Felsefe

 

 

 

Dinler Ve Köktendinciler

Prof. Dr. Nur Serter


Dinler ortaya çıktığından beri, köktenciler de vardır. Köktendinciliği sadece İslamiyete özgü bir hal saymak çok yanlış olur. Çünkü köktendinci akımların en güçlü olanları Hıristiyanlık aleminde yaşanmıştır. Benzeri akımlara İsrail de de sıkça tanık olunmaktadır. İsrail Başbakanı İshak Rabin'in öldürülmesi, köktendinci hareketin varlığını gösteren en önemli delillerden sayılmaktadır. Hıristiyanlık ise orta çağ boyunca kökten dinciliğin sayısız örneklerini yaşamıştır. Bilimi dinin tekeline alan kilise, dünyanın hareket ettiğini savunan Bruno'yu dini öğretilere aykırı olan bu iddiası sebebiyle ateşte yakmış, dünyanın güneş etrafında döndüğünü ileri süren Galile ise engizisyon mahkemesinin kararı ile dokuz yıl bir kulübede hapse mahkum edilmiştir. Her yeni buluş ve düşüncenin kanıtını dinde arayan bu anlayış, Avrupa'nın orta çağ karanlığını yaşamasına sebep olmuştur.

Köktendinci akımlar; insanlığın gelişimi ile ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara cevap verecek her türlü yenileşme hareketine, dini kaynaklardan yanıt aramayı esas aldıkları için, çağdaşlaşma ile daima çatışmak zorunda kalmışlardır. Köktendincilik, Kutsal Vahye dayalı dini öğretilerin insan aklının üstünde ve her türlü çağdaş ihtiyaca cevap verebilecek gizli ve açık şifreleri taşıdığına inanan bir inancın ürünüdür. Vahyin ürünü olan her kelime, her kalıp, her türlü yorumun dışında, olduğu gibi kabul edilmesi ve uyulması gereken hükümler olarak kabul edilir. Ancak İslamcıların köktendinciliğinde hedef, yalnızca şeriata dönüş değildir. Siyasal ve sosyal yaşamın, ilk müslüman toplumun yapısına uygun biçimde yani Peygamber ve dört halife devri olan Asr-ı Saadete göre yeniden yapılandırılmasını gerektirir. Dine bağlılık, bu bağlılıktaki titizlik, her emre kılı kırk yararak uyma, uymayanları cezalandırma köktendinci akımların temel felsefesini oluşturur. Böylece köktendinciler, daima en dindar olduklarını ve dinin mutlak koruyuculuğu görevini üstlendiklerini iddia edegelmişlerdir. Çoğu kez bir köktendinci için savaşılması gereken asıl hedefi, farklı dine inananlar değil, kendisi ile aynı dine inanıp da, dine farklı yorumlar getirdiği düşünenler teşkil etmektedir. Çünkü dini çağdaşlaştırarak, günün ihtiyaçlarına uygun biçimde yorumlamak, dini tahrif etmek anlamına gelmektedir ki, bu kabul edilmesi mümkün bir durum değildir. Üstelik dini, günün şartlarına göre yorumlamak, Allah sözü olan Kitabın özünden saptırılması olarak kabul edilmektedir ki, bunu yapanlar, kendilerini Allah yerine koyup, O'nun sözlerini değiştirmeye cüret edenler, bir başka ifade ile Allah'a şirk koşanlardır.

İslamda ilk köktendinci hareketler Sıffın savaşı ile başlamıştır. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki savaşta, Muaviye askerlerine mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını geçirmelerini söylemiş ve Ali'nin ordusunu, Kuran'a uymaya davet etmiştir. Hz. Ali, bu eylemin bir anlamı olmadığını, savaşmaya devam etmeleri gerektiğini askerlerine söylediği halde, ordunun içinden bir grup, buna karşı koymuştur. Bu grup, Kurralar dır.

Kurralar, Kuran'daki hükümleri düşünmeden, boyuna Kuran okuyan, vakitlerini ancak namaz kılmakla geçiren bir hafızlar topluluğudur. Kurralar isimlerini ilk defa Ebu Bekir zamanında yalancı peygamber Museylime ile yapılan savaşta duyurmuşlar ve o savaşta önemli ölçüde zaiyat vermişlerdir. Kuran'ı ezbere bilen insanların savaşlarda ölmesinden endişe duyan Ömer'in ısrarı ile Ebu Bekir ilk yazılı Kuran'ı oluşturmuştur. Hz. Osman ise Kuran mushaflarını yeniden tanzim ettirip çoğalttırmıştır.(age,s.85)

İşte Ali'nin ordusunun dağılmasında rol oynayan Kurralar, İslamdaki ilk köktendincilerdir. Böylece Peygamber zamanında Kuran'ı ezberlemekle başlayıp, yavaş, yavaş aşırı dindarlığa dönüşen bir akım, Hz. Osman zamanında yobazlığa dönüşüyor, Sıffın savaşında ise, yüzyılların kaderini etkileyecek bir boyuta ulaşıyordu. Kurraların bu başkaldırısında köktendinci eğilimlerinin yanısıra, giderek azalan sosyal statülerini siyasal bir hareketle güçlendirme eğiliminin de yattığı kuşku götürmez bir gerçektir. Halife Osman'ın Kuran'ı yazılı hale getirip çoğaltması, Kurralara olan ihtiyacı azaltmış, onlar da siyasal bir hareketle eski statülerini yeniden kazanmak için eyleme geçmişlerdir. Haricilik hareketi, köktendincilerin öncülüğündeki ilk muhalefet hareketi olarak İslam tarihindeki yerini almıştır.

Hariciliğin köktendinci bir zihniyetin ürünü olduğunu gösteren ilginç olayı aktarmakta, bu mezhebin dine bakışını anlamak açısından yarar vardır.

Basra'dan çıkan Hariciliğin bir bölüğü, Nehrevan'a gelirken, merkep üstünde bir kadının gelmekte olduğunu, yanında da kocasının yürüdüğünü görürler. Kadın hamiledir ve doğurması yakın görünmektedir. Adama kim olduğu sorulur. O da Ashap'dan Habbab'ın oğlu Abdullah olduğunu söyler. Bunun üzerine kendilerine bir hadis söylemesini isterler.

Konuşma devam eder. Daha sonra adama Halife Ebu Bekir, Ömer, Osman hakkında ne düşündüğü sorulur. Hepsi için iyi şeyler söyler. Ali hakkındaki görüşü istendiğinde de Abdullah, Ali'nin hepsinden daha alim, takva sahibi ve basiret sahibi olduğu cevabını verir. Bu cevaptan hoşlanmayan Hariciler Abdullah'ı öldürmeye karar verirler. Onu ve karısını bir hurma ağacının altına sürüklerler. Bu sırada ağaçtan bir hurma düşer. Haricilerden birisi, bu hurmayı alıp, ağzına atar. Bir diğeri, hemen arkadaşını uyarır. Çünkü hurmayı sahibi helal etmeden ya da para vermeden almıştır. Hurma hemen ağızdan çıkarılır. O sırada bulundukları yere bir Hıristiyana ait bir domuz gelir. Haricilerden biri bir kılıç sallayarak domuzu öldürür. Diğerleri ona, bu yaptığının fesat çıkarmak olduğunu söylerler ve hemen domuzun sahibi bulunup, parası verilir. Bu örnekler, Haricilerin Kurandaki emirlere nasıl itina ile uyduklarına örnektir. Ancak olay burada bitmemektedir. Çünkü Abdullah, müslüman olduğunu ve İslamda bir kötülük yapmadığını söylemesine rağmen koyun gibi yatırılıp boğazlanır. Karısının da karnı deşilir. Ağaçtan düşen hurmayı sahibinin izni olmadan yemeyen, domuzun bedelini ödeyen bu köktendinciler, kendi dindaşlarını hem de sahabeden bir müslümanı ve onun hamile karısını acımasızca öldürmekte bir sakınca görmemişlerdir.(Önder Güngör; age,s.82-83) Bu örnek, Kuran'ı ezbere bilmek, ve emirlerine aynen uymanın, dar görüşlülüğe engel olamadığını ve insan hayatı gibi en kutsal değerlerin, hatta Kuran'da büyük önem verilen din kardeşliğinin bile bu kısır düşünce sistemi içinde nasıl kolayca feda edilebildiğini göstermektedir. Köktendinciliğin dine verdiği büyük zararı da açıkça ortaya koymaktadır.

Köktendinci akımların günümüzdeki izdüşümlerinde de benzeri motifleri bulmak mümkündür. Türk toplumunun 20. yy. daki köktendincileri, hayatın her aşamasına dinin egemen olmasını isterken kuşkusuz dinin sahibi olarak kendilerini görmektedirler. Dinin siyasal ve sosyal yaşama hakimiyeti, köktendincilerin de iktidara hakimiyeti anlamına gelmektedir.

Ancak iktidar sözkonusu olduğunda cevaplanması gereken pekçok soru vardır. Köktendinci bir iktidarın çağdaş toplumun ihtiyaçları konusundaki çözümleri neler olacaktır? Akit Gazetesi yazarlarından Faruk Köse, İslam Devleti Kurulamaz başlıklı yazısında(Akit Gazetesi, 14 Mart.1997) bu konudaki zorlukları ve İslami kesimin yeterince hazırlıklı olmadığını, ince bir serzenişle şöyle dile getiriyor: İslam Devletine giden yolda vazgeçilmez ve olmazsa olmaz üç esas vardır. Bunlardan birincisi, şahıslar etrafında değil, ilkeler, prensipler ve müesseseler etrafında bir araya gelmektir. Bunları belirleyip, tespit ettik mi? İkincisi lüzumlu eleman yetiştirmek, kadro hazırlamaktır. Hangi kadroları kurabildik? Üçüncüsü gerçekleştirilecek İslami Devlete ulaştırabilecek nitelikte yapılanmaktır. Devlete göre mi yapılandık?

Dilerseniz bu hususu biraz açalım. İslam fıkhı ve hukuku inceden inceye araştırıldı mı? Değişik kitapların değişik yerlerinde varolan hukuk kaideleri konularına göre ayrı ayrı ve her konuya dahil hükümler de kendi içinde sistematik olarak düzenlenmek suretiyle tedvin ve tasnif edildi mi?

İslam hukuku şahıs, aile, miras, borçlar, alacaklar, haklar, ticaret, sözleşmeler, tüzel kişiler, kurumlar, ceza, mükafat vb. bütün hususlarıyla sistemli birer hukuk külliyatı olarak hazırlandı mı? Mesela İslam hukukuna göre İslami Ceza Kanunu hazırlandı mı? İslam Devletine giden yolda gerek duyulacak şeri ilkeler, prensipler, müesseseler tespit, tayin ve tedvin edildi mi? Sağlıklı bir şekilde müesseseleşildi mi?...

Görülen odur ki İslam Devletini kurmaktan belki daha zor olan yönetmektir. Ancak bu zorluğun sebebi elbet ki köktendinci yaklaşım olmaktadır. Zamanın ihtiyaçlarına cevap vermeyen bir sistemden, zorlama yorumlarla yeni ve köklerine tamamen bağlı bir sistem üretmek nasıl mümkün olabilir ki? Böyle bir sistemin üretilebilirliğini iddia edenlerin karşısında, her zaman sistemin dinin özüne, Peygamber dönemindeki uygulamalara uygun olmadığını iddia eden başka köktendinci grupların olması kaçınılmazdır.

Köktendinci zihniyetin bu konudaki rahatsızlığı, gazete sütunlarına da yansımaktadır. İşte Akit Gazetesi yazarlarından Mustafa Kaplan bir okuyucusunun düşüncelerine katıldığını ifade ederek, rahatsızlığını şöyle dile getiriyor: Rasulullah sana geliyor! Evet yarın zaman ve mekan kavramı ortadan kalksa ve birisi size böyle söylese ne olur? Evimize, efendimiz, şefaatçimiz gelse, evimizden neler kaldırırız? diye bir soru ile başlıyor yazısına. Sonra devam ediyor, Ömründe hiç oturmadığı ceviz koltuktarı mı, yatağını sermek için çabalarken yaylı sünger yatakları mı kaldırırız? Köşede asılı duran babamızın resmini mi, büfedeki kristal bardakları mı?...İşlerimizi sorsa, fabrikamıza aldığımız kredinin düşük faizli olduğunu nasıl izah ederiz?...Okuduğumuz dergiyi, gazeteyi ona gönül rahatlığı ile gösterebilir miyiz? Eş ve çocuklarımızın onun hanımlarına benzediğini söyleyebilir miyiz? Ya da sakal bırakmamamızın sebebini izah edebilir miyiz? ...Onunla yemeğe otursak, ömründe üç çesit yemeği bir arada yememiş olan Allah'ın Habibine, Getirin buzdolabındaki katıkları dese, ne cevap veririz?. Namazlarımızı kılarken O önümüzde durduğunda, ayağımızda kotla, kısa kollu gömlekle ya da başımızda baba, şapkası gibi takkeyle namaza dahil olmaya kalksak, bizi cemaatine alır mı?...(Akit Gazetesi, 20 Mart 1997) Yazar bu soruların ardından peygamberin Sünnet-i Seniyyesinden uzakta yaşamasının acısını hissettiğini anlatıyor.

Bu anlatım çağdaş yaşamın her türlü imkan ve kolaylığının sadece Peygamber döneminde olmadığı için dine aykırı olduğu mesajını vermekte ve köktendinciliğin boyutlarını anlamaya yardımcı olmaktadır.

İnsanın toplumsal yaşamını olduğu kadar özel yaşamını da en küçük ayrıntısına varana dek düzenlemeye talip olanlar, Kuran'da yer almayan, insanın özgür iradesine terkedilen alanları da kontrole almak konusunda özel bir gayretkeşlik içindedirler. Bu zorlama dinselleştirme gayretlerine birkaç örnekle açıklık kazandırmak yararlı olacaktır. Aşağıdaki örneklerle, halkın özgür iradesinin dini kullananlarca nasıl engellenmeye çalışıldığına özellikle dikkati çekmek ve köktendinci düşünce sistemine açıklık getirmek amaçlanmıştır.

Bir okuyucu Akit Gazetesinde Fıkıh yazarı Yusuf Kerimoğluna soruyor: İslam dininde müziğin hükmü nedir?....Mübah olan müzik çeşidi var mıdır?

Cevap: İslam dinide müziğin hükmü nedir sualine tek bir cevap verebilmemin imkanı yoktur. Zira müçtehid imamlar, farklı delillere dayanarak değişik içtihadları gündeme getirmişlerdir. Bunlardan herhangi birisini tek başına islamın hükmü ilan etmek doğru değildir. Önce Hanefi fukahasının müzik konusunda ortaya koyduğu hükümleri izah etmeye gayret edelim.

Resul-i Ekrem (SAV)'in çalgı aletlerini kendi arzusuyla dinlemesi ben-i adem için ma'siyettir. Onun ile zevklenmek, küfran-ı nimettir. hadisi şerifini esas alan Hanefi fukahası Müzik çalmak ve isteyerek dinlemek caiz değildir hükmünü Zahirur rivaye olarak benimsemiştir. Cihada teşvik için vurulan kös, düğünlerde çalınan zilleri olmayan tef(müzik olarak değil ilan olarak belirlendiği için) istisna kabul edilmiştir. Başkasına dinletmek ve rızkını o yoldan temin etmek caiz değildir. Feteva-ı Hindiyye'de Bir mükellef, davul zurna çalarak, bunun karşılığında mal alsa, bu kazancı helal olmaz. Teganni ederek (şarkı-türkü söyleyerek) kazandığı parayı borcuna veren kimsenin alacaklısı, bunu kabul edemez. hükmü kayıtlıdır. İmam-ı Merginani bir değnek çubuğunun yere düzenli, şekilde vurulmasından çıkan sesin dahi müzik hükmünde olduğunu ve bundan zevklenmenin caiz olmayacağını belirtmektedir. İmam-ı Yusufa Tef çalmanın hükmü nedir? suali sorulmuş, bunun üzerine: Düğün merasiminde çalışma caizdir. Ayrıca bir kadın ağlayan çocuğunun susması için tef çalarsa, zararı yoktur. Bu mekruh da değildir. Ancak tef ile beraber şarkı-türkü söylerse bu kerihtir. (iğrençtir). Bayram gününde tef çalmakta bir beis yoktur. cevabını vermiştir. İmam-ı Şafşi ve İmam-ı Malik, Düğün merasimlerinde çalınan musikinin ve bayram eğlencelerinin caiz olduğunu esas almışlardır. İmam-ı Gazali İhya isimli meşhur eserinde, müzik hakkında varid olan bütün ihtilafları zikrettikten sonra, Müziğin tek bir hükme bağlanamayacağını, durumuna göre haram, mektuh, mübah ve müstehab olabileceğini kaydetmektedir... İslam uleması Güftesi İslami hükümlerin reddini, kaderin inkarını ve fesadın yayılmasını teşvik ediyorsa, icra edilmesi caiz olmaz hükmünde müttefiktirler. Konu Elfaz-ı Küfr açısından değerlendirilmiştir. Bugün güftesi elfaz-ı küfr (dinden çıkmaya sebep olan sözler) içinde mütalaa edilebilecek çok şarkı ve türkü vardır.....

Bu örnek, müzik dinleme ve icra etmenin dini açıdan ne kadar farklı ve karmaşık yorumlara açık olduğunu ortaya koymaktadır. Kuran'da bu konuda herhangi bir hüküm olmamasına rağmen, köktendinciliğin, insan ruhunun gelişmesi, sanatın ilerlemesi açısından son derece önemli olan müzik gibi bir konuda bile nasıl kısıtlayıcı bir tavır aldığını ortaya koymaktadır. Elbette burada sorulması unutulan bir soru vardır. Onu da biz soralım. Müziğin kaynağı doğanın ta kendisi değil midir? Rüzgarın sesi, ağaçların hışırtısı, kuşların nağmeleri, yağmur damlacıklarının sesini dinlemek, dinen caiz midir?

Bir başka örnek, ilkinden daha da garip. Yine Akit Gazetesinin okuyucu köşesi olan Sizin Köşeniz(Akit Gazetesi, 15. Mart. 1997) bölümünde yer aldığı için, okuyuculardan özür dileyerek, aktarıyorum:

Yazının başlığı: Yaşar Nuri ve ayakta bevl! Yazan İsmail Kurtaran adlı bir okur.

Yazının ana konusunu teşkil ettiği için bevl kelimesinin lügat anlamını da açıklayalım. Bevl: idrar yapma

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün 7.3.1997 günü ATV'de katıldığı bir programda, şu ifadeleri kullandı; Ayakta bevl yapmak günahtır diyorlar, bunun dinle ne alakası var? ve buna benzer birçok ifadeler kullandı... Kitaplarda def-i hacetten bahsederken ayakta bevl yapmanın mekruh olduğu ifade edilmektedir. Bununla alakalı bilgi fıkıh kitaplarında hatta kitapların taharet bölümünde hususiyle kitapların ibtidasında zikredilmektedir.

Ayakta bevl yapma ve bevlden kaçınma hususunda bazı hadis-i Şerifleri hatırlatmak istiyorum.

1.İdrardan korununuz, çünkü kabir azabının hemen hepsi bevldendir.

2.İdrardan çok iyi korununuz, çünkü kulun kabirde ilk önce hesaba çekileceği husus bevldir.

3.Muhakkak ki sizden biriniz, kabirde azab edilir. Şüphesiz bevl ettiği zaman istintar etmezdi denilir. İstintar, idrarın son damlasını çıkarmak için çaba harcamaktır.

Özürsüz olarak ayakta idrar yapmak mekruhtur. Bu hususta Peygamberimiz, şöyle buyurur: Hz. Ayşe: Kendisine Kuran nazil olmaya başladığından beri.. Resulullah ayakta bevl etmemiştir.

Yine İmam-ı Ahmed'in Tirmizi'nin (cilt 1,225. sayfa) Nesai'nin 307 nolu hadis ve İbn-i Mace'nin tahriş ettiği hadiste de Ayşe demiştir ki, Size Nebiyyi Azam'ın ayakta bevl ettiğini kim haber verirse ona inanmayın. mutlaka oturarak abdest bozardı.

4.Abdullah İbni Mesud'un şöyle dediği rivayet olunmuştur: Şüphesiz ayakta abdest bozman da cefadandır.

5.Peygamberimiz ayakta idrar yapmayı yasakladı.

Bazı alimler de ayakta idrar yapmayı caiz görmüşlerdir, ayakta idrar yapmaya ruhsat vermişlerdir. Dayandıkları isnad, Şu hadisi şeriftir: Hz. Huzeyf'dan bir gün Peygamber bir kavimin çöplüğüne vardı ve oraya ayakta bevl etti.

Ayakta idrar yapmayı mekruh gören ulema bu hadisi şerif karşısında şu tevili yapmıştır.

A.Kadı İyaz'ın beyanına göre; uzun zaman oturan Efendimiz'i bevl sıkıştırmış, uzağa gidememiş hemen ayakta bevlini yapmıştır.

B.Rasulullah dizindeki veya belindeki bir hastalıktan dolayı idrarını ayakta yapmıştır. (Zira Araplarda bu şekilde yapılan idrarın bel ağrılarına iyi geleceği kanaati yaygındı)

C.Çöplükte müsait bir yer bulamamıştır.

D.Bir ihtimal de ayakta küçük abdest bozmanın caiz olduğunu göstermek için yapmıştır.

Bu hadis-i şeriflerden çıkarılan neticeye göre ayakta idrar yapmak mekruhtur. Fakat bu mekruhiyet, kerahati tahrimiye olmayıp, kerahati tenzihiyedir.

Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; ayakta veya oturarak bevl yapmanın dinle alakası çoktur...

Bu örnekle ilgili yorumu okuyucuya bırakıyorum. Ancak yukarıdaki konularda bile bir fikir birliğine varmayı zorunlu gören, buna ulaşmak için de büyük emek harcayan köktendinci zihniyetin, çağdaş sorunları din aracılığı ile nasıl çözüme ulaştıracağını sorarak, Türk insanının hakkı olsa gerek.

Elbet ki köktendinciler her zaman bu kadar masum konularla uğraşmıyorlar. Ancak zihniyeti tanımak için, bu masum örneklere atıf yapmak gerekmiştir. İnsanların tuvalet alışkanlıklarına dahi karışma ihtiyacı duyan bir zihniyetin nasıl bir sistemin müjdecisi olduğu ortadadır.

Köktendinci zihniyetin bir diğer örneği ise Türk kamuoyuna mal olmuş bir olaydır. RP. milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, sarıkla namaza gitmenin 80 kere daha fazla sevap teşkil ettiği konusunda halkı bilgilendirmiştir. İslamın ibadet anlayışı ile tezat teşkil eden ve Diyanet İşlerinin de itirazına yol açan bu açıklama, köktendinci anlayışa tam bir örnek teşkil etmektedir. Halkın bir bölümü ise, Peygamberin de namazı sarıkla kıldığını ve bu sebeple sarıkla namaz kılmanın sünnet olduğunu TV kameraları önünde söylemekte ancak sevabın kaç kat arttığı konusunda Ceylan'la anlaşamamaktadırlar. Hatta namaza yürüyerek gitmekle, bir taşıta binerek gitmenin sevaba katkısı da irdelenen konular arasında yer almaktadır. Bu anlayışın, dinin amacına ya da insanın imanına ve ahlakına ne gibi bir katkısı olduğu ise, tartışma dışıdır.

Köktendinci harekete gösterilen tepkinin, bilinçsiz bir tepki olmadığı da açıktır. Din adına iktidara talip olanların, ülkeyi nasıl bir maceraya sürüklemek istedikleri, fıkıh karmaşasına boğulmuş bir sistemden, nasıl bir yönetim yaratmayı amaçladıkları ve özel hayatın hangi noktalarına kadar dini tekel uygulamayı planladıkları düşünülmesi gereken ciddi sorulardır.

Dinler tarihi boyunca yaşanan pekçok olaydan da görülebileceği gibi, köktendincilik, dipsiz bir kuyu gibidir. Her İslami hareket ve yorumun kaışısında daha köktenci bir hareket bulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla köktendinci düşünceler, sadece din devletine karşı olanlar için değil, Siyasal İslamı yaşama geçirmek isteyenler için de büyük bir tehdit oluşturmaktadırlar. Şeriata dayalı bir devlet düzenine karşı çıkıp, yine din ve Allah adına daha katı bir anlayışla yönetime talip olmak isteğinin önü alınamaz.

Tarihin her döneminde dinin özünü hayata geçirmeye talip olan yeni köktendinci gruplara raslamak kaçınılmazdır. Çünkü İslam dini, doğruluğu kuşku götürecek kadar geniş, sahih olduğu tartışılır nitelikteki bir hadis kaynağına sahiptir: İslamda otorite kabul edilen en önemli hadis yazarlarından olan Buhari, Sahih-i Buhari diye bilinen eserini yazarken, 600.000 hadis toplamış, ancak bunların 7275'ini değerlendirmiştir. Bir diğer önemli hadis kitabı olan Sahih-i Müslim'in yazan Müslim bin Haccac ise, topladığı 300.000 hadisten sadece 4000'ini kitabına almıştır. Ahmednin Hanbel ise Müsned isimli hadis kitabı için 750.000 hadis toplamış, bunlardan 40.000 ini seçerek kullanmıştır. Ebu Bekir ve Ömer'in döneminde hadis yasağı konulmuş ve yazılı hadisler toplanıp yaktırılmış ancak Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz döneminde yeniden hadis toplama işlemi başlatılmıştır.(Önder Güngör; age, s.100) Acaba Peygambere en yakın kişiler olan Ebu Bekir ve Ömer hadisleri neden yaktırmışlardır? Bu kararı almalarındaki sebebin, sahih olmayan hadislerin, gelecekte dini yozlaştırmasından duydukları endişe olduğu muhakkaktır.

Ayrıca Hz. Peygamber, peygamberliğinin ilk yıllarında kendi sözlerinin yazılıp, toplanmasını yasaklamıştır. Sebep açıktır: O, yalnız Kuran vahiylerinin yazılmasını, ezberlenmesini ve korunmasını esas alıyordu. Kendi sözleriyle Kuran ayetleri arasında korunması gereken farkı sahabilerin bildiklerinden kuşkusu olmamakla beraber, ilk zamanlarda dikkatleri yalnız Kuran üzerinde toplamak için böyle bir yol seçmiştir. Daha sonra, vahyin gelen ayetleri yerleşmiş bir tavır ve metodla, mükemmel biçimde zaptedildiği için, başta konan yasak kaldırılmıştır.(Yaşar Nuri Öztürk; 500 Soruda İslam, İstanbul, 1989, s.143)

Ancak peygamberin sözü olduğundan kuşku duyulmayan ve mütevatir denilen hadislerin sayısı çok azdır. Lafzı ve manasıyla mütevatir sayılan hadislerin sayısı 20'ye kadar inmektedir... Mütevatir dışında kalan hadislere, İslam bilginleri haber-i vahit, yani tek kişiden nakledilen haber demişlerdir... Bunlar ancak günlük hayatın pratik meselelerinde uygulamaya esas alınabilir. Ne var ki bu konu da başlangıçtan beri tartışılmıştır. Kısacası hadis alanı hayli söz götüren bir alandır. Yüzlerce, binlerce hadis uydurulmuştur. (24. age,s. l42) Bu uydurma hadislerin köktendinciliğin kaynağını oluşturduğu, şüphe götürmez biçimde açıktır.

İslam alemi uydurma hadislerin yanısıra, dar görüşlülükle kısır yorumlara açık bir sünnet anlayışına sahip kitleleri de içinde barındırmaktadır. Peygamberin davranışlarından, hal ve tavırlarından günümüze aktarılan bilgilerin, ne kadar doğru olduğu da en az sözlerinde ki aktarımlar kadar kuşkuya açıktır. Bu nedenlerle, Kuran'la sınırlı kalamayan ve bireysel yorumlarla yapılanmayı sürdüren dinin, köktendinci görüşlere geçit vermesinden en fazla yara alan yine yaşayan İslam olmaktadır. İnsan aklının, din adına yapılan yorumların altında bir değere sahip kılınması, köktendincilere alabildiğine geniş bir hareket alanı yaratmaktadır.

 

 




 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org