Dinsel Duygu Ve İnsan

Hüsen Portakal


İnsan bir anda yaratılmadığı gibi, din duygusu da bir anda ortaya çıkmadı. İlkel insan için bir yaratan ve yaratılan ayrımı yoktu. Dinler bir peygamber aracılığıyla gökten inmiyordu. İlk din temsilcilerinin büyücüler olduğu söylenebilir. Bu büyücüler zamanla ya Tanrı-kral oldular ya da peygamber. Klanlar devletlere dönüşürken, büyücüler de peygamber olmaya başladı ve yaratan-yaratılan, bu dünya-öbür dünya ayrımını getirdiler.

Hiç kuşku yok ilkel insan gizemli bir dünyada yaşıyordu, ama her şey yalnız gizemden oluşmuyordu. İnsanın yaşaması için pratik edimlere, dış dünyayla düşünsel bir ilişkiye gereksinimi vardı. Eğer bu ikinci durum olmasaydı, insan hiçbir zaman evrimleşemeyecekti.

Öte yandan insan düşüncesinin dış dünyayı anlamakta yetersiz kalması, dış dünyayla bütünleşememesi, bir din duygusunun doğmasında önemli bir rol oynadı.

Ayrıca insanın sorunu, yalnızca dış dünyayla olan ilişkilerinden gelmiyordu. İçinden gelen tepiler de onun için açık değildi. İnsan, insan olmaya başladığından beri, güdüsel programlanmaya bağlı yaşamını önemli ölçüde bitirmiş, dış dünyayla olan ilişkilerinde kendisi karar almak zorunda kalmıştı. Salt güdüsel yaşamdan kopuş, insanın doğayla olan bütünlüğünü bozmuştu ve insan bu bütünlüğü yeniden kurmak istiyordu. Büyü, bir yerde bu dünyayla bütünleşmenin aracı oluyordu.

Tektanrılı İbrani dinleri, dinin insanın yeryüzüne ayak basmasıyla başladığını söylerler. İlk peygamber Adem'dir ve diğerleri de onun izinden gitmişlerdir. Oysa modern zamanlarda yapılan araştırmalar, İbrani dinlerinin (Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) çok eski zamanlara uzanmadığını, bunların ilkel dinlerin bir uzantısı olduğunu gösteriyor. Uygarlığın bütünü içinde dinler de diğer insan ürünleri gibi bir evrim geçirmişlerdir. İbraniler ayrı bir din, bir inanç sistemini yalnız kendi toplumları için geliştirdiler. İlkel dinler nasıl bir klana özgü idiyse, bu din de yalnız Yahudilere özgüydü. Daha sonra Eski Mısır dinlerinin ve Yahudiliğin bir uzantısı olan Hıristiyanlık, evrensel din olma savıyla ortaya çıktı. Eğer bu ilk iki din yakından tanınırsa, Müslümanlığın pek özgün bir din olmadığı ve diğer dinlerin bir uzantısı olduğu görülür. Sonuç ne olursa olsun, bu dinler pagan dinlerden bütünüyle kopmuş değildi. Ortaçağ bu dinlerle doğdu ve bu dinlerle bitti. Bu çağda ortaya çıkan bir sürü mezhep ve tarikat, bu dinlerin türevlerinden başka bir şey değildir.

Bilimsel çağda neden insanların hala dinsel bir inanç sistemine bağlı kaldığı sorulabilir? Bu sorunun yanıtı artık bizim için açık. Bunun için her bireyin önce dünyaya ilkel bir varlık olarak geldiğini, dinsel inançlardan ve gizemlerden kurtulmuş bir eğitimin her yerde geçerli olmadığını göz önüne almamız gerekir. Siz bir çocuğa hangi inancı aşılarsanız, çocuk o inanca bağlı kalıyor. Ayrıca dinsel eğitim, bilimsel eğitimin çok önünde gidiyor. Eğer bir çocuk, tam kişiliğinin kurulmaya başladığı sırada, diğer bir deyişle, beş altı yaşında dinsel eğitim görmeye başlıyorsa, araya ussal bir dönem girmeden bu çocuk bilinçdışını hep besliyor demektir. Daha sonra öğrenilen bilimsel düşünce, köklü bir direnişle karşılaşıyor ve birey ne birini reddediyor, ne ötekini. Dinin getirdiği duygusal inançla, bilimin verdiği düşünsel inanç yanyana yaşıyor. Elbette bu eğitim sisteminin ve toplumun getirdiği bir ikiyüzlülük. Daha sonra yetişkin birey bu ikilemden ya kendini kurtarıyor ya da böyle bir yaşamı sürdürüyor.

Öte yandan bilimsel çağın başladığı Batı dünyasında dinsel duygu nerdeyse güncel yaşamdan silinmiştir. Kiliseler ortaçağdaki birçok niteliğini terketmiş, değişmiş ve nerdeyse bir iyilik dini, ahlak ilkeleri gibi yaşamını sürdürmektedir. Hıristiyanlık ve Müslümanlık özellikle geri ülkelerin, geri bir yaşam sürdüren aileleri içinde yeniden canlılık kazanmıştır. Örneğin ortaçağda bir Engizisyon dini olan Hıristiyanlık, çağımız Latin Amerika'sında barışçı ve antiemperyalist bir din olarak sunuluyor.

İlkel insan, kendisiyle dış dünyası arasındaki belirsizliği ve boşluğu belli bir ölçüde dinle gidermeye çalışmıştı. Günlük dinsel törenler, tapınmalar ve yakarmalarla, insan dış dünyayla olan bağlarını pekiştiriyor ve doğayla bütünleşiyordu. Bugün de din belli bir psikolojik doyumu verdiği sürece, buna karşı çıkmamak gerekir. Ama öte yandan, insanı çağın kültüründen ve yaşama koşullarından yoksun bırakmanın, böylece onu din duygusuna itmenin yanlış olduğunu da bilmeliyiz.

İnsan psikolojisinde belirsizlikler kaldığı ve dış dünya güven vermediği sürece, insan dinsel inançlara bağlı kalacaktır. İnsan böyle bir sürece girdiğinde, gerçekte çağın bilimsel düşüncesinin gerisinde kalmaya mahkûmdur. Eğer din, insana bir sonsuzluk duygusu veriyor ve onu yaşadığı dünyayla bütünleştiriyorsa, bilim de insana aynı sonsuzluk duygusunu verebilir ve onu evrenle bütünleştirebilir. Elbette bununla bilimin de din gibi bir duygu olarak algılanması gerektiğini, birinin yerine diğerinin konulacağını söylemek istemiyoruz. İlkel ya da ortaçağ insanı bir yana, bugün bir çocuğa din duygusu aşılanırsa, daha sonra bu duyguya gereksinim duyduğu, aşılanmazsa, böyle bir duyguyu aramadığı ya da dinsel inanç içinde büyümüş bir bireyin, daha sonra bilimsel düşüncenin etkisi altında böyle bir inanca gereksinim duymadığı gözlemlenmektedir.

Totem çağının insanı, yıldırım ya da gökgürültüsü ve şimşek gibi doğal olaylardan korkmakla birlikte, kendini doğadan ayırmıyor, bir bitki ya da hayvanla bütünleşiyordu. Güneşin her gün yeniden doğuşu, her yıl baharın yeniden gelişi, ölen yaşlıların yerine çocukların doğuşu, yıldızların uzaklığı, dünyanın sınırlarının bilinmeyişi, doğadaki canlı çeşitleri onda bir sonsuzluk duygusu yaratmıştı. İlkel insan için evren vardı; ilkel insanın yaratılış efsanesinde bir "yaratan" ve bir "yaratılan" yoktu. Hepsi bir bütünlük taşıyordu. Yeni otlar bitiyor, ağaçlar yeniden yeşeriyor, aynı mevsimler yeniden geliyor, böylece her şey bir sonsuzluk çemberi içinde dönüp duruyordu.

İbrani dinleri, dünyanın yaratılışına bir başlangıç koydu. Dünyayı bir "yaratan" vardı. İnsanla dünya aynı zamanda yaratılmıştı. İnsan bu dünyaya geçici bir süreyle sınav vermek için geliyordu. İnsan ölse de ruhu ölmüyor, göğe yükseliyor ve orada "yeniden dirilişi" bekliyordu. Önce yaşam bu dünya ve öteki dünya diye ikiye ayrılıyor, sonra evren; yer ve gök diye ikiye ayrılıyor, insan; ruh ve beden diye ikiye ayrılıyor, öteki dünya; cennet ve cehennem diye ikiye ayrılıyordu. İbranilerin göksel diniyle birlikte ortaya paramparça bir insan çıktı. Ayrıca bu insan günah tohumunu içinde taşıyor, komşunun malına göz koyuyor, zinadan geri kalmıyor, kardeş kardeşi kıskanıyor ve öldürmekten çekinmiyordu. Cezasını bu dünyada çekmeyenler, öteki dünyada çekeceklerdi. Bu dünyanın töreleri ve yasaları insanın suç işlemesini önleyemeyince, bunların üstünde "Tanrısal bir adalete" gereksinim doğmuştu. Böyle bir Tanrısal din ve adalet duygusu doğarken, o dönem insanlarının ne kadar çok suç işlediklerini ve toplumsal düzenleriyle, kabile başkanları ya da krallarıyla bu suçları önleyemediklerini anlıyoruz. Ölümden sonra yargılanma, elbette suçluluk duygusunun derinliğinden ve yaygınlığından geliyordu. Ama cehennem, yaşama koşullarının nasıl cehennemi olduğunu, cennet de, yaşamaya olan susamışlığı, ilkel tepilerin sonsuz bir doyum beklediğini gösteriyordu. Böyle bir din, çocukların bile nasıl kötü koşullar içinde yaşadığını, onlara nasıl kötü davranıldığını bize göstermeye yetiyor. Çünkü İbrani peygamberleri, uzun bir yoksunluk çağından ve boşluk duygusundan sonra peygamber diye ortaya çıkıyorlar ve dünyayı düzeltmeye kalkıyorlardı.

İbrani dinleri dünyanın yasalarını anlamadan dünyayı düzeltmeye kalkıştıkları ve yaşamı öteki dünyaya erteledikleri için insanın hiçbir sorununa çözüm getirmediler. Ne olursa olsun, bu dinlerin yolunu tutanlarda suçluluk duygusu ağır basar.

Bu suçluluk duygusunun temelinde mitolojik bir neden bulunabileceği gibi, gerçek nedenler de aranabilir: Adem'in yasak elmayı yemesi, oğlu Kabil'in kardeş katili olması, mitolojik eğilimlere bir örnektir. Bu olaylar mitolojik olmakla birlikte, aynı zamanda insanın eğilimlerini dışa vuran simgesel belirtilerdir. Gerçekte aile içi zina eğiliminin insanda suçluluk duygusu yarattığını ve dinleri beslediğini söylemek abartma olmaz. Ayrıca kıtlık bölgelerde yaşayanlarda yiyecek ya da mal çalma ve yağmalama, aşiret kavgaları sırasında adam öldürme eğilimi, suçluluk duygusunu, dolayısıyla dinsel duyguyu besleyen nedenlerdir. İbrani dinleri, insanın temize çıkma çabasından başka bir şey değildir: Perhiz ve oruç, kurban adama, tapınma, yakarma v.d... Abdest alma, ruhu kirinden kurtarmak için başlı başına bir ritüel davranıştır. Daha sonra göreceğimiz gibi, insanın durmadan yinelediği davranışları psikanaliz saplantı nevrozu diye açıklamaktadır. Günah saplantısı ve cehennem korkusu içindeki insan, gününe tapınmayla başlayacak ve geceye tapınmayla girecektir. İçinde dinden başka bir duyguya yer vermeyecektir. Kadın erkek arasında erotik duyguya yer olmadığı gibi, sanat da yasaklanmıştır. Tüm bedensel tutkular cennette o bayağı cennette doyum kazanacaktır.

Ortaçağda kimi tarikatlar, insanın varlığını bile yadsıyacak kadar ileri gittiler. Örneğin Sufilerin evrende "Tanrı'dan başka varlık yoktur" şeklinde dile getirdikleri gizemci anlayış, insanın varlığını yadsımaya yönelik bir anlayıştır. "En'el hak” ya da "her şey Tanrı'dır", anlayışı yaratan-yaratılan inancını ortadan kaldırıyor, insanın yargılanmasını önlüyor. Eğer "ben haksam" tüm günahlardan bağışık olmalıyım ya da "her şey Tanrı'ysa", Tanrı'nın bir parçası nasıl yargılanabilir. Böyle bir durumda, insanı yargılama yetkisini elinde tutanlar da insanı yargılayamazlardı. Resmi dine göre Hallaç elbette bir sapkındı, çünkü yaratan-yaratılan ikilemini ortadan kaldırıyordu. Oysa resmi dinde, yaratan yaratılanın ve yaratılan da yaratanın dışındadır. Birisi gökte, öteki yerdedir. Tanrı "her şeyi görür ve işitir". Yerdeki insanlarla iletişimini melekleri aracılığıyla kurar.

İlkel insan kendini doğadaki bitki ya da hayvanlardan ayrı görmüyor, onlarla bütünlük içinde yaşıyordu. Tektanrılı göksel dinler, her şeyi gökteki Tanrı'ya bağladılar, dikkatlerini yalnız öteki dünya üzerinde topladılar, dünyayı geçici sayıp ölüm sonrası bir yaşam için hazırlandılar. Bu dinlerin kaynaklık ettiği gizemci tarikatlar, dünyadaki yaşamı büsbütün yadsıma ve insanın varlığını hiçe indirgeme yolunu tuttular. Ortaçağın gizemci insanı, bir günah kaynağı olan bedensel tutkulardan kurtulmanın yolunu, bedeni ruha dönüştürmede arıyordu. "Bir lokma ve bir hırka", tüm bedensel tutkulardan kaçmanın ve bedeni hiçe indirgemenin tipik bir biçimde anlatımıdır. Tarikatçılar genelde çalışma yaşamından ve toplumsal ilişkilerden kopmuş, kadınlardan kaçan kendi içine kapalı gruplardır.

Bu dinsel inançların Tanrısal büyüsü, daha sonra gelişen bilimsel çağla birlikte bozuldu. Dinsel inançta bir yandan insan kendi edimlerinden sorumludur, her an günah işleme ve cehenneme gitme korkusu içinde yaşar, ama öte yandan, her şey bir Tanrı'nın denetimindedir. Din felsefesi üzerine düşünen din bilginleri, böyle bir çelişkiyi henüz çözmüş değildir. İnsanı yaratan ve deneten Tanrı, onun günah işlemesine nasıl izin veriyor?

Bilimin işlevi böyle fizikötesi sorulara yanıt aramak değil. Onun alanı fiziksel doğadır. Ayrıca bilimsel gelişmeler, dinsel önyargıların temelini yıkmaya başlamıştır.

Bilimsel çağ önce güneş sistemini aydınlattı: evrende yer-gök ayrımı diye bir şey olmayacağı gibi, dünya da evrenin merkezi değildir. Sıradan küçücük bir gezegendir sadece. İbrani dinleri, yerin yapısı konusunda bir açıklama yapmamışlardı. Tanrı ile konuşmak için göğe yükselen Meryem, İsa ya da Muhammed de, dünyanın güneş; ayın da dünya çevresinde döndüğünü görmemişlerdi. Bu dinler dünyayı kendiliğinden düz kabul etmişlerdi. Galilei'nin güneşte lekeler saptaması ve bu kutsal ışık kaynağını yanan sıradan bir gök cismi durumuna düşürmesi, kilise adamlarını birden boşluğa itmiş ve kızdırmıştı. Yerin kendisi bir anda yaratılmamış, evrim geçirmiş ve değişikliklere uğramıştı. Daha sonra Darwin kuramıyla ortaya çıkan insanın diğer hayvanlarla ortak yanı, dini çevrelerce öyle kolay kolay kabul edilecek gibi değildi. Üstelik insan diğer canlılarla birlikte yaratılmamıştı; bir evrim sonucu oluşmuştu. Ayrıca bir canlı türü diğerine dönüşebiliyor ve yeryüzünde yeni yeni türler oluşuyordu. Demek ki insan da diğer canlılar gibi doğanın sıradan bir ürünüydü.

Her yeni bir dinin doğuşu, eski inançlarla çatışıyor ve kendine bir yer açıyordu. Bilim ise insanın duyularına ve gözlemlerine bağlı bir düşünce sistemiydi. Bilimde önyargılar ve genel doğrular yoktur. Her çağın ve toplumun dinleri bir konuda ayrı ayrı şeylere inanabilirdi, bilimde böyle bir şey olamazdı.

Dinsel duygu, ölümden sonra bir yaşamı söz veriyor ve her şeyi yapma gücündeki bir Tanrı, insanı evrensel yalnızlıktan kurtarıyordu. Oysa bilimsel düşünceye göre her şey bu dünyada başlıyor ve bu dünyada bitiyordu. Hele "esirgeyen ve bağışlayan" bir Tanrı'nın olmayışı, insanı evrende yalnız bırakmaya yetiyordu. Yaşamın geçiciliğini kabul edemeyen ve ölümden sonra da yeniden dirilmeyi ve sonsuz bir yaşamı özleyen insan, bilimin sert gerçekleri karşısında şaşkına döndü ve dinsel inancında direnmeye başladı. Böyle bir çatışma Renaissance ile birlikte başladı ve günümüzde henüz bitmiş değildir. Dinsel duyguya bağlı kalanlar, bilime sadece bir "teknik" gözüyle bakıyorlar ve onun yaşamsal bir anlam içerdiğine katılmıyorlar. Dinsel duygu olmadan insanın boşlukta kalacağını savunuyorlar.

Böyle bir görüşü savunmak için, insanın ta ilk çocukluğunda dinsel duygular içinde büyümesi gerekir. Buna karşılık, eğer siz bir bireye çocukluğundan başlayarak dinsel duygular aşılamazsanız, o birey daha sonra dinsel duygulara gereksinim duymaz. Bununla birlikte, bir birey eğer sağlıklı bir psikolojik evrim geçirmezse ve yetişkinlik çağında yaşamın gerçeklerine dayanamayıp psikolojik çöküntüye uğrarsa, böyle bir bireyin elbette dinsel inanca ya da ona yakın gizemci bir duyguya gereksinimi vardır.

Bize kalırsa, dindar bir kimse yaşadığı dünyaya gerçeklik duygularıyla bağlanmadığından ve dünyayı düşünsel olarak kavramadığından, böyle bir birey edilgin bir varlıktır ve insanüstü bir koruyucu olmadan, yaşamını anlamsız bulur. Gerçeklik duygusunun dışında yaşayan birey, doğrusunu isterseniz, bir avuntu aramış ve dinsel duyguyu geliştirerek kendi yaşamına bir anlam vermeye çalışmıştır.

Bilimin, insanın diğer canlılardan türediğini ve bir evrim süreci sonunda oluştuğunu açıklaması bile yaşama sonsuz bir anlam vermeye yetişir. Evren, insana bir sonsuzluk duygusu verdiği gibi, bilimsel araştırmanın, bilimsel düşüncenin de sınırları yoktur. İnsan doğar, diğer insanlarla birlikte varolur. Onlarla bir duygu birliği kurar, böyle bir duygu birliği, insanı boşluk duygusundan kurtarır ve yaşadığı dünyayla bütünleştirir.

Ortaçağda dinsel duyguyu geliştirenler, gerçekte artı değerle geçinen toplumun asalak kesimiydi. Bilimsel çağda çalışma, insan olmanın vazgeçilmez koşullarından birisidir. Kutsal değerler ortadan kalkmış değildir. Emek çağımızın kutsal bir değeridir, ama insanüstü bir değer değildir. Çağımızda insan, Tanrı'nın yarattığı ve sonra da kendi başına terkettiği acınası bir yaratık değildir; tersine, dünya insan merkezlidir. Eğer insan dünyayı düşünsel olarak kavramak isterse, bilim insana sonsuz bir derinlik duygusu vermektedir. Bu derinlik duygusu, dinde olduğu gibi bir yanılsama değildir. Ayrıca insan artık kendi yaşamını düzenleyecek ve kavrayacak olgunluktadır; İdealleştirilmiş bir babaya, bir Tanrı’ya gereksinimi yoktur.

Bunları söylerken, tartışmayı bilimle din arasındaki çatışmaya çekmek istemiyoruz. Eğer siz bilimden yanaysanız, demek ki gizemli duygulardan kurtulmuş ve belli bir olgunluğa varmışsınızdır. Ayrıca bilimin herhangi bir inanç sistemi ya da düşünce akımı karşısında kendisini savunmaya gereksinimi de yoktur. Bilim, insanın doğayla olan düşünsel ilişkisinden doğmuş ve tek tek bilim adamlarının işi olmaktan çıkmış, evrensel bir boyut kazanmıştır. Tarih boyunca çeşitli dinler ve mezhepler kendi aralarında kanlı çatışmalar çıkardılar. Oysa bir ülkenin bakteriyologları başka bir ülkenin kimyacılarıyla çatışmaya girmiyor, tersine, bunların çalışmaları birbirini bütünlüyor. Bilimsel çağ çok yeni olmakla birlikte, bir bilim dalındaki yenilikleri ve araştırmaları izlemek, artık bir insan gücünü şimdiden aşmıştır. Örneğin karbon kimyasında günde değil, dakikada kaç araştırmanın sonuçlandığını bir kimyacı izleyecek durumda değildir.

Bilimsel çalışmalar bu denli ilerlemişken, insanlığın büyük bir bölümünün hala ilkel yaşam içinde olması ve ilkel inançlara bağlı kalması, elbette çağımızın çelişkilerinden birisidir. Bu nedenle din sorununu birçok açıdan ele almak ve incelemek gereklidir. Bizim burada ele alacağımız ilkel toplumlarda din, hem insanlığın geçirdiği aşamaları, hem de günümüzdeki yaygın dinleri anlamak bakımından yararlı olacaktır. İlkel toplumlarda din diyorsak, gerçekte İbrani dinleri gibi Yahudilik, Müslümanlık bir din duygusu ve inanç sistemi bunlarda yok, ama bunlar yine de bir öndin olarak din kategorileri içinde inceleniyor. İlkel din duyguları incelendiği zaman, günümüz insanının özellikle geri ülkelerde böyle inançlara hala bağlı kaldığı görülecektir. Örneğin yağmur duası, tektanrılı göksel dinler doğmadan önce ve paganlar (paganist köylü) arasında vardı ve bugün hala Müslümanlar arasında böyle bir duaya başvuruluyor. Hem ben kendim de ilkokuldayken iki kez yağmur duasına katıldım.

Daha önce de dediğimiz gibi, İbrani dinleri, peygamberler aracılığıyla gökten inmiş birer özgün inanç değil, sadece büyü çağının birer uzantısıdır. Oysa büyü çağının inançları, dinler çağında da sürüp gitmiştir ve bilim çağında hem büyü çağının, hem de göksel dinlerin inançları sürüp gitmektedir. Bunu açıklamak zor değildir: Her birey, ilkel bir varlık olarak ve eski inançlara bağlı bir aile içinde dünyaya geliyor ve o ailenin eğitiminden geçiyor. Çocuk bir inancı düşünerek öğrenmiyor, ona bu inanç sadece aşılanıyor. Sonra çocuk; bilimin yeri ayrı, dinin yeri ayrıdır gibi bir ikilemle karşılaşıyor ve çok az sayıda çocuk ya da genç böyle bir ikiyüzlülüğü reddediyor. Her insanın dünyaya ilkel bir birey olarak gelmesi ve dinlerin de insanın ilkel duygularını beslemesi, dinin kalıcılığını sağlıyor. Oysa laik bir aile içinde büyüyen ve laik bir eğitimden geçen insan, böyle bir inanca gereksinim duymuyor.

Frazer'e göre tüm insanlık üç entelektüel gelişme evresinden geçiyor: Büyü, din ve bilim.

Biz burada daha ziyade büyüden dine geçişi ele alacağız ve dinden bilime geçişi ayrı bir inceleme konusu olarak başka bir denemeye bırakacağız.

Dinsel inançların insanın ilkel duygularını beslemesi, insanın nevrotik yapısını ister istemez gündeme getiriyor. Bu konuyu ilk ve derinliğine inceleyen S.Freud oldu. Bu nedenle, ilkel toplumların inançla ilgili tutumunu ele alırken, psikanalizin dine bakışını da ayrıca gözden geçireceğiz. Bu arada eski Mısır'da tektanrılı dinlere geçişte önemli bir kaynağı oluşturuyor. Eski Mısır, ilkel dinlere, peygamberlik sisteminin doğuşuna ve oradan tektanrılı göksel dinlere kaynaklık ediyor. Örneğin Hıristiyanlık, Yahudiliğin bir uzantısı olduğu gibi, eski Mısır'dan da çok şeyler almış. Bu kaynakların açıklanması, İslamiyet için de aydınlatıcı olacaktır ayrıca. İslamiyetle ilgili araştırmalar çok yenidir ve bu dinin kaynaklarının araştırılması, nedense müminlerini rahatsız etmektedir.

Dinsel kaynakların araştırılmasında, işin içine rasyonel bir düşünce giriyor ve elbette dine karşı böyle bir bakış açısı dinin gizemlerine uymuyor. Böyle araştırma yapanların genelde dinin yaşaması ya da yaşamaması gibi kaygıları yoktur. Söz konusu, dinin hangi kaynaklardan yararlandığı, nasıl ortaya çıktığı, insan yaşamında nasıl bir yeri olduğudur. Bu araştırmalar yapılırken, dinin söyledikleriyle tarihsel gerçekler birbirine uymayabilir. Örneğin büyü döneminin inançlarıyla, göksel denilen İbrani dinleri arasında bir benzerliğin görülmesi, tarihsel gerçeklerdir. Oysa kutsal kitaplar ve bu kitapların yazarları, yaydıkları dinlerin bir insan ürünü değil de, gökten inen Tanrı esinleri olduğunu söylerler.

Öte yandan, din üzerine araştırma yapanların genelde eğilimleri, bir dinin yanlışlarını ortaya koymaktan çok, insanlığın ortak düşüncesini ve eğilimini ortaya çıkarmaktır. Oysa belli bir inanca bağlı kalarak yaşayanların böyle bir kaygısı yoktur. Onlar için önemli olan ne dinin kaynakları, ne insanlığın ortak ürünleri, ne de tarihsel gerçeklerdir. Bir inanca bağlı kalmak, o inancın kutsal havası içine girip yaşamak ve psikolojik gereksinimlerini bu inançla doyurmak, inanmış kimse için yetişir. Bu inancın sarsılması, onun yolunda gidenleri de sarsar. Dinsel inançlar, insanın gerçekçi düşüncelerine değil de, bilinçdışına seslendiklerinden, bunalım halindeki müminlerin nasıl ilkel bir tepki gösterecekleri belli olmaz. Şeytandan kaçar gibi aydınlanmadan kaçabilecekleri gibi, en saldırgan yollara da başvurabilirler.

İlkel duyguları besleyen inançlara bağlı kültürle, dünyanın açıklanmasına bağlı bilimsel düşüncenin ürünü olan kültür aynı değildir. Örneğin yağmur duası ya da yağmur Tanrıları, insanlığın ilkel dönemlerine ait inançlardır. Bilimsel çağda böylesi inançlar, ister istemez geçerliliğini yitirir. Bilimsel açıklamalar, insanın doğayla ilişkilerinde aynı güven duygusunu verebileceği gibi, gizemli inançlara göre insanın yaşamına daha bir açıklık getirir. Bilimsel görüşlere hazır olmayan yetişkin bireylerin ya da toplumların, bilimsel gerçekle karşılaştıklarında sarsılmaları şaşırtıcı değildir. Bu sarsıntı yeni düşünce sistemlerinin özümlenmesiyle atlatılabilir. Oysa genelde ve özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde bilimsel düşüncenin yanında eski inançlara bağlı kültürler de devlet eliyle okullarda yeni kuşaklara aktarılıyor. Toplum eski inanç sistemleri içinde tutuluyor. Bu yolu seçen yöneticiler, gerçekte işin kolayına kaçıyor. Sonuçta ortaya eskiyeni kültür çatışması çıkıyor. Yöneticiler çelişkilerden sakınacakları yerde, bu çelişkileri besliyorlar.

Bilimsel düşüncenin gelişmesi elbette çok pahalı bir yoi. Ayrıca toplumda bilimsel düşünce geleneği kurulmamışsa, bu toplumda bilimin gelişme şansı azdır.

Çağın gerisinde kalan insan iki yerde zorlanıyor: Birisi, içtepilerin ne anlama geldiğini ve hangi nevrozlara yol açtığını öğrenmek, ötekisi, dinin kaynaklarını yalanlayan bilimsel düşünceyle karşı karşıya gelmek. Her iki durum da insanda gerçeklik duyusunun gelişmemiş olmasıyla açıklanabilir. Bir insanın karakter analizi yapıldığında, bilimsel gerçeklerden kaçan bireyle, kafası entrikalarla dolu bir bireyin aynı kişilik yapısına sahip olduğu söylenebilir. Bu tipler açık seçik davranışlardan kaçarlar.

Demek ki bilimsel düşüncenin getirdiği eğitim ve dünya görüşü, insanı yalnız dünya gerçeklerine götürmekle kalmaz, aynı zamanda açık seçik bir davranışa sahip olmamızı da sağlar. Eğer günümüzde ortaçağın entrikacı kafaları hala aramızda yaşıyorsa, bunların nedeni aynı kültürün hala sürüp gitmesidir.

İster büyü çağında olsun, ister dinler çağında, insan kendi inanç sistemiyle yaşadığı dünya arasında bir çelişki görmüyordu. Bilimsel çağ, eski inanca bağlı bu insanın dünyayla olan ilişkisini çatlatmış, onu çelişkili bir yaşam içine sokmuştur. Dinsel inançlarına bağlı kalan insan, bilim çağının görüşleri ve ürünleriyle ister istemez karşı karşıya kalıyor ve bundan kaçamıyor. Oysa yalnız bilimsel görüşlere bağlı kalan insanın böyle bir sorunu yok. Dünyayı gerçeklik ilkelerine göre algılayan ve bilimsel bir dünya görüşüne sahip insan, daha sağlıklı bir kişiliğe ve çelişkisiz bir inanç sistemine bağlı kalıyor. En azından suçluluk duygusundan uzak yaşıyor. İnsanlarla yüzyüze yaşadığımızda ve doğrudan doğruya insana karşı sorumlu olduğumuzda, pek kaçamak yapma şansı yoktur. Oysa öbür dünyada yargılanma inancında, bir insanın hakkını yediğimizde, Tanrı'ya bir adak sunarak ya da yakararak bu suçunuzdan (günahınızdan) kaçma fırsatı veriliyor size, ama o insanın hakkı ödenmiş olmuyor.

Dinsel töre ve inançlara göre yaşamak isteyenler, bir yerde modern hukuktan kaçmak istiyorlar. Gerçi modern hukuk özellikle geri ülkelerde pek iyi işlemiyor, kimi kez hukukçuların eliyle bile kötüye kullanılıyor, ama bu hukuk sistemi şimdi ve burada insanın hakkını verme üzerine kuruludur. Bu sistemin iyi işlemesi, bir uygarlık sorunudur. Oysa şeriat hukukunda keyfilik ağır basar. Kadı'nın iyi bir anına rastlamakla, kızgın bir anına rastlamak karar vermede çok şeyi değiştirir. Günümüzde şeriat hukukunda direnenler, bir yerde modern hukuka karşı direniyorlar.

Bu ülkede dinsel inanca bağlı kalmak isteminin bir nedeni de, İslamiyetin kadına karşı erkeğe tanıdığı haklardır. Kadını kıskandığı için örtünmesini isteyen bir Müslüman bunu açıkça söylemez; dinin gereğini ileri sürer. Oysa erkeğin bu kıskançlığı, kadını tüm yaşamdan ve toplumdan koparır, dört duvar arasına kapatır. Ortaçağın kapalı toplumlarında böyle bir yaşama tarzı pek göze batmıyordu. Günümüz toplumunda bunun uygulanması nerdeyse olanaksızlaşmıştır. Başını örten üniversiteli bir kız, eski bir inancın artık karikatürünü temsil ediyor. Çünkü tüm gününü erkekler arasında geçiriyor ve her yere girip çıkıyor. Üstelik biraz baş örtmek de bir şeyi gizlemiş olmuyor. Başlar örtülürken, her şey kapalı kapılar arkasında çevriliyor.

Müslüman kadınlar, Tanrı'nın neden erkeklere böyle mutlak bir üstünlük tanıdığını ve iki cins arasında adaleti gözetmediğini sordukları zaman, bu dinde çok şey değişmiş olacaktır.

Genelde ilkel toplumlarda da kadın erkek eşitliği yok, ama "neden yok" diye sormaya da artık hakkımız yok. Adı üstünde onlar "vahşi" toplumlar. Hem artık onlar geçmişte kaldılar. Doğal koşullar içinde yaşayan insanlar arasında bir fizik güç sorununun ortaya çıkması ve bunun da erkeğin lehine olması doğal sayılabilir. Oysa çağımızın uygarlığı bu fizik güç sorununu ortadan kaldırıyor ve insanın temel yaşama hakkını ve insana bağlı değerleri öne çıkarıyor.

Müslümanlar bu inanç sistemini savunurken, gerçekte kadınlara karşı kendi üstünlük haklarını savunmuş oluyorlar. Günümüzde insan haklarından yana gözükmeye çalışan İslamiyet, gerçekte tüm tarih boyunca devletin toplum üstünde, erkeğin kadın üstünde salt bir egemenlik kurmasına karşı çıkmamıştır. Modern dünyada İslamiyetin dışında kalan kültürler ve dünya görüşleri, insanlığı ileriye götürmeye çalıştıkça, bu din de geri kalmamak için bu yeni görüşlere bir yandan ayak uydurmaya çalışıyor, ama kendi temel kurumlarından ve inançlarından vazgeçemediği için de tam bir çelişki içine düşüyor.

Bizim burada amacımız özel olarak şu ya da bu dini eleştirmek değil. İlkel toplumlardan başlayarak dinlerin temel özelliklerini tanıtmak ve evrimini incelemek. Bunu da ansiklopedik çapta yapacak değiliz. Birkaç deneme yazısı içinde ilkel inançlarla, daha sonra tüm ortaçağda geçerli olan İbrani dinleri arasında bağıntıyı görmeye çalışacağız. Böyle bir çalışma, daha önce Freud'un ortaya koyduğu ilkel insanın nevrotik yapısıyla, ilkel inançlar arasındaki bağıntıyı yeniden gündeme getirecektir. Çünkü Freud'un Totem ve Tabu incelemesinde gösterdiği ilkel insanın nevrotik kişilik yapısıyla, yine o insanın doğayı yorumlaması ve inançları arasında kurulan bağ, daha sonra gelişen dinler için de geçerlidir.

Genelde antropologlar ilkel insanın büyü sistemini bir din saymıyorlar. Totem ve tabu din değildir. Gerçi animizm bir inanç sayılabileceği gibi, ilkel insanın doğayı yorumlama biçimi de sayılabilir. Eğer İbrani geleneği ile kurulan tektanrılı göksel inanç sistemlerine "din" diyecek olursak, diğerleri için bu din terimini kullanmak doğru olmaz. Yalnız ne var ki, burada din terimi anlatımda bir kolaylık sağladığı gibi, bir alışkanlığı sürdürmemize de yarıyor.

İbrani dinlerinin, diğer ilkel inançlardan türediğini görmek zor değil. Örneğin boş inançlar konusunu ele alacak olursak, bununla ilgili sayısız örnek vermek olasıdır. Benim bildiğim bir inanca göre akşam hava kararınca, yerler mühürlenir ve süpürülmez. Eğer yeri süpürmek gerekirse, süpürgenin ucunu yakmak ve yere atmak, daha sonra süpürgeyi yerden kaldırıp yeri süpürmek gerekir. Bu türden boş inançlara herkes kendi bölgesinde istediği kadar başka örnekler bulabilir.

Öte yandan İslamiyette büyü yapma yoktur, ama Müslümanlar büyüye her zaman başvurmuştur. Her şeyi bir tek Tanrı'ya bağlayan ve inanç konusunda sıkı düzenlemeler getiren tektanrılı dinler, büyü çağının inançlarını sürdürmesine engel olamamışlardır. Her iki inanç ve anlayış birlikte yaşamıştır.

Öte yandan tektanrılı dinler, büyü çağının inançlarını boş inanç sayarken, günümüzde aynı dinler bilim çağında boş inanç durumuna düşmüştür. Örneğin şeytan ve melek kavramlarına benzer kavramlar, ilkel çağlarda vardı. Büyü çağında görünmeyen ve maddi olmayan varlıklara inanılırdı. Bunlar birer Tanrısal güce sahipti. Tanrı neden şeytanı ortadan kaldırmamış ve onun insanları kötü yola sevketmesine izin vermiştir? Başlangıçta şeytan da Tanrısal bir güce sahip görünmez bir varlıktı. Yahudilik tektanrı kavramını geliştirirken, öyle anlaşılıyor ki, insanın kötülük eğilimini temsil eden bu yaratığı ortadan kaldırmamış, Tanrı-şeytan ya da melek-şeytan ikilemini korumuştur. Bütün bu inançlar, ilkel çağların "ruhlar" dünyasıyla ilgilidir. İlkel insan, dünyayı önce görünen ve görünmeyen varlıklar diye ikiye ayırmıştır. Doğal güçlerin anlaşılmaması ve gizemini koruması, böyle bir inancın doğmasında elbette rol oynadı, ama insanın uyurken düş görmesi, maddi olmayan varlıkların tasarlanmasında herhalde başlıca rolü oynamıştır. Zaten ilkel insanda ruh değil, maddi olmayan varlıklar kavramı vardı. Daha sonra bu kavram latincedeki spiritus (soluk) kelimesiyle karşılanmıştır ve Türkçede tam bir karşılığı yoktur. Bu kavramın karşılığı olmadığı için de örneğin Espiriler Evi'ni Türkçeye Ruhlar Evi diye çeviriyoruz. Espiriler, büyü çağının manevi varlıklarıyla ilgilidir. Ve insanın dışında bağımsız varlıklardır. Oysa ruh, insan bedeniyle birlikte vardır. İnsan öldüğünde ruh bedenden ayrılır ve yargılanmak üzere göğe yükselir. Ruh, bedenin karşıtıdır ve İbrani dinleriyle ilgili, bir kavramdır. Beden ölümlüdür, ruh ölümsüzdür. Eski Yunanistan'da psukhikos (ruh) kavramı, hem bedenin karşıtıdır, hem düşünsel yapıyla ilgilidir. Bilimsel çağda psikoloji, bedenin duyarlılığıyla ilgili bir kavramdır. Bilimsel çağda evrenin fiziksel varlığı, artık maddi olmayan varlıklara yer vermiyor, ama maddi olmayan varlıklara inanç, yine de din yoluyla yeni kuşaklara aktarılıyor. Bu gibi inançlar, birer fantezi gibi algılandığında, bir zararı yoktur, ama birer gerçeklik gibi algılandığında, yaşadığımız dünyanın yanlış anlaşılmasına yol açar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe