Felsefe

 

 

 

Din Bir İdeoloji midir?

Ahmet Yücekök


«Değer» kavramından anladığımız değişik birimlere ya da davranış kalıplarına verdiğimiz nisbî kıymetin tanımıdır. Değerler toplumsal kültürün bir parçasını meydana getirirler. Kültür ise kişinin, toplumun bir üyesi olarak edindiği bilgiyi, inancı, değerleri, sanatı, anlanlayışını, örf ve âdetleri, yasaları içeren karmaşık bir bütündür. Bu anlamda kişi kendine özgü yaşama koşullarını kaynaşmış bulunduğu toplumun kültür kalıplarına dayanarak sağlamaktadır. Ve gene bu cnlamda kişilik, kültür yapısının bireysel bir ifadesi, kültür ise kişiliğin kollektif ifadesi olmaktadır.
Din ise sosyolojik anlamda kişinin kültürünün bir parçası ve önemli bir sosyal kurum olarak grubun ortak malıdır. Böyle bir gruba doğan çocuk, grubun dinsel değer ve inançlarını kabul eder ve benimser. Böylece doğduğu grubun doğru ve yanlış olarak tanımladıkları şeyleri öğrenir, neyin iyi. neyin kötü ve neyin yapılmayıp neyin yapılması gerektiğini anlar. Bunları yapmadığı ya da benimsemediği takdirde de o grubun üyesi olamıyacaktır. Böylece dinsel değerlerin bütün bir toplum için uyuşumcu. kaynaştırıcı ve düzenleyici bir rolü bulunmaktadır.
Dinsel değerlerin, toplumun diğer değer sistemleri ile açık bir çelişkiye düşmediği bir ortamda, toplumsal yaşantıya anlam kazandırarak ve ne yapılması gerektiğine ait direktifler vererek kişinin davanışı ve vaziyet alışı üzerinde büyük etki sahibi olduğu kuşkusuz açıktır. Bu anlamda din. toplumun kültür yapısı içinde yaygın bir değer ve inanç sistemi olarak kaynaştırıcı ve eğitici rollerinin yanısıra kişi davranışlarına, ya açıktan açığa verdiği buyruklarla ya da topluma müphem ve mistik bir şekilde yaydığı inançlarla yön veren geniş kapsamlı bir ideoloji olacaktır.
Bunu daha etraflı bir şekilde, din'in ekonomik koşullara yön verdiğini öngören M. Weber'in yanı sıra, siyasal değerlerin din tarafından şekillendirilmesini ele alan Bellah'da da görmek mümkündür. R. N. Bellah'a göre Japonya'da Shinto dininin toplumsal ve dinsel değer sistemleri içerisinde sağladığı önem ve ağırlık bütün bir toplumu etkisi altında bulunduracak ve toplumdaki davranışlara yön verecek niteliktedir. Çin'de bir çocuğun anne ve babasını, ne koşullar altında olursa olsun, sonuna kadar savunmaya yönelten dinsel değerler. Japonya'da siyasal bir görünüm kazanmakta ve Japon çocuğuna Shinto dini, imparatora karşı çıkan anne ve babayı terketmeyi emretmektedir.
Bu arada şu da belirtilmelidir ki dinlerin, toplum üzerlerindeki etkisi yalnızca soyut bir günah kavramı ve bu günahın getireceği uhrevi cezanın korkusu değildir. Toplumdaki utanç duygusuna hitap ederek denetimlerini daha etkili bir şekilde yapan dinler sorunları yer yüzüne indirebildikleri için kişi davranışları üzerinde daha da etkili olabilmektedirler. Örneğin, gene Shinto dini kişinin utanç hislerine hitap eden bir dindir. Japonya'da utanılacak bir duruma düşen kimseyi ailesi de reddettiği için kişi kendini Shinto dininin elinden, utanmaz bir odam olsa dahi, kurtaramamaktadır. Bellah, Japonya'da okula giden oğlunun ardından şöyle bağıran bir anneyi örnek vermektedir: «Eğar başarılı olmazsan eve hiç dönme.»
Meiji döneminde siyasal bütünlüğü sağlamak için tekrar ön plana alınan imparatorluk kurumunu güçlendirmek için yaygınlaştırılan Shinto dininin, getirdiği değer ve inançlar bakımından, toplumu istenilen yönda etkilediği açıktır. Ama unutmamalıdır ki Shinto dinini de toplumsal koşullar önemli bir duruma getirmişlerdir. Bu anlamda toplumsal koşullarla değerlerin ve dinin arasında karşılıklı bir etkilenme ilişkisi görülmektedir. Fakat şimdilik bu karşılıklı etkilenme sürecine değinmeden, maddeci görüşe, yani dini toplumun yarattığı görüşüne değinmek gerekmektedir.
 

Din, maddeci tanıma göre, sosyo-ekonomik yapının oluşturduğu bir üst yapı kurumu mudur?

Toplumun Din'i oluşturduğu görüşü kendini en güçlü T. H. Tawney'in. Marx'ın ve Engels'in eserlerinde göstermiştir. Var kabul edilen şeylerin algılanabileceğini ve duyumlana-bileceğini ve bu nedenle Tanrının varlığının algılanamadığı sürece ispat edilemiyeceğini söyleyen Feuerbach, Marx ve Engels'i bu konuda büyük ölçüde etkilemiştir. Din kurumunu bir üst yapı olarak niteleyen Marx ve Engels, Din'i sosyo-ekonomik koşulları yansıtan ve onlara dayanarak değişen biri değer sistemi olarak almışlardır.
Engels'in Anti-Dühring'de, özet olarak, belirttiği gibi bütün dinler insanların zihinlerinde gündelik hayatlarını denetleyen dış güçlerin fantastik (akıl ötesi) bir yansısı, dünyevî güçlerin doğa üstü güçler olarak yansımasıdır. Tarihin başlangıcından böyle yansıyan ve sonraki gelişmelerde Tanrılar nezdinde kişileştirilen güçler aslında doğanın güçleridir. Evrimin daha ileri aşamalarında, çeşitli Tanrıların! bütün doğal ve toplumsal yüklemleri, soyut insanın bir yansısı olar her şeye kadir tek Tanrıya aktarılır.
İlkel insanın gözünde doğa güçleri yabancı, mistik ve üstün görünür. Doğa güçlerinin kişileştirilmesi, bir başka deyişle somutlaştırılması isteği, her toplumda Tanrıları yaratmıştır. Tanrıyı bir yerden başka bir yere iten sadece doğa güçlerinin gerçekten bilinmesidir. Gerçek dünyanın dinî yansısı ancak, günlük hayatın pratik ilişkiler insanlara kendi aralarındaki ve kendileriyle doğa arasındaki anlaşılır ve akla uyar ilişkileri göstermeye başlayınca ortadan kalkar. Maddî üretim sürecine dayanan bir toplumun hayat süreci, bir araya gelmiş özgür insanların üretimi olarak ele alınmadıkça ve onların bilinçli, planlı denetimleri altında bulunmadıkça mistik pençesinden sıyrılmaz. Teknoloji, insanın doğayı ele alış tarzını, hayatını sürdürmek için giriştiği üretim sürecini, ve insanın toplumsal ilişkilerini şekillendiriş tarzını açıklar. Bir başka deyişle, insanın doğa güçlerini denetim altına aldığı her zaman dinsel etki çözülür.
Din'in değişime uğraması ve dinsel etkenliğin giderek yok olması toplumun feodal bir düzenden kapitalist bir burjuva düzenine geçme süreci içerisinde gerçekleşecektir. Dinlerin değişik toplumsal koşullar altında değişik niteliklere bürünmesi olayını, Batıdaki gelişmelere bakarak yargılayabiliriz. Batıda Din bayrağı altında yürütülen savaş ve mücadeleler, eskimeye ve gelişen üretim güçlerine köstek olmaya yüz tutmuş bir ekonomik düzene karşıdır.
Weber'in Batıda kapitalist ruhu geliştiren etken olarak ileriye sürdüğü proteston etik, aslında Tawney'in de ısrarla üzerinde durduğu gibi, eskimeye ve gelişen üretim güçlerine köstek olmaya yüz tutmuş bir feodal düzene, gelişen burjuvazinin başkaldırması sonucu benimsenen ve kendini yeni ekonomik düzene uydurmuş bir dinsel öğreti ve değer sistemidir.
Din'e materyalist görüş açısından bakanlar için Hıristiyanlık ezilen kitlelerin bir hareketidir; başlangıçta kölelerin ve özgürlüğüne yeni yavuşmuş kölelerin, tüm haklarından yoksun bırakılmış yoksulların. Roma tarafından boyunduruk altına alınmış ya da dağıtılmış kişilerin din'i olarak ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık, işkenceden, sıkıntıdan ve yoksulluktan kurtuluşu vaad etmektir. Kurtuluş yeri ise, bu dünya değil, izleyen dünya olacaktır. Bu dünyada çekilen sıkıntıların diğer dünyada ödüllendirilmesi ve sonsuz mutluluğa kavuşturulması, ezilen ve horlanan kitleler için bir cankurtaran simidi olmuştur. Böylece toplumsal gereklere üst yapıda bir cevap olarak beliren din, toplumdaki kurtarıcılık fonksiyonunu giderek feodalite ve kilisenin yararına işleyerek yitirmiş ve 16. yüzyılda toplumdaki yeni sosyo-ekonomik koşullar karşısında buhranlı bir devreye girmiştir.
1500-1550 döneminde gözlemlediğimiz üç önemli olgu (fiyat yükselişi, sermaye ve faiz. İngiltere'de toprak sorunu), ekonomik çıkarların birinci plana çıkmasına yol açmış ve gelişen bu yeni çıkarlar ile dinsel kurumlar, özellikle geleneksel olanları, arasında çelişki ve sürtünmeler belirmiştir.
Önemle üzerinde durulması gereken nokta şudur: Toplumsal koşullarda meydana gelen üçyüz yıllık değişmeler sonucu, toplumun onaltıncı yüzyıldaki yapısı ile geleneksel toplum kurumları arasında kesin bir çatışma ortaya çıkmış, örgütlenmiş din buna direnmiş ve yeni toplumun eşitsizliklerini «eskiye dönüş» yolu ile gidermek için çağrılarda bulunmuş ve bunu başaramayınca da kendisini yeni koşullara ayarlamak zorunda kalmıştır.
Gelişen burjuvazi karşısında önemli malî kaynak ve topraklara sahip kilise geri plana düşmemek için ilk Hıristiyan öğretisi olan bireylerin tüm eşitliğini savunmuş fakat ekonomik gelişmenin piyasa güçlerinin gayri şahsiliğini ön plana çıkarması ile dinsel öğretinin mutlak bir şekilde bireyci olması ister istemez kabul edilmiştir. Bir yandan ticaretin gelişmesi ve yeni sınıfların iktidara ağırlıklarını koyması, diğer yandan da insanın doğaya egemen olması sonucu, dinin izah etmekle ya da denetlemekle yükümlü olduğu alanların daralması bu devrimin gerçekleşmesine yol açmıştır.
Kilise çatısı altındaki kollektivizm'den bu şartlar altında bireyciliğe geçilmesi olağan bir gelişmedir. Onaltıncı yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan dinsel değişmeler bu nedenle ve ister istemez bireyciliğe yer vermek ya da yok olmak seçimi ile karşı karşıya bırakılmışlardır.
Batı Avrupa'da dindeki «Reform» hareketine Koyulacak teşhis, yeni burjuva ekonomik koşullarını sınırlayan bir dünya görüşünün yeni burjuva ekonomik koşulları destekleyecek şekilde değişime uğradığıdır.
Dünyanın değiştiği bir dönemde birikimciliğin «günah»tan «Tanrısal görev»e dönüşmesi önemlidir. Şöyle ki, kapitalizm tarihsel ve toplumsal koşulların değişmesi sonucu ortaya çıkmış fakat bu değişmeler sonucu oluşan dinsel görüş değişmeleri, bu gelişmeyi (kapitalist) hızlandırmıştır. Temeli yaratan değil, temelin harcını kuvvetlendiren unsur din'dir.
Bu anlamda da, gene, önceden de belirtildiği gibi, toplumla din arasında karşılıklı bir etkileşme süreci belirmektedir.
 

Din'in bağımsız bir değişken olarak tanımı nasıl yapılır?

Üçüncü bir ana yaklaşım olarak din'in bağımsız bir değişken olduğu önerilmektedir. Bu anlamda din toplumsal koşullarla hiçbir ilgisi olmayan bir unsur olarak belirmektedir. Bir başka deyişle din toplumun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşulların oluşturduğu toplumun kültür yapısından bağımsız bir değer ve kendi başına oluşan bir kurumdur. Din'in etkinliği ve gücü üzerinde toplumların niteliği, modernleşme süresi içerisinde almış oldukları yol, hiçbir zaman belirleyici bir unsur olmadığı gibi, toplum içerisinde de hangi sınıf ve zümreler tarafından benimsendiği de bir kural olarak ortaya konamaz. Dinsel inançlardaki ve eylemlerdeki yoğunluk yalnızca bir inanç ve iman sorununa indirgenebilir ve bu anlamda da din'in her toplumdaki ağırlığının nedenleri bilimsel yöntemlerle açıklığa çıkarılamaz. Buna göre din, toplumsal ve sınıfsal niteliklere göre bir tutarlılığa ve sürekliliğe sahip değildir ve takdiri ilâhî olarak güçlendiği her yerde toplumu eşit olarak etkiler ve yön verir. Din bu anlamda maddeyi ve toplumu oluşturan bir etkendir ve kaynağını toplumdan değil fakat bağımsız olarak bilim ötesi bir güçten almaktadır.
 

Din ile toplum karşılıklı bir etki-tepki ilişkisi içinde midirler?

Toplumun mu dini yoksa dinin mi toplumu etkileyip oluşturduğu sorunu değişik görüş ve yaklaşımlarla incelendikten sonra ortaya belirgin bir şekilde çıkan sonuç her ikisinin de karşılıklı olarak birbirlerini etkiledikleridir. Toplumun kültür yapısı, o toplumun sosyo-ekonomik yapısının bir yansıması olduğuna göre onu ayrı ve bağımsız bir bütün olarak ele almak olanaksızdır. Gene aynı şekilde, toplumdaki kişilerin davranışlarını, tutumlarını, vaziyet alışlarını etkileyen, toplumu birarada tutup, bir bütün olarak kaynaştıran ve toplumun değerlerini ve normlarını içeren kültür yapısından toplumu ayırarak tek başına ele almak mümkün değildir. Bu anlamda üzerinde durduğumuz sorun toplumun mu yoksa kültürün mü daha önemli olduğu değildir. Toplumun en iyi kültür açısından mı yoksa kültürün toplum açısından mı anlaşılacağının tartışmasını da yapmayacağız. Çünkü önemli olan sorun hangisinin daha önemli olduğu değil fakat herbirinin nasıl işlediği ve yekdiğeri ile nasıl içice bulunduğudur.
Kültürün toplumla içinde bulunduğu bu karşılıklı etki süreci birbirleriyle ilişkili ve birbirlerine dayanan unsurlarla çok karmaşık bir bütün meydana getirmiştir. Bu karmaşık bütün içerisinde hiçbir örf, ödet, yasa, davranış ve kurum tek başına diğerlerinden soyutlanmış olarak bulunamaz. Ekonomik koşullar, aile düzeni, dinsel telkinler, siyasal hedefler hep birbiri içine, geçmiş unsurlardır.
Kişinin toplum içerisinde oynadığı rol de toplumsal ve kültürel sistemden soyutlanamaz. Kişinin rolü o kişinin toplum içerisinde işgal ettiği mevkiin gerektirdiği davranışıdır. Buna göre ekonomik bakımdan gelişmiş, ihtisaslaşmış ve yoğun işbölümü ile farklılaşmış toplumlarda kişilerin rolleri de geleneksel ve statik toplumlardaki kişilerin rollerinden farklı olacaktır. Kişinin değerlerindeki ve davranışlarındaki değişimi sağlayan sosyo-ekonomik gelişmeler, yaşamak ve sürekli olmak için gerek duydukları desteği, yarattıkları yeni kişilik ve değerlerde bulacaklar ve yeni gelişimler oluşana kadar bu böyle devam edecektir.
Bu anlamda din de çevrenin kendisini egemen kılacak özel koşullarından beslenecek ve toplumu kendisinin egemen olarak devam edeceği bir düzeyde tutmak isteyecektir. Fakat topluma başka değerler kazandıracak bir sosyo-ekonomik değişim karşısında ister istemez önemini yitirmek durumuna düşecektir.
 

Geleneksel bir toplumdan ne anlıyoruz?

Geleneksel toplum tamamen tarımsal bir tabana oturmuş ve üretim ilişkilerinin feodal bir yapı içerisinde sürdürüldüğü, kaderci bir kültürün, paylaşılmayan tekelci bir iktidar meydana getiren toprak ağalarının ve ruhanî liderlerin egemen olduğu ve yetkinin başarıya değil doğuşa verildiği bir toplumdur. Ekonomik ve sosyal gelişim doğrultusunda ise modern sanayi toplumu yatmaktadır.
İşte bu geleneksel siyasal yapı ile toplumdan, modern sanayi toplumuna geçiş sürecini, sosyal ve ekonomik gelişme süreci olarak tanımlayabiliriz. Geleneksel bir toplumu meydana getiren sosyal, ekonomik ve kültürel öğeleri kısaca sıralayarak geleneksel toplumun tanımını yapmamız mümkün olacaktır.


Geleneksel Toplum :

a) Değişme yokluğu,
b) İlkel teknik, zayıf üretim,
c) Yatay, dikey toplumsal hareketsizlik,
d) Tarımsal yapı ve kapalı ekonomi,
e) Feodal ve paylaşılmayan bir siyasal yapı,
f) Geniş aile düzeni,
g) Kaderci zihniyet ve mahallî kültüre bağlılık,
h) Yeteneğe değil doğuma dayanan tayinler'in egemen olduğu «kapalı» bir toplumdur.


Geleneksel bir toplumda din'in rolü nedir?

Toplumun kültür sistemi içinde yer alan ve az gelişmiş toplumlarda, farklılaşmamış sosyal yapı nedeni ile tek yaygın değer durumunda bulunan din, kuşkusuz, gelişmiş toplumlara nazaran insan yaşantısına yön veren en büyük etkenlerden biri olacaktır.
Bunun en büyük nedeni, gelişmiş toplumlarda kişinin sadakatini ve inancını .yönelteceği çok sayıda değişik kurumların, farklılaşamama nedeniyle, az gelişmiş toplumlarda bulunmamasıdır. Böyle bir ortamda kişi bağlılık hislerini tatmin ve aynı zamanda koruyucu bir güce sığınmak için dinden başka kapsamlı bir sistem bulamayacaktır. Bu, özellikle, bir hukuk ve ekonomi sistemini içeren islâm dininde böyle olmaktadır.
Küçük yaşlarda, anne ve babayı, her şeyi yapmaya kadir bir güç olarak gören çocuk bu alışkanlığını ileri yaşlarda da sürdürecek, ancak bu ihtiyacını geleneksel toplumun yalınkat yapısında sadece dinde gidermek olanağını bulacaktır. Ayrıca çocuğun küçüklükten beri gördüğü ve tanıdığı çevre, ve ailesinden aldığı görgü ve eğitim, gene farklılaşmamış bir yapının sonucu dinsel ve kaderci bir eğilim taşıdığı için, çocuğun sosyalizasyon süreci dinsel bir özdeşleşme ile başlayacaktır. Bu anlamda dinsel inançların egemen olduğu toplumlarda, özellikle din'in hayatın her safhasını kapsadığı islâm toplumlarında, çocuğun aileden ve çevreden edindiği dinî bilgi ve görgülerin kendisini ileriki yıllarda ne yönde etkileyeceği açıktır. Çocuk, ilerde kimlik sorununu çözümlerken, durgun, statik bir sosyal yapının da yardımıyla, herkes gibi olmaya karar verecek, babasına ve çevresine benzemeye çalışarak onlar gibi saygı değer bir mümin olmaya yönelecektir.
Fakat ihtisaslaşmanın ve iş bölümünün yarattığı farklılaşmış bir toplumda kişi bağlanacak başka kurumlar ve değerler bulacağından, din artık etkili bir sosyalizasyon aracı olmaktan çıkacaktır.


Din'in geleneksel toplumlarda «fonksiyonu», «Kitlelerin afyonu» olmak mıdır?

Geleneksel toplumlarda din, yalnızca, kişinin sosyal ve siyasal davranışını etkileyen en yaygın değer ve inanç sistemi değildir. Marx din için «Kitlelerin afyonudur», demişti. Bu öneriyi yorumlayanlar, din'in egemen sınıfların çıkarlarını korumadaki büyük etkenliği üzerinde durmuşlardır. Gerçekten de geri kalmış toplumlarda, kaderci bir kültür'e sahip olan halk yığınlarının sosyal eşitsizliğe karşı çıkmalarının, gerek kendileri tarafından dinsel inançlara aykırı bulunarak, gerekse dini telkin ve baskılarla istemleri başka yönlere çevrilerek önlenmiş olması mümkündür.
Burada, «Afyon» kelimesini yalnızca egemen sınıfların halka zorla yutturdukları uyuşturucu bir kavram olarak almalıyız. Din aynı zamanda halkın bilinçli ya da bilinçsiz olarak kabullendiği, bu dünyada çözümleyemediği sorunlara uygulayarak ferahlamaya çalıştığı, ızdıraplarını ve endişelerini, gizli, mistik bir güce sığınarak giderdiği, fakir yaşantısına teselli bulduğu, teskin edici, ümit verici bir unsurdur. Din bu anlamda da bir «afyon» sayılabilir.


Modern ve farklılaşmış bir toplumdan ne anlıyoruz?

Modern sanayi toplumu, yetkinin, ihtisasa ve başarıya verildiği, kan, hısım ve klân bağlılığı düzeninin atomize olmuş aile ve ulusal bağlılık düzeyine çıktığı, ihtisasın yoğunlaştığı, işbölümünün arttığı, sanayileşmenin doğurduğu sınıf çalışmalı toplumun ürettiği, paylaşılan, pluralist bir iktidar yapısına sahip bir toplumdur.
Modern topluma geçiş, bu sayılan öğelerin gerçekleşmesi sonucu belirir ve bu gelişmenin tümü geniş ölçüde bir toplumsal hareketlilik, seferberlik (Social Mobilization) yaratır. Bu toplumsal hareketliliğin temelinde ise ekonomik gelişmenin sağladığı işbölümü ve ihtisaslaşma yatmaktadır. Geleneksel yaşama düzeyinden modern yaşama düzeyine yönelmiş toplumların nüfuslarının önemli bir kısmında beliren geniş kapsamlı değişme süreci olan sosyal hareketlilik kavramı, içine, üretim ilişkilerindeki değişiklikleri, göçlerle meydana gelen değişiklikleri. meslek değişikliklerini, toplumsal yerleşmedeki değişiklikleri, kurumlardaki, rollerdeki, davranışlardaki, ihtiyaçlardaki ve geleneklerdeki değişiklikleri alır. Bütün bunlar sırasıyla siyasal davranışı etkiler ve değiştirir. Bu değişiklik sonucu eski toplumsal, psikolojik, ekonomik bağlılıklar yıkılır ve toplum yeni toplumsal davranış kalıplarını benimsemeye hazır olur.
Toplumsal hareketlilik beraberinde geniş bir «siyasallaşmış» vatandaş topluluğu getirir. Bu topluluğun hacmi büyüdükçe siyasal kurumların ve eylemlerin değişmesi için gittikçe büyüyen bir baskı başlar. Bunun diğer bir sonucu olarak da siyasal sürece yönünü veren insan ihtiyaçlarında bir değişiklik olur. Bu değişiklik siyasal süreci de etkileyip değiştirecektir, insanların ilgileri mahallî bölgelerden ulusal düzeye çıktıkça, eski örf, âdet ve geleneklerini terkedip mesleklerinde ve yaşadıkları yerlerde değişmeler meydana geldikçe, ihtiyaçlarında da belirgin bir değişme olacaktır. Toplum böylesine gelişip değiştikçe ve atomize hale dönüştükçe kişi toplum içinde giderek önemini kaybedecek, devasa kuruluşlar, büyük şehirler ve gayri şahsî, ulaşılması zor siyasal yapı karşısında cüceleşecektir. Kesif iş bölümü dolayısıyla çıkar türlerinin çoğaldığı böyle bir toplumda insanlar eş görüşlere ve eş çıkarlara sahip insanlarla birarada olmak isteyeceklerdir. Çünkü toplumda yalnızca sosyal, siyasal ve ekonomik örgütler, unsurlar devleşmemiş, kişinin uğraşmak zorunda kaldığı problemler de devleşmiştir. Kişi de bu büyük sorunları çözebilmek için dayanışma ihtiyacı içindedir. Toplumsal koşulların yarattığı böylesine bir zorunluluk sonucu toplumsal örgütler kurulmaya başlar. Kişi, çıkarlarının ve görüşlerinin paylaşıldığı bu kurumlarda artık o devasa toplum karşısında bir cüce değildir. Artık kendi çıkarları doğrultusunda başka kuruluşlara, örgütlere baskı yapabilecek, siyasal, sosyal ve ekonomik yaşantısına yön veren kararları ve unsurları etkileyebilecek bir duruma gelmiştir. Örgütleşme ile birlikte siyasal ve sosyal yapıda değişmeler olacak, devletin ve diğer birkaç kuruluşun dışında kişinin bağlılık duyacağı bir sürü örgüt meydana çıkacak, iktidar savaşı bu gruplar aracılığı ile verilecek ve paylaşılan bir siyasi yapı ve pluralist bir toplum düzeyine geçilecektir. Modern toplum, böylesine farklılaşmış, çoğulcu bir siyasal yapı ve değer sistemine kavuşmuş, yetki ve kıdemin doğuşa değil başarıya verildiği, yatay ve dikey toplumsal hareketliliğin yoğun olduğu bir «açık» sanayi toplumudur.
 

Modernleşen bir toplumda dinin rolü zayıflayacak mıdır?

Daha önceden de belirtilmiş olduğu gibi toplumun sosyo-ekonomik koşulları, o toplumdaki davranışları, rolleri, siyasal yapıyı ve kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen âdetleri ve kuralları etkilemektedir. Bu nedenle bir toplumda değerler bireyci ve başarıya yönelik iseler o toplum farklılaşmış ve sanayileşmiş bir yapıya sahip demektir. Sorunların dinsel bir yaklaşımla çözüldüğü, kaderci kültüre sahip bir toplum ise büyük bir olasılıkla kendini feodal üretim ilişkilerinden henüz kurtaramamış bir toplumdur. Böyle bir toplumda yaygın olan geleneksel değerler o toplumdaki kişilerin rollerine ve kişiliklerine etkide bulunacak ve böylece kişinin davranışının temelinde yatan o toplumun değer sistemi olacaktır. Toplumdaki ekonomik gelişmeyle birlikte toplum kültüründe ve değer sisteminde de bir değişim olacak ve benimsenen yeni değerler toplumda yeni kurumlar oluşturacak, kişi davranışlarını çok değişik biçimlerde etkileyeceklerdir. Böylece bir zamanlar topluma yön vermiş egemen (dominant) değerler, gelişimle gerçekleşen yeni değerlerle çatışacaktır. Sosyo-ekonomik gelişmenin oluşturduğu bu yeni değerler, eski egemen değerleri yıktığı ölçüde kişinin davranışı değiştirilecek, yeni bir kültür yapısı içinde ilişkiler farklılaşacaktır. Bu, toplumdaki egemen değerlere ait olmayan yeni değerlerin gelişmesi ve yeni bir değer sistemine yöneliş toplumu yeniliklere açan başlıca etkendir. Bu anlamda, gelişen sosyo-ekonomik koşullar, yarattıkları yeni değerler sayesinde kişiyi geleneksel kültürde önemli bir yeri olan dinsel değerlerin etkisinden kurtaracaklardır.
Sosyo-ekonomik gelişme ile değişen çevre, toplumda bir kültür değişimi de sağlayacak ve yeni kültürle birlikte gelişen yeni değerler toplumu o değerlerin zorunlu kıldığı düzeye itecektir. Toplumla kültür arasındaki bu karşılıklı etkileşme, toplum gelişim nedeni ile farklılaşıp atomize oldukça dinsel dozunu kaybedecek; din, yerini, giderek modern teknolojinin getirdiği çağdaş değerlere terkedecektir.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült