Felsefe

 

 

 

Dinin Tanımı

Alfred North Whitehead


Bu dört derste amacım, din öğretilerinde önemli bir yer tutan "inanç’ın nasıl meşrulaştırıldığı konusu üzerine biraz olsun düşünmektir. Sözü edilen bu konu her kuşağa çeşitli yeni biçimlerde meydan okuyan bir sorundur. İnsanlığın tutumunu sürekli dine bağlı olarak değiştirmesi dinin en temel özgünlüğüdür.

Din ile matematiğin başlangıç doğruları arasındaki karşıtlık, ortaya koyduğum bu anlamı açıklar niteliktedir. Yüzyıllar önce yalın matematik öğretilerin insan zihnince sezilmesiyle birlikte tarih içersinde "iki üç daha beş eder" anlatımına bağlı inak, hiçbir biçimde sorgulanmaksızın hemen her yerde egemenliğini kurmuştur. Hemen hepimiz bu öğretinin ne anlama geldiğini biliriz. Sözkonusu öğretinin tarihi, öğretinin açıklanması açısından hiçbir önem taşımaz.

Ne var ki bu öğreti göz önünde bulundurulduğu sürece dinin ne anlama geldiğine ilişkin çekinceli kuşkuyu hep taşırız. En geniş anlamıyla söylendikte, "doğru din" ile "yanlış din"in neler olduğunu belirleyecek açık bir din tanımına yönelik özel bir uzlaşıma henüz ulaşmış değiliz; bırakın böylesi bir din tanımına ulaşmayı, dinin doğrusu ile ne demek istediğimize ilişkin bir uzlaşıma dahi sahip değiliz. Bu nedenle kimi din düşünüşleri, uçsuz bucaksız insanlık tarihi içersinde sorguya çekilmemiş bir etken olarak durur karşımızda. Böylesi bir etkeni tartışmak, dinin genel ilkelerine ilişkin herhangi bir tartışmanın uygunluğunu güvence altına almak için zorunludur.

Bununla birlikte başka bir karşıt durum daha vardır: Genel olarak doğruluğundan kuşku duyulan ile kuşkulu olanın kendisi göreli olarak önemsizdir diğer öteki şeyler içinde aynısı geçerlidir. Genel doğrulardan konuşuyorum. Eylemlerimizi, tamamıyla belirsiz kimi genel ilkelerin güdümünde yönetmekten kaçınırız. 69 ve 67 sayılarının gerçekte hangi sayıların ürünü olduğunu bilmiyorsak eğer, yanıtı öngören her tür eylemi, yanıtı bulup çıkarana dek erteleriz. Hatta çözümü verilene dek, bu küçük matematik bulmaca bir kenara dahi bırakılabilir. Kuşkusuz böylesi bir yetenek ortadaki sorunun bir biçimde üstesinden gelindiği anlamına gelir.

Oysa matematik için geçerli bu yetenek din için geçerli değildir. Matematiği kullanırsınız, ama siz dindar bir insansınızdır. Doğa şeylerin çokluğunu barındırdığı sürece, matematik kuşkusuz sizin doğanız içersine girer. Gelgelelim burada değişime aracı değil, değişimin bilakis zorunlu bir koşulu sözkonusudur: Hiçkimse, hiçbir zaman, "çokluk tablosu'nda yer alan imanı nedeniyle yargılanamaz. Ama başka bir anlamda yargılama bütün dinlerin temelidir. Kişilik yapınız imanınız doğrultusunda gelişir. Bu durum, hiç kimsenin kendisinden kaçamayacağı değişmez bir dini doğrudur. Din, insanın ruhsal bölümlerini temizleyen bir inanç gücüdür. Bu bakımdan, hiç ama hiç değişmeyen bir dini erdem olarak anlatılagelen içtenlik, gerçekte "sızma"sını bilen bir içtenliktir. Öyleyse öğretisel yanma bakılarak, din, genel doğrular dizgesi diye tanımlanabilir. Gerek içtenlikle benimsendiklerinde gerekse canlı bir biçimde kavrandıklarında, bu genel doğruların değiştirme özelliği taşıdıkları görülür.

Uzun yaşam koşusunda, kişilik yapınız ve yaşam karşısında takındığınız tutum sizin yürekten duyduğunuz inançlara gelip dayanır. Bu anlamıyla düşünüldükte, yaşam, kendisini başka şeylere bağlayan dışsal bir olgu olmaktan çok, kendisi için içsel bir olgudur. Dışsal yaşam karşısındaki tutum çevre ile belirlenir; ama bu yaşam, içsel yaşamdan gelen "kendiliğin gerçekleşmesi"ne ilişkin tüm değeri almaktan da geri kalmaz. Din bir sanattır. İnsanın içsel yaşamını anlatan her kuram bu kuram insanın kendisine dayandığı sürece — şeylerin doğasında değişmeksizin sürekli kalan şey ile yakından ilgilidir.

Bu öğreti dinin temelde toplumsal bir olgu olduğunu söyleyen kuramı açıkça yanlışlar. Kuşkusuz toplumsal olgular din açısından büyük önem taşırlar; çünkü toplumsal olgulardan tamamen bağımsız hiçbir varoluş yoktur. Toplumu insandan soyutlayamazsınız. Nitekim pek çok ruhbilim gerçekte sürü ruhbilimidir. Oysa ortaklaşa yaşanan tüm duygular; dehşet verici, değişmez, kendisine erişilmez olguyu, yani insanı, bilinçli olarak kendisiyle bir başına bırakırlar yine insanın kendisi için.

Din, bireyin sahip olduğu yalnızlık ile baş başayken yapıp ettikleridir. Eğer din nihai doyum için evriliyorsa, yapılanların üç aşama içersinden geçtiği görülür: boş bir Tanrı'dan düşman bir Tanrı'ya ve düşman bir Tanrı'dan dost bir Tanrı'ya.

Öyleyse din yalnızlıktır; eğer hiç yalnız kalmamışsanız, asla dindar bir insan olamazsınız. Ortaklaşa duyumsanan istekler, dini toplantılar, kurumlar, kiliseler, kuttörenler, İnciller, davranış izgeleri dinin ve onun geçici biçimlerinin insana kurduğu tuzaklardır. Yararlı ya da zararlı olabilirler; dini yetke tarafından takdir edilebilir ya da uğrunda çile çekmeden ulaşılmış kestirme bir yol gözüyle bakılabilir tümüne. Ne var ki dinin sonu bütün bunların ötesindedir.

Dolayısıyla, dinin ortaya çıkarması gereken aslında kişisel yapının değeridir. Gelgelelim herhangi bir değer olumlu ya da olumsuz, iyi ya da kötü olabilir. Hatta günah dahi olabilir. Dünyanın kumaşı ile dokulu böylesi bir günah olgusu şeylerin doğasında alçaltıcı birşeyler bulunduğu duygusu uyandırır insanda. Dinsel deneyiminizde Tanrınız ile yaşadığınız ilişkilere bağlı olarak Tanrının parçalandığını ve üstelik ilişkide bulunduğunuz Tanrının, kendisinin en büyük gerçeklik olduğu savını da bir kenara bıraktığına tanık olabilirsiniz.

Din üzerine düşünürken Tanrı’nın 'zorunlu olarak iyi olması gerektiği' düşüncesi ile kafamızı boş yere yormamamız gerekir. Bu oldukça tehlikeli bir kuruntudur. Önemli olan Tanrı'nın aşkın önemidir; tarihe bakılacak olursa, Tanrı'nın bu anlamdaki öneminin yeterince açık olduğu görülebilir.

DİN’İN ORTAYA ÇIKIŞI

İnsanlık tarihindeki dışsal bir anlatım biçimi olarak düşünüldüğünde, dinin kendisini dört etken ya da yön doğrultusunda açtığı görülür. Bu etkenler "kuttören", "duygu", "inanç" ve "usavurma" diye sıralanabilir. Kuttörenin organize olmuş belirli yordamları, duygu anlatımının belirli türleri ve yine inancın açıkça anlatımlandığı belirli inanç türleri vardır. Bunlara ek olarak, bir de bu inançların gerek içsel olarak gerekse diğer öteki inançlar ile uyumlu bir dizge içersinde düzenlenmesi sözkonusudur.

Ne var ki bu dört etkenin tamamı, bütün tarihsel dönemlerde aynı etkiyi yaratmamıştır. İnsan yaşamında aşamalı olarak ortaya çıkan din düşüncesinin ilk bakışta diğer insan ilgilerinden açıkça uzaklaştığı söylenebilir. Daha başlarda, bu etkenlerin ortaya çıkışlarına bağlı düzen, bu etkenlerin dini önemlerinin derinliklerine ilişkin olarak tersine çevrilmiş bir düzendi. İlkin kuttören, sonra inanç ve daha sonra usavurma.

Bu din evreleri aşamalı olarak ortaya çıkarlar, yani kendilerine verilen önemin artışıyla oluşurlar. Belki de bu noktada, daha sonradan gelecek kimi etkenlerin hiçbir zaman bütünüyle ortada olmadıklarını söylemek doğru değildir. Ancak yeterince geriye gittiğimizde, inancın ve usavurmanın tamamıyla dışlanamaz olduğunu, öte yanda duygunun ise kuttörenin açıkça ikincil bir sonucu olduğunu görmek güç olmayacaktır. Öyleyse duygu her zaman önde gider, kuttören ortaya çıkaracağı duygu uğruna yapılır. İnanç işte o zaman, kuttörenin ve duygunun karmaşıklığına yönelik bir açıklama biçimi olarak kendi görüntüsünü yaratır. Ancak böylesi bir inanç görüntüsü altında usavurmanın gerçek özünü ayrımsayabiliriz.

Sözü edilen öz, inanç ve usavurma yetesiye belirene, yani yalnızlık, dini önemin kalbinin attığı bir yer olarak ayrımsanana dek gerçekleşmez. Büyük dini kavrayışlar gerçekte uygar insanın imgelemlerini sık sık ziyaret eden yalnızlık görüntülerinden başka birşey değillerdir: Prometheus'un kendisini sevgili kayasına bağlaması, Muhammed'in çölde derin düşüncelere dalışı, Buda'nın meditasyonları,

Çarmıhtaki yalnız İnsan. Bütün bu insanlar Tanrı tarafından dahi yüzüstü bırakılan bir dini ruhun anlatımıdırlar.

KUTTÖREN VE DUYGU

Kuttören, tarihin belirmeye başladığı ilk dönemlere kadar geri götürülebilir; hayvanlara, onların bireysel yaradılışlarına ve daha önemlisi onların ortaklaşa evrilmelerine bakılarak anlaşılabilir. Kuttören, fiziksel organizmaların kendilerini korumalarına doğrudan doğruya konu olamayacak belirli eylemlerin gerçekleştirilmelerine ilişkin bir başarım diye tanımlanabilir.

Kuş sürüleri, gökyüzünde kuttörenin en güzelini düzenler. Avrupa'daki ekinkargaları ve sığırcıklar bu gerçeğin en dikkate değer örnekleridir. Kuttören, nereye harcanacağı bir türlü bilinemeyen enerji fazlası ve boş zamanın kullanılmasına ilişkin yabanıl bir sonuçtur. Bu durum sahibi oldukları eylemleri yinelemek için yaşayan bedenlerin gerçekte ne menem bir eğilim gösterdiklerini sergiler. O nedenle avlanma ve diğer yararlı uğraşlara dayalı birtakım zorunlu eylemler bu bedenler uğrunda sürekli yinelenirler; bu yineleme aynı zamanda alıştırma keyfini ve başarı duygusunu da yineler.

Bu yüzden duygu her zaman için kuttörene bağlıdır; dini tören ise kendisine eşlik eden bu duygular uğrunda yinelenir, incelikle işlenir. İnsanoğlu kuttörenlerde sanatçı olur. Görkemli bir buluştur kuttören: İnsana özgürlük tanımayan birtakım biyolojik zorunluluklar bir yana bırakılırsa, insanın kendisi için duygularını nasıl uyandırdığı ile ilgilidir. Ne var ki duygular her zaman organizmanın duyarlılığını artırır. O nedenle, insan organizmasının duyarlılığını çeşitli yollar yardımıyla artırırken istemeyerek üretilen etki, zorunlu yaşama işinden üretilmiş etki ile derin bir ayrılık gösterir.

İnsanoğlu merak ve duyumsama ile uyandırılan serüvenlerle başlamıştır ilkin. Bu açıklamaya göre, kuttörende sıklıkla karşılaşılan din ile oyunun gerçekte aynı kökenden geldikleri açıktır. Bu anlamda kuttören duygunun uyarıcısıdır. İnsanda uyandırılan duygunun niteliğine bağlı olarak, kuttörene duyulan düşkünlük, gerek din gerekse oyun açısından çeşitlilik gösterir. Hatta çağcıl dönemler ile karşılaştırıldığında, Milattan Önce beşinci yüzyılda yaşayan Yunanlılar’ın düzenlediği Olimpiyat Oyunları'nın, din ve komik bir drama ile sonlanan Atina'daki Dionysos Şölenleri'yle renklendiği görülür. Bunun yanında çağcıl dünyada kutsal bir gün ile tatil günü birbirlerine oldukça yakın düşünlerdir.[*]

Kuttörene yalnızca duyguyu yapay olarak uyandıran bir yol gözüyle bakılamaz. Bugün uyuşturucu maddelerin kullanım alanını yabanıl ırkların kullanım alanlarıyla karşılaştırdığımızda, çok şükür günümüzdeki uyuşturucu kullanımının oldukça sınırlı olduğunu görüyoruz. Gelgelelim kuttörenin dini kullanımına bağlı olarak, geçmişte uyuşturucu maddelerin dini amaçlarla kullanıldığını gösterir açık kanıtlar var elimizde. Örneğin, Athenaeus'un söylediğine bakılırsa, Persler arasında o zamanlar Mithras'm[†] onuruna düzenlenen şölenlerde, tapınakta sarhoş görünmek Kral'ın ödevlerinden biri sayılmaktaydı. Yine o zamanlarda, dini esrimenin anısına sarhoş olmak için şarap fıçıları toplumun hizmetindeydi her zaman. Düşüncenin yaygın ve ortak kullanımı ile birlikte artan kuttörenin yükseliş eğilimi, tüm yabanıl çirkinliklerden sıyrılarak görkemli bir simgecilik içerisinde yücelir.

Dinin bu tür bir yabanıl aşaması kuttören ve duygu ile bastırılır. Burada özellikle toplumsal görüngü ile ilgileniyoruz. Toplum aynı kuttören ve aynı duygu açısından düşünüldüğünde; kuttören duyguya göre daha etkileyici, öte yanda duygu ise kuttörene göre çok daha etkindir. Dolayısıyla ortaklaşa düzenlenen her kuttören ve ortaklaşa yaşanan her duygu uygarlık görmemiş oymakların oldukça bağlayıcı güçlerinden biri olup çıkar. Sözkonusu güç, hayvansal yaşamın gereklerini sağlama ödevi üzerine yoğunlaşmanın çok ama çok ötesinden doğan ruhun yaşamına ilişkin o ilk ışığı sergiler. Aksi durumda, çürüyüp çözülen din toplum içersinde kaybolur.

İNANÇ

Gerek yalın kuttören gerekse yalın duygu varlığını entelektüelliğe dokunmaksızın sürdüremez. Bununla birlikte duygu uğruna belli bir kuttörenin sürdürülmesi anlamına gelen soyut düşünce, yabanıl ırkların altbilinç ruhbilimini açıklar nitelikte olsa dahi, yabanılların bilinçli düşüncelerine girmek için gereğinden çok soyuttur. Nitekim söylenler daha başlangıç durumundaki usavurmayı hemen oracıkta doyuma ulaştırır. İnsanoğlu bir yandan çeşitli kuttörenleri deneyimlemeyi, bir yandan da bu duyguları ortaya çıkaran kuttörenleri nasıl olduysa bulmayı becermiştir. Söylen, hem kuttörenin hem de duygunun amacını açığa vurur. Bu anlamda söylen, derinliklerine ulaşılmaz bir dünyada yaşayan yabanıl insanın görkemli imgelerinin ürünüdür.

Gerek yabanıl insana gerekse kendimizin yabanıl yanma bakacak olursak, evrenin erişilmez olarak nitelenen derinliklerinin aslında o kadar da erişilmez olmadıkları görülür. Burada erişilmez sözcüğüyle anlatmak istediğim, sözkonusu derinliğin ayrımsanamaz ve çözümlenemez olmasından ileri gelir.

Oysa evrenin derinlikleri belli türden bir açıklanamaz olaylar karmaşası değildir; çünkü bulanık bir geri plan, duygusal coşkularla yüklü görkemli etkiler yoluyla darmadağın edilir. Tutarlı bir usavurma öngörüsü yoktur oralarda. Bu tür bir usçuluk, aralarındaki bağlantıları bulmaya çalışan belli bir olgular karmaşasını öngörür. Ancak bundan daha öncelikli bir aşama şudur: "gönüllere su serpen belirsizlik geri planı karşısında, yaradılışlarından ötürü görkemli olan eylemlerin tanımlanması". Sözü edilen bu aşamanın bir istisnası, sorgulanmaksızın benimsenen oymağın günlük izlencesindeki gereklerden yana gerçekleştirilmelidir. Ne var ki yaşamın günlük izlencesinin ötelerinde uzanan, tanımın genel boşluğunda yer alır. Tanımın aradığı görkemli olduğu sürece 'o' hep bağlantısız kalacaktır.

Kuttören ile karşılaşan söylen, birtakım "görkemli aykırı imgeler"in ya da birtakım "görkemli asal imgeler"in anımsanmasından, büyük bir olasılıkla böylesi bir anımsama anında baş gösteren çözülmeden öte birşey değildir. Burada sözü edilen görkemli asal imgeler yalnızca kuttörenin ve duygunun açıklayanı olarak değil, aynı zamanda kuttören ile ilişkilendirildiğinde doğurtma becerisine sahip bir duygu olarak da görünürler. Öyleyse, söylen yalnızca açıklama yapmaz; ama aynı zamanda dinin gizli amacı olan duyguyu da pekiştirir.

Bu durumda kuttörenler, duygular ve söylenler karşılıklı olarak birbirleriyle bağlantı içersindedirler.

Bu anlamda söylenler, gerek asal olguya ilişkin çeşitli ilişki aşamalarına; gerekse yalnız benzetme yoluyla kavranılabilen ve birtakım geniş düşüncelerin temsilcileri sayılabilecek simgesel doğruluğun çeşitli aşamalarına yönelir. Bunun yanında kimi durumlarda söylen kuttörenin önünde gider; oysa kuttörenciliğin söylencebilimin önünde gittiği genellikle kabul gören bir olgudur. Nitekim hayvanlar arasında dahi kuttörenciliği gözlemleyebiliriz; ancak büyük bir olasılıkla onlar söylencebilimden yoksundurlar.

Söylenler, gerçek ya da imgeleme dayalı birtakım insanlara veya şeylere yönelik özel bir dikkat gerektirirler. Bu nedenle, söylenin açıklama amacına bağlı olarak kuttören, bir anlamda, söylende geçen kahraman insana ya da kahraman şeye yönelen yabanıl bir tapınma biçimidir. Ne var ki yabanıl halklar arasında, çok küçük bir oranda olsa da, sihir gibi ilgisiz tapınma biçimleri de bulunabilir — hatta sihirden çok daha ilgisiz, çok daha az olası. Dolayısıyla söylene inanç, söylende adı geçen kişi ya da şeyden kaçınmayı gerektiren birşeyi veya kötü olduğundan ötürü o kişi ya da o şeyden korkmayı gerektiren birşeyi içerir. Böylelikle; büyü, dua, şükran ve dini esrime söylen kahramanın tanrısallığını ortaya çıkarır.

Kahraman bir insansa eğer, kuttöreni, söylen ve "din" ile birlikte anarız; yok eğer kahraman bir şey ise, onu "sihir" ile birlikte anarız. Dinde inanmaya çabalarız oysa sihirde bilakis inanmak zorundayızdır. Sihir ile din arasındaki en önemli ayrım şudur o zaman: sihir bir türlü ilerleme nedir bilmezken, din kimileyin ilerlemecidir (özellikle bilim sözü geçen sihrin gerçekte neyin nesi olduğunu bulup gösterene dek).

Böylesi bir inanç aşamasında, din, insanın çöküş sürecinde yeni bir biçimlendirici olarak önem kazanır. Nitekim tıpkı kuttörenin kılgısal gereklere yönelik yalın ilişkinin ötesindeki duyguyu yüreklendirmesi gibi, din de bu ileri aşamada koşulların baskısıyla yüklü yalın savaşımdan apayrı düşüncelere yol açar. İmgelemse kendi gelişimi için gerekli bu düşünceleri koruması altına alır. Belki de sırf bu yüzden, düşünce, görüş alanımızda yer alan dolaysız nesnelerin ötesine yol gösterir olmuştur. "Düşünme kavramları" bu erken aşamalarda kaba ve korkunç olabilir; ama yine de dolaysız duyu ve algıların ötesinde bulunan nesne kavramlarının yüce erdemine sahip olmaktan da geri kalmaz.

Sözü edilen aşama henüz eşgüdüme sokulmamış birtakım inançlara ilişkin bir aşamadır. Bu aşama başat bir aşama olduğu sürece ilgi çekici bir hoşgörüye de konu olur; çünkü aralarında çok küçük bir eşgüdüm olmasına karşın bir tapınma biçimi başka bir tapınma biçimine asla savaş açmaz. Herkese yer vardır orada. Ancak dine bugün hala bütünüyle toplumsal bir görüngü gözüyle bakılıyor. Herhangi bir oymak toplumu ya da herhangi bir toplumsal organizma, kendi sınırları içersinde yer alan kişilerin tanımı iyiden iyiye yapılmış bedenlerini kapsar. Sahip olduğunuz tapınma biçimini terkedemezsiniz; üstelik tapınma biçimleri arasında zorunlu bir fikir ayrılığı olması da gerekmez. Nitekim bu tür bir din anlayışının daha yüksek aşamalarında, tapınma biçimleri ile söylenlerin dağınık eşgüdümleri açısından belli bir oymak içersinde pek çok tanrının bulunduğu gözlenir.

Din, kimileyin ilerlemenin kaynağı olabilmesine karşın, özellikle eleştiriye tutulmamış inanç aşaması sözkonusu olduğunda ilerlemeye gereksinim duymaz. Bir oymak için kuttörenler ile söylenler arasında bir dengeye ulaşmak kolaydır; çünkü oymak insanı ilerlemek için dışardan gelecek birşeyin gereksinimini duymaz. Gerçekten de, yarı uygar insan kitlelerinin konu olduğu dini evrilme aşaması böylesi bir aşamadır: doyurucu bir kuttören ve yine doyurucu bir inanç, hiçbir tutkuya konu olmaksızın yüce şeyler yönünde gelişir. Bu tür bir din, yararcı sınavı başarıyla geçer: iş görür, yani en güzel doğruluk ödülünü almaya hak kazanır.

USÇULUK

Din uğrunda şehit olanların dönemi usçuluğun gelişiyle birlikte doğmuştur. Dinin özellikle ilk aşamaları hoş sohbet bir nitelik taşır. Bu aşamaların pek çoğu belli türden çağrılarda bulunmuş, hemen tümü seçilerek benimsenmiştir. Son aşama açıkça yalnızlığı gözler önüne serer: 'Geçit çıkıştır, geçitin darlığıysa yol... ve o yolu ancak belli sayıda insan bulacaktır'. Çağcıl din bu söyleyişi unuttuğu sürece atalarının yaşadığı yabanıl barbarlığa yeniden düşmekten kurtaramaz kendisini. O belli sayıdaki insanın sezgilerinden çok ama çok uzaklarda sürü ruhbiliminin yakarışlarını duyuyoruz bugün dört bir yanda.

Şu an üstüne düşündüğüm din dönemi oldukça çağcıldır. Bu dönemin geçmişi yaklaşık altı bin yıllık bir dönemi kapsar. Kuşkusuz kimi belli tarihler vardır ki asla sayılamazlar: Ya gelecekte olacağı belli belirsiz sezilen kimi hareketlere bakmak için sözkonusu din döneminin geçmişini genişletebilirsiniz; ya da daha önce gelen din aşamalarının serpilip gelişen yaşam biçimlerini dışlamak pahasına bu geçmişi kısaltabilirsiniz. Usçuluk hareketi bugün Asya ve Avrupa’nın tüm uygar ırklarına yayılmıştır. Geçmişte Asya çıkışlı düşüncelerde oldukça verimli günler yaşanmıştır; ama Avrupa'nın son iki bin yılma bakıldığında, hareketin yeni bir görünüm kazandığı görülür. Burada önemle altı çizilmesi gereken nokta şudur: usçu dinlerin en görkemli iki örneği, kendi köklerine sahip çıkan ırklara karşı yabancı kalan ülkelerde gelişmiştir.

Çoğunluk elde bulunan belgelere dayalı İncil, usçuluğun dine girişinin tam bir açıklamasıdır. Bu açıklama göz önüne alındığında, bu açıklamanın yalnızca Dicle ile Nil arasında kalan bölgeye uygunluk gösterdiği görülür. İncil, din düşüncesinde yalnızlığın nasıl bir gelişim geçirdiğini açıklıkla gösterir: ilk önceleri genellikle başat olan düşünce biçimleridir; sonraki dönem, Tanrı buyruğunu Yahudi ulusuna bildiren ve onlara öğütler veren protestocu peygamberlerin dönemidir; onlardan sonra on iki müridiyle birlikte ulusun hemen tamamınca bütünüyle dışlanan bir insan çıkar karşımıza; daha sonra ise bu insanı, öğretinin orjinaliyle hemen hiçbir bağlantıya sahip olmaksızın öğretiyi popüler yaşama uyarlayan başka bir insan izlemiştir. O adamın ellerinde, bir yandan öğretinin orjinaline birşeyler eklenmiş bir yandan da öğreti orjinalliğinden birşeyler kaybetmiştir. Ama Tanrıya şükür, Dört İncil her ne pahasına olursa olsun yaşamını günümüze dek sürdürmeyi de bilmiştir.

Burada dikkatleri altı bin yıllık bir tarih dönemine yönelttiğim açıktır. Bu dönemin akla uygun olup olmadığı bir yana bırakılıp açıklığın tümü göz önünde bulundurulursa eğer, sözkonusu dönemin İncil'in sürediziniyle örtüştüğü görülecektir. Bizler Avrupa ve Amerika'daki kitap kolleksiyonlarında betimlenen din hareketlerinin mirasçılarıyız. Gerek din yöntemleri üzerine yapılan tartışmaların gerekse bunların sorgulamalarının uygunca yapılabilmesi için, sözkonusu tüm bu çalışmaların Incil'in kendisine dayanması gerekir. Ancak şunu anımsamak durumundayız: belirtik olarak kendilerine bir başvuruda bulunulmasa da, buradaki genel dilegetirişlerden "Budizm" ve "Muhammedçilik"in de paylarını alması gerekir.

Ussal din, yaşamın uygun bir düzeninde, dini, merkezi öge kılmak amacıyla sahip olunan inançlar ile kuttörenleri yeni baştan organize etme isteğiyle geliştirilmiş bir dindir. Bu anlamıyla ussal din, bir yanıyla gerekli görülen düşüncelerin açıklanması; bir yanıyla da davranışların — açıklanan bu düşüncelere aktörel onayı verecek bütüncül bir amaç doğrultusunda uygun yönünü belirleyecek bir düzenlemedir.

Dinin kendine özgü konumu şudur: Din, soyut metafizik ile birtakım yaşam deneyimlerine uygulanabilen tikel ilkeler arasında durur. Kavramlarının uygunluğu yalnızca görme anlarında ayrımsanabilir; ancak pek çoğumuz için bu uygunluk dinin bulunduğu telkinlerden sonra ayrımsanabilir. Bu yüzden din, temelde insan ırkının yaygın deneyimlerinden yalnızca küçük bir bölümünün seçilmesine dayanır. Bu yönüyle din doğruları, sınırlı bir geçerlilik taşıyan özel bir insan ilgisi olarak kendisine çeki düzen verir. Ama başka bir yönden bakıldığında, din kavramları, her ne kadar temelde özel deneyimlerden türemiş olsalar da, bütün deneyimlere inanç yoluyla yeni baştan bir çeki düzen verilmesi gerektiğini savlarlar.

Ussal din, bir yandan özel olayların dolaysız sezgisine başvururken, bir yandan da bütün bu olaylara ilişkin olarak sahip olunan kavramların aydınlatıcı gücünden yardım diler; özel olandan doğar ama genel olana doğru genişler. Ussal din öğretileri, kendi en iyi görme anlarında insanoğlunun doğaüstü deneyimlerinden türeyebilen bir metafiziğe ulaşmayı amaçlar. Kuramsal olarak, ussal din, kuttörenlerin ve söylene bağlı inançların yer ettiği geçmişin toplumsal dinlerinin tartışma götürmez özgürlüğünden doğmuş olabilir. Daha tarihsel anlam kendisini kurmazdan önce, savunmacı tanrıbilimcilerin ilgilendikleri dinin kökenlerini gösterme eğilimi bu yöndeydi. Ancak genel din tarihi ve özelde İncil'i kapsamına alan tarihin özel bölümü bu görüşe açıkça karşı koyar. Ussal din daha önce varolan din biçimlerinin aşamalı dönüşümüyle birlikte ortaya çıkmıştır. Sonuçta, eski biçimlerin yeni düşünceleri içine alması uzun sürmemiş ve çağcıl uygarlık dinleri bu gelişim sürecinde yaşanan bunalım dönemlerinde peşlerinden gidilir olmuşlardır. Ne var ki gelişim o zaman da sonlanmamış, ancak "kendilik anlatımı" daha uygun biçimler kazanmıştır.

Ussal dinin ortaya çıkışı, kuşkusuz içinde doğduğu insan ırklarının genel ilerleyişine bağlı olarak, insan bilincindeki uygun düşünceler ile uygun aktöre kuramlarının gelişimini beklemek durumunda kalmıştır. Bu tür düşünceleri ve birbirlerinden yalıtımlanan bireyleri yalnızca nedensel olarak göz önünde bulundurmak yetmemiş; nitekim bu düşüncelerin, iletişime ve anımsamaya dayalı gözle görülebilir anlatım biçimleri içersinde denge kazanmaları gerekmiştir. Merhamet üzerine ancak kimi durumlarda zaten merhametli olan bir insanın bakış açısından konuşabilirsiniz.

Dil, bütün düşüncelerin — bunlar her ne olursa olsunlar — hep birden anlatımlandığı evrensel bir kip değildir. Sıkça kullanılan ve kendilerine acilen gereksinim duyulan bu tür düşüncelerle ilişkilendirildiği sürece, dil, belli bir konuşma kipi geliştirmiş insanlar kümesince anlatımlanan sınırlı bir kiptir. Genel terimleri yetesiye depolamış bir dilin varlığı ancak insanlık tarihinin nispeten çok kısa bir dönemi boyunca sürer. Çünkü böylesi genel terimler, kullanılma kiplerine bağlı olarak, tanımlanmak için "sürekli bir yazın'a gereksinim duyarlar.

Sonuç şudur: genel düşüncelerin özgürce kullanılmaları çok daha sonraları kazanılır. Bu konu için insan beyninin yetersiz olduğunu ileri sürmüyorum; söylemeye çalıştığım genel düşüncelere ilişkin gelişimin yüzyıllar aldığıdır. İlkin kullanımlar ortaya çıkar, daha sonra bunu düşüncenin genelliğini olanaklı ve başat kılan alışkanlıklar izler. Yüzyıllar boyunca diller gelişmek için hazır beklemişlerdir. Eğer insan kendisinden üstün bir ırk ile bağlantıya geçebilmiş olsaydı, belki o zaman insanoğlu, ya kişisel olarak ya da oluşturduğu yazının yaşamasıyla ve hatta yüzlerce kuşağın tek tek çentik atmasıyla oluşan şimdi üzerine bir etkide bulunabilirdi. Gerçekten de böylesi bir tarih bütünüyle Kuzey Avrupa Irkları'nın sonraki gelişimlerine benzerdi. Bununla beraber, düşünce gelişimlerini yüreklendiren her toplumsal dizge olayların oluşumuna aracılık eder. Elde adilen ilk sonuç o zaman şudur: Toplum ve dil beraberce büyürler.

Daha önceki din biçimlerinin, törenlerinin, söylenlerinin, hoş sohbetlerinin etkileri büyük olmakla birlikte değerlerine ilişkin olarak getirilen açıklamalar da çok çeşitlidir. Hristiyan çağını izleyen binlerce yıl süresince, yabanıl türü dönüştürmek için usçuluk tarafından girişilen çaba kendine özgü ve üstelik şiddetli bir çabadır. Yapılması dilenen, günümüzde son bulan çeşitli büyük din biçimleri içinde yeni bir bileşime gitmekti. Buna bağlı olarak, ussal bir genellik dini düşünceler içinde su yüzüne çıkmakla kalmamış, akıllarda yer eden söylen yetesiye örneklendirilmiştir. Böylelikle söylenler, genel düşüncelerin gerçekleştiği tarihsel koşullar doğrultusunda, söylenin doğrulanabilir bir açıklamasını verme niyeti de güdülerek yeni baştan organize edilmiştir.

Böylece "ussal eleştirelcilik" ilke olarak kabul edilmiştir. Yardım istemi oymak geleneklerinden tutun da dolaysız bireysel sezgiye, aktöreye, metafiziğe ve mantığa kadar uzanır. 'Nitekim hep merhameti arzuladım, kurban etmeyi değil; çünkü Tanrı'nın bilgisi, kurban edilmek üzere Tanrı'ya sunulan hayvandan çok daha fazladır' tümcesi, Hosea'nın[‡] Yehova'ya atfettiği sözlerdir. İşte bundan dolayı

Hosea oymak geleneklerine bağlı bireysel eleştiri ilkelerini kullanır ve bunu yaparken de eleştirisini dolaysız aktöre sezgisine dayandırır.

Bu anlamda dinler, hemen her zaman toplumsal görünümlerini saçıp dağıtmak yoluyla bireysel biçimler yönünde evrilmişlerdir. Birey topluluğun yerine geçen bir dini birim olmuş, oymak dansı dua eden birey ile karşılaştırıldığında, önemini kaybetmiş ve sonuçta bireysel olarak dua eden o birkaç insan, kendi bireysel içgörüleri içersinde gözden kaybolmuştur.

Öyleki bugün cennete giden Fransa değil, Fransız bireyidir; tıpkı Nirvana'ya ulaşanın Çin değil, Çinli birey olması gibi.

Bu dini çatışma döneminde, pek çok dini çatışmada görüldüğü üzere, yenilikçi insanların az gelişmiş din biçimlerine karşı getirdikleri sorgulamalar oldukça şiddetli olmuştur. Özellikle putperestliğe karşı getirilen suçlama ve ayıplamalar Incil'i boydan boya kaplar. Böylesi bir suçlamanın ne derece ileri götürüldüğünü gösterir şöylesi izler vardır. Nitekim, 'Nefret ediyorum, senin yontu günlerini hor görüyorum' diye yazar Yehova’nın ağzından konuşan Amos[§].

Böylesi bir eleştiri arzulanır birşeydir. Gerçekten de günümüze doğru ilerleyen tarih, dine eşlik eden korkuların da melankolik bir kaydıdır: İnsanın kurban edilmesi, çocukların katli, yamyamlık, şehvete düşkünlük, aşağılık boş inanlar, ırklar arasındaki düşmanlık, geleneklerin bozulmasının sürgitmesi, histeri, bağnazlık bütün hepsi ödevlerini incelikle yerine getirmişlerdir şimdiye dek. Din insan vahşetinin son sığmağıdır. Dinin iyilik ile hiçbir eleştiriye yer vermeksizin bütünleştirilmesini yalın olgular açıkça yalanlar. Din ilerleme için temel araç olabilir, olmuştur; ne var ki bütün insan ırklarını araştıracak olursak eğer, bunun aslında hiç de böyle olmadığını söylememiz gerekir. Unutmayalım: "birçok şey önerilir ama yalnızca aralarından birkaçı seçilir".

INSAN'IN YÜKSELİŞİ

Tarih içersinde bambaşka dönemlerde bambaşka etkenler ortaya çıkar. Bu etkenler insanoğlunun yükselişine ya da çöküşüne bulundukları etkilerinde sırayla açık bir önemi üstlenirler. Bin yıllık bir dönem içersinde, Hristiyanlığın doğuşundan önce gelen belli topluluklara özgü dinler hiç durmaksızın ilerlemenin lokomotifi olma görevini yüklenmişlerdir. İlerlemeye aracı olmaları dışında, bu etkenler toplumsal birlik ve sorumluluk duygusu da uyandırmışlardır. O zamanlar ortak tapmış biçimleri, oymak kültürünü ve onun çeşitli ilişkilerini ellerinde tutardı. İlgilerini etkinliklerde bulan yaşamın kimi belirtik duyguları, kesinlikle kendilerini besleyip büyüten yaşamın korunması doğrultusunda değildi. Aynı zamanda bu duygular alttan alta bu duyguların sorgulanması anlamına gelen somut birtakım inançlar da yaratmışlardır.

Tarihin belli bir evresinde, toplumsal yapının korunmasına yönelik kimi başka öğeler bulunmasına karşın, yine de sözkonusu inançlar ilerlemenin lokomotifi olmayı hiç durmaksızın sürdürmüşlerdir. Böylece işlevlerini yerine getirmişlerdir onlar.

Bu öğeler bir yandan "ırk ülküsünü", yani büyük toplum olma uğrunda ortaya sürülen eski erdemleri kurtarıyorlar; ama öte yandan da ortak yaşamı, yani "Tanrı Kenti"ni kurmak uğrunda gereken yeni erdemleri yaratmak için kendilerini öyle çok da zorlamıyorlardı. İşte bu öğeler aynı zamanda ortalamanın da diniydiler. Oysa ortalama her zaman ülkü ile savaş içersindedir.

Şimdiye dek insan düşüncesi tek bir toplumsal yapının sınırlı ufku içersinde kırılıp dökülmüştür. Dünya bir bütün olarak belirtik bir bilinç içersine girmiş, bireysel olarak gezinip dolaşma özgürlüğü işte böylesine büyük bir düşünce genişlemesi üretmiştir. Oymaklar, çeşitli çekinceler ortasında gezinip dolaşan birer birim olarak yeni düşünceleri toplayıp geliştirebilirler ama yine de herhangi bir oymak kendi birliğinin anlamını ancak düşman bir çevre karşısında pekiştirebilir.

Oysa bir birey yalnızca aradığı şefkat doğrultusunda yabancılarla yolculuk etmek, onlarla karşılaşmak ister. Eve geri döner; kendi kişiliği içersinde, kendi örneğine bakarak oymağı ötesindeki yaşama hiçbir özlem duymaksızın kendi düşünme alışkanlığının değerini bilir ve bu değeri arttırır. Ussal dinin tarihi, dolaysız toplum izlencesiyle ilgisini kesenlerin öyküleriyle doludur. Eğer bu noktada İncile dönecek olursak, İncil bize şunları söyler: İbrahim bıkıp usanmadan gezip durmuştur; Yahudiler Babil kentinden zorla çıkarılmışlar ve ancak iki kuşak sonra uysalca geri dönmelerine izin verilmiştir. Ermiş Paul'un yaşamı hep bir yolculuktan sözeder, yine kurduğu Tanrıbilimi yaptığı yolculuklarla ne güzelde işlemiştir o. Bu bin yıllık dönem bir yolculuklar çağıdır. Yunanlılar arasında Heredotus, Thucydides, Plato, Xenophon ve Aristo böylesi bir yolculuk açısından kendi zamanlarını yetesiye örnekleyen insanlardır. O zamanlarda, imparatorlukların tanıdığı ticaret yapma özgürlüğü yolculuk yapmayı kolaylaştırmış, herkes yolculuk etmiş, taze ve yeni dünyayı kendi elleriyle bulmuştur. Bir dünya bilinci üretilmiştir.

Hindistan ve Çin'de böylesi bir dünya bilincinin gelişmesi ayrıntılarda ayrı ama özünde yine aynı etmenlere dayanır. Bu durum, bireylerin düşünceyi arttıran dolaysız toplumsal kurmalarından ilgilerini kesmelerine yol açmıştır. Din ile ilişkilendirildiği sürece, toplumsal bilinç ile karşı bir konuma yerleştirilen dünya bilinci arasındaki ayrım doğruluk kavramına ilişkin vurgunun değişmesiyle ilgilidir. Toplumsal bir bilinç bireysel olarak bildiğiniz ve sevdiğiniz insanlarla yakından ilgilidir. Bu yüzden, doğruluk, "koruyup saklama düşünü" ile birbirine karışır. Sizi, birtakım tanrılardan koruyacak olan davranış biçimi doğru; yok eğer bu davranış biçimi sizin çözülmenize, doğası gereği birtakım kolay öfkelenir varlıkların ayaklanmasına yol açıyorsa yanlıştır. Böylesi bir din gerçekte diplomasinin bir dalıdır. Oysa bir dünya bilinci çok daha başka birşeydir. Bu bilinç şeylerin özsel doğruluğu yönünde geliştirilen bir kavramlaştırmadan doğar.

Bireyler arasında öyle söylenildiği gibi ayrımlar yoktur; çünkü onların ne oldukları zaten bilinmemektedir. Bugün yeni ama hemen her zaman kötüye kullanılan Tanrı'nın zorunlu olarak iyi olması gerektiği düşüncesi, Tanrı'nın istenci üzerine yapılan çok daha eski bir vurgunun yerini alıyor. Topluluk dinlerinde Tanrı sizi her zaman koruyacağından, hep ama hep Tanrının istenci üzerinde durulur; oysa arınmış bir dinde, dünya kavramının etkisi altında ussallaştırılan Tanrının iyiliği kavramı üzerinde, "O'nun gibi olabilmek" için durulur. İşte bu, sizin gönlünüzü çalmaya çabalayan düşmanınız ile size öykünen dostunuz arasındaki ayrımın da ta kendisidir.


 

[*] Yazar burada "holiday" [tatil günü] ile "holy day1' [kutsal gün] arasındaki yakınlığa sesleniyor.

[†] Zerdüşt dini öncesinde İran'ın güneş, adalet, antlaşma ve savaş tanrısı. Roma İmparatorluğu'nun 2. ve 3. yüzyıllarında, imparator ile askerleri arasındaki karşılıklı yükümlülüğü koruyan tanrı olarak benimsenmiştir. İlk kez M.Ö.1400 tarihli "Veda" metinlerinde adı geçen Mithras, dostluğu, dürüstlüğü, uyumu ve insan varoluşunda düzeni sağlamak için gerekli her şeyi simgeliyordu

[‡] Eski Ahit'in "Küçük Peygamberler" olarak adlandırılan peygamberlerinden biri ve aynı zamanda İsrail'in son kralı (M.Ö. 732- 724). Uzun bir zaman dilimi içinde oluşan ve kuşaktan kuşağa aktarıldıkça çeşitli değişimler geçiren Hosea Kitabı'nın çoğu yerinde, Yehova'nın İsrail'e gösterdiği merhamet ana temayı oluşturur. Nitekim bu kitaba göre, Kenanlılar'ın kuttörenlerini ve diğer uygulamalarını benimsemekle Yehova'ya ihanet eden İsrail, er geç onun gazabına uğrayacak, ancak bu gazap sonsuza değin sürmeyecektir. Yehova sadakatsiz karısını yeniden kabul eden bir koca gibi İsrail'i bağrına basacaktır.

[§] M.Ö. 750 yıllarında İsrail Krallığında yaşamış, inancını yaymaya çalışmış Eski Ahit'te yer alan on iki peygamberden bir diğeri. Çok sert bildirisi özellikle Musa'nın Tektanrıcılığını anımsatır; tapınmada biçimciliğe ve gösterişe karşıdır. Bulunduğu kehanetler İsrail'deki ilk yazın derlemesinin oluşmasına olanak sağlamıştır. Sözkonusu kehanetlerini!! derlendiği "Amos'un Kitabı" adlı yapıt M.Ö. 6. yüzyılda kaleme alınmıştır. Bu kitabın 7:14 ayetinde Amos, "peygamber değilim, peygamber oğlu da değilim" der; Yehova'mn çağrısıyla İsrail halkına peygamberlik ettiğini bildirir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült