+ Büyüt
- Küçült  
 

 

Felsefe

 

 

 

Din Felsefesi Ve Peter Vardy

Julian Baggini & Jeremy Stangroom

 

Pek çok felsefecinin özgeçmişinde Serbest Muhasebeciler Enstitüsü ve Pazarlama Enstitüsü bursu veya Londra Borsası’nda kayıtlı şirketlerin yöneticiliği ya da başkanlığı gibi özellikler yoktur. Peter Vardy’nin ise özgeçmişinde bunlar yazılıdır. Ama onunla tanışır tanışmaz kanınız ısınır.

Vardy kabına sığmayan bir adam. Bizi okulunun kapısında karşıladıktan sonra kahve hazırlamak için gittiğinde odasında beklemeye koyulduk. Mutfaktan bir balerin gibi neredeyse ayaklarının ucunda dönmüş ve bize bu güne kadar içtiğimiz en koyu kahveyi getirmişti. Kimseyi rahatsız etmeden sohbetimiz için başka bir odaya geçtik.

Vardy’nin sohbeti de vücut hareketleri gibi hızlı. Oldukça çevik ve sınırsız bir enerjisi var. Kendi yazdığı Puzzle adlı felsefe serisi kitapları geniş bir okuyucu kitlesini hedeflemişken neden beşincisinde kaldı diye insan merak ediyor. Oysa böylesi bir adam o kitaplardan tekinin bir haftada üstesinden gelirdi.

Bu sınırsız enerji girişimciliğine de yansımıştır ve geçmişteki işlerini anlamamıza yardımcı olur. Vardy yalnızca fikirlerle ilgilenmemiştir. Yaptığı işlerin sunumu ve iletişimi ile de ilgilenmiştir. Derslerin Power Point sunumları iş dünyasında çok yaygın olan ama akademik felsefede pek uygulanmayan bir şey iyi bir sunuma gösterdiği önemin küçük bir göstergesi sayılabilir.

Vardy aktif akademik yaşamı boyunca Londra Din Çalışmaları Topluluğu’nun başkanlığım ve Britanya Din Felsefesi Topluluğu’nun kurucu üyeliğini yürüttü.

Vardy şimdi Heythrop Koleji’nin müdür yardımcılığını yürütüyor. Bu kolej Londra Üniversitesi’nin ilahiyat bölümünü oluşturmaktadır. Vardy en fazla, birçok dile çevrilmiş din felsefesine giriş kitaplarıyla tanınıyor. Gariptir bu kitaplardan biri, The Puzzle of God, Tanrı’nın varlığına dair standart savlan üstün körü incelemiş olsa da Vardy bu savlarla pek ilgilenmiyor.

‘Bence, Tanrı’nın varlığına dair savlar sadece zaman kaybı. Üstelik bana sıkıcı geliyorlar. Bir felsefeci olarak bu savlarla ilgilenirim. Ben yapılan yeni yorumlarla ilgileniyorum. Özellikle ontolojik sav bence hayranlık verici güzellikte. Özellikle de Normun Malcolm gibi birisi ele aldığında daha bir güzel görünüyor. Ama temelde sıkıcı olduklarını düşünüyorum çünkü din bu savlara dayanmıyor. Hiç kimse şöyle laflar etmez: “Tanrı’nın var olma şansının yüzde 68 olduğunu düşünüyordum ama geçenlerde The Philosophers’Magazine dergisini okuduktan sonra bu oran yüzde 71'e yükseldi ve bu yüzden Cizvit olmaktan vazgeçtim ". Bu çok saçma. Bu sebepten bu savların ilginç olmadığını düşünüyorum. '

'Sadece sıkıcı olmadıklarım aynı zamanda yanlış da anlaşıldıklarım söyleyebiliriz. Aquinas’ın Tanrıyı kanıtlamak için kullandığı ‘Beş Kanıt’ı ele alalım. Bunların temelde Tanrı‘nın varlığını tamamen akılcı temellerle kanıtlama girişimi olduğuna inanılır. Gelgeldim ‘Aquinas ateistlere inancın akılcı olduğunu göstermeyi denemiş olsa da bana göre bu son derece tartışmalı bir şey. Aquinas’ın yaptığı şey zaten inanmış olan birine inancın akılcı olduğunu göstermek. Aquinas’ın bu kanıtı tek başına yeterli gördüğünü düşünmek pek akla uygun değil. Eğer Sununa

Theologıae adlı kitabında yazdıklarına bakarsanız 'Beş Kanıt’a ayrılan bölümler son derece azdır. Eğer gerçekten de her şeyin buna dayandığını düşünmüş olsaydı kesinlikle çok daha fazla yer ayırırdı.’

Diğer ilahiyatçılar Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için bu tür tek atışlık kanıtlar sunmaktan ziyade birçok örneği bir arada sunmayı denediler. Bu durumda birçok sav bir araya gelerek toplu bir kanıt örneği oluşturur. Öte yandan da Tanrı kanıtında kullanılan savların Tanrı’nın varlığının çok daha olası olduğunu göstermeye yarayıp yaramadığını anlamak için olasılığa dayalı savları öne sürüyorlar. Fakat Vardy bu çalışmaları da inandırıcı bulmuyor. Ama bu çalışmaların başarılı olup olmadığı hususunda hemen karar vermemiz gerektiğini de düşünmüyor. ‘Siyah ve beyaz gibi net ayrımlar değil bunlar. Tabii ki Tanrı’nın var olduğunu kesinlikle kanıtlayacak değiller. Bence şu soru daha ilginç olurdu: Bu savlar Tanrı’nın var olduğu önermesini daha ikna edici bir hale getirebiliyorlar mı?’

'Benim burada sorunlu gördüğüm şey asıl meselenin varsayımlarımızın ne olduğuna gelip dayanması. Bu yüzden Swinburne diyecektir ki mesela bütün kanıtları bir araya getirin Flew bu kez de delik kovalardan söz edecektir, bu sebepten gerçekten de asıl önemli olanın varsayımlarınız olduğunu düşünüyorum. Başarı ve başarısızlık “evet Tanrı’nın varlığı kanıtlanır "ya da “hayır kanıtlanamaz" ölçütleriyle değerlendirilmemeli daha ziyade “olasılığı arttırıyor mu? "sorusuyla değerlendirilmelidir.’

Doğal ilahiyatın, inancı akılcı temellere dayandırmasına sırtım dönen çoğu insan fideizme dönüş yapıyor. Fideizm, sadece imanın inancı meşrulaştırabileceğini öne sürer. İman, akıldan bağımsızdır.

‘Fideizm kulağa hoş geliyor. Çünkü temel çerçevenizi meşru göstermek zorunda değilsiniz. Temel bir çerçeve içinde iş görüyorsunuz ve inançlı bir insan olarak kendi çerçevenizin doğru olduğunu biliyorsunuz. Eğer iman etmiş bir Müslüman isem Kuran’ın Allah tarafından gönderildiğini biliyorumdur ve bunu sorgulamam. Bunu kanıtlayabilir miyim ki? Tabii ki kanıtlayamam. Bu çerçeve içerisinde akıl yürütürüm. Eğer iman etmiş bir Hıristiyan isem İsa’nın teslis inancı içerisinde yer alan ikinci kişi olduğunu ve dirildiğini bilirim. Yine aklımı bu çerçeve içinde kullanırım. '

‘Öte yandan vahiye başvurmak felsefi açıdan bir kaçamak olarak düşünülebilir çünkü hangi vahiyi seçeceksiniz? Hıristiyanlık içerisinde bile neyin vahiy edilmiş olduğuna dair farklı teoriler vardır. Bazı insanlar Kilise yoluyla olduğunu söyleyecektir. Bu daha çok Katolik gelenek içerisinde dillendirilir Bazıları da İncil’i okuyarak ya da doğrudan diyecektir. Hangi vahiyi seçiyoruz?’

Fideizm’inen sofistike atası reform epistemolojisidir. Vardy’ye göre, bu görüş, ‘inancımızın kanıta gerek duymadığını söyleyerek kendimizi meşrulaştırdığımızı söyler. Çünkü bizler itinayla düzenlenmiş bir “noetik yapı ”ya sahibiz. Yani dünyayı doğru bir gözle anlamak bize lütfedilmiştir. Siz felsefecilere boyun eğmeyi reddediyoruz çünkü bu, aklın Tanrı’yı anlayabileceğini varsaymak olurdu. Biz vahiye inanıyoruz ve dünyayı doğru bir biçimde anlıyoruz. Sizinle akıl yarıştıracak değiliz. Bunu yapmak doğal ilahiyatın işidir. Bunun yerine sizin için dua edeceğiz ki Tanrı’nın inayeti sizi de bulsun.'

Reform epistemolojisinin Alvin Plantinga gibi ciddi savunucuları vardır. Fakat Vardy bir türlü ikna olmuyor. ‘Bizi bir yere götüreceğini sanmıyorum. Hangi vahiyi tercih ediyoruz? Tüm bunlar yüksek sesle haklı olduğumu biliyorum demekten ibaret.’

Fakat reform epistemolojisi fideizmden önemli bir açıdan farklıdır. ‘A ivin Platinga püskürtücü adım verdiği fikrin taşıdığı imkanı kabul ediyor. Demek istediği şu: inanç yapısı içerisinde, yapının tutarsız olduğu gösterilebilir. Sonuç olarak eğer siz tüm yapının tutarsız olduğunu gösterecek savlar öne sürebilirseniz onu reddedebileceğimizi söyleyecektir. Böylelikle püskürtücülere karşı koyulabilir Burada püskürtücü kötülük problemi olacaktır ve bu da bir teodise ile püskürtülebilir. Fakat fideizmden farklı olarak Platinga yapının içerisinde tutarsız olduğunun gösterilmesi imkanını kabul etmektedir '

Vardy’nin bu görüşte sorunlu bulduğu şey şudur: 'eğer inanç sistemi içerisinde yer alıyorsanız her hangi bir kanıta gerek duyulmamasının neden mantıklı olduğunu insanlara gösterebiliyorsunuz. Gelgelelim eğer dışarıdan biriyseniz sistemin ön kabullerini rahatlıkla reddedebilirsiniz. Reforın epistemolojisine bağlı birini ele alacak olursanız onun savlarını kendi inancınıza uygulayabileceğiniz gibi diğer dünya dinlerinin savlarına da uygulayabilirsiniz. O halde neden birini değil de ötekini seçelim ? ' Vaıdy ayrıca Tanrı, cennet ve cehennem gibi kavramların gerçek varoluşunu reddettiği halde dini inancını koruyan Don Cupitt gibi gerçekçiolmayau düşünürlere de saygı duymaktadır. Vardy özellikle Wittgenstein ile kurdukları ilişkiyi takdir etmektedir. Wittgenstein sözcüklerin anlamının dilkullanan topluluk içerisindeki kullanımlarıyla belirlendiğini iddia etmişti. Tabii ki bu kaba özet Wittgenstein’in karmaşık konumuna oldukça haksızlık ediyor. Yine de bu temel öncülden hareketle bazı antigerçekçiler dini Wittgensteincı bir çizgide savunmak istediler. Bu düşünürler, dinsel dilin neyi ifade ettiğini eğer onu kullanan dinsel topluluğun bir üyesiysek gerçekten anlayabileceğimizi söylediler. Dinsel ifadeleri dinsel olmayan bir bakış açısından değerlendirmek meselenin özünü kaçırmaktır. Bu, Tanrı’yı insanlar, ağaçlar ve bitkiler ile aynı düzeyde bir varlıkmış gibi değerlendiren iddialar için de geçerlidir.

'Wittgenstein dinsel ifadelerin karmaşıklığım ve çok yönlülüğünü görebilmiştir. Örneğin Frazer’ın The Golden Bough kitabını eleştirmiştir. Frazer bu kitabında Afrika dinlerini araştırıp onlar üzerinde egemenlik kurmak için batı antropolojisini kullanıyordu. Wittgenstein bu yaşam biçiminin çok yönlülüğünü böyle anlayamazsınız diyordu. Ne olup bittiğini anlamak dışında Wittgenstein gerçekte ne yapıyor olduklarını yargılamaya kalkışmayacaktı. Katolik bir insanın çıkıp ortalığa şunu dediğini düşünün: “Şu elimdeki Isa'nın kanıdır”. Siz de hemen fırlayıp şöyle diyorsunuz: “Az önce laboratuarda analiz ettirdim ve İsa’nın kanı olmadığı ortaya çıktı Wittgenstein bunun çok büyük bir gaf olduğunu söylerdi. Gerçekten de aptalca olurdu bu. Wittgenstein ise dinsel gramerin nasıl iş gördüğünü anlamaya çalışırdı ve bunu o alana bırakırdı. '

Buna karşın bazı realizm karşıtı yorumcular dinin, bir dil inşasından başka bir şey olmadığı sonucuna vardılar. Dünya, dil kullanıcıları tarafından yaratılır fakat bu dünyalar gerçek, nesnel bir varoluşa sahip değillerdir. Bundan ötürü ‘Tanrı’ ve ‘öte yaşam’ gibi sözcükler hiçbir şeye karşılık gelmezler. Vardy’nin bunun bir hata olduğunu düşünmesinin nedeni ‘Wittgenstein’ın felsefenin her şeyi olduğu gibi bırakması gerektiğini düşünmesidir. Realizm karşıtı yorumcuların yaptığı şey bu değildir. Onlar ısrarla şunu söylerler: eğer doğru olduğu gösterilemiyorsa yani kanıtlanabilir bir biçimde ki, neredeyse doğrulamam, pozitivist bir varsayımdır bu o zaman salt gramerdir. İşte bu “salt gramer”dir anlayışı hiç de Wittgensteincı değildir. Gerçekçi olmayanlar Tanrı’ya inanırlar hem de Tanrı’nın var olduğuna bayağı bir inanırlar. Fakat var olmakla kastettikleri temelden farklı bir şeydir çünkü doğruluğun tutarlılık teorisi çerçevesinde işlerini görürler. Bu teoriye göre doğruluk sizin çerçevenize bağlıdır. İnancın çerçevesinde Tanrı var olmaktadır.’

Vardy bu görüşe karşı belli bir sempati besliyor. Çünkü bu savlar doğruluk ve anlam üzerine kendi ilgilerine yakın düşmektedir.

'Asıl mesele bence Tanrı hakkında konuşmanın günümüzde ne anlam ifade ettiğidir. Önceden işler kolaydı. Bundan elli yıl önce kimisi Tanrı’ya inanır kimisi de inanmazdı. Flew ve Russell böylesi bir tartışmanın içindeydi ama artık geçmişte kaldı. Sorun, Tanrı’yla neyi kastettiğinizdir. Gerçekçi olmayan biriyle konuştuğunuzda şurası açıktır: Tanrı’nın var olduğunu “Tanrı ” adı verilen bir varlığa işaret etmeden nasıl açıklayabileceğinizin çeşitli yolları vardır. '

Çoğu kitabında bu yönünü gizli tutsa da Vardy sıradan bir yorumcu değildir. Kendi fikirleri vardır ve bunlar salt akademik olmaktan uzaktır. Tanrı hakkında yazdıklarından ve bize şu ana kadar söylediklerinden onun bir tür gerçekçi olduğu izlenimine kapılıyoruz. O’na göre Tanrı, gerçek, bağımsız bir varlık olarak vardır. Peki neden bunlardan söz etmiyor?

‘Nereden geldiğimi ifade etme konusunda çok dikkatli olmaya özen gösteriyorum. Çünkü eğer kişi bir gerçekçiyse yanıldığı durumlar ortaya çıkabilir ve alçakgönüllülük son derece önemlidir benim için. Tanrı’nın varlığını kanıtlayacak nihai savlar olduğunu düşünmüyorum. Eğer tüm yaşamımı bunun üzerine inşa edersem yanlış sonuçlara varabilirim. Hatalı olduğum anlarda sahte bir kesinlikle insanları ikna etmeye çalışmak bence tam bir çılgınlık.’

' Gerçekçi olmayanlarla aynı fikirde olmadığımı söylüyorsan evet onlarla aynı fikirde değilim ama haklı da olabilirlerdi. Bence bu yüzden ciddiye alınmaları gerekir. Savunduğum herhangi bir konumun yanlış olabileceğini anlayacak kadar felsefeciliğim vardır. Fakat kişi tüm hayatı boyunca felsefeci kalmaz. Kendi yaşamını kendisi kurmalıdır. En nihayetinde de din, yaşamını neyin üzerine kurduğunla ilgilidir. Bu hiç de felsefi bir kanıtlama sorunu değildir.'

‘Bence Hıristiyanlığın temel ilkesi, kişinin Tanrı adım verdiği bu nihai varlıkla ilişki içinde olması ve bu gerçeği kendi dünyamızda doğru bir şekilde sonuna kadar yaşama isteğidir. Öğretiler ve doktrinler bir anlamda ikincildir. Falan öğretinin doğru olduğuna ikna oldum demekle ilgili bir şey değildir nasıl yaşadığımızla ilgilidir daha çok.’

Vardy, Kari Rahner’in Kutsal Muamma adım verdiği Tanrı anlayışından söz eder. Bu kutsal muamma ‘ilişki kurabileceğimiz bir ötekidir, bizim kurduğumuz bir öteki değil. Hesap verdiğimiz ve sorumlu olduğumuz, kendimizi dayadığımız bir ötekidir.’ Vardy’ye göre bunu inkar eden gerçekçi olmayanlar bir noktayı gözden kaçırmaktadırlar. ‘Kişi bir kriz anındayken ya da dua halindeyken dini deneyim ve ölümden sonra yaşam imkanı açısından bir anlam karşısına çıkar. Ölüm kamplarında', bir ötekiyle ilişkide, bu öteki tarafında sevildiğinizde ya da bağışlayın felsefi bir terim olmayacak ama birisinin kolları arasındayken ve dinsel arayış içindekiler için önemli olan daha büyük bir şey söz konusu olduğunda hep bir anlam vardır.’

Vardy’nin kendi ifadesiyle ‘felsefi bir terim değil’ diyor. Her ne kadar fideizmi ve reform epistemolojisini kabul etmese de Vardy her iki görüşle kanıtı olmayan bir kanaati paylaşıyor. Bu ötekinin var olduğu kanaatini felsefi olarak haklı çıkaramam. Peki kanıtlayabilir miyim? Hayır. Olası olduğunu gösterebilir miyim? Hayır, hiç de değil.

Vardy’nin din felsefesinin dinsel hakikati belirleyemeyeceği ve hatta dinsel hakikat olasılığını arttıramayacağı görüşüne bağlı olduğunu düşünecek olursak, din felsefesi için geriye kalan rol nedir?

Bence yaptığı şey öncelikle Tanrı fikrinin tümüyle gözden düştüğü bir toplumda bir alan açabilmektir. Ciddi bir olanak sunabilir ve eleştirel düşünmeye yatkın olan aklı başında insanlar tarafında ciddiye alınabilir. Pek çok insan din felsefesinin cinle periyle işi olmadığını anladı. İşte bu son derece önemlidir.'

Din felsefesinin ikinci görevi, bir felsefi savı tüm incelikleriyle takip edebilmek için bazı eleştirel çözümlemeler yapmak olabilir. Eğer belli bir Tanrı anlayışına sahipseniz bunun dinsel deneyim, dua ve mucize açısından ne tür sonuçları olacaktır? Çelişmezlik ilkesini savunarak başlayamazsınız saçmalıktan söz ederek başlarsınız. Eğer şundan söz etmeyeceksen bu dediğini söyleyemezsin. Eğer konumunuzu netleştirmezseniz gerekçelendiremeyeceğiniz şeyler karşınıza çıkabilir. Ellerini yıkamadan sofraya oturamazsın. Varsayımlarının ne olduğunu öncelikle bildirmelisin.’

Bu son söylenenler hem felsefe hem de ilahiyat için geçerliymiş gibi gözüküyor. İlahiyat ve felsefe arasındaki fark birincisinin var olan bir inanç çerçevesinde konuşmasıyken İkincisinin böyle bir zorunluluk altında olmaması değil midir?

'Sanırım, bu dediğiniz doğru. İlahiyat var olan bir çerçevenin içeriden araştırılmasıdır ama din felsefesi daha çok tüm bu çerçeveye dışarıdan bakıp neden bunun seçildiğini sorgulamaktır. Bu çerçeve nasıl iş görmektedir. Bu yüzden de bir din felsefecisi ilahiyata bakıp "tamam güzel de neden bu çerçevenin içinden hareket ediyorsunuz? " diye sorabilir. Neden şu kitaplar okunu

yor? Belki de tüm çerçeveniz yanlıştır. Din felsefesi daha geniş bir bakış açısına sahiptir. Biraz dışarıdan bakar.’

Ne var ki Vardy’nin felsefenin bırakın hakikati, herhangi bir dinsel çerçeve olasılığını bile belirleyemeyeceği görüşünde ısrarcı olduğunu biliyoruz. Peki bu durumda din felsefesi gereksiz değil midir? Vardy bu söylediklerimize katılmıyor. ‘Din felsefesinde görülecek çok iş var. İlahiyat karman çorman bir vaziyettedir, çünkü felsefeyle zerrece ilgilenmezler. Katolik geleneğin yaptığı iyi işlerden biri de felsefe ve ilahiyatı aynı anda ciddiye almış olmalarıdır. Eğer felsefeyi ciddiye almazsanız sonunda saçma laflar etmeye başlarsınız. Çoğu ilahiyat kitabı ne kastettiklerini hiç açık kılmadan Tanrı sözcüğünü kullanırlar Örneğin ölümden i sonra yaşamdan söz ederler ve siz de aklınıza gelebilecek her şeyi hayal edersiniz. Ruhlar hakkında konuşurlar ya da kıyamet gününde dirilmeden ve bedensel canlanmadan söz edip dururlar ama bir türlü felsefe yapmazlar. Bence felsefe ilahiyatı eleştirip
"sen neden bahsediyorsun ? ”diye sormalıdır. Ayrıca dine inananları konuştukları hakkında daha net olmaya zorlamalıdır Bence bu çok önemli bir roldür ve gözdağı verebilir İnanan insanların ; çoğunun felsefeden gözü korkar çünkü birdenbire düşünmek zorunda kalırlar ve bu nahoş bir durumdur onlar için.'

Vardy’ye göre din felsefesi daha geniş bir kitlenin kullanımına da açıktır. Bunun nasıl mümkün olacağını favori felsefecisi Pooh Bear’a gönderme yaparak açıklıyor.

Bence Pooh gerçek bir bilge ve kıskanılacak derecede bir nezaket sahibi. Felsefenin bilgiçlik taslama tehlikesi vardır. Eğer felsefe dişe dokunur bir şey yapacaksa sıradan insanın ilgisini
çekmek ve anlaşılır olmak zorunda. Yazdığım Puzzle kitapları serisinde yapmak istediğim, farklı konumları oldukça sade ve doğru bir şekilde ortaya koymaktı. Kendi konumumu geri planda

tutuyorum çünkü önemli olan bu değil. İnsanlardan bununla ilgilenmelerini istiyorum. Kendi yaşamlarını kurmak zorundalar ve ben de bu yüzden farklı konumlan yansıtmaya çalışıyorum. Pooh Bear iar önemlidir ve ben bilge birisi olmaktansa bir Pooh Bear olmayı tercih ederim. '

 

Seçilmiş Kaynakça

The Puzzle ofEvil (London: Fount, 1992)

The Puzzle ofSex (London: Fount, 1997)

The Puzzle of God, rev.edn (London: Fount, 1999)

The Puzzle of Ethics, with Paul Grosch (London: Fount, 1999)

What is Truth? (Sidney: University of New South Wales, 1999)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült