Felsefe

 

 

 

Doğal Makine-Kırıcılar Olarak Entelektüeller

Charles Percy Snow


İki kültürün var olmasının, bazıları toplumsal tarihlerden, bazıları kişisel tarihlerden ve bazıları da farklı türden zihinsel faaliyetlerin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan derin ve karmaşık birçok sebebi var. Ama ben bunlar arasından, sebepten çok bir bağlılaşık unsur denebilecek olan birini, bütün bu tartışmalara girip çıkan bir şeyi ayırıp öne çıkarmak istiyorum. Bu unsur basit bir biçimde şöyle dile getirilebilir. Eğer bilimsel kültürü hariç tutarsak, batılı entelektüellerin geri kalanı sanayi devrimini, kabul etmek şöyle dursun, hiçbir zaman anlamaya çalışmamış, anlamak istememiş ya da anlayamamışlardır. Entelektüeller, özellikle de edebi entelektüeller doğal makinekırıcılardır*

Bu tespit özellikle, sanayi devriminin diğer yerlerden daha önce, uzun bir dalgınlık dönemi sırasında başımıza geldiği bu ülke için geçerlidir. Belki bu, bugün yaşadığımız billurlaşmanın derecesini açıklamaya yardımcı olabilir. Ama, ufak farklarla bu tespit, Birleşik Devletler için de şaşırtıcı bir biçimde geçerlidir.

Sanayi devriminin ilk dalgası her iki ülkede de, aslında bütün Batı’da, kimse neler olup bittiğini anlayamadan geliverdi. Şüphesiz bu devrim, tarımın keşfinden beri toplumdaki en büyük dönüşümdü ya da en azından bizim dönemimizde, bizim gözlerimizin önünde bu hale gelecekti. Aslında, bu iki devrim, tarım devrimi ve sanayi-bilim devrimi, toplumsal hayatta insanın gördüğü yegane nitel değişikliklerdir. Ama geleneksel kültür bunun farkına varmadı: Vardığında da gördüklerinden hoşlanmadı. Ama bu geleneksel kültürün devrimin nimetlerinden yararlanmadığı anlamına gelmez; Ingiliz eğitim kurumlan on dokuzuncu yüzyılda Ingiltere’nin artan zenginliğinden paylarını aldılar ve gariptir, bu da onların şu an bildiğimiz biçimlerde billurlaşmalarına yardımcı oldu.

* Snow, burada ve başlıkta "Ludditeler” terimini kullanıyor. Ludditeler 19. yüzyılda işlerini ellerinden aldıklarını düşündüklerinden makineleri kırmak için örgütlenmiş olan bir Ingiliz işçi topluluğudur, (ç.n.)

Ama yetenek sahibi, yaratıcı enerji sahibi neredeyse hiç kimse, dönüp zenginliği üreten devrime katkıda bulunmadı. Geleneksel kültür gittikçe zenginleşirken devrimden gittikçe daha fazla soyutlandı; bünyesindeki genç insanları idari görevler üstlenmeleri, Hint imparatorluğu’nda çalışmaları, kültürün kendisini idame ettirmeleri amacıyla eğitti, ama hiçbir şekilde onlara devrimi anlayacak ya da ona katılacak donanımı vermedi. Bazı basiretli insanlar, daha on dokuzuncu yüzyılın ortalarına gelmeden, zenginlik üretmeyi sürdürmesi için ülkenin parlak beyinlerinin bazılarını bilim alanında, özellikle de uygulamalı bilim alanında eğitmek gerektiğini görmeye başlamışlardı. Sözlerine kulak asan olmadı. Geleneksel kültür hiç kulak asmadı; temel bilimciler de, artık her kimlerse, bu sözleri pek can kulağıyla dinlemedi. Ruhen günümüze kadar süren bu hikayeyi Eric Ashby’nin Technology and the Academics kitabında bulabilirsiniz.

Akademisyenlerin sanayi devrimiyle hiçbir ilgisi olmadı; Jesus Koleji eski müdürü Corrie’nin, pazar günleri Cambridge’e işleyen trenler hakkında “Bu durum Tanrıyı da beni de eşit ölçüde rahatsız ediyor” demesi, akademinin bu devrim karşısındaki tutumunu da gayet iyi anlatıyor. On dokuzuncu yüzyıl sanayiinde herhangi bir düşünme çabası olduğu söylenebilirse, o da meraklılara ve zeki işçilere bırakılmış durumdaydı. Amerikalı toplumsal tarihçiler bana aynı şeyin büyük ölçüde ABD için de geçerli olduğunu anlattı. New England’da bizimkinden elli yıl kadar sonra gelişmeye başlayan sanayi devrimi, gerek o tarihte gerekse on dokuzuncu yüzyılın daha sonraki dönemlerinde, eğitimli yeteneklerin pek azını kendisine çekebilmiş anlaşılan. O da vasıflı işçilerin kılavuzluğu sayesinde olmuş şüphesiz bazen devreye Henıy Ford gibi dahi denebilecek vasıflı işçiler de girmiş.

İlginç olan, burada, İngiltere’de ciddi bir sanayileşmenin başlamasından çok önceleri, Almanya’da 1850’larda ve 1840’larda, uygulamalı bilim alanında, İngiltere ya da ABD’nin bir iki kuşak boyunca sunabildiğinden çok daha iyi bir üniversite eğitimi almanın mümkün olmasıydı. Bunu anlamakta zorlanıyorum: Toplumsal açıdan bunu anlamlandırmak mümkün değil; ama gerçek buydu. Sonuçta da ortaya şu tür olaylar çıkmıştır: Sarayda erzak müteahhitliği yapan bir kişinin oğlu olan Ludwig Mond, Heidelberg’e gidip sağlam bir uygulamalı kimya eğitimi almış; Prusyalı bir subay olan Siemens ise askeri akademide ve üniversitede elektrik mühendisliği konusunda o dönem için mükemmel bir eğitimden geçmiş ve daha sonra bu ikisi İngiltere'ye gelmişler, kendilerine kimsenin rakip olamayacağını görünce diğer eğitimli Almanları da çağırıp, adeta zengin ama cahil bir sömürge toprağında bulunuyorlarmışçasına servetler kazanmışlardır. Alman teknoloji uzmanları ABD’de de benzer miktarda servetler kazanmışlardır.

Ama hemen hiçbir yerde, entelektüeller neler olup bittiğini kavrayamamışlardı. Hele yazarlar hiç. Sanki duyarlılık sahibi bir insanın seçebileceği en doğru hareket tarzı buymuş gibi, birçoğu tüyleri ürpererek geri çekilmişler; Ruskin, William Morris, Thoreau, Emerson ve Lawrence gibi bazıları ise aslında korku çığlıklarından öte bir şey olmayan çeşitli fanteziler kurmuşlardır. Birinci sınıf yazarların hemen hepsi çirkin arka sokakları, tüten bacaları, yani sanayileşmeye ödenen bedeli hemen gördükleri halde; hayal güçlerini ve sempati yetilerini gerçekten zorlayıp da yoksulların hayatına girmeye başlayan fırsatları, o zamana kadar yalnızca şansı olanların ulaşabildiği, ama insan kardeşlerinin geri kalan yüzde 99'unun da artık ulaşmaya başladığı imkanları fark edebilmiş olan bir yazar bulmak zordur. On dokuzuncu yüzyıl Rus romancılarının bazıları bunu yapabilirdi; bunu yapabilecek genişlikte bir bakış açıları vardı; ama sanayiöncesi bir toplumda yaşadıkları için bunu yapma fırsatları olmadı. Sanayi devrimine ilişkin bir kavrayış geliştirmiş gibi görünen dünya çapında tek yazar, o yaşlı haliyle Ibsen’di. Zaten ihtiyarın anlamadığı pek bir şey yoktu.

Zira, şu gerçek apaçık ortadadır şüphesiz: Sanayileşme yoksulların tek umududur. “Umut” sözcüğünü kaba ve sıradan anlamıyla kullanıyorum. Bu sözcüğü böyle kullanamayacak ölçüde incelikler peşinde olan kimsenin ahlaki duyarlılığıyla da alışverişim olamaz. Rahat koltuklarımızda oturup, maddi yaşam standartlarının o kadar da önemli olmadığı konusunda ahkam kesmek kolaydır. Sanayileşmeyi kişisel bir seçim olarak reddetmek, modern Walden’lık yapmak kolaydır ama duyduğunuz estetik nefretin gücüne ancak, bunu karnınızı doyuracak yemek bulamadığınız, çocuklarınızın çoğunu bebekken kaybettiğiniz, okur-yazarlığı getirdiği rahatlıkları hor gördüğünüz, kendi hayatınızın yirmi yılından vazgeçmeyi kabul ettiğiniz halde yapıyorsanız saygı duyarım.14 Ama bu seçimi, seçme özgürlüğü olmayan başkalarına zorla kabul ettirmeye, pasif bir biçimde de olsa çabalıyorsanız, size zerre saygı duymam. Aslında, insanların neyi seçeceğini biliyoruz. Çünkü, yoksul insanlar, bu şansı bulabildikleri bütün ülkelerde, kesin bir söz birliği etmişçesine tarlalarını terk edip, fabrikalar onlan hangi hızda kabul ediyorsa o hızda fabrikalara koşmuşlardır.

Çocukluğumda büyükbabamla yaptığımız konuşmaları hatırlıyorum. On dokuzuncu yüzyıl zanaatkarlarının iyi bir örneğiydi büyükbabam. Son derece zeki ve yüksek karakterli bir insandı. On yaşındayken okulu bırakmış, yaşlılığına kadar yoğun bir biçimde kendi kendini eğitmişti. Sınıfının eğitime duyduğu o tutkulu inanç onda da vardı. Ama bu konuda ilerleme şansına hiçbir zaman sahip olamamıştı şu anda bunun için gerekli olan maddi güce ve beceriye de sahip olmamış olduğundan şüpheleniyorum. Aslında bir tramvay garajında bakım ustabaşlılığından öteye geçemedi. Yaşadığı hayat torunlarına zahmetli ve çekilmez, neredeyse inanılmaz bir hayat gibi görünebilirdi. Ama ona pek de öyle görünmemişti. Kapasitesini yeterince kullanamamış olduğunu bilecek kadar duyarlı bir adamdı: Bundan gerektiği kadar acı duyacak kadar da gururluydu: Daha fazla şey yapmadığı için hayal kırıklığına uğramıştı ama kendi büyükbabasına kıyasla, çok şey yapmış olduğunu düşünüyordu. Büyükbabası bir tarım işçisiydi galiba. Ben ilk adını bile bilmiyorum. Eski Rus liberallerinin “kasvetli insanlar” dediği, tarihin büyük isimsiz batağında tamamen kaybolmuş insanlardan biri. Büyükbabamın bildiği kadarıyla, okuma yazması yokmuş. Büyükbabam, onun yetenekli bir adam olduğunu düşünüyor ve toplumun atalarına yaptıklarını ya da yapmadıklarını bağışlamıyordu; atalarının durumunu romantikleştirdiği falan yoktu. On sekizinci yüzyıl ortaları ile sonları arasındaki dönemde, yani bizlerin züppelik yapıp yalnızca Aydınlanma ve Jane Austen’ın zamanı olarak gördüğümüz dönemde tarım işçisi olmanın eğlenceli bir yanı yoktu.

Sanayi devrimi, ona yukarıdan mı aşağıdan mı bakıldığına bağlı olarak çok farklı görünmüştür. Bugün de ona Chelsea’den mi Asya’daki bir köyden mi bakıldığına göre çok farklı görünmektedir. Büyük babam gibi insanlara göre, sanayi devriminin ondan önceki şeyler kadar kötü olmadığına şüphe yoktu. Tek sorun, nasıl daha iyi kılınacağıydı.

Daha karmaşık bir anlamda, sorun hala budur. Gelişmiş ülkelerde, eski sanayi devriminin beraberinde neler getirdiğini, rahatsızlıklarını yaşayarak gördük. Nüfus büyük ölçüde artmıştır, çünkü uygulamalı bilim, tıp bilimi ve tıbbi bakımla elele vermiştir. Aynı sebeple yeterli yiyecek de bulunmaktadır. Bir sanayi toplumu başka türlü İşleyemeyeceği için herkes okuma yazma bilmektedir. Sağlık, yiyecek, eğitim; en yoksulların bile bunlara ulaşabilmesini ancak sanayi devrimi sağlayabilirdi. Bunlar birincil kazanımlardır tabii ki kayıplar da vardır; bunlardan biri de bir toplumu sanayi için örgütlemenin kapsamlı bir savaş için de örgütlemeyi kolaylaştırmasıdır. Ama kazanımlar yerinde durmaktadır. Toplumsal umudumuzun temelini bu kazanımlar oluşturur.

Peki ama, bütün bunların nasıl olduğunu anlıyor muyuz? Eski sanayi devrimini bile kavramaya başladığımız söylenebilir mi? Hele şu an yaşadığımız yeni bilimsel devrimi kavradığımız? Oysa şimdiye kadar, anlaşılması bu kadar gerekli başka bir şey olmamıştır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült