Din Ve Büyü: Çaresizlik İçindeki İnsanların Dayanağı

Calvin Wells


Animizm, büyü ve din, bereket törenleri, ataya tapınma, animatizm, mana, orenda, şamanlar ve rahipler, mitoloji, tabu, kargo kültü.

Din, insan faaliyetlerinin en önemli yönlerinden biridir, aynı zamanda tanımlanması en güç olanlarındandır. Doğaüstü güçlere inanma,'sistemleri bütün toplumlarda görülmektedir, fakat bunların çeşitlilik alanı öylesine geniştir ki, bu sistemlerden birinin terimlerini kullanma yoluyla yapılan, hiçbir tanım.uygun düşmemektedir. Belki de söylenecek tek şey, dinin doğaüstüne olan inanç ve Önü izleyen zihni tutum ve davranış şekillerinden meydana geldiğidir. Pek çok başka konuda da olduğu gibi, ilk antropologlar, burada da kaynak konusunu merak etmiş “Din (veya dinin özgül bir belirtisi) nasıl başlamıştır?” sorusuna cevap aramışlardır.

Elle tutulmayan,, somut şekillerin hayalet, başıboş ruhlar, şeytanlar gibi bireysel ve belirli yerlere bağlı bedensiz yaratıklara inanmaya dayanan animizmi ele alalım. Bunlar derelerde, vadilerde, kayalarda, ağaçlar ya da hayvanlarda yaşayabilir ve insanlara yardım etme veya zarar verme kudretine sahiptirler. Onlara yaklaşmanın yolunu bilen bir kimse, yardımlarını sağlayabileceği gibi, öfkelerini de yatıştırabilir. Bu inancın kaynakları konusunda pek çok açıklama denemesi yapılmıştır. Bir ekonun (yankı) alaylı sesi, imgelerin sudaki bulanık aksi veya gök gürültüsü ilkel insanlara; tepelerde, kaya diplerinde, gökyüzünde tekin olmayan varlıkların bulunduğu düşüncesini aşılamış olabilir. Ayrıca, yüksek ateş, veya zehirli bitkilerin oluşturduğu sanrıları (hallusinasyon) somut varlıkları olmayan yaratık görüntüleri renklendirmiş olabilir. Kesinlikle bilemeyiz, fakat bu fikirlerin başlangıcı. muhakkak ki çok eskidir. Taş devri mağara ressamları, avda başarı kazanmak gayesiyle yapılmış bir tür büyü oldukları izlenimini veren av sahneleri şekillendirmişlerdir. Bundan da, eski çağlardan kalma, ölüm sonrası yaşama inanıldığını kanıtlayan cesetlerin renkli toprakla örtülü ve eşyalarla çevrili olduğu Neanderthal mezarları bulunmuştur. Tabiatüstü kudret duygusunun ilk harekete geçişi belki de insan kadar eskidir. Bilmedikleri garip bir cisimle karşılaşan şempanzelerin bile dehşet ve hayranlık duyguları gösterdikleri müşahede edilmiştir.

Bu tür açıklamaların değeri, tahkiki olanaksız spekülasyonların sonucu olarak ortaya çıkmış, “sözde tarihi” olarak açıklanmış olmaları nedeniyle azdır. Günümüzde farklı sorunların cevapları aranmaktadır: “Bir toplumun kültüründe dinin oynadığı rol nedir? Bireysel ve kolektif ihtiyaçlara ne şekilde cevap verebilmektedir? Öğeleri nasıl olup da sosyal bütünlüğü desteklemekte ve hayatı daha yaşanır hale getirmektedir?” gibi.

Pek çok yazar, din ve büyü arasında kesin bir ayırım yapar. Dinlerin ruh ya da tanrılar aracılığıyla etki sağladığına ve sonuçlarının bunların arzularına bağlı olduğuna dikkati çekerler; bunlar, ortak faaliyetlerdir, toplumca onaylanır; ve çoğunlukla ibadetten başka bir gayesi olmayan ibadet davranışlarını kapsar. Buna karşın, büyünün daima beklenen bir sonucu vardır; gerekli yakarış veya ayin şeklini bilen herhangi bir kimse için dolaysız ve otomatik sonuçlar meydana getirir; tanrıların yardımından bağımsızdır; genel olarak özel ve gizlidir; çoğu zaman kötü niyetli ve antisosyaldir. Fakat pek çok durumda, bu kesin ayırım doğru değildir. Bireysel şartlar gereğince iki tutumun birbirine karışmış olduğu din-büyü faaliyet ve inançlarının hesaba katılması gerekir.

Homeopatik veya taklit büyüsü birbirine şekil, renk, koku veya başka niteliklerle benzeyen iki objenin birbirine bağlı olduğu ve birbirini etkileyen her şeyin diğerini de etkilemesi gerektiği inancından doğar. Zuni rahiplerinin, içinde dini ayin yapılan, taştan oyulmuş odacıkları olan cinaslarının çevresinde kaya parçaları yuvarlandıklarında, çarpışan taş sesleri yağmur bulutlarının çarpışırken çıkardığı sesi andırır. Bu benzerliğin, mısır tarlalarına yağmur yağdıracağını umarlar. Bu, şüphesiz ki büyüdür, fakat sosyal olarak onaylandığı ve bir rahip grubu tarafından gerçekleştirildiği için, aynı zamanda da dindir. Kara büyü bir kimsenin başına felaket veya ölüm getirmesi beklenen uygulamalara verilen addır. Kara büyü ve taklit büyüsü tamamen farklı terimler değildir; her ikisi de kurbanın yüzünü korkunç gangosa hastalığıyla tahrip etmeyi amaçlayan Dobuan büyüsüne uygulanabilir. Büyünün, iri gagalı Hint kuşunun ağacın gövdesini oyduğu gibi, düşmanın yüzünün enfeksiyonla oyulmasını betimleyen bir duanın okunmasıyla gerçekleşeceği sanılır.

Büyü-din uygulamaları hayret verecek kadar bol çeşitlidir, fakat hiç bir zaman tecrit edilmiş halde değildirler; pek çok toplumda kültür kalıplarıyla kaynaşmış bir sistem meydana getirirler. Çok çeşitli yollardan gerçekleştirmeleri beklenen görev, kolektif olarak paylaşılan hisler yoluyla grup .birliği duygusunu geliştirmeleri, bilgi eksikliğinin meydana getirdiği boşlukları doldurarak; güç, ya da tehlikeli durumlarda cesaret vererek psikolojik bir rahatlık sağlamalarıdır, Dolayısıyla de, en çok endişe ya da tehlike nedeniyle oluşan yüksek gerilimli durumlarda ortaya çıkarlar. Örneğin, bazı Polinezyalıların okyanusun açıklarında avlanmaya giderken uyguladığı bir balık tutma büyüsünün olmasına karşın, denizin durgun olduğu gün balık avı için bir büyüleri yoktur. Bizler için de aynı şey söz konusudur. Emeklilik getiren türde bir işte çalışan memur için batıl itikat boştur. Buna karşılık profesyonel kumarbazlar, havacılar, gemiciler aktörler gibi şansa bağlı güvenilmez işlerde çalışanların, çoğu zaman batıl inançları vardır. Çoğu, yanlarında maskotları, sihirli işaretleri ve uğurları olmadan işe başlamaktan kaçınırlar.

Avustralya yerlileri, özellikle önemli besin maddeleri olan hayvan ve bitkilerin bollaşmasını sağlamalarını bekledikleri din-büyü ayinleri yapar. Bunlar, bereket törenleri (increase ceremonies) olarak adlandırılır ve genel olarak tek bir klanın “mülkü”dürler. Bu törenler, katılanlara sosyal dayanışma ve güvenlik duyguları verir. Grubun ekonomik hayatında çok önemli bir yerleri vardır; klan örgüt sistemini yansıtırlar; ayrıca yaşlılar tarafından uygulanış Şekilleri toplumun politik düzenini gösterir. Bütün bunlar, mitoloji ile birleşmiş olarak totem inançlarına sıkı sıkıya bağlıdır; görüldüğü gibi, artış törenleri, kültürün tümüyle iç içe bir haldedir.

Faydalı varlıkların çoğalması için yapılan törenler, toplumsaldır, özel büyü uygulamaları ise kültür örgütünü yansıtır. Aşk büyüsü Kuzey Karolina’nın Cherokee Kızılderilileri tarafından, çok kullanılırdı. Karmaşık muska çeşitleri, bazı ruhların yardımını sağlamak, kendi çekiciliği ve toplumdaki itibarını artırmak, klandaki rakiplerini gülünç ve itici kılmak, sevdiği kızın kendini yalnız hissederek klanından bir koca için özlem duymasını sağlamak amacıyla genç erkek tarafından kullanılırdı. Bu büyü kompleksi de, Cherokee klan örgütünü, laubaliliği veya şakalaşma ilişkisini (rakipleri küçük düşürmek için), statüye verilen önemi, tercihli evlenme ve akrabalık prensiplerine karşı tutumları yansıtır.

İnsanların din-büyü faaliyetleriyle uğraşma derecesi bir toplumdan diğerine değişir. Hayaletlere, ruhlara, cinlere, perilere, şeytanlara, insanlara ziyan veren yaratıklara inanmaya dayanan animizmden söz etmiştik. Animizm, bütün dünyaya yaygın bir inanış şeklidir. Animizmin Afrika ve Çin’de iyi gelişmiş özel bir şekli ata’ya tapınma (kült) dır. Bu, akrabalık şekillerini yansıtır ve aile birliğini güçlendirir. Pirinç yetiştiren bir Madagaskar aşireti olan Tanala’lar arasında büyük aile, önemli bir sosyal ünitedir. Bu ailelerin kurucularına bütün baba hatlı torunları tarafından tapınılır. Böyle bir kurucu olma isteği, başarabilecekler az sayıda olsa da, bazı erkeklerin baba grubundan uzaklaşması için yeterli bir sebep teşkil eder. Atalar hakkındaki duygu öylesine güçlüydü ki, bir Tanala ailesi, ulusal düşüncede her ikisi de aynı derecede gerçek olan iki bölüme ayrılmıştı: Ölüler ve diriler. Ölüm onlarca bir konut değişikliğiydi. Cenaze töreninde ölü Tanala’ya yeni statüsü açıklanır; ve ona iyi davranmaları için atalara takdim edilirdi; evlilik bağlarının çözüldüğü ve gölgeler aleminde yeniden evlenebileceği bildirilirdi. Atalar, şölenlere davet edilir, hastalık ya da işlerinden dolayı gelemeyenlere de yemek gönderilirdi; pek çok konuda onlara danışılır, rüyalar yoluyla ziyaret edilebilir ve ziyaret edebilirlerdi. Kısaca, ulusal düşüncede ataların her zaman var olduğu kabul edilmişti.

Doğaüstü güçleri kabul etmenin diğer bir şekli de, animatizmdir. Gene maddi olmayan bir kudret veya kuvvet hayal edilir; fakat bu güç yaygın, hiç bir özelliği olmayan, her tarafta mevcut tinsel bir töz şeklindedir ve Malenezya dilinden alman bir kelime ile mana olarak adlandırılır. Canlı cansız her şeyi etkileyen bu sihirli güç, gerekli formülü bilenler veya doğuştan ona sahip olanlar tarafından harekete geçirilebilir. Birlikte görülebileceği animizmin aksine, bütün dünyada görülen bir inanış şekli değildir ve Okyanusya’da yaygındır. *Bu yörede bir mızrak manaya sahip olduğu için keskindir, balık ağına balık sürülerinin gelmesi, mananın eseridir. (Tablo: IX). Mana, onlara nüfuz ettiği için hindistancevizleri büyür, bir dans güzeldir, şefler güçlü ve rahipler kutsaldır. Böylesine sınırsız bir güç tehlikelidir. Bazı Polinezya şeflerinde Mana, öylesine güçlü olarak mevcuttur ki, yabancılara ait topraklar üzerinden geçerken şeflerin taşınmaları gerekir; ayaklarının teması başkalarının topraklarını bereketli kılacaktır.

Animatizm, doğaüstü güçlerin manito ya da orenda olarak adlandırıldığı Kuzey Amerika’da da, çok yaygındır. Birçok aşirette genç kızılderili yaşamının en önemli olayı, onun bütün geleceğini etkileyecek olan “görüntü”nün aranışıydı. Bu mistik yaşantı için, genç, yalnız başına veya güvenilir bir yardımcının eşliğinde, vahşi ıssız bir yere giderdi. Burada her çeşit yokluk, açlık ve azaba katlanarak manito’nun ona nüfuz edeceği bir hallusinasyon durumuna gelmeyi beklerdi. Nihayet, beliren bir ayı, güzel bir kadın, veya bir kuş görüntüsü onu hayatı boyunca koruyacak bir ruh olarak kabul edilirdi. Fakat gencin asıl kuvvet kaynağı, ona gördüğü hayalle geçen, her yere işlemiş doğa güçleriydi; bunlar onun cesur bir avcı, şanlı bir savaşçı veya hünerli bir sihirbaz olmasını sağlardı. Başka savaşçıları öldürdüğünde de onların orendalarının, Marquesan adalılarının öldürdükleri düşmanların manasını kazandıklarını düşünmeleri gibi, kendisine geçeceğine inanırdı.

*Irok’lar gibi bazı aşiretlerde görülen, canlı ve cansız her varlıkta bulunduğu kabul edilen mistik bir kuvvettir. Bu kuvvet; manitu, vakanda, meyhe gibi terimlerle de ifade edilir.

Bu türden hayal görmeyle ilgili pek çok örnek vardır. Bunların hepsi de kültürün farklı yönlerinin bütünlenmesini gösterir. Bunlardan gelen kuvvet, kızılderili toplumunda büyük değeri olan nitelikleri güçlendirir. Yapyalnız, azap çekerek görünecek hayali arama bu insanların saldırgan ve bireysel yapısını yansıtır. Bir orenda kazanmak öylesine önemli bir yaşantıdır ki, bunu başaramamış bir kimse, ömrü boyunca kusurlu sayılır.

ilkel insanların din-büyü inançlarının bir özelliği bunların herhangi bir toplumdaki tekdüzeliğidir. Her ne kadar bütün insanlar düzene aynı ölçüde uymuyorlarsa da, aynı inanç sistemine bağlıdırlar. Bu, Batı uygarlığı karmaşıklığının tam karşıtıdır. Hıristiyanlık ele alınacak olduğunda, yüksek dereceli bir Anglikan, orta dereceli bir Salvasyonist’ten farklı bir sosyal sınıfa mensuptur; ortalama Kuaker’in eğitim seviyesi de tipik bir Yehova Tanıkları’nınkinden farklıdır. A.B.D.’de tarikatlar, sosyal statünün, ekonomik seviyenin ve genel olarak bir şehirde konut yerinin hassas göstergesidir.

İlkel toplumlar ile ileri medeniyetler arasında başka ayrılıklar da vardır. Moral, prensip ve iyi davranış kurallarını içeren Etik (ahlak) ilkel dinler için daha küçük bir önem taşır. Bunun nedeni, ilkel dinlerin daha az örgütlenmiş olmalarıdır; ilahlarla bunlara tapmanlar arasındaki ilişki, kurumsal olmaktan çok, kişiseldir. İleri dinler için etik ve ahlaki davranış kuralları çok önemlidir, ama bunlarda da çok çeşitlilik görülür. Hindular çileyi (Tablo: XI), yani asetizmi uygular, Müslümanhkta ise hoşgörüsüz (puritan) bir etik eğilimi vardır; yani herkesin asetizm uygulaması beklenir. Bütün grupları kendi doktrin sistemlerine inandırmaya ve din değiştirmeye çalışanlar da yalnızca ileri dinlerdir, Hepsinin gayesi, fek din olmaktır ve hiç olmazsa geçmişte kendilerininkinden farklı inançların doğruluğunu reddetmişlerdir. ilkel dinlerin başkalarının dinlerini değiştirip kendilerininkini kabul ettirmek gibi bir gayeleri yoktur. İleri dinler müritlerine bir nevi ölümsüzlük olan ölüm sonrası hayat vaat etmektedirler. Bu edebi hayat kavramına yabancı olan ve ölümü unutulmadan önce hayalet şeklinde varolunan daha kaypak bir varlık alanı olarak gören ilkel dinlerde ender görülür.

Bununla beraber, çevrelerinde olduklarına inandıkları sürece bu hayaletlere önem verirler. Ölüm sonrası hayat fikri ileri dinlerde yeniden vücut bulma (reenkarnasyon) inancı olarak tanımlanmıştır. Bütün bu farklılıklara rağmen büyü-din inançlarının, nerede ve ne şekilde uygulanıyor olurlarsa olsun, aynı temel psikolojik ihtiyaca hizmet ettikleri ve yerel kültür örgütünü yansıttıkları unutulmamalıdır.

Bütün beşeri kuramlarda da olduğu gibi dinler, düzenli, karşılaştırılabilecek kategoriler meydana getirmek için kesin sınırlar çizmeyi engelleyen bir derecelenme gösterirler. Bununla beraber, iki din uygulayıcısı arasında ayırım yapılabilir; bunlar, rahip ve şamalılardır.

Şamanizm, Kuzey Asya’da çok yaygındır ve şaman kelimesi Sibirya dilinden türetilmiştir, hemen hemen aynı anlamı taşıyan diğer sözler hekim, adam (medicine man, Amerika Kızılderilileri arasında) büyücü doktor (voitch doctor, Afrika ve Melanezya) ve Eskimo’ların kullandığı angakok’tur.

Erkek veya kadın olabilen şamanlar, genel olarak yalnızca ihtiyaç olduğunda bu görevi uygulayan büyücülerdir. Hemen her zaman yalnız başlarına çalışan şamanlar, bireylerin veya küçük insan gruplarının isteği üzerine kötü ruhları kovma, veya yatıştırma konularında ihtisaslaşmışlardır. Aynı zamanda da şans açan muskalar yapar, hastalıkları teşhis ve tedavi eder, rüyaları yorumlar, bazen de sihirbazlık yaparlar. Genel olarak birkaç saat süren seanslar esnasında sanrı yaratan (halusinogenik) bazı bitkilerin de yardımıyla trans haline girerler. Seanslar sırasında kontrollerini kaybedebilir ve bedeni bir yardıma ihtiyaç duyabilirler. Saatlerce süren monoton davul sesi, ocaklarda tüten tütsü ve duman, dinleyicilerin sesin nereden geldiğini anlayamayacağı şekilde düzenlenmiş vantrilok hileleri, doğaüstü bir gücün eseri olduğu sanılan çadırın titreyişi gibi yollarla seyircileri kısmen hipnotize ederler. Bunların çoğu, kurnazca düzenlenmiş hile ve göz aldatmacasından ibarettir. Fakat şamanlar, kendi üstün güçlerine ve onları etkileyen kuvvetlerin ruhlar olduğuna kesinlikle inanmış olabilirler. Genel olarak zihni dengesi bozuk, geri zekalı, çoğu zaman da şizofren kişilerdir. Bu tür psikolojik sapkınlıkların sosyal yönden tasvip gören yollara kanalize edilebildiği toplumlarda yaşamaları onlar için büyük bir şanstır. İngiliz toplumunda bu insanların yeri, akıl hastanesi olurdu. Başarılı bir şaman veya angakok’un mükafatı, büyük bir kudret ve prestijdir.

Rahipler pek çok yönden samanlardan farklıdır. Köyün, aşiretin veya ulusun yararı için halka açık dini törenler tertiplerler.

Çoğu zaman erkektirler ve zihni dengesi bozuk, hele geri zekalı olmaları son derecede enderdir. Bunun nedeni de, yalnız başlarına çalışmayıp, bir papazlık örgütü içinde başkalarıyla birlikte bulunmalarıdır. Böylesine bir örgütte de dengesiz, karşılıklı ilişkileri tehlikeye düşürecek kişilere yer yoktur. Bu örgütler aynı zamanda da seçkin eğitim müesseseleridir. Ayrıca, Yeni Meksika Zuni’lerinde olduğu gibi, saatlerce süren dua ve ayinleri ancak üstün zekalı kişiler öğrenebilirdi.        

Rahipler görevlerini, şamanlara oranla daha sürekli olarak uygularlar. Kutsal ve Allah tarafından bir kudrete sahip kılınmış oldukları pek düşünülmez. Yalnızca, dünyevi olanla kutsal olan arasındaki birer aracıdırlar. Bilgi haznelerinde yer alan gerekli yakarı formülleri ve ayinlerle, cemaatleri ile yüksek kudretler arasında arabuluculuk yaparlar. Dinleriyle ilgili teoloji ve mitolojinin bekçileridirler, fakat eğitim ve sanat faaliyetleriyle de ilgilendikleri için, uğraşılarının dünyevi bir yönü de vardır.

Antik Roma’da bir işçi, bir bahçıvan, mütevazi bir esnaf; Jüpiter’den bizzat talepte bulunmaya her halde çekinirdi. Tanrıların babası ne yapacağı hiç bir zaman önceden kestirilemeyen, müthiş bir tanrıydı. Eşref zamanına rastlarsa bir isteği kabul etme lütfünda bulunabileceği gibi, hiddetli bir zamanına rastladığında da şimşekler yağdırarak insanı sonsuz hastalık ve esarete mahkûm edebilirdi. Roma’nın halk tabakası, sınırlı kudret, kutsallık ve öfkeye sahip ev ilahlarına (lares ve penates) yakarmayı yeğ tutuyordu. Jüpiter, Minerva ve Mars’ı kötü bir zamanda rahatsız etmek yerine, isteklerini  yaşamın her anında yalvarabilecekleri küçük tanrı ve tanrıçalara iletmeyi tercih ediyorlardı. Bu tanrılar arasında bebeğin ilk ağlayışını sağlayan Vagitanus, beşiğini koruyan Cuba, emmeyi öğreten Educa, bebeğin ağzından ilk sözleri çıkaracak olan Fabulinus ve onun dengesiz adımlarını evine yöneltecek Domiduca vardı. Hayatın küçük dertleriyle uğraşmaya bu tanrılar her zaman hazırdı. Önemli olaylarda, örneğin ulusun geleceği için Jüpiter’e yakarmak zorunluluğu ortaya çıktığında bu, ancak görevli rahiplerin gerekli dua ve kurbanları sunduğu bir ayinle gerçekleştirilecek güç ve nazik bir işti.

Rahiplerin bulunduğu yerlerde, oldukça kalabalık bir nüfusu geçindirebilmeye yeter derecede zengin bir ekonomik düzenin bulunması gerekir. İki temel tip görülmektedir: a) Antik Roma’daki gibi başlıca görevleri bir veya birkaç tanrıya tapınma olan rahiplikler, b) Ataya tapman toplumlar da, ölü atalarla aile fertleri arasında rahip-aracı olan aile şefleri.

Fakat din ve büyüde olduğu gibi, rahip ve şamanları kesin olarak ayırmak mümkün değildir. Bir adam her iki rolü de sırayla oynayabilir (Tablo: X).

Rahiplerin mitolojiyle ilgilendiklerini söylemiştik. Bu, yürürlükte olan sosyal düzeni en uygun olan şeklinde gösterdiği için, insanların hayal dünyalarında da önemli bir rol oynar. Mitoloji, genel olarak dünyanın, insanların yaradılışını, çeşitli yaşantılarını karşılaştıkları olayları ve kültürlerinin özelliklerini konu alan çok sayıda hikaye, şiir ve destandan meydana gelir. Pek çok toplumda mitolojik derlemeler çelişki içindedir ve rahip örgütlerinin bulunduğu yerlerde bunların başlıca görevlerinden biri, bu tutarsızlıkları ortadan kaldırmaktır.

Yaratılış destanları hemen hemen evrenseldir. Fakat dikkati çeken garip bir nokta, dünyayı var eden sonsuz kudretteki, Ashanti’lerin Nyame’leri gibi, tanrılara fazla önem verilmemesi ve gündelik olaylarla ilişkisiz sayılmalarıdır.

Pek çok efsane, özellikle değerli besin kaynaklarının veya kültür için değerli olan bitki ve hayvanların şimdiki şekillerini nasıl aldıklarını anlatır. Alabama’nın Creek Kızılderililerine ait bir efsane, hayvanların ayı Nokosi başkanlığında gece ve gündüzü bölmek için toplanışını hikaye eder. Bazıları devamlı olarak gündüz, bazıları ise sadece geceyi istiyordu. Yer sincabı Chewthlockchew “Gelin, onları Wotko Racoon’un[1] kuyruğundaki beyaz ve siyah halkalar gibi eşit olarak bölelim” dedi. Bu fikir beğenildi ve Nokosi kıskançlıkla Chewthlockchew’in sırtını kaşıdı. İşte bunun içindir ki yer sincaplarının sırtında çizgiler vardır.

Akrabalık bağlarının çok güçlü bir şekilde büyük grupları içerdiği ilkel toplumlarda, hastalık ve ölüm olayları bizdekilerden çok daha sarsıcı olabilir. Dolayısıyla de ölümün kaynağını açıklamaya çalışan efsaneler çok boldur. Bunların tipik bir örneği, yaratıcı tanrı Unkulunkulu ile ilgili Zulu efsanesidir. Tanrı, bir bukelamunu insanlara, “Ölümsüz olun” mesajını iletmekle görevlendirmişti. Fakat bukalemun o kadar ağır yol alıyordu ki, tanrı, fikrini değiştirip kertenkeleyi “Ölümlü olun” mesajını iletmekle görevlendirdi. Bukalemun nihayet geldiğinde artık çok geçti; kertenkele ondan önce varmış ve insanların kaderi kesinlikle çizilmişti.

Çetin doğa şartlarının güvensizlik yarattığı çevrelerde yaşayanların bazı efsaneleri de özlemini çektikleri durumları yansıtır. Avustralya çöllerinde yaşayan Arunta’lar, Aljira adlı ilaha tapınırlar.

Bu ilah, cennette yaşar, orada Samanyolu hiç bir zaman kurumayan bir nehirdir, kıyılarında en leziz bitkiler, meyveler yetişir, bütün çevre en lezzetli kanguru, kuş, kertenkele ve her çeşit av hayvanlarıyla doludur. Kendine tapman yerliler gibi, Aljira da çok karılıdır. Güzel karıları ona en nadide yemişleri ve bitkileri toplar. Gökyüzündeki yıldızlar Aljira’nın kamp ateşleridir.

Totemizmin yaygın olduğu yörelerde efsaneler totemlerin kaynaklarını açıklar. Tikopia’dan bir efsane de, Tikarau adlı yabancı bir ilahın bir ziyafete gelerek bütün besinleri çalıp kaçmasını anlatır. Tikopia’nırı atatanrıları, onu kovalamış ve sonunda, düştüğünde (dağ kenarındaki derin çukur o günden kalmadır!) biri bir yam, diğeri bir taro, üçüncüsü bir hindistancevizi, dördüncüsü de ekmek meyvesini kapmış, böylece belli başlı besin maddeleri bütün gelecek kuşaklar için kurtarılmıştır. Bunlar, günümüzde sırasıyle Kafika, Taumako, Tafua ve Fangarere klanlarının totemleridir.

Akrabalık ilişkileri ve diğer sosyal kuralların gereklilikleri de mitoloji kanalıyle gösterilir. Bir Nyakyusa efsanesi, oğlunun güzel karısını uyurken görüp ona aşık olan bir şeften söz eder. Bu olay, insanları öylesine sarsmıştı ki, gelin ve kayınpederlerin birbirlerine asla bakmamaları gerektiğine karar verdiler; bu da hala uyulan bir kuraldır.

(1) Taro: Yılan yastığı türünden bir bitki (Calocasi esculentra). Pasifik adalarında çok boldur.

Bu örnekler mitolojinin eski destan derlemeleri veya ilginç masallardan ibaret olmadığını göstermek için yeterlidir. Mitoloji, kültür kalıtımının vazgeçilmez unsurlarından biridir ve sembolik olarak sosyal değerleri yansıttığı için, son derecede önemlidir.

Pek çok toplumda, bütün toplumun veya .bir kısmının uyguladığı bir olumsuz büyü türünü görürüz. Buna, tabu denir, Bu insanları bir şeyi yapmaktan men eden bir kuraldır; karşı gelenler doğaüstü güçler tarafından cezalandırılır. Hemen her davranış tabulaştırılabilir; karşı gelmek; insana kudretini, mal mülk ve statüsünü kaybettirebilir, hatta hastalık ve ölüme yol açar. Tabular daima kültürün diğer elemanlarını yansıtırlar; bunlar genellikle aşiretin ekonomi ve sosyal yapısında büyük Önem taşıyanlardır. Yakın akrabalar arasında cinsel ilişkiyi yasaklayan tabulardan daha önce söz etmiştik. Bazı kaçınma kuralları, yasakları daha da ileri götürür; örneğin, Sıwazi’lerde ve birçok başka aşirette, bir kadının, kocasının kendinden yaşlı erkek akrabalarının isimleri anması, hatta ses olarak onlara benzeyen heceleri söylemesi tabudur. Polinezya’da büyük şeflerin manaları öylesine güçlüdür ki, çeşitli tabularla yapacakları şeyler sınırlandırılmıştır. Böylece kendileri de şeflerine karşı pek çok tabu uygulamak zorunda olan aşağı halk tabakasına ziyan vermeleri önlenir. Halk tabakasını bazı besinleri yedekten men etmeye kadar varan bazı tabularla, sosyal mertebelenme sağlanmış olmaktadır. Yiyecekle ilgili tabular en yaygın olanlardır. Klanlarda, özellikle Avustralya’dakilerde totem hayvanı yemek çoğu zaman tabudur. Yemekle ilişkin başka tür kısıtlamalar da vardır; Kakadu aşiretinde geçiş törenlerinden birini geçiren erkek çocuğun bazı hint patatesi (yam) türlerini, kertenkele, yılan, devekuşu, dişi opossum ve su kaplumbağası gibi besinleri yemesi yasaklanır. Din-büyü içerikleri de olmakla beraber bu tabu, aynı zamanda besin kaynaklarına güvenemeyen ve politik Örgütünde yaşlıların gençlere göre çok daha imtiyazlı durumda olduğu bir toplumun ekonomi düzeyini yansıtmaktadır. Hawaü’de kadınların muz veya hindistancevizi yemesi, veya erkeklerle birlikte yemek yemeleri tabuydu. Bu geleneklere göre düzenlenmiş, kadın ve erkek arasındaki statü ve rol farklarının bir başka örneğidir.

Polinezya’ya has, rahui olarak adlandırılan şeflere ve asillere ait toprak ve balık avlanma, yerlerine halkın girmesini yasaklayan tabu şekli ekonomik temelleri ve sosyal yapıyı yansıtan bir başka örnektir. Noa terimi, yetişme evreleri sırasında tabu ilan edilmiş bir besinin, ilk ürünleri ilahlara sunulduktan sonra, üstüne konan yasağın kaldırılmasını ve genel tüketimin serbest bırakılmasını belirtir.

Kitapta kültür organizasyonunun birkaç örneği verilmiştir; birkaç tanesi de belirtilmiş olan ayrıntılardan çıkarsanabilinir. Kültür ve toplumu bir makineyle karşılaştırılabiliriz. Örneğin, bir otomobilin akümülatörü, distribütör, buji, silindir, vantilatör kayışı ve pek çok başka kısmı vardır. Bu parçaların her biri ilginçtir, fakat motorun tümünden ayrılmış olarak ve tek tek incelendiklerinde, işleyiş açısından hiç bir şey ifade etmezler. Aynı şekilde, bir toplumun kültürünü meydana getiren çok sayıda eleman, ancak, araların ilişkiler saptandığında anlam kazanır ve toplum sürekli oluşum halindeki bir ünite olarak kavranabilir. Bu noktaya varan antropologa düşen son iş, ilkel toplumların sosyal süreçlerini geliştirmekteki yetenek ve başarısı önünde saygıyla eğilmektir.

Kültürün farklı yönlerinin bütünlemesi konusunda pek çok başka örnek verilebilir. Giderek, akıl hastalıkların —anormalliklerin— belirtileri bile sıkı sıkıya toplum için normal sayılan davranış kalıplarına bağlıdır.

Beyazlar, ekonomik, sosyal, dini ve diğer çeşitli başkalarıyla birlikte ilkel toplumlara sızmaya çalıştıklarında, yerlilerde haklı olarak derin bir güvensizlik ve kin duygusu ortaya çıkar. Yaşama tarzları bütünüyle değişir ve aşiret örgütü kurallarının kesin bir şartlanma oluşturması nedeniyle, pek çok grupta yeni bir uyum sağlama olanaksız hale gelebilir. Bu gibi durumlarda ortaya çıkan .en yaygın tepki, dine yeniden, dört elle sarılmaktır. Okyanusya’da bu tutum, atatanrıların mananın türlü şekilleriyle yüklenmiş bir gemiyle döneceklerine inanılması nedeniyle Kargo Kültü (Cargo Cults) olarak adlandırılır. İşte o zaman beyaz adamlar topraklarından sürülecek ve eski aşiret düzenleri yeniden yürürlüğe girecektir. Bu tür kültler Kuzey Amerika’da da gelişmiştir.

Kızılderili geleneksel yaşamının gittikçe artan beyaz baskınlığının sonucu altüst oluşu,, yerlilerde sonsuz bir umutsuzluğun yerleşmesine yol açmıştır,, Bu şartlar içindeki., insanların aralarından biri olan ve onlara ölü atalarının dirilip beyaz adamları topraklarından kovacağını, kendileri için kutsal manda ve. geyiğe eski yerini geri vereceğini, eski örf ve geleneksel değer yargılarını yeniden güçlü kılacağını haber veren bir peygambere umut ve inançla bağlanması olağandır. Bunları gerçekleştirmek için gerekli olansa, sadece köklü bir inanç ile dini ayin, dans ve törenlerin uygulanmasıdır. 1869’da Nevadalı bir Paiute kızılderilisi, “İlk Hayalet Dansı” olarak bilinen bu tür bir kültü yaymaya başladı. Hızla yayılan kült, Kayalık dağların batısına sıçradı ve 1871’lerde bütün Kaliforniya aşiretleri tam bir kaynaşma içindeydi. Bundan da ünlü olan ve 1890’da korkunç bir hızla Dakota, Arapaho, Kiowa ve diğer ova Kızılderili aşiretlerine yayılan “İkinci Hayalet Dansı”dır. Bu kültü Wovoka adlı bir büyücü başlatmıştı ve uygulanması gereken danslar alışılagelenmiş türden, kuşatıcı hayallerle dolu, delicesine coşkunluk ve kendinden geçme nöbetlerinin yer aldığı tapınmalardı. Bu türden pek çok dini kargaşalık Amerika’nın başka yörelerinde olduğu gibi, Güney Afrika, Nijerya ve Yeni. Gine’de de görülmüştür.

Yer darlığı nedeniyle bu kısa incelemeyi burada kesmek zorundayız. Din-büyü faaliyetleri çok önemli olmakla beraber, bütün ömürlerini bu konuya adamış toplum sayısı çok azdır. Toplumların çoğunda, insanların büyük çoğunluğu, yaşamlarını bizim sürdürdüğümüz, gibi, günlük uğraşılarla geçirmektedir. Bunlar, çalışmak, çevreyle savaşarak besin sağlamak, boş vakitleri değerlendirmek, sevişmek, uyumak ve rüya görmektir. Eğer doğaüstüyle bizden çok daha fazla ilgilenenler varsa, bu onların bizim artık bildiğimiz bazı İlmi olguları hala öğrenmemiş olduklarını gösterir. Yakın geçmişe doğru atılacak bir adım, bizi batıl itikatların kol gezdiği, her evin bir büyücü, her yatağın bir habis ruh, kendi dinininkilerin dışında her tapmağın şeytanlar barındırdığına inanılan bir İngiltere’ye götürecektir. Bilimsel ilerleme tarihinin büyük gerçeklerin keşfinden çok, yanlışlıklardan yavaş yavaş arınmamıza dayandığı öne sürülmüştür. İlkel toplumların bizlerden farkı, yanlışlardan bizim kadar arınamamış olmalarına dayanmaktadır.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe