Doğanın Kavranması Ve Doğa Egemenliğine Dair Özdeyişler

Francis Bacon


1. Doğanın bir hizmetkarı ve yorumcusu olan insanoğlu, doğanın yasalarını, ancak şeyler ve onların mantığı üzerinden gözlemleyebilir ve böylece bir şey meydana getirebilir; dolayısıyla ne eksik ne de fazlasını bilebilir ve yapabilir.

2. Ne çıplak el ne de kendi haline bırakılan akıl tek başına bir şey yapabilir; başlanılan işler ancak yardımcı araçlarla sonuca götürülebilir; insanoğlunun elle yapılan işlerde olduğu kadar düşünsel işlerinde de yardımcı araçlara ihtiyacı vardır. Nasıl ki araçlar, eli harekete geçirir ya da yönlendirirlerse aynı şekilde düşüncenin sistemleştirilmesi için de onu destekleyen ve koruyan araçlara ihtiyaç vardır.

3. Bilmek ile insan yeteneği birbirini tamamlamaktadır, çünkü nedenlerin bilinmemesi etkinin ıskalanmasına neden olmaktadır. Doğa kendisini ancak ona itaat ettiğimizde dizginlemektedir; şeylerin kökenlerindeki nedenlerin kavranması, onu işin yapılması esnasında kural haline getirmektedir.

4. İnsanoğlunun yaptığı işler, doğanın meydana getirdiği maddeleri birbirinden uzaklaştırmak veya birleştirmekten ibarettir; nitekim kalan işi doğa içeriden halletmektedir.

5. Makine ustalarının doğasına, (eserler yaratabilmek için) matematikçi, hekim, kimyacı ve sihirbaz da karışabilir ama hepsi birden yeterli bilgiye sahip olmadan pek bir başarı (ortadaki ürüne bakınca) elde edemezler.

6. Bugüne kadar hiç denenmemiş bir yöntemle, bugüne kadar başarılamamış bir işin başarılabileceğini iddia etmek, hem kendi içinde çelişki taşır hem de akılsızcadır.

7. Zihnin ve elin yarattığı yazılı eserlerin sayısı devasa boyuttadır, ancak bunların tamamı kılı kırk yaran zekanın ve çok az keşfedilmiş bilginin ürünleridir; fakat bunlar sayıları belli ilkelerden türetilmemişlerdir.

8. Bazı eserlerin keşfedilmesini de bilime değil, fakat tesadüflere ve gözlemlere borçluyuz; günümüzdeki bilim de geçmiş dönemde keşfedilmiş şeylerin toplamından başka bir şey değildir. Bunlar, ne araştırmanın temelini oluşturabilir ne de yeni buluşlara yol gösterici olabilirler.

9. Nedensellik ise, yani bilimin çıkmazının yegane nedeni ise şudur: İnsan zihnini tek taraflı olarak göklere çıkararak ve ona hayranlığımızı ilan ederek, ona gerçekten yardımcı olabilecek araçları ortaya çıkarmayı ihmal ediyoruz.

10. Doğanın detayları, duyularımızın ve aklımızın yeteneklerinden katbekat üstündür; bu nedenle de güzel düşüncelerimizin, spekülasyonlarımızın ve argümanlarımızın hepsi çürük bir temel oluştururlar; ne yazık ki bunun farkına varan bile yok.

11. Nasıl ki günümüzdeki bilim, gerçek olguların keşfedilmesinde yararlı bir rol oynamıyorsa, aynı şekilde günümüzün mantığı da gerçek bilimin keşfinde yararsızdır.

12. Günümüzde yerleşik olan mantık bilimi, gerçeklerin keşfedilmesini sağlamıyor, hatalı paradigmaların (günübirlik kavramlara saplanıp kalmış) yerleşmesinden ve kökleşmesinden başka bir işe yaramıyor; o yüzden de yarardan çok zarar veriyor.

13. Kıyas, bilimsel zeminde uygulanmıyor, yürürlükteki öğretiler üzerinde de boşuna deneniyor, çünkü o, doğanın detaylarının yanına bile yaklaşamıyor; o nedenle de şeyleri değil fakat insanları, onların onaylarını almak için zorluyor.

14. Kıyas tümcelerden oluşur, tümceler kelimelerden, kelimelerse kavramların işaretleridir. Bu nedenle de kavramlar (olguların zemini) karışıktır ve olgulardan öylesine edinilmişlerdir; dolayısıyla üzerinde inşa edilenlerin hiçbir sağlamlığı yoktur. Dolayısıyla umut, sadece gerçek tümevarıma dayanmaktadır.

15. Ne mantıksal ne de fiziksel kavramlar sağlıklıdır; töz, kalite, davranış, acı çekme ve hatta varlık kelimesi bile tam bir kavram değildir; ağırlık, hafiflik, yoğunluk, sığlık, sıvılık, kuruluk, peydahlamak, yok etmek, çekmek, itmek, element, madde, biçim ve buna benzerler de öyle; bunların hepsi kötü tanımlanmış fantezilerdir.

16. En alttaki canlı türleri, insan, köpek, güvercin ve ayrıca doğrudan duyumsadığımız ısı ve soğuk, kara ve beyaz gibi olguları ifade eden kavramlar bizi çok fazla yanıltmazlar; buna rağmen onlar bile maddenin sürekli devinimi ve şeylerin karışımı nedeniyle karmaşık hale gelirler; bunların dışındaki her şey (insanların bugüne kadar hep kullanageldikleri) bir sapmadan ibarettir ve bunlar hiçbir şekilde şeylerin zorunlu hallerinden soyutlanarak elde edilmemişlerdir.

17. Kuralların oluşturulmasındaki keyfiliği ve yanlış tutumu, en az onlar kadar, sıradan tümevarım yoluyla elde edilmesi gereken kavramların ve ilkelerin oluşturulmasında da görüyoruz. Bu hatalı tutumu en çok da kıyas yoluyla elde edilmiş basit kurallarda görüyoruz.

18. Bugüne kadar bilim tarafından keşfedilen olgular, neredeyse basit kavramların içerdikleri kadardır. Ancak doğanın derinliklerinde yatanı ve bilinmeyeni ortaya çıkarabilmek için kavramlar ve kurallar da şeyleri açık ve anlaşılabilir bir şekilde ortaya koyan yöntemlerle kazanılmalıdır. Aslında artık mantığın daha iyi ve daha doğru sonuçlar veren yöntemlere sahip olması gerekir.

19. Gerçeğin araştırılabilmesi ve keşfi için gidilecek sadece iki yol vardır. Bunlardan biri bizi duyulardan ve tekil olgulardan genel kurallara götürür; ve bu en yüksek ve tartışma götürmez kurallardan da daha orta ölçekli kurallar oluşturulur. Şimdi artık bu yöntem geçerlidir. Diğer bir yol da basit ve tekil olandan hareketle adım adım yükseğe ve zirveye doğru tırmanarak oluşturulan genel ilkelerdir; işte bu uygulanması gereken en doğru ama henüz bugüne kadar başvurulmayan bir yöntemdir.

20. Birinci yöntemi, bir başına olan tin uygular ki o, nitekim bunu diyalektiği takip ederek yapar; zirvede dengeye kavuşmak için sürekli genel olanı yakalayana kadar yükselmeyi esas alır; kısa bir süre sonra da deneyiminden (dengeden) sıkılmaya başlar. Ancak bu zafiyet, çelişmeyi dayanılamayacak bir zaferle taçlandırmak için diyalektik tarafından özellikle şiddetlendirilir.

21. Bir başına olan tin, eğer o soğukkanlı, ölçülü ve ciddi bir araştırma karakterine sahipse (özellikle de alışılagelmiş öğretiler tarafından engellenmiyorsa) çoğunlukla en doğru ama en zorlu olan ikinci yöntemi tercih eder. Akıl; eğer o, herhangi bir yöntem ve araç tarafından yönlendirilmiyorsa, tek başına dengesiz ve yeteneksizdir, ki bu nedenle de şeylerin karanlığına en ufak bir ışık huzmesi yansıtmayı beceremez.

22. Her iki yöntem de duyularla ve tekil olanla başlar ve genel olanda sonlanır ama her ikisi de birbirinden epeyce farklıdır; biriyle deneyime ve tekil olana öylesine yüzeysel olarak temas edilir; ama ikincisiyle, hem deneyimde hem de tekil olanda olması gerektiği gibi derinleşilir. Birincisiyle hemen işin başında soyut ve yararsız genellemelere gidilir; ama ikincisiyle, doğanın özüne uygun olduğu şekliyle, adım adım ve genel olana ulaşıncaya kadar yükseğe çıkılır.

23. İnsanoğlunun zihninin yarattığı putlarla tanrısal ruhun düşünceleri arasında devasa bir fark vardır; ki bunları, bazı boş ilkelerle doğada görülen canlı eserlerin gerçek işaretleri ve nitelikleri arasındaki farklar olarak saptayabiliriz.

24. Kanıtlama yoluyla elde edilmiş hiçbir kural, yeni buluşların keşfinde işe yaramaz; çünkü doğanın detaylı çeşitliliği, her türden keskin argümandan daha güçlüdür. Ancak tekilden kazanılan düzgün ve doğru kurallar, araştırmacıyı kolayca başka yeni tekillere doğru götürür. Bilim de bu yöntemle yaratıcı kılınabilir.

25. Alışılmış kurallar, çoğunlukla, tekillerden elde edilmiş yüzeysel deneyim ve sıradan temaslardan sağlanmıştır. Bu nedenle de bunlar esas itibarıyla, onların ölçülerine uygun nitelikler taşır. Bu durumda onların yeni kanıtlara götürmemesine de şaşırmamalıdır. Daha önceden dikkatlerden kaçmış ya da temas edilmemiş bir durum ortaya çıktığında da hemen eski kurallar önemsiz bazı ayrıntılarla kurtarılmaya çalışılır; halbuki o kuralın düzeltilmesi artık zorunludur.

26. Ben sıklıkla, doğaya ilişkin ortaya atılan düşünceleri, fark yaratmak için, doğanın önyargıyla kavranması olarak ifade ediyorum (çünkü bu yöntem düşüncesizce ve aceleyle elde edilmiştir); ancak olgulardan hareket eden diğerini, yani doğayı kavranması gerektiği gibi düzgün ele alan yöntemi ise doğanın yorumlanması olarak ifade ediyorum.

31. Yeni şeylerin eskilerin üzerine eklenmesiyle veya bilgilerde, eski bilgilere dayanan tümevarımla büyük bir artış elde etmeyi beklemek boştur; yeni başlangıçlar en alt düzeydeki zeminlerden başlamalıdır, aksi takdirde fasit bir dairenin içinde döner durur ve sadece önemsiz ve zayıf bir ilerleme kaydetmiş oluruz.

38. İnsan zihnini ele geçirmiş olan putların ve yanlış anlayışların kökleri çok daha derindedir. Bunlar, bir yandan insan zihnini, gerçeğin girmesini neredeyse imkansızlaştıracak biçimde kuşatmışlardır; bir yandan da, eğer insan bunlara karşı sürekli tetikte olmazsa gerçeğin içeri girmesine izin verilse bile bilimlerin her yeni atılımında gelişmeyi daima rahatsız edecek ve engeller çıkarmaya çalışacaklardır.

39. İnsanın zihnini kuşatan dört çeşit put bulunmaktadır. Onları kolayca sınıflandırabilmek için birbirinden farklı dört özgün ad düşündüm. Birinci tür putlara kabile putları diyorum; ikincisine mağara, üçüncüsüne çarşı pazar, dördüncüsüne ise tiyatro putu.

40. Putları ve hurafeleri zihinden uzak tutmanın en doğru yolu, kavramları ve ilkeleri gerçek tümevarım yoluyla oluşturmaktır. Ancak önce söz konusu hurafe ve putların neler olduklarını açıklamak pek faydalı olacaktır. Nasıl ki skolastik felsefe, kendisini diyalektik sayesinde saklayabiliyorsa, söz konusu put ve hurafeler de doğa olaylarına ilişkin yorumları kullanarak kendilerini meşru kılmaya çalışmaktadırlar.

41. Kabile putlarının temeli ya insanın doğasında ya da kabilesinin doğasındadır. İnsanın duyularını şeylerin ölçüsü olarak almak yanlış olur. Tersine, tüm duyumsamalar ve zihinsel algılar, evrenin doğasından değil, fakat insanınkinden kaynaklanır. İnsanın mantığı, nesnelerin görüntüsünü bozarak ve çarpıtarak yansıtan bir bükey aynaya benzer.

42. Mağaranın putları bireyin putlarıdır. Çünkü herkes tek tek, genel olarak insan doğasından kaynaklanan umumi yanılgıların dışında, doğanın ışığını ve yansımasını kıran ve bozan kendi mağara veya inine sahiptir; bazen bu kişinin kendi karakterinden veya onun yetişme tarzından, bazen onun okuduğu kitaplardan veya secde ettiği otoritelerden, bazen de herkesin önyargı ve inançlarından dolayı ve doğanın yansıttığı izlenimleri farklı algılayışından kaynaklanır. Bu nedenle insan zihni, birbirinden hep farklıdır, bozulmuş ve tesadüflerle bezenmiştir. Herakleitos’un, insanların büyük ve ortak dünyaya göre değil, kendi küçük dünyalarına göre bilimler aradığı yönündeki gözlemi çok yerindedir.

43. Ayrıca insanların birbiriyle etkileşimleri ve ilişkileri nedeniyle oluşan putlar da vardır ki bunlara ben, insanlar arasındaki alışverişe ve arkadaşlığa dayanarak, çarşı pazar putları diyorum. İnsanlar görüşerek ilişki kurar ve genel anlayışa uygun sözcükler kullanırlar. Bu yüzden hastalıklı ve isabetsiz sözcükler, anlamayı mükemmel biçimde engeller. Eğitimli kişilerin bazı şeylerde kendilerini korumak için kullandıkları tanımlar ve açıklamalar da meseleyi hiçbir şekilde düzeltmez. Sözcükler çoğunlukla mantığımızı tahrip ederek ve her şeyi bozarak insanlar arasında boş ve gereksiz tartışma ve iki yüzlülüklere neden olurlar.

44. Son olarak; felsefelerin çeşitli dogmaları ve yanlış açıklamaları yüzünden insanların zihnine yerleşmiş putlara gelelim. Ben bu putlara tiyatro putları diyorum, çünkü kanımca alınan sistemlerin çoğu sahne oyunlarındandır ve kendi yarattıkları, gerçekçi olmayan ve sahnelenmeye uygun dünyalar sunarlar. Bahsettiğim sistemler, sadece bugün revaçta olan ya da antikçağın tarikat ve felsefeleri değildirler. Bugüne kadar aynı türde başka birçok oyun kurulmuş ve yapay biçimde sergilenmiştir. Dolayısıyla birçok farklı hatanın nedenleri de çoğunlukla aynıdır. Bunu sadece bütünlüklü sistemler için değil, fakat bilim içinde gelenekler, saflık ve ihmalkarlık gibi nedenlerle bozulan birçok ilke ve aksiyom için de söyleyebilirim.

45. Özgün bir doğaya sahip olan insan zekası, şeyler arasında gerçekte mevcut olandan daha yüksek bir düzen ve uyum hayal eder; doğada benzersiz ve düzensiz birçok şey olmasına rağmen onları paralel, uygun ve mevcudu bulunmayan ilişkiler içindeymiş gibi görür. “Göksel cisimler tarafından gerçekleştirilen bütün hareketler mükemmel dairelerdir” masalı nedeniyle eğri büğrü ve eksantrik olan bütün isimlendirmeler bir kenara atılmıştır. Bu nedenle sözüm ona diğer üç elementle çoklu bir birlik oluşturabilsin diye ateşin dairesinden bahsedilir. Sonra da bu elementler arasında olduğu varsayılan çoklu bir ilişkiden bahsedilmektedir ki hepsi de uydurulmuştur. Ayrıca bu yalan dolan, sadece ciddi kavramlarla değil fakat basit sözcüklerle de yapılmaktadır.

50. Ancak insan zekasının önündeki en büyük engel ve saptırma, duyuların donukluğundan, yetersizliğinden ve yanıltmalarından kaynaklanır, çünkü duyular tarafından fark edilen şeyler, doğrudan fark edilmeyen şeylerden daha önemli hale gelebilir. Doğrudan fark edilmeyenler ise aslında daha önemlidir. Bu nedenle de düşünce genelde bazı görüşlerle sonlanır, bu yüzden görünmez nesnelerle ilgili pek az gözlem yapılır veya hiç yapılmaz. Böylece somut cisimlere bağlı ruhların bütün faaliyetleri gizlenir ve bunlar da insanların gözünden kaçar. Üstelik kaba cisimlerin parçalarının doğalarındaki daha hassas değişiklikler de (biz bunlara genelde değişiklik deriz ama bunlar harekettir) aynı biçimde gizli kalır; yine de yukarıda bahsettiğimiz iki işlem keşfedilmez ve açığa çıkarılmazsa doğada büyük bir gelişme kaydedilemez. Yineleyelim, havanın doğası ve yoğunluğu havadan daha hafif olan diğer cisimler (ki bunlar gayet çoktur) neredeyse hiç bilinmez. Çünkü duyular kendi başına zayıf şeylerdir ve hataya eğilimlidirler; aygıtlar da duyuların gücünü artırmakta veya keskinleştirmekte çok işe yaramazlar, ancak doğanın bütün doğru yorumları örneklerle ve duyuların sadece deneyleri, deneylerin de doğayı ve ilgili şeyi değerlendirdiği uygun deneylerle ortaya çıkarılır.

51. İnsan zekası doğası gereği soyutlamalara eğilimlidir ve değişken şeyleri sabit olarak hayal eder. Ama doğayı kesip parçalara ayırmak, onu soyutlamalarla çözmeye çalışmaktan daha iyidir; Demokritos54 okulu da böyle yaparak doğanın derinliklerine diğerlerinden çok daha fazla inmişti. Bu yüzden maddeyi, maddenin düzenini ve düzendeki değişiklikleri, basit eylemlerini ve eylemlere ilişkin yasaları veya hareketi gözden geçirmeliyiz. Biçim, insan ruhunun uydurduğu bir şeydir ki bunu yapanların kuramını neredeyse hareketin biçimi olarak adlandırmak istiyorum.

52. Kabile putu dediğimiz putlar bu türdendir. Bu putlar ya insan ruhunun özünden veya önyargılarından; ya darlığından veya huzursuzluğundan, ya duygularını dizginlememesinden veya duyuların zayıflığı veya izlenimin biçiminden kaynaklanmaktadır.

53. Mağara putlarının ortaya çıkışı, bireylerin zihinsel ve bedensel doğasının özgünlüğünden kaynaklanır. Bu özgünlük eğitimden, alışkanlıklardan veya tesadüflerden de kaynaklanabilir. Bu putlar, çok değişik çeşitlere sahip olsa da gene de biz en çok dikkat edilmesi gerekenleri, yani zekanın saflığını bozma konusunda en etkili olanları inceleyeceğiz. [1]

55. Felsefe ve bilimler açısından zihinler arasındaki en büyük ve en radikal ayrım şudur: Bazı zihinler daha güçlüdür; bazıları şeylerin farklarını belirlemeye daha yatkın iken diğerleri ise sadece benzerlikleri saptayabilmektedir. Çünkü sabit ve derin yapılı zihinler düşüncelerini sabitleyebilir, duraklatabilir ve en ince farklara odaklanabilirler; diğer yandan, yüce ve mantıklı zihinler, en hassas ve en genel benzerlikleri tanır ve karşılaştırır; ancak ikisi de, şeyler arasındaki düz çizgileri veya gölgeleri kavramaktan kolayca aşırılığa düşebilir.

56. Bazı zihinler, eski olana aşırı bir hayranlık beslerken, bazıları da yeni olan her şeyi kucaklamak için ateşli bir tutkuya sahip olabilir; ancak çok azı orta yolu tutmak için gerekli mizaca sahiptir; bunlar ne antikçağda ortaya konan şeyleri reddederler ne de modernlerin haklı biçimde üzerine ekledikleri şeyleri küçümserler.

58. Bu nedenle, bilimde bu ihtiyatlı duruş, mağara putlarından uzak durmak ve onlardan kurtulmak için iyidir; bu putlar genelde üstün etkilerden, aşırı birleştirmekten ve bölmekten, belirli zamanlarda taraf tutmaktan veya nesnenin büyüklüğünden veya öneminden kaynaklanır. Genel bir kural olarak, şeylerin doğası hakkında araştırma yapan herkes, kendi aklını hemen ele geçiren ve tutsak eden şeylerden uzak durmalı ve bu türden hükümlere varırken akıl yürütmelerinin bölünmemesi ve açık olması için gereken dikkati göstermelidir.

59. Ancak çarşı pazar putları en sorunlu putlardır, çünkü kelimelerin ve isimlerin birleşmesinden ortaya çıkan anlayışın içine sızarlar. İnsanlar kendi akıllarının sözcüklere hükmettiğini sanır ama sözcüklerin de insan anlayışı üzerinde tersinden bir etkisi olabilir; felsefeyi ve bilimleri bu kadar karmaşık ve atıl hale getiren de budur. Kelimeler çoğunlukla genel geçer kabullere uygun olarak kullanılır ve şeyleri, avamın zekasının da anlayabileceği çizgilerle tanımlar. Ama daha keskin bir zeka veya daha gayretli bir gözlemci bu çizgileri kaydırmak ve doğaya daha uygun bir yere yerleştirmek isterse kelimeler buna isyan eder.

60. Kelimeler vasıtasıyla akla kabul ettirilen putlar iki türlüdür; ya mevcut olmayan şeylerin (çünkü gözlem eksikliğinden dolayı adlandırılmamış şeyler olduğu gibi, hayali varsayımlara dayanan ve adlandırılmış şeyler de olabiliyor) veya mevcut olan ama muğlak veya kötü tanımlanmış ve alelacele ve kısmen soyutlanarak üretilmiş şeylerin kavramlarıdır.

62. Tiyatro yahut kuramdan kaynaklanan putlar ise çok sayıdadır ve gelecekte sayıları daha da artabilir veya artacaktır. Eğer insanların zihinleri kuşaklar boyunca din ve teoloji ile meşgul olmasaydı ve hükümetler ki bunların başında özellikle monarşiler gelir böylesi yeniliklere ve hatta kurama bile bu kadar karşı olmasalardı ve insanlar karşılığında hiçbir beklenti içinde olmadan ve hatta bunlara yönelmek için bütün servetlerini bile riske atmak durumunda kalmasalardı, bu da yetmezmiş gibi bir de kıskançlıklar ve aşağılamalarla yüz yüze kalmasalardı, tıpkı bir zamanlar Yunanlarda olduğu gibi felsefede birçok farklı düşünce akımı ortaya çıkar ve düşünce alanında bir bolluğa neden olunurdu. Nasıl ki gökyüzündeki fenomenlere dayanarak birçok gök sistemi üretilmişse, felsefenin sorunlarından hareketle birçok akım oluşturulabilirdi. Bu türdeki tiyatro oyunlarının şimdilerde şairlerin sahnelenen oyunlarıyla şöyle de bir ortak yanı vardır: Sahne için icat edilen hikayeler, tarihin gerçek hikayelerinden daha zarif, daha şık ve daha kabul edilebilir özelliklere sahiptir.

Ancak genel olarak felsefenin konusunu hazırlarken insanlar küçük örnekleri büyük bir sorun haline getirirler veya çok sayıda örneği küçümserler; yani her iki durumda da felsefe çok dar bir deneyim ve doğa tarihi zemini üzerine inşa edilir ve çok yetersiz delillerden dogmalar oluşturur. Filozofların “rasyonel” kanadı deneyimlerden elde edilen ve yaygın bulunan çeşitli koşulları yakalarlar ama onlardan emin olmaz, onları özenli biçimde incelemez ve önemlerini tartmazlar; işin gerisini düşünceye ve aklın faaliyetlerine bırakırlar.

Birkaç deneyde özenli ve hassas biçimde çalışmış olan ve böylece anlam çıkartmak ve bir felsefe sistemi oluşturmak için çabalayan bir grup filozof daha vardır. Bunlar muhteşem bir biçimde diğer her şeyi kendi çıkardıkları sonuçlara uydurmaya çalışırlar. Ayrıca üçüncü bir grup daha vardır ki, inançlarının etkisiyle ve saygılı bir ruh haliyle teolojiyi ve gelenekleri de işin içine sokarlar; bunlardan bazıları, ahmaklıkları yüzünden o kadar ileri gitmiştir ki, bilimleri ruhlarında, aslında dehalarında aramaya ve bulmaya çalışırlar; bu yüzden yanlış felsefe gibi hataların da kaynağı üç türlüdür: sofistik, ampirik ve batıl inançlara bağlılık.

108. Geçmişteki hataları reddederek veya düzelterek umutsuzluğu defetmekten ve umudu getirmekten bahsettik. Gelin şimdi umut için başka bir neden daha olup olmadığına bakalım. Eğer birçok faydalı keşif şans eseri yapılmışsa ki bu doğrudur veya keşfetmek için uğraşmayan veya başka bir şeyi arayan kişiler tarafından koşulların sonucunda bulunmuşsa, aynı kişilerin, bu kez keşif yapmak için çalıştığında, istikrarsız dürtülerle değil de sabit bir yöntem ve düzenle bunu iş edindikleri takdirde, çok daha fazla şey keşfedeceklerini hiç kimse inkar edemez. Bu konuda uğraşan ve çalışan da, onca gayretine rağmen elbette arada şans eseri olarak söz konusu keşfi ıskalayabilir ancak uzun vadede baktığımızda kesinlikle bunun tersi olacaktır. Böylece, şansın, hayvani içgüdülerin ve benzerlerinin yerine, aklın ve çalışkanlığın sayesinde, insanların doğrudan ve kasıtlı eylemleriyle, şimdiye kadar yapılandan çok daha fazla sayıda ve daha iyi keşif, daha kısa aralıklarla ortaya çıkacaktır.

124. Belki de bazıları bana, başkalarını eleştirdiğim halde benim de bilim için en doğru yöntemi ve en iyi hedefi göstermediğimi ileri sürerek itiraz edecektir. Çünkü gerçeğin kavranması, her eserin yararından ve büyüklüğünden çok daha onurlu ve yüceymiş; nitekim deneyime, maddeye ve tekil olana bu kadar coşkuyla önem vermek ve bunların üstünde durmak, zihnimizi toprağa prangalarla bağlamakta ya da şaşkınlık ve sapkınlık içinde cehenneme hapsetmekte; onu rahat bir huzurdan ve bilgelikten, yani tanrısal bir durum olarak tarif edeceğimiz bir ortamdan uzaklaştırarak ayırmaktaymış. İşte şimdi bu itirazı memnuniyetle kabul ederim, çünkü bununla tasarlanan ve hedeflenen sonuç, tam da benim zevkle yapmak istediğim işin kendisidir. Zaten benim amacım da insanların zihnine karşılarında buldukları dünya imajını yerleştirmektir, yoksa başkalarının onlara kabul ettirmek istedikleri değil. Tabii ki bu, dünyanın parçalarına dikkatlice ayrılması ve anatomisinin çıkarılmasıyla mümkündür. Benim amacım da ahmakça düşünülmüş ve bir fantezi olarak felsefeye sokulmuş ve kuşaklar boyu taklit edilen dünya modelini bütünüyle ortadan kaldırmaktır. İnsanlar daha önceden dikkat çektiğim gibi, kafamızdaki putlarla tanrısal ruhun tasavvurları arasındaki büyük fark üzerine biraz kafa yormalıdırlar. Onlarınki keyfe bağlı soyutlamalarken, diğeri ise Yaradan tarafından bizzat maddeye gerçek ve özgün bir çizgiyle işlediği mührüyle kullarına sunulmuştur. Bu nedenle burada hakikat ve yarar özdeşleşmiştir. Bu eserler, hayatı kolaylaştırması nedeniyle değil, fakat gerçeğin ana kaynağı olması nedeniyle el üstünde tutulmalıdırlar.

125. Belki de bana, yaptıklarımın daha önceden de yapıldığını belirterek itiraz edilecektir; nitekim üstatların da bir zamanlar şimdi benim girdiğim yola girdikleri söylenecektir. Bazıları benim de bu kadar çabaya ve hazırlığa rağmen, üstatların da kabul ettiği eski felsefi sistemlerin birinde eninde sonunda karar kılacağımı düşünebilirler. Nitekim onların (üstatların) söylenegeldiği gibi, başlarda, çok sayıda önemli örnek ve tekil olgu üzerine bilgi topladıkları, sonra bunları yazıya dökerken bölüm ve başlıklarla bezedikleri, ardından da bu bulguları, becerilerine göre sistemleştirdikleri ve en sonunda da bunların olgular nezdinde sağlamasını yaptıktan sonra kararlarını verdikleri ve bunları onaylayan bazı örneklerle ve açıklamalarla kanıtladıkları söylenecektir. Nitekim onlar eserlerinde tekil olgular hakkında dipnot, kısa yazılı bilgi ve açıklama vermeyi yararsız ve gereksiz bulmuşlar; bir bakıma, nasıl ki bir inşaat bittikten sonra makine ve iskele göz önünden kaldırılırsa onlar da öyle yapmışlardır. Onların da geçmişte aynısını yaptıklarından emin olmamızı salık veriyorlar.

Eğer biri, daha önceden söylenenleri tümden unutmamışsa, hemen buna, kolayca ve hiçbir kuşku taşımadan itiraz edebilir. Eskiden araştırmaların ve icatların nasıl yapıldığını üstatların kendileri kayda geçmişti ki bunları sorunsuz bir şekilde onların kendi eserlerinden okuyabiliriz. Onların araştırma yöntemi şöyleydi: Alışılmış kavramların yardımına başvurarak bazı örneklere ve tekil olgulara temas edilmiş ve sonra da o gün pek revaçta olan genel kanaatler üzerinden bilim için ilkeler ve sonuçlar çıkarılmıştır. Onlar bulgularını, değişmez ve sarsılmaz gerçekler olarak sunarak önce orta ve onun üzerinden de alt kuralları belirliyorlardı ki ortaya koydukları bütün zanaatkarlık da buydu. Eğer sonradan onların kurallarıyla uyuşmayan bazı tekil gerçek ve olgular ortaya çıkmışsa hemen bunları ima yoluyla ve laf ebeliğiyle kendi sistemlerine sokuşturur ya da bunların istisna olduklarını ileri sürerek ezip geçerlerdi. Buna karşın sistemleriyle çelişmeyen nedensellikler ortaya çıktıysa, zahmetli bir şekilde söz konusu ilkelerle uyumlu hale getiriliyorlardı. Ne var ki onların doğa tarihleri ve buluşları olması gerektiği gibi değildi ve bunların genel ilkeler haline getirilmesi her şeyi mahvetti.

126. Belki bazıları benim, ilkeleri, gerektiği gibi orta aşamalardan geçirip en üst düzeye vardırmadan, onların kesin hükümler olarak ilan edilmesini yasaklayan veya Eski Yunanların akatalepsia[2] dedikleri, yani görüş açıklamama ve kesin hükme varmama tutumuma itiraz edeceklerdir. Acatalepsia’yı ben belirlemiyorum, aksine söz konusu olgun kararı, eucatalepsia[3], yani olgunkararsızlık belirliyor. Duyuları inkar etmiyorum, aksine önemsiyorum; aklı hor görmüyorum, aksine yönlendiriyorum. Neyin zorunlu olduğunu bilmeyi, zorunlu olanı bilmediğini ama her şeyi bildiğini kabul etmeden, her şeyi bildiğini iddia etmeye yeğlerim.

127. İtirazlar yüksek sesle dillendirilmiyor ama gene de benim, sadece doğa felsefesini mi kastettiğim yoksa aynı şekilde diğer bilimleri, yani mantık, etik ve siyaset bilimlerini de mi kapsadığım, bunların kendi yöntemime göre belirlenmesi gerektiğini söylediğim yönünde şüpheler ortaya çıkacaktır. Burada söylediklerim kesinlikle hepsi için de geçerlidir. Nasıl ki sıradan mantık, kıyas yoluyla sadece doğa bilimlerini değil fakat bütün bilimleri belirliyorsa, tümevarım yoluyla ilerleyen benimki de bütün bilimleri belirlemektedir. Nasıl ki buluşların tarihi ve zaman çizelgesi üzerine çalışıyorsam, aynı şeyi öfke, korku, utanma duygusu ve başka şeyler hakkında da geliştireceğim; benzer şekilde siyasal yaşamı ilgilendiren şeyler üzerine de; tabii ki belleğin zihinsel işleyişi üzerine ve birleştirme, ayrıştırma, karar verme ve başka şeyler hakkında da, aynı şekilde diğerlerinden aşağı kalmamak üzere soğukluk, ışık, büyüme ve diğer şeyler hakkında açıklama yapmaya çalışacağım. Tarih bilimi hazırlandıktan ve düzenlendikten sonra sıra olguları açıklama yöntemime de gelecektir; sadece mantığın düşünce üzerindeki hareketi ve kullanılışı değil, aynı zamanda doğanın bütün şeylerini kapsayacaktır. Düşünceyi öylesine düzenleyeceğim ki o, özgün durumları da dikkate alarak bütün şeylerin doğasına uyum sağlayacaktır. Her tarafa ve her türden araştırma alanına ve özgül durumuna hitap etmesi için yorumlama öğretisine dair birçok farklı şey de yazmayı planlıyorum.

128. Eğer bu yöntemimle, insanlığa çok gerekli olan felsefeyi, sanatı ve bilimleri bozduğum ve tahrip ettiğim suçlaması yapılırsa, bununla bana haksızlık yapılmış olur. Aksine bunların yararı, bakımı ve itibarları yüreğimin baş köşesini işgal etmiştir. Şu anda el üstünde tutulan bilimlerin, tartışmalara konu olmalarına, söylevleri süslemelerine, profesörlerin rahatını kolaylaştırmalarına, siyasete en iyi hizmeti sunmalarına ve bu nedenle de yürürlükte kalacaklarına dair bir itirazım olamaz. Bunlar rahatça nasıl ki bazı paralar insanların mutabakatı sonucu tedavülde kalmaya devam ediyorsa tedavülde kalabilirler. Buradan, benim ortaya attığım şeylerin o bilimlere herhangi bir yarar sağlamayacağını da açıktan ilan ediyorum; çünkü bunlar, kitlelerin kavrama yeteneğine, yarattıkları etki ve eserlerle etkide bulunacaklardır. Bugün uygulanan bilimsel metotlara yönelik duygularım ve samimi düşüncem bunlardır ki hem kamuoyuna açık yazılarım hem de özellikle Bilimlerin İlerlemesi adlı kitabım buna tanıklık yapar. Bu nedenle de buna ilişkin görüşlerimi daha fazla vurgulamayı gereksiz görüyorum. Ancak özellikle ve önemle şuna dikkat çekiyorum: Bu yöntemle ne bilim ve öğretide önemli bir gelişme kaydedilebilir ne de yöntem yeni eserlerin yaratılmasında kullanabilir.

129. Hedefin önemine dair birkaç söz etmem gerektiği aşikardır. Bunu baştan yapsaydım, bu, yüzeysel arzulara verilen bir yanıt olarak algılanabilirdi ancak şimdi umudun yeniden yeşerdiği ve yanlış önyargıların bir kenara atıldığı ortamda daha büyük bir ağırlığı olabilir. Eğer bunu baştan bitirip kamuoyuna sunsaydım, o zaman da kimseyi buna iştirak etmeye ve çalışmayı birlikte bitirmeye davet edemezdim, ki böylece bu sözlerden de uzak durmuş bulundum. Çünkü bu durumda insanlar bunu kendime bir pay çıkarma çabası ve kendimi övme gibi algılayabilirdi. Halbuki ben başkalarının ortaya koydukları emeği sistemleştirmek, zihinleri uyandırmak ve ateşlemek istedim; şimdi artık insanların üzerine düşünecekleri birkaç şey söyleyebilirim.

Birincisi, insanoğlunun çalışmaları içinde anlamlı buluşlara giriş olarak yazılan eserler ki geçmiş yüzyıllar da kararını bu yönde vermiştir her daim birinci sırayı alır. Geçmişte anlamlı buluşlar yapan insanlara her zaman tanrısal bir saygı gösterilmiştir, ki bunlara siyasi ve toplumsal konularda başarı kazananlar, devlet ve imparatorluk kuranlar, yasa koyucular, vatanlarını başarıyla savunanlar, insanlığın yüz karası olan zorbaları devirenler ve buna benzer işlerde başarı kazanan kahramanlar da dahildir. Bu sorun etraflıca incelendiğinde görülecektir ki geçmişte alınan bu kararlar çok yerindedir. Çünkü buluş yapan insanlar, insanoğlunun refahına büyük bir katkıda bulunurken, siyasi başarı kazananlar ise sadece belli bir coğrafyaya yarar sağlamışlardır, ki bu da belki bir süreliğine, belki de birkaç kuşak boyunca sürmüştür, diğerleri ise ebediyete kadar. Ayrıca siyasi başarılar çoğunlukla şiddet ve kargaşa ortamında kazanılırken, buluşlar, herhangi bir kimseye zarar ve acı vermeden, bütün insanlığın mutluluğu için yapılır.

Buluşlar, ozanın da doğru saptadığı gibi tanrısal eserlerin yeni bir kopyası gibidir: “Açlık içinde kıvranan insanları ilk kez bilgeliğiyle ünlü Athena doyurdu, onlara yeni yasalarla tahkim edilmiş yeni yaşam alanları sundu.”

Hatta gücünün zirvesinde olan Süleyman7 altınlara, muhteşem yapılara, hizmetçilere, görevlilere ve güçlü bir donanmaya sahipken; bütün insanlığın ona saygıda kusur etmediği bir durumda bile o bütün bunların kendi başarısı olmadığını belirtmiş ve şunları söylemiştir: “Tanrının lütfu, bazı şeylerinki buna kralların ünü de dahildir üstünün örtülmesinde, bazı şeylerin de ortaya çıkarılmasında görülür.” Şu Avrupa’nın kültürel açıdan gelişmiş parçasındaki yaşam koşullarıyla barbarlık aşamasında bulunan ve vahşi ortamlarda yaşayan Yeni Hindistan’daki5 toplumların içinde bulundukları korkunç farklılığı karşılaştırabilir miyiz? Bu fark tabii ki devasa bulunacak ve haklı olarak şu söylenecektir: “İnsan, insanın Tanrı’sıdır”; sadece yardımseverlik ve sunduğu refah açısından değil, aynı zamanda içinde bulunduğu farklı yaşam koşulları ve çeşitliliği nedeniyle de. Bu farkı ne Tanrı ne de beden yaratıyor, sadece ve sadece bilimsel zanaatlar.

Buluşların gücünü, etkisini ve sonuçlarını incelemeye devam edelim; bu fark özellikle de antikçağda bilinmeyen, ama başlangıcı her ne kadar henüz karanlıkta olsa ve ünü pek bilinmese de yeni zamanlara denk gelen üç şeyde görülebilir: Matbaa, barut ve pusula. İşte bunların üçü, dünyadaki şeylerin biçimini ve çehresini değişime uğrattı. Birincisi yazı alanında, ikincisi savaş [4] [5] sanatında, üçüncüsü de denizcilikte. Bunların hemen arkasından çok sayıda değişiklik ve buluş sökün etti. Bugüne kadar söz konusu mekanik değişikliklerin insan yaşamı üzerinde yarattığı etkiyi, ne bir cennet vaadi ne bir mezhep ne de bir gezegen gösterebilmiştir.

İnsanoğlunun tutkusunu teşvik eden üç tür veya aşamanın olduğunu görebiliyoruz. Birincisinde insanoğlu, anavatanındaki gücünü artırmayı amaçlıyor, ki bu hem çok yaygın hem de en kötü olanıdır; ikincisinde ise insanoğlu, kendi anavatanının bütün insanlık üzerindeki etki ve egemenliğini sağlamayı amaçlamaktadır; bu tür tutkular biraz daha onurludur ama insanoğlunu açgözlülüğe teşvik etmektedir; ama eğer biri, insanlığın bütün doğa üzerinde hakimiyet kurmasını ve bunu geliştirmesini sağlıyorsa, bu durumda bu tutku türü, doğrusunu söylemek gerekirse, diğerlerinden mutlaka daha sağlıklısı ve daha soylusudur. Ama insanoğlunun doğa üzerindeki hakimiyeti ancak ve ancak sanatlarla ve bilimle sağlanabilir. Çünkü doğa, ancak kendisine itaat edildiğinde teslim alınabilmektedir.

Devam edelim! Sadece bir buluşun yararı bile o kadar fazlaydı ki insanoğlunun tamamı o bilim adamına en büyük saygıyı göstermiş ve onu yüce bir insan türü addetmiştir. Hele bir de onun sayesinde diğer bütün buluşların kolayca yapılabileceği yüce bir buluş düşünün. İtiraf etmeliyim ki ben yolumuzu aydınlatan, zanaatlarımızı icra etmemizi sağlayan, okumamızı ve birbirimizi anlamamızı sağlayan ışığa minnettarım; ama buna rağmen onun insanlığa sağladığı yararlardan daha fazlası ve onurlusu, onun doğasını ortaya çıkarmak olmalıdır. Aynı şekilde şeyleri olduğu gibi, kafa karışıklığı olmadan, onu hurafelerden ve yalandan kurtararak araştırmak, bir buluşun sağladığı bütün faydalardan daha onurlu bir iş olmalıdır.

Eğer biri bilim ve zanaatların kötülükten, aşırı israftan ve buna benzer zafiyetten dolayı inişe geçtiğini ileri sürüyorsa, kimse ona inanmamalıdır. Çünkü bu gerekçe dünyadaki her şey için, mantık, cesaret, bedensel güç, endam, zenginlik ve hatta ışık ve başka nesneler için de ileri sürülebilir.

İnsanoğlu, tanrısal bir armağan olan doğa üzerindeki hakimiyetini yeniden inşa etmelidir. Bırakalım buna bütünüyle sahip olsun. Bunun yöntemi, aklı da, sağlıklı dini de yönlendirmeyi bilmekten geçer.

130. Doğanın yorumlanmasının yöntemine dair görüşlerimizi ortaya koymanın zamanı geldi. Her ne kadar en yararlı ve en gerçek şeyi anlatacağımı düşünsem de gene de eğer söyleyeceklerim yapılmazsa ne hiçbir şeyin yapılamayacağını ne de bunların mükemmel olduğunu ileri sürüyorum. Çünkü bana göre, eğer insanoğlu gelişmiş bir doğa tarihine ve deneyime sahip olsaydı ve hatta araştırmalarını bu yönde coşkuyla derinleştirseydi iki şey olacaktı; birincisi, alışılmış önyargılardan ve kavramlardan kurtulacaktı ve böylece günümüzde hala geçerli olan genel geçer tespit ve kurallardan uzak duracaktı; ikincisi, bu durumda insanoğlu kendi düşüncesi sayesinde ve herhangi bir yardımcı çabaya başvurmadan, kendiliğinden baştan beri önerdiğim yorumlama yöntemine ulaşacaktı. Engeller bir kez kalktıktan sonra düşünce yapımız kendiliğinden gerçeğin ve doğanın yorumlamasını yapacaktır ama gene de sunduğum kılavuz sayesinde her şey daha açık ve daha güvenli olacaktır.

Buna rağmen, sunduklarıma herhangi yeni bir şey eklenmemesi gerektiğini iddia etmiyorum. Aksine. Düşüncenin sadece kendi yetenekleriyle değil fakat özellikle şeylerle temas içinde geliştiğini savunduğum için, buluşları yaratan metodun da yeni buluşlarla daha da zenginleştiğini kabul etmek durumundayım.


[1] Leukippos'un öğrencisi Demokritos ya da bazı kaynaklarda Demokritos, MÖ 460-370'lü yıllarda yaşamış ve Sokrates’ten sonra ölmüş olmasına rağmen, "Sokrates öncesi doğa filozoflarımdan sayılır. Hocasının ortaya koyduğu teoriyi büyük ölçüde geliştirerek ünlenmiştir. Parmenides’in temsil ettiği tekçilik (monizm) ile Empedokles'in çoğulculuğu karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, "atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir.

[2] Kararsızlık

[3] Olumlu-karamzlık. Eski Yunancada kelimenin önüne “eu” ön takısı geldiğinde, söz konusu terim olumlu bir anlam kazanır. Topos=yer, mekan; eutopia=iyi mekan, iyi yer anlamında.

[4] Süleyman (Şlomo veya Şelomo; Latince: Salomone, Yunanca: Zokupıiıv, İngilizce: Solomon, Fransızca: Salomon, Almanca: Salomo): Kral Davut ile Batşeba’nın oğlu ve İsrail Krallığı'nın üçüncü kralı. Kudüs kentindeki büyük tapınağı inşa etmiştir. Kuran’da nebi (peygamber) olarak zikredilir. Hristiyan inancında yasa koyucu ve kral olarak saygı görür.

[5] Amerikan Kıtası

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe