuramdaki güçsüzlükleri ya da uygulamadaki yanlışları gösteren olumlu mantığı kötülemek, zamanın modası olmuştur. Son bir çıkarsama olarak böyle olumsuz bir eleştiri gerçekten çok yetersiz olurdu; ama olumlayıcı bir bilgiye ya da bu isme uygun bir yargıya ulaşma aracı olarak buna ne kadar değer verilse azdır; herkes buna sistemli biçimde tekrar alıştırılmadıkça da, düşüncelerin matematik ile fiziğe ait bölümlerinden başka, büyük düşünürler az yetişecek ve düşüncenin genel düzeyi düşük olacaktır. Hiç kimsenin, karşı çıkıcıları ile gerçekten tartışmaya girişmenin kendisinden isteyebilecek olduğu aynı anlak edimini, ister başkalarının zoru ile; ister kendiliğinden, göstermiş olmadıkça, matematik ile fizikten başka herhangi bir konudaki düşünceleri bilgi denmeye uygun değildir. Öyleyse, yok olduğu zaman bunca gerekli, ama bedenleştirilmesi de o kadar zor alan bu şeyden, kendiliğinden karşımıza çıktığı zaman vazgeçmek saçmalamaktan daha beter bir şey olur! Apaçık diye kabul edilen bir düşünceye karşı çıkan, yasa ya da kamuoyu izin verse karşı çıkacak olan kimseler varsa, onlara bu nedenle teşekkür edelim; onları dinlemek üzere kulaklarımızı açalım ve eğer yargılarımızın gerek şüpheden kurtulmuş oluşunun ve gerekse dirimselliğinin gözümüzde bir değeri var ise, böyle kimseler bulunmasaydı çok daha büyük bir emekle kendimizin yapmak zorunda kalacağını bildiğimiz bir şeyi bizim yerimize yapan biri var diye sevinelim.

Şimdi, düşüncelerin çeşitliliğini yararlı kılan, insanlık şimdilik pek uzak görünen bir düşünsel ilerleme dönemine girinceye dek de, yararlı kılmayı sürdürecek olan, başlıca nedenlerin birinden söz etmek kalıyor. Buraya kadar yalnızca iki olasılığı; tartışılamaz kabul edilen düşüncenin yanlış ve bunun sonucu olarak başka bir düşüncenin doğru olabileceğini ya da tartışılamaz sayılan düşüncenin doğruluğuna oranla, onun doğruluğunun açıkça anlaşılması ve derinden hissedilmesi için karşısındaki hata ile çarpışmasının koşul olduğunu öngördük. Ama bunların ikisinden de daha sık karşılaşılan bir durum daha vardır ki, bu da çarpışan kuramlardan biri doğru, diğeri yanlış olacağına, hakikatin, kısmen bunların birinde, kısmen de öbüründe olması; tartışılmaz görülen kuramın içinde yalnızca bir kısmı bulunan hakikatin kalan öbür kısmını sağlamak için de karşı düşünceye gereksinilmesi durumudur. Duygularla kavranmayan konularda, yaygın olan düşünceler çoğunlukla doğrudurlar, ama bunların hakikatin tamamını oluşturduklarına ya az rastlanır ya hiç rastlanmaz. Bunlar hakikatin birer parçası; bazen daha büyük, bazen daha küçük bir parçası; ama abartılıp, çarpıtılmış, beraber bulunmaları ve onlarla çerçevelendirilmeleri gereken hakikatler ile olan bağları koparılmış bir parçasıdır. Diğer taraftan, Rafizi düşünceler de, genellikle, o baskı altında tutulan ve savsaklanan hakikatlerden bazılarıdır ki, bunlar, kendilerine başkaldırtmayan bağları koparıp atarak, ya geçerli düşüncenin içerdiği hakikat ile bir uzlaşma ararlar ya da onun karşısına düşman olarak çıkar ve benzer bir hakikat tekeli ile, kendilerini gerçeğin bütünü diye ortaya koyarlar. İnsanoğlunun anlağında tek yanlılık sürekli kural, çok yanlılık ise özgelik olagelmiş bulunduğundan, sözü geçen durumlardan İkincisi şimdiye dek en sık rastlanan durum olmuştur. Bundan ötürü, düşünce devrimlerinde bile, hakikatin bir kısmı doğarken bir kısmı da çoğu kez batar. Üste katılan bir şey olması gereken gelişme bile, çoğu zaman sadece, bölümsel ve eksik bir hakikatin yerine yine böyle bir diğerini koyar; yapılan iyileştirme başlıca şu kadar olur; Yeni hakikat parçacığı, yerini almakta olduğu parçadan daha çok istenen ve zamanın gereklerine daha çok uydurulmuş bir parçadır. Doğru bir temele dayandıklarında bile, üstünlük kazanmış düşüncelerin bölümsellik özelliği böyle olunca, geçerli düşüncenin boşladığı herhangi bir hakikat parçasını içeren her düşünce bu hakikate hangi tutarda hata ve şaşırma payı karışmış olursa olsun çok değerli sayılmalıdır. Gerçi bazıları, bizim başka türlü gözden kaçırabilecek olduğumuz hakikatleri dikkatimize zorla çarptırmaya uğraşırlar ama kendileri de bizim gördüğümüz hakikatlerin bazılarını gözden kaçırıyorlardı. Ama insan işlerini ölçümleyen aklı başında hiç kimsenin bundan dolayı onlara kızması gerekmez. Buna kızacağına, o, düşünecektir ki, işlerlik bulan hakikat tek yanlı kaldıkça, işlerlikte olmayan hakikatin de tekyanlı iddiacıları bulunacaktır ve böyle olması da başka türlü olmasından daha çok istenir bir şeydir; çünkü çoğu kez en canlı olanlar ve başkalarının isteksiz dikkatini, sanki sağsözün bütünü imiş gibi duyurdukları bir sağsöz parçasının üzerine zorla çekebilmeleri en çok olası bulunanlar, böyleleri arasından çıkar.

Hakçası, on sekizinci yüzyılda, bütün aydınlar ile bunların yol gösterdikleri aydın olmayanlar alttakımının hepsi, medeniyet denen şeyin ve çağdaş bilginin, edebiyatın ve felsefenin olağanüstülüğüne duydukları hayranlıkla kendilerini yitirmiş bulunur ve çağımızın insanları ile eski zamanların insanları arasındaki benzemezlik ölçüsünü gereğinden fazla önemseyip, kendilerini aradaki farkın hepsinin kendi yanlarında olduğu yargısına kaptırdıkları bir sırada; Rousseau’nun ortada birer bomba gibi patlayan aykırı düşünceleri, tekyanlı düşüncenin yoğun kitlesini paramparça edip öğelerini tekrar ve daha iyi bir biçimle birleşmeye zorlayan, ne kurtuluşlu ve hayırlı bir darbe olmuştur. Genel bakımdan geçerli düşünceler hakikate Rousseau’nunkilerden daha uzak değildi; tersine, ona daha yakındılar; onlarda olumlu daha çok gerçek ve çok daha az hata vardı. Böyle olmakla beraber, Rousseau’nun kuramında, işte kamuoyunda eksik olan ve bu kuramın düşünsel akıntısında yanı sıra sürükleyip götürdüğü pek çok hakikat bulunuyordu; sular çekildiğinde de, giden selden kum diye bunlar kalmıştır. Yalın yaşamın üstün değeri, yapay toplumun tuzaklarının ve ikiyüzlülüğünün sinirlendirici ve ahlak bozucu etkisi, Rousseau’nun yazılarım yazdığı zamandan beri, kültürlü kafalardan hiçbir zaman eksik olmamış düşüncelerdir ve kaçınılmaz etkilerini zamanla göstereceklerdir. Oysa şimdi bu düşünceleri her zamanki kadar çok, hem de eylemle, onaylamaya gerek vardır, çünkü sözlerin, bu konuda, artık neredeyse olanca gücü bitip tükenmiştir.

Bundan başka, politikada, bir düzen ya da kalımlı partisi ile bir ilerleme ya da iyileştirme partisinin her ikisinin, siyasi yaşamın sağlam durumda bulunması için zorunlu etkenler olduğu hemen hemen bir bilinendir; bu zorunluluk, ta bu partilerden biri ya da diğerinin kendi düşünsel kavrayışının korunulmaya elverişli olanlar ile süpürülüp atılması gereken şeyleri bilen ve birbirinden ayırt eden, bir hem düzen hem ilerleme partisi durumuna gelecek düzeyde genişletilmiş olacağı zamana dek, sürecektir. Bu düşünce biçimlerinin her biri kendi yararlılığını diğerinin eksikliklerinden alır; ama bunların her birini mantık ve sakatlık sınırları içinde tutan şey, büyük ölçüde, diğerinin muhalefetidir. Demokrasi ile aristokrasinin, mülkiyet ile eşitliğin, işbirliği ile rekabetin, lüks yaşama ile tutumun, toplumsallık ile bireyselliğin, özgürlük ile sıkıdüzenin her birine yandaş olan düşüncelerle kılgısal yaşamın varkalan diğer çelişkileri, eşit serbestlikle ifade edilmedikçe, aynı yetenek ve güç ile desteklenip savunulmadıkça, her iki öğenin de, hak ettikleri şeyi elde etmeleri olasılığı yoktur asla: Terazinin kefelerinden biri yukarı, diğeri aşağı gidecektir kesinlikle. Hakikat, yaşamın bütün kılgısal işlerinde, öyle bir karşıtları uzlaştırma ve tutarlılaştırma sorunudur ki, bu ayarlamayı dürüstlükle yapılabilecek kadar geniş ve yansız bir kafa pek az kimsede vardır; bu işin onun için, birbirine düşman bayraklar altında çarpışan savaşçılar arasında geçen bir boğuşmanın sert yöntemleriyle yapılması gerekmektedir. Az önce saydığımız son derece uzlaşmaz sorunların herhangi birinde, eğer iki düşünceden yalnızca hoşgörülmeye değil, aynı zamanda özendirme ve destek görmeye öbüründen daha üstün hak iddia edebilecek biri varsa o da belirli bir zamanda ve mekanda azınlıkta kalma durumunda olan düşüncedir, boşlanmış çıkarları ve insan mutluluğundan kendi payını tam olarak alamamak tehlikesiyle karşılaşan yanın temsilcisi olan düşünce, şimdilik o düşüncedir. Biliyorum, bu ülkede bu konuların çoğunda düşünce ayrılıklarına karşı hiçbir hoşgörüsüzlük yoktur. Bunları, şu olayın evrenselliğini tartışılmaz nice örnekleriyle göstermek için diyorum ki, hakikat davasındaki bütün yanlar için dürüst ve eşit koşullarla savaşım olanağı, insanın bugünkü algı durumunda, ancak düşüncelerin çeşitliliğiyle var kalabilir. Herhangi bir konuda herkes oydaşlığa varmış görünürken, buna ayrallık oluşturan kişiler bulunduğu sürece, dahası genelin düşüncesi doğru bile olsa, şu olasılık her zaman vardır: Genel düşünceden ayrılanların da kendi yanlarına söyleyecekleri dinlenilmeye değer bir şeyleri olabilir ve bunların susmasıyla, hakikat bir şey yitirebilir.

Şöyle bir karşı çıkma gelebilir (öyle ama özellikle en yüksek ve yaşamsal konularda, doğru diye kabul edilen ilkelerin bazıları hiç de yarım hakikatler değildir. Sözgelimi, Hıristiyan törelliği bu konuda gerçeğin tamamıdır; her kim ondan başka türlü bir törellik öğretirse tamamıyla sapmıştır). Bütün durumlardan en önemlisi bu olduğundan, genel ölçütü denemek için bundan elverişlisi olamaz. Ama Hıristiyan törelliğinin ne olduğunu ya da olmadığını açıklamadan önce, Hıristiyan törelliğiyle neyin istendiğini kararlaştırmak arzuya değer. Eğer Yeni Ahit törelliği anlamına geliyorsa, bu bölümdeki bilgisini Kutsal Kitabın kendisinden edinmiş olan hiç kimse bunun eksiksiz bir törellik kuramı olarak duyurulmuş ya da böyle istenmiş olduğunu bilmem varsayabilir mi? İncil sürekli daha önce varkalmış bir törelliğe göndermede bulunur; buyruklarını bu törellikte daha geniş ve daha yüksek bir ahlak ile düzeltilmesi ya da değiştirilmesi gereken belirgin noktalara tekelleştirir; üstelik İncil'in isteğini en genel deyimlerle anlatan bir ifadesi vardır; çoğunlukla harfiyen yorumlanması olanaksızdır; onda yasa belirginliğinden çok, yazınsal bir etkicilik veya akıcılık vardır. Ondan törel bir kuram dizgesi çıkarmak, eksiklerini Eski Ahit’ten yani, gerçekten iyi düşünülmüş, ama birçok bakımdan ilkel olan ve ancak barbar (geri) bir halk için hazırlanmış bir sistemden tamamlamadıkça, hiçbir zaman olanaklı olmamıştır, İsa’nın kuramının Yahudivari yorumlama biçimine ve onun yapıtına tamamlayıcı şeyler katılmasına kesinlikle karşı olan St. Paul bile, aynı yönden, daha önceden var olan bir törellik varsayar yani, Eski Yunanlıların ve Romalıların törelliğine gider; Hıristiyanlara öğüdü de büyük ölçüde bu törelliğe uyum sağlama sistemidir; dahası bunda kölelik sistemini açıkça onaylayacak kadar ileri gider. Hıristiyan törelliği denen, ama daha çok teolojik törellik denilmesi gereken şey, İsa’nın ya da Havarilerin yapıtı değildir, tersine çok daha geç kaynaklı, ilk beş yüzyıldaki Katolik Kilisesi’nce zamanla kurulmuştur; Protestanlarla bugünkü Katoliklerce kesin olarak kabul edilmekte olmamasına karşılık, onlar da bunu kendilerinden beklenebileceğinden çok daha az değiştirmişlerdir. Olan şudur ki onlar çoğu zaman, bu Hıristiyan törelliğine Ortaçağ’da yapılmış olan eklentileri kesip atmakla kalmamışlar; her mezhep bunların yerine kendi özyapı ve eğilimlerine uyan yeni şeyler eklemiştir. Bu törelliğe ve onun ilk öğreticilerine insanlığın çok şey borçlu olduğunu en son yadsıyacak biri varsa o da benimdir; ama şunu da umursamadan söylerim ki bu törellik, önemli birçok konularda eksiktir, tekyanlıdır ve eğer onun tarafından onaylanmayan düşünce ve duygular Avrupai hayat ve ıranın oluşumuna yardım etmemiş olsaydı, insanlığın işleri şimdi olduğundan daha kötü durumda olurdu. Hıristiyan törelliği (denilen şey) bir tepkinin bütün özelliklerini taşır; büyük bir bölümü bakımından, Putperestliğe karşı bir protestodur. Ülküsü olumlu olmaktan çok, olumsuzdur; etkin olmaktan çok edilgendir; Soylu olmaktan çok Masumluktur; güçlü bir biçimde iyiliği Aramadan çok, Kötülükten kaçınmadır; buyruklarında, (gayet iyi açıklandığı gibi) «yapmayacaksın» sözü; böyle olmaması gerekirken, «yapacaksın» sözünden daha fazla geçer. Özvarlıkla ilgili hazlara dalmaya karşı duyduğu büyük korku yüzünden, besidüzeni putlaştırmıştır ki, bu da giderek kabasofuluk putu haline dönüşerek bozulup gitmiştir, insanları erdemli bir yaşama özendirmek için, belli ve uygun Güdüleyiciler diye, onlara tutup cennet umuduyla cehennem korkusunu gösterir; erdemli yaşama durumunda, eskilerdeki «en iyi örnek»in çok aşağısına düşer; her insanın görev duygulan ile türdeşlerinin çıkarları arasındaki bağları çözer, meğerki o insan için türdeşlerine danışmakta bencil bir çıkar nedeni gösterilmiş olsun; böylece Hıristiyan törelliği insanlığın törelliğine öz bakımından bencil bir özyapı vermek için elinden geleni yapar. O, öz bakımından edilgin bir boyun eğme kuramıdır; anlaklara, kurulmuş olarak buldukları bütün yetkelere boyun eğmeyi yerleştirir; gerçi dince yasaklanan şeyleri buyurduklarında, bu yetkelere etkin bir biçimde boyun eğilmez, ama bize ne kadar kötülük ederlerse etsinler, onlara direnilmez ve hiçbir zaman isyan da edilmez. En iyi Pagan uluslarının törelliğinde, devlete karşı olan göreve, dahası, bireyin erdemli özgürlüğüne saldırı yoluyla, oransız bir konum kapladığı halde, katışıksız Hıristiyan törelliğinde, bu büyük görev alanı hemen hemen işaret olunmamış ya da tanınmamış gibidir. «Resmi bir makam için kendi ülkesinde daha yeterli biri varken oraya başkasını atayan bir hükümdar Allaha ve Devlete karşı günah işlemiş olur» ölçütünü, Yeni Ahit’te değil Kuran’da okuyoruz. Çağdaş törellikte, kamuya karşı yükümlülük düşüncesinin kabul edilen kadarcığı da, Hıristiyan kaynaklarından değil, Eski Yunan ve Roma kaynaklarından geliyor; bunun gibi, özel yaşamın törelliğinde bile, yüce ruhluluk, yüksek düşüncelilik, kişisel ağırbaşlılık ve dahası şeref duygusu, eğitimimizin dinsel bölümünden değil, ancak insani olan bölümünden çıkar; zaten, biricik değer olarak açıkça kabul edildiği gibi yalnızca boyun eğmeye değer veren tek ahlak ölçüsü böyle huyları geliştiremezdi de.

Bu kusurların Hıristiyan törelliğinin tasarımı olanaklı olan her biçiminde bünyesinde zorunlu olarak var olan kusurlar olduklarını; ya da tam bir törel kuramın gereklerinden olup da Hıristiyanlıkta bulunmayan birçok koşulun Hıristiyanlıkla uzlaşmaz oldukları savında bulunmaktan herkes kadar ben de uzağım. Hele kendiliğinden İsa’nın kuramı ile buyrukları hakkında böyle bir anıştırmada bulunmam da az gelir. Şuna inanırım ki İsa’nın sözleri, bunlarla amaçlanan şeyler olduklarına ilişkin herhangi bir kanıt, görebildiklerimden oluşuyor; bunlar yaygın bir törelliğin istediği hiçbir şeyle uyuşmaz değillerdir; törellik kurallarınca kusursuz olan her şey bunlara sokulabilir; hem de bu sözlerin açıklamasına, bunlardan herhangi bir kılgısal törellik sistemi çıkarmaya kalkışmış olan herkesçe yapılmış olanlardan daha büyük bir zorlama yoluna gidilmeden, sokulabilir. Ancak şunlara da inanmakta yukarıdaki yargıya uymayan hiçbir yön yoktur: İsa’nın sözleri hakikatin yalnızca bir bölümünü içerir ve onun bir bölümünü içermesi istenmiştir. En yüksek törelliğin temel birçok öğesi, Hıristiyanlığın Kurucusu’nun tutulmuş bildirilerinde anılmamış anılması istenmemiş de şeyler arasında ve Hıristiyan Kilisesi tarafından bu bildiriler temel alınarak kurulan törellik dizgesinde tamamen bir kenara atılmış olan şeyler arasında bulunuyor. Bu böyle olunca, kural koyanın, onaylamakla beraber, anmayı ancak kısmen istediği ve bize yol gösterecek o eksiksiz kuralı Hıristiyan kuramında bulmaya uğraşmakta ısrar etmenin büyük bir hata olacağını düşünüyorum. Gene böylece şuna da inanıyorum ki, bu dar kuram, en sonunda şimdi iyi niyetli bunca kimsenin ilerletmek için epeyce didindikleri törel eğitim ve terbiyeyi değerinden çok düşürmek yoluyla, edimde tehlikeli bir kötülük halini alıyor. Korkarım ki, düşünce ve duyguları yalnızca dinsel olan bir örneğe göre kalıba dökmeye kalkışmakla ve şimdiye kadar Hıristiyan törelliği ile yan yana yaşamış olup bir yandan onun ruhunun bir bölümünü almak ve diğer yandan da ona kendi ruhundan bazı şeyler aşılamak yoluyla onun eksiklerini tamamlamış bulunan (bunlara verilecek daha iyi bir isim bulunmadığı için din dışı ölçüler diyeceğim) ölçüleri bir kenara atmakla, sonuçta, aşağı, bulandırıcı, kölelere yaraşır bir özyapı örneği oluşacaktır ve zaten şimdiden oluşuyor da; bu öyle bir özyapı örneğidir ki, Allahın Yüce İstemi saydığı şeye karşı dilediğince boyun eğici olsun, yine de, Tanrının Yüce iyiliği kavramına yükselmek ya da ona tanış olmak becerisinden yoksundur. Ancak Hıristiyan kaynaklarından çıkıp gelişebilenlerden başka törelliklerin de, insanlığın yeniden içsel kurtuluşa kavuşmasını sağlamak için Hıristiyan törelliği ile beraber yaşaması gerektiğine inanıyorum; Hıristiyan sisteminin kurala asla bir ayrallık oluşturmadığına, insan beyninin olgunlaşmamış durumunda hakikatin çıkarlarının düşüncelerde bir çeşitliliği gerektirdiğine inanıyorum. Hıristiyanlıkta bulunmayan törel gerçekleri görmemezlikten gelmekten vazgeçmekle, insanların, mutlaka, Hıristiyanlığın içerdiği etik gerçeklerden herhangi birini unutması gerekmez. Böyle bir boşinan ya da ilgisizlik, baş gösterirse, tam anlamıyla bir kötülüktür; ama her zaman katışıksız bulunmayı umut edemeyeceğimiz bir kötülüktür; buna, paha biçilmez bir iyilik karşılığında ödenen bir bedel gözü ile bakılmalıdır. Gerçeğin bir bölümünce gelen ve onun tamamı olduğu yolunda bulunulan tekelci savı protesto etmek hem gerekli hem de koşuldur. Protesto edenler eğer, karşılık verişlerindeki tepkinin gücüne kapılarak, bu kez de kendileri haksızlık etme durumuna düşecek olurlarsa, bu tekyanlılık da diğeri gibi yazıklanılmaya değer olabilir, ama bunu katlanmak gerektir. Eğer Hıristiyanlar Hıristiyanlığa karşı haksever olmayı yadsıyanlara öğretmek isterlerse, kendileri de yadsımacılığa karşı haksever olmalıdırlar. Akıl tarihinde en sıradan bilgileri bulunanların hepsince açık olan şu olaya, yani, en soylu ve en değerli törel öğretimin büyük bir bölümünün, yalnızca Hıristiyan inancını bilmeyenlerin değil, tersine, onu bilip de karşı çıkmış olan kimselerin eseri olduğu olgusuna gözlerimizi kapatmanın hakikate hiçbir yararı olamaz.

Mümkün olan bütün düşüncelerin söylenmesinde, özgürlüğün en sınırsız biçimde kullanılması ile, dinsel ya da felsefi dar mezhepçilik çabasının kötülüklerine son verilmiş olacağı savında bulunmuyorum. Kısıtlı yetenekli insanların ciddiye aldıkları her hakikatin, dünyada başka hakikat yokmuş gibi ya da her durum ve koşulda onu kısıtlayacak ya da değiştirebilecek hiçbir gerçek yokmuşçasına savlanacağı, kafalara sokulacağı, dahası birçok biçimde ona göre devindirilebileceği de kesindir. Bütün düşüncelerin mezhepçi olma eğilimlerinin en serbest tartışmayla iyileştirilmediklerini, tersine, çoğunlukla bununla daha da alevlenip şiddetlendiklerini teslim ederim; çünkü, görülmüş olması gereken, ama görülmemiş olan, hakikat, salt karşıtçı olarak adlanan kimselerce duyurulduğu için daha şiddetle reddedilir. Ama bu düşünce çarpışması iyileştirici etkisini, tutkulu partizanlar üzerinde değil, kenardaki daha çalkantısız ve daha yansız izleyicilerin üzerinde gösterir. Korkunç olan kötülük, hakikatin tikeleri arasındaki şiddetli çarpışma değildir, ancak, hakikatin yarısının sessiz sedasız ortadan kaldırılmasıdır; insanlar her iki yanı dinlemeye zorunlu bırakıldıkça sürekli ümit vardır; onlar yalnızca bir yana kulak verdikleri zamandır ki hatalar birer önyargıya dönüşüp katılaşır; hakikat de, abartıla abartı la bozukluk durumuna gelerek, artık hakikat etkisini taşımaktan çıkar. Mademki huzurunda yanlardan yalnızca birinin bir avukat ile temsil edildiği bir davada iki yan arasında akıllıca hakimlik edebilecek o yargıçlık özelliğinden daha az bulunan akılsal yeti az bulunur, öyleyse, hakikat için tek ümit, ancak, onda yan olanlardan her birinin, yapısında gerçeğin herhangi bir tikesini içeren her düşüncenin, yalnızca savunucular bulması değil, aynı zamanda kendini dinletecek biçimde savunulması oranında, vardır.

Düşünce özgürlüğü ile düşündüğünü söyleme özgürlüğünün, insanlığın düşünsel mutluluğu için (ki insanların diğer bütün mutlulukları buna bağlıdır) zorunlu olduğunu dört ayrı nedene dayanarak teslim etmiş bulunuyoruz; şimdi bunları kısaca ele alacağız.

Birincisi; herhangi bir düşünce susturulmak zorunda bırakılırsa, bu düşünce, bizim kesin olarak bilebileceğimiz şeylere rağmen, doğru olabilir. Bunu kabul etmemek kendimizin yanılmaz olduğunu sanmak olur.

İkincisi; susturulan düşünce yanlış bile olsa, bunda biraz hakikat bulunması olasıdır. Gerçekten pek çok kez bulunur da ve mademki herhangi bir konuda genel olan ya da üstün gelen düşünce seyrekçe hakikatin tamamı olur ya da asla olmaz; öyleyse, hakikatin kalan bölümünün tamamlanması olasılığı ancak karşıt düşüncelerin çarpışmasındadır.

Üçüncüsü; tartışılamaz sayılan düşünce yalnızca doğru değil, aynı zamanda gerçeğin bütünü bile olsa; ona kuvvetle ve ciddi olarak karşı çıkılmasına katlanılmadıkça ve edimle karşı çıkılmadıkça, o düşünceye, onu tartışılamaz diye alanların çoğunca, geçerli nedenleri pek az anlaşılıp hissedilerek, bir önyargı tarzında inanılır. Sorun sadece bunlar değil, dördüncüsü de var.

Dördüncüsü; asıl kuramın kendi anlamı da, yitmek, güçten düşmek, insan özyapısı ile edimi üzerindeki yaşamsal etkisinden yoksun olmak tehlikesine düşer: İnak (dogma), bütün bütün etkisiz, boşuna yer kaplayan, ama herhangi hakiki ve yürekten duyulan bir yargının akıl veya kişisel deneyim yolundan açındırılmasını yasaklayan, biçimsel bir söyleyişe dönüşür sadece.

Düşünce özgürlüğü konusunu terk etmeden önce; bütün düşüncelerin kısıtsız açıklanmasına, ılımlı olmak ve dürüst bir tartışmanın sınırlarını aşmamak koşuluyla izin verilmelidir diyenleri de biraz olsun dikkate almamız yerinde olur. Bu soyut sınırların konulacağı yeri belirlemenin olanaksızlığına ilişkin çok şey söylenebilir; çünkü eğer düşüncelerine saldırılanlara karşı suç işlenmesi bu bölümde ayıraç olsun denirse, deneyimler göstermiştir ki, sanırım, saldırı ne zaman dokunaklı ve zorlu olsa bu suç durumu hemencecik elde bir oluyor; kendilerini çok sıkıştıran ve yanıt verilmesini güç buldukları her karşı çıkıcı da, hele konuda herhangi bir öfke belirtisi de gösterirse, onların gözüne hemen taşkın bir hasım olarak görünüyor. Ama bu, kılgısal bakımdan önemli bir düşünce olmakla beraber, daha özlü bir karşı çıkmanın içinde kaynayıp gider. Bir düşüncenin açıklama tarzı, dahası bu düşüncenin kendisi doğru bile olsa, pek çirkin olabilir ve gerçekten şiddetli kınamayla karşılaşabilir. Ama bu türden suçların başlıcaları öyle olur ki, tesadüfen suçlunun kendisinden bir açıklama gelmedikçe, mahkûmiyete kanıklık vermeleri çoğunlukla imkansızdır. Bunların en ağır olanları, tartışmayı ikiyüzlüce yapmak, olay ya da kanıtları çıkarmak, davanın öğelerini yanlış söylemek ya da karşıt düşünceyi saptırmaktır. Ama bütün bunlar, dahası en tehlikeli düzeyine getirilmiş olarak, bilisiz ya da yetersiz sayılmayan diğer birçok bakımdan bilisiz ve yetersiz bulunmaları da uygun olmayan kimselerce öyle sürekli ve tam bir iyi niyetle, yapılıyor ki, bu saptırmaya vicdanen, uygun nedenlere dayanarak, etik suçluluk damgasını vurmak, pek az olasıdır; yasa ise tartışma ile ilgili bu türden kötü davranışlara karışmaya daha az cesaret edebilir.

Taşkın tartışmadan yani, hakaret, acı söz, kişicilik yapmak ve benzerleri gibi şeylerden genellikle istenen konuya gelince, en azından bunların her iki yan için de aynı biçimde yasaklanması önerilseydi, o zaman bu silahların kötü gözle görülmesi daha hoş karşılanmaya layık olurdu; ama onların yalnızca egemen olan düşünceye karşı kullanılmalarının sınırlanması isteniyor: Egemen olmayan düşünceye karşı ise yalnızca genel onamasızlığa uğramadan kullanılmaları mümkün olmakla kalmayıp, aynı zamanda, bunları kullanan kimseye, namuslu çaba sahiplerindendir ve hıncında haklıdır gibi övgüler kazandırması da olasıdır. Bununla beraber, bunların kullanılmasıyla oluşan zarar her ne olursa olsun, bundan gelecek en büyük zarar görece savunmasız olanlara karşı kullanılmaları durumundadır; sonra, herhangi bir düşünceyi savunmanın böylesi o düşünceye sağlayabileceği yarar ne olursa olsun neredeyse yalnızca tartışılamaz bulunan düşüncelerin sayısını ve yalnızca bunları çoğaltır. Bir tartışmacı tarafından işlenebilecek en ağır suç, bu karşıt düşünceyi tutanlara kötü ve ahlaksız adamlar damgasını yapıştırmaktır. Çoğunluk tarafından tutulmayan herhangi bir düşünceyi savunanlar böyle bir kara çalınmasıyla özellikle karşı karşıyadırlar, çünkü bunlar genellikle az; etkisizdir ve onlara haklı davranılmasına kendilerinden başka kimse fazla ilgi göstermez; ama sorunun önemi gereği, bu silah, üstünlük kurmuş olan bir düşünceye saldıranlara tanınmamaktadır: Onlar bunu ne kendileri güvenle kullanabilir ve ne de, eğer kullanabilselerdi, bu silah geri tepip onların kendi davalarını vurmaktan başka bir işe yarardı. Genel olarak, hemen herkesçe tartışılmaz bulunan düşüncelere aykırı olan düşünceler kendilerini, ancak çok ölçülü ve ılımlı bir dil kullanıp, gereksiz saldırıdan en çok önlemle kaçınarak dinletebilirler ve bundan en ufacık bir sapma bile onlara zarar ettirir; oysa egemen olan düşüncenin yandaşlarınca ölçüsüz şiddetli dil kullanılması, insanların karşıt düşünceleri söylemelerine ve söyleyenleri dinlemelerine gerçekten engel olur. Böyle olunca, hakikat ve adaletin çıkarı adına, öbüründen çok bu yanın şiddetli dil kullanmasına kısıtlar koymak çok daha önemlidir; sözgelimi, birinden birini seçmek gerekseydi, dinden çok yadsıyıcılığa karşı olan saldırıları yıldırmaya daha çok gereksinim duyulurdu. Böyle olmakla beraber, apaçıktır ki bunların ne birini, ne de diğerini kısıtlamak yasa ve yetke işidir; kamuoyu ise, her olayda kararını, tek tek her olayın durum ve koşullarına uygun saptamalıdır; tartışmanın hangi yanını tutmuş olursa olsun, savunma tarzında ya ikiyüzlülük ya alçaklık, tutuculuk ya da hoşgörüsüzlük görülen her bireyi mahkûm etmeli; ama bu kusurları, bir kimsenin tuttuğu yana bakarak ondan bu yan bizimkine karşı da olsa çıkarsanmamalı; kendisi hangi düşüncede olursa olsun, hasımlarını ve onların düşüncelerini karşıtları olan hiçbir şeyi abartmadan, onların yararına etkisi olan ya da olması umulabilen hiçbir şeyi saklamadan dikkate almak ve doğruca söylemek durgunluğunda bulunan her bireye, hak ettiği şerefi vermelidir. Gerçek genel tartışma etiği budur. Gerçi bu çoğu kez çiğneniyorsa da, düşünmekle mutluyum ki, buna büyük ölçüde uyan birçok tartışmacı olduğu gibi, bu yönde katışıksız çabalayan daha da çokları vardır.


 

(2) İtalyanca bilgeler bilgesi.

I3) Thomas Pooley, Bodmin Assizes, 31 Temmuz 1857. Mahkûm, izleyen aralık ayında, Kral tarafından bağışlanmıştır.

W George Jacob Holyoake, 17 Ağustos 1857; Edvvard Truelove, Temmuz 1857.

f5) Baron de Glechen, Malboroigh Street Polis Mahkemesi, 4 Ağustos 1857.

[4]6) Zalimin birinin büyük ölçüde açığa vurduğu, ve Sepoy isyanı yüzünden ulusal özyapımızın en kötü yanlarının genel teşhiri iie karışan, ihtiraslardan yeterli bir uyarı çıkarmak olasıdır. Tutucu ya da şarlatanların vaaz kürsüsünden savurdukları çılgınca sayıklamaları önemsiz bulunabilir; ama Evangeli- cai Partisi'nin başları, Hintlilerle Müslümanları erekleyerek, içinde İncil okutulmayan hiçbir okula genel bütçeden yatırım yapılmamasını ve bunun zorunlu bir sonucu olarak da gerçek Hıristiyanlardan ya da Hıristiyan görünen kimselerden başka kimseye hiçbir toplum görevi verilmemesini kendi ilkeleri olarak açıklamışlardır. Bir dışişleri bakan yardımcısının, 12 Kasım 1867‘de seçmenlerine verdiği bir söylevde, şöyle demiş olduğu anlatılıyor: «Onların inançlarına» (yüz milyon İngiliz uyruğunun inançlarına), «onların din adını verdikleri batıl inanca İngiliz Hükümeti'nce hoşgörü gösterilmesi, İngiliz namının yükselmesini geciktirmek ve Hıristiyanlığın sağlıklı gelişmesini önlemek sonucunu vermiştir... Hoşgörü bu ülkenin dinsel özgürlüklerinin büyük kubbe tası olmuştur; ama onların bu değerli 'hoşgörü' sözünü kötüye kullanmalarına izin vermeyiniz.» Gene aynı şahsın anlayışına göre, «hoşgörü, aynı esas üzerinden Allaha tapan Hıristiyanlar arasında herkese tam özgürlük, inanç özgüriüğü, anlamındaydı. Bir peygambere inanan Hıristiyanların bütün mezhep ve tarikatlarına hoşgörü demekti.» Dikkati şu duruma çekmek isterim iki. Liberal bir kabinece yönetilen bu (ülkenin hükümetinde yüksek bir makamı kaplamaya yeterli sayılmış bir adam, İsa’nın Tanrılık özelliğine inanmayan bütün insanların hoşgörü sınırının dışında kaldıkları tezini savunuyor. Bu budalaca belirmeden sonra, kim, din yüzünden eza döneminin artık geçtiği ve asla geri dönmeyeceği hayaline kendini kaptırabilir?

[5] Zalimin birinin büyük ölçüde açığa vurduğu, ve Sepoy isyanı yüzünden ulusal özyapımızın en kötü yanlarının genel teşhiri ile karışan, ihtiraslardan yeterli bir uyarı çıkarmak olasıdır. Tutucu ya da şarlatanların vaaz kürsüsünden savurdukları çılgınca sayıklamaları önemsiz bulunabilir; ama Evangeli- cal Partisi'nin başları, Hintlilerle Müslümanları erekleyerek, içinde İncil okutulmayan hiçbir okula genel bütçeden yatırım yapılmamasını ve bunun zorunlu bir sonucu olarak da gerçek Hıristiyanlardan ya da Hıristiyan görünen kimselerden başka kimseye hiçbir toplum görevi verilmemesini kendi ilkeleri olarak açıklamışlardır. Bir dışişleri bakan yardımcısının, 12 Kasım 1867'de seçmenlerine verdiği bir söylevde, şöyle demiş olduğu anlatılıyor: «Onların inançlarına» (yüz milyon İngiliz uyruğunun inançlarına), «onların din adını verdikleri batıl inanca İngiliz Hükümeti'nce hoşgörü gösterilmesi, İngiliz namının yükselmesini geciktirmek ve Hıristiyanlığın sağlıklı gelişmesini önlemek sonucunu vermiştir... Hoşgörü bu ülkenin dinsel özgürlüklerinin büyük kubbe tası olmuştur; ama onların bu değerli ‘hoşgörü’ sözünü kötüye kullanmalarına izin vermeyiniz.» Gene aynı şahsın anlayışına göre, «hoşgörü, aynı esas üzerinden Allaha tapan Hıristiyanlar arasında herkese tam özgürlük, inanç özgürlüğü, anlamındaydı. Bir peygambere inanan Hıristiyanların bütün mezhep ve tarikatlarına hoşgörü demekti.» Dikkati şu duruma çekmek isterim iki, Liberal bir kabinece yönetilen bu (ülkenin hükümetinde yüksek bir makamı kaplamaya yeterli sayılmış bir adam, İsa'nın Tanrılık özelliğine inanmayan bütün insanların hoşgörü sınırının dışında kaldıkları tezini savunuyor. Bu budalaca belirmeden sonra, kim, din yüzünden eza döneminin artık geçtiği ve asla geri dönmeyeceği hayaline kendini kaptırabilir?

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe