Din Nedir?

Abdullah Rıza Ergüven


Sahi, din denilen olay ne? Bir ya da birkaç tanrıya inanmak mı? Ama din denilen olayı böyle bir deyim de içermiyor!

Din tinbilimcisi Leuba (Religionerna i historia och nutid, s.7) elli yıl çalışarak, 48 çeşit din tanımına ulaştı. Böylece insanın din adıyla inanmış oldukları temelden, birbirinden apayrı durumlar da ortaya çıkıyor. Din böylece karmaşık bir duruma bürünüyor. Bundan, dinlerin toplumla birlikte insan imgesinin bir ürünü olduğu gerçeği de ortaya çıkıyor. Tanrı sözkonusu olunca da, gerçek bir tanrıya değil de, kendi imgelerimizin ürünü tanrıya ya da tanrılara inanmak durumuna düşüyoruz.

Din tinbilimcisi Amerikalı J. B. Pratt, bireylerin başa ya da baştakilere karşı durumları ve “ kendi çıkarlarını gözetlemek amaçlı” bir deyime ulaşıyor. Demek din, her şeyden önce bireyin, dış güçlere karşı kendi çıkarlarını koruma amacını da üstlenmiş oluyor. Daha açık bir deyişle birey yalnızdır, sığınmak zorunda kalıyor ve onmasızlıklar karşısında din denilen olay sinsice araya sokuluyor! Soru şöyle de sorulabilir: son üç dört bin yıllık bir oyun mu din? Değilse, dinin kaynaklarını yine insanda aramak zorundayız. Çünkü insanın dışında, daha başka bir deyimle insansız bir doğada din olayına rastlanmaz! Dinozorlar döneminde, 70140 milyon yıl önceleri, hiçbir din olayına rastlanmamıştır. Neden? Çünkü insan daha oluşmamıştı. İnsan daha yoktu. Bu durumda da din, bütün öbür sanatlar; el işleri... İnsan yapıtıdır! Dahası, dinozorlar döneminde tanrılardan söz edilemez! nasıl söz edilebilsin? İnsanın olmadığı yerde tanrılara yer yok! Demek, bu durumda da tanrıları yaratan insandır!..

Türkan çocuğu Homo erectus türüne değin kimi taşılların kanıtladığına göre ilk insanın, yaklaşık yedi milyon yıl önce gelişmeye başladığı görülüyor. İki milyon yıl önce de insanın ilk tarihine karışmış oluyor Homo Erectus! (Richard Leakey: Hur Menniskan blev till, s. 13)

Ateşi ilk bulan Homo Erectus’dü. Gerçekte üç devrimin yeryüzünden oluştuğuna tanık oluyoruz:

a)       İlk yaşamın 3 milyar 500 milyon yıl önce ortaya çıkması...

b)      İkinci devrim, birkaç gözenekli örgenliklerin oluşumu. Bu da yaklaşık yarım milyar yıl önce...

c)       Üçüncü devrim: İnsel bilincin oluşumu, 2,5 milyon yıl önce...

Böylece yaşam, kendi kendine insanda bilince ulaştı! İşte bu üç devrimin sonuncusundan, insel bilinçten önce imge-tanrıların hiçbiri yoktu?

Tanrıları yaratan kim?

Bütün sanatlar gibi insanla, insan bilinciyle sayıları 300 milyonu aşan tanrılar yeryüzünü kapladığı gibi, din ve inanç birliklerinin sayısı da 20 bini aştı günümüze kadar!.

Şimdi soruyorum sevgili okuyucularıma:

Yaratıcı kim?

Elbette biz insanlar... Bu gerçeği yargılıkta da vurguladık (İst. Adliye Sarayı: 24 Nisan 1996).

Kültür bakımından oldukça ilkel Avustralya, Amerika haklarının davranışları, ilkçağ insanlarının davranışlarına benziyor. Bu da gösteriyor ki, günümüzün tektanrıcı dinlerinin kökenlerini kendinden öncekilerden Sümer’de, Mısır’da; ilkçağ insanlarının eğilimlerinde aramak gerekiyor.

Demek ilkçağların ilkel, ekinsel davranışları, zamanla onların inançları olmuştur. Gerçekte insanın varlaşmaya, bilinçlenmeye başlamasından günümüze bir “Tanrı” ortaya çıkıp da, “işte o aradığınız Tanrı benim” diyememiştir. Olsaydı derdi! Dinlere göre tektanrılı göksel dinlere göre de Allah her zaman insana benzer olarak tasarlanmıştır. Yaratan insandı, başka kime benzetecekti?

Düşünmeye, imgelemeye başlayan ilkçağ insanlarını gök, olanca derinliğiyle göğün maviliği çekmiş, onları kendisine imrendirmiştir. O zaman gökte Güneş, Ay, yıldızlar, kuyrukluyıldızlar, göktaşları bu insanların hayranlığını çekmiş. Onlar da göğe, yıldızlara güneşe, Aya tanrı gözüyle bakmışlardır. Böylece aradıkları belirsiz kimliklerini bulduklarını sanmışlardır.

İlk “hayal eden” insan da gözleriyle ne görmüşse ona inanmak gereği duymuştur. Güneş’e Ay’a, yıldızlara, Venüs gezegenine... Göktanrıları arasında gökgürlemesi, yağmur ve doğurganlık tanrıları da var. Gök de tanrı olarak algılanır. Ana toprak yağmurla döllenir.

Birçok tanrılar da, tanrılaşan insanlar (aposteoserik)’dır. Bunlar ünlenen tarihsel kişiler. Tanrı gözüyle bakılır bunlara o çevrenin insanlarınca! Bunlar öldükten sonra da tanrı diye tapılır. Demek ilkçağ insanlarına göre tanrılar da ölür. Ölen tanrı insan, demek ölmekle tanrılığından bir şey yitirmiyor!

Örneğin İslam Dürzileri arasında Al-Hakim, Japonlar arasında Tenjin bilinen tanrılar arasında yer alır.

Böylesi inançlar da bütün zamanlar boyunca süregelmiştir. İmgeleyen, tasarlayan insan her çeşit tanrıyı yaratıyor demek! Bütün bu verdiğimiz örnekler de özetin özeti...

Kamutanrıcılık (panteizm)’a göre, tanrı, evrende her yerdedir. Bu durumda her şey tanrısal oluyor belki! Kimi zaman evren, tanrının bedeni diye onaylanır. Bu durumda göksel tanrılar yuvalandıkları yerlerde kendiliğinden yok olur. Gerçekte din sözcülerinin tanrıları, panteizmle yok olmak zorunda!

Demek insanlar “birine, bir güce” sığınacağım derken, tanrıları çoğaltmışlar, bir’e indirmişler; oysa o Bir’den de ses gelmemiş 7 milyon yıldan beri...

Dahası tanrılık durumları özdeş ve benzer işlevlerle kimliklerini buluyor birbiriyle. Öyle ki esinleyen de özdeş “iktidar”a koşuyor: Mısır’da Amon ve Ra, Babil’de Bel (Enli!) ve Marduk gibi...

Bütün dinler ortaklamayı, ortak inancı gözetir. Bu güçle sürdürür yaşamını. Bir din, bir de bakarsınız gözyaşına bakmadan ölür gider. Ortak inancını yitirince! İmgeler üstüne kurulan bütün dinler (dinler imgeler, çıkarlar üstüne kurulmuştur her zaman) bir gün ölmek zorunda! Günümüze dek binlerce dinin öldüğü gibi!..

Gerçekte bütün dinler, inanç birlikleri temeli olmayan imgelerle bezenmiş, çıkarlarla desteklenmiş ve dışarda gerçeği olmayan, bir gerçeğe dayanmayan sayıklamalar. Bu sayıklamalar da Efendi Ağa’larca halka onaylatılmış. Sonra da bu Efendi Ağa, Rabbü’lAlemin kılığına sokularak göğe uçurulmuştur. Sömürü düzeni ilkin din sömürüsüyle (kafaların sömürüsü) başlamıştır yeryüzünde! Ne zaman? Belki 50 bin yıl önce, belki de 500 bin yıl önceleri...

Bir din ne denli katı, ne denli bağnaz, ne denli değişime uğramıyorsa; o denli de ölümcüldür! insan yaşamı her an değişkenlik içinde. Değişmek zorunda olan yaşam karşısında dinin durağanlığı; dinin ölümünü düzenler! Çünkü kalıp kalıp verilen bir din yok, insanın düzenlemiş olduğu bir din vardır.

İnsan ölür, onun inancı da ölür, inandıkları da yok olur! Arı öldükten sonra bir daha vızıldamaz! Anıran eşek anırmaz olur! İnsan için de öyle! Doğanın doğrultusu bu! Bu gerçeği onaylamak zorundayız. Öyle olmasaydı, sayıları 300 milyonu aşkın tanrılara karşın depremler olmazdı!

Din sözcüleri ölür, öldükten sonra tanrıları da konuşmaz olur! Neden? Çünkü onlar da ölmüştür! Bu tanrılar onlardan önce de yoktu! Tanrı elçileriyle başlayan tanrı, tanrı elçileriyle ölen tanrı; bu tanrı elçilerinin kendilerinden başka ne olabilir? Bunu hiç düşünmediniz mi? Bana yanıt verebilir misiniz?

Hani Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in tanrıları?

İlkel insanlarda, ilkçağ insanlarında ölüm, doğal olmayan bir yitişti. Bugün bile çoğunluk, ölümü doğal karşılayamaz.

İnsanın yaşayıp bir gün birden yok olması usun alacağı şey değildi! Her şeye karşın, ölüme karşı direnmek zorunda kaldı. Tasarımlarıyla, imgeleriyle gerçekleştirmeye çalıştılar ölümden sonraki yaşamı. Göksel dinler (tektanrıcı dinler) “Öteyer”e göçürdüler insanı. Orada Cennetler, Cehennemler kurdular kafalarında, Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamlıkta olduğu gibi! Hele yazıdan yoksun ilkçağ insanları ölüm karşısında şaşırıp kalıyorlardı. Gerçekte ölen insanın yeniden dirildiğine hiç kimse tanık olmadığı gibi, varsayılan bir Tanrı da bunun böyle olduğunu kanıtlayamamıştır. Tarihin karanlık dönemlerinden günümüze dek böyle bu! Bir yolunu bularak özellikle Hint dinlerinde “ölüm yeni bir yaşam için geçiş”tir deyip çıktılar! Yazıklı insanları yeniden sünepeleştirmek için!..

Daha başka halklar da ölüm karşısındaki ürküyü, korkuyu, onmasızlığı yenmek amacıyla başka biçimler aradılar!

Bir bölüm halklar da insanın öldükten sonra mezarda yaşadığına inandılar. Böylece ölüyü gömerken, çeşitli araçlar, yiyecekler koyuyorlardı ölüyle birlikte mezarlara! Varolduğu sanılan ya da inanılan tanrı da “Ne yapıyorsunuz? Akıntıya kürek çekiyorsunuz! Yok yere bütün çabalarınız boşa gidiyor” demiyor, ya da bunun tersini söylemiyordu. İnsanlar böyle hep oyalanmak yaşamlarını sürdürdüler. Bu oyalanmak bekleyişler onların kromozomlarına işledi. Sonra da hep tanrı umutlarıyla boşa yelmiş oldular. Ölüm imparatorlukları bile tasarladılar. Ölülerin tinleri bir araya toplanarak Yer yaşamı sürdürüyorlardı kendi olurlarına göre. Hani, her şey artık insanın imgelemine göre oluyordu ya; bir gün bir Dalai Lama çıktı, “dünyaya 29 kez gelip gittiğini” yutturmaya başladı. Sümerler döneminde Çoban Kral Dumuzi de böyle yapıyordu. Her kış ölüyor yaz gelince yeryüzüne çıkıyordu!

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe