Diktatörler Zenginliği Nasıl Kullanır?

Mikal Hem


Bir servet yığmak bir şeydir, onu kullanmak bambaşka bir şey. Dışarıdan bakıldığında paradan kurtulmak kolay görünebilir, ama lüks tüketiminde diktatör sınıfına yükselmek çalışma ve girişimcilik gerektirir. Paraları har vurup harman savuracaksanız ustalardan öğrenin. Çok az insan, diktatörler ve onların aileleri kadar doğal ve vurdumduymaz bir şekilde para saçar. Diktatör olarak lüks içinde yüzmeye, paraları tuhaf statü simgelerine harcamaya, göz kamaştırıcı eğlenceler ve törenler düzenlemeye programlanmışsınızdır neredeyse.

Para kullanımının ülkenin geri kalanının ekonomik durumuyla uyumlu olması gerekmez. Halkın geri kalanının yoksulluk içinde yaşaması sizin tasasız bir sefahat içinde yaşayamayacağınız anlamına gelmez. Tersine, halkın önderi, kılavuzu olarak mesafe koymanız, devlet başkanı olarak sıradan vatandaştan daha iyisini hak ettiğinizin altını çizmeniz önemlidir.

Svaziland Kralı 11. Mswati, halk en hafif ifadeyle alçak gönüllü bir yaşam biçimiyle yetinirken kendisi lüks içinde yüzen diktatörlere iyi bir örnektir. Forbes dergisine göre Mswati'nin 100 milyon dolar serveti vardır ve Svaziland’daki iş dünyasının çoğu onun elindedir. Belli ki yaşam tarzı için bu para yetmiyor, çünkü buna ek olarak kral, devletten kraliyet ödeneği alıyor. 2000’de bu ödenek 210 milyon emalgani, yani yaklaşık olarak 50 milyon liraydı. Bu para hükümetin, yetişkin nüfusunun dörtte biri H1V taşıyan ülkede, HIV ilaçları dahil bütün ilaçlara ödediği parayla hemen hemen aynı. Ayrıca Mswati, babası Kral U. Sobhuza’nun kurduğu io milyar dolarlık bir fonu da kontrol ediyor. Bu fon bütün vatandaşların işine yaraması için kurulmuştu ama çok azı sıradan vatandaşların işine yarayacak yatırımlara kullanılıyor. Svaziland nüfusunun yüzde altmış üçü günde iki dolar ya da daha azıyla yaşıyor.

Mswati’nin harcamaları çok eşliliğe düşkünlüğüyle daha da artıyor. Son sayımda 12 karısı vardı. Tipik bir diktatör eşi, genellikle ailenin lüks harcamalarının önemli bir bölümünü üstlenir. lmelda Marcos'tan Gracc Mugabe'ye kadar bir dizi alışveriş meraklısı diktatör eşi, yurtdışına yaptıkları alışveriş gezilerinde onlarca milyonu saçıp savurmuşlardır. Msuati'nin çok sayıdaki eşi, tek bir eşin yapacağının kat kat daha fazlası alışveriş yapmakta. Karıları pek çok kez Avrupa ve Asya'da alışveriş gezilerinde görülmüşlerdir. 2010 yazında çok sayıda Svaziland Kraliçesi, beraberinde 80 kişilik bir maiyetle Londra ve Brüksel’e alışveriş gezisine çıktılar. 2009’da karılarından en az beş tanesinin yanlarında onlarca kişilik bir maiyetle Fransa, İtalya, Dubai ve Taiwan’a alışverişe gittikleri, buralarda milyonlarca dolar harcadıkları bildirildi. 2008’de bir alışveriş gezisinin yerel basında yer alması Svaziland’da gösterilere neden oldu. Kralın buna yanıtı ülkenin medyasının kral ailesinin harcamalarından söz etmesini yasaklamak oldu. Hiç kimse protestonun işe yaramadığını söyleyemez.

Çok az ülkede diktatörün harcamalarıyla halkın yaşam standardı Kuzey Kore'deki kadar keskin ayrım gösterir. Herkesin aynı olduğu, batının tüketim kültürünün ahlaksal düşkünlüğü nedeniyle lanetlendiği bu komünist cennette, becerikli Kuzey Kore liderleri yine de kendi ilkelerinin üzerine çıkmayı ve sınırsız bir lüks içinde yaşamayı başarırlar.

Kuzey Kore’den çok az bilgi gelir ve gelenler de genellikle doğrulanmayan söylentilerdir. Ülkeden kaçanlar Kuzey Kore seçkinlerinin alışkanlıkları konusunda birtakım şeyler anlatmaktadırlar. Bunlardan biri, kaçmadan önce yıllarca Kim 11sung’un kişisel alışverişlerini yapmış olan Kuzey Koreli Albay Kim Jongryul’dur. 1994’te kendisini ölmüş gibi göstererek Avusturya’ya kaçmıştı. 2010’da iki Avusturyalı gazeteci Kını Jongryul’un yaşam öyküsünü anlattığı bir kitap çıkardı. Satın alma görevleri 1972 de, Hsung bir Mercedes isteyince başlamıştı. Almanca bildiği ve mühendislikten anladığı için Jongryul seçilmişti. Viyana’ya gönderilmiş, malları sınırdan kolayca gönderebilmesi için ona verilen diplomatik pasaportla on altı yıl burada yaşamıştı.

Jougryul büyük önder için pahalı halılar, altın kaplama silahlar satın almıştı. Hsung pahalı yabancı arabalara düşkündü, kristal avizeli, ipek halılı, lüks mobilyalarla döşenmiş villaları vardı.

Satın alma görevlisine göre, Kim Hsung yalnızca yabancı yiyecekler yiyordu. Aşçıları eğitim için Viyana’da ünlü okullara gönderiliyordu, çünkü diktatör Avusturya mutfağının özellikle iyi olduğu konusunda söylentiler duymuştu. Bu biraz tuhaf çünkü Avusturya mutfağı o kadar ünlü sayılmaz. Belki de Hsung özellikle sosis ve küçük pasta seviyordu. Kim Hsung’un oğlu ve varisi Kim Jongil, gerçek bir gurme olmasıyla ünlüdür. Kuzey Kore önderleri özel yaşamlarını hem yabancılardan hem de kendi halklarından gizli tutarlar, ama takma adı Kenji Fujimoto olan ve 1988’den 2001’e kadar Jongil’e aşçılık yapan bir Japon, Kim ailesinin sırlarını açığa vurmuştur. Fujimoto, kitabında, değişik lezzetler bulmak için bütün dünyayı dolaştığını anlatır: Tayland’dan mangolar, Japonya’dan deniz ürünleri, Özbekistan ve İran’dan havyar, Çekoslovakya’dan bira ve Danimarka'dan domuz eti.

Fujimoto Jongil’in yemek konusunda çok seçici olduğunu söyler. Mutfakta çalışanlar kırık ya da şekli bozuk olanları ayıklamak için pirinçleri tek tekelden geçirirlermiş. Sevgili öndere yalnızca en kusursuz pirinç taneleri sunulurmuş. İşte size ulaşmak için çok çabalama gerektiren bir standart.

Kralın yeni elbiseleri

Bir diktatör olarak sürekli yüksek harcama yapmanız gerekir. Bu yüzden özel kutlamalar yaptığınızda bunlar gerçekten ses getirmelidir. Düğün, bir diktatör olarak para durumunuzu dünyaya gösterme şansı bulabildiğiniz fırsatlardan biridir. Jean Claude ‘Baby Doc' Duvalier ve Michelle Berınett’in 1980’de yapılan düğününün maliyeti üç milyon dolardı. Yalnızca havai fişek giderleri yüz bin doları bulmuştu.

Aile bireylerinin düğünleri de önemlidir elbette. Mobutu Sese Seko, kızını Belçikalı iş adamı Pierre Janssen’le evlendirirken üç milyon dolar harcadı. Düğüne davet edilen 2.500 konuk, anlaşmalı üç uçakla getirildi. İçilen bin şişe şampanyanın en ucuzunun şişesi 300 avronun üzerindeydi, en pahalısı bin iki yüz avrodan fazla ediyordu. Dört metre yüksekliğindeki düğün pastasını Paris’ten getiren özel uçağın kirası 75 bin dolardı. Mobutu kızına üç gelinlik satın aldı, bir tanesi belediye başkanının düzenlediği törende, bir tanesi kilisede, bir tanesi de akşamki düğünde giyilecekti. Gelinlikleri Fransız tasarımcılar Nina Ricci, Jean Louis Scherper ve Christian Lacroix tasarlamıştı. Mobutu yeni evlilerin birlikte yaşamlarına evsiz başlamalarına izin veremezdi, bu yüzden onlara Brüksel'de bir ev, Kinshasa'da bir villa ve Monte Carlo'da bir daire armağan etti.

Orta Afrika Cumhuriyeti diktatörü Jean-Bedel Bokassa, diktatör dünyasının en efsanevi para tüketici düzenlemelerini yapmasıyla tanınır. Bokassa'nın kişisel harcamaları ve görkemliyapı projeleri, halkının sade yaşamıyla büyük bir zıtlık gösteriyordu ama megalomanlığı yalnızca para ve mallarla sınırlı kalmıyordu.

Bokassa’nın öyküsü koloni döneminin ardından ortaya çıkan başka pek çok Afrikalı diktatörünkinden farklı değildi. Zor bir çocukluk, misyonerlerin elinde bir eğitim ve askeri bir kariyer. 22 Şubat 1921’de doğan Bokassa, o zamanlar Fransa Ekvator Afrikası olan ülkenin kabile reislerinden Mindogon Mgboundoulou'nun on iki çocuğundan biriydi. Babası, Fransız koloni yöneticilerine karşı gösteri yaptığı için öldürülünce annesi üzüntüsünden intihar etmişti

Aile anasız babasız kalan çocuğu misyonerlerin okuluna gönderdi. Burada özellikle Jean Bedel’in yazdığı dil bilgisi kitabını sevmişti. Bu yüzden öğretmenleri ona Jean-Bedel demeye başladılar. 19 Mayıs 1939'da Bokassa özgür Fransız güçlerine katıldı. Kongo'daki Brazaville’yi, Hitler yanlısı Vichy rejiminden kurtaranlar arasındaydı ve müttefiklerin 1944'te Provence'da karaya çıkışına katıldı. Savaştan sonra asker olarak Fransız Çin Hindine gönderildi, orada 17 yaşında, yerli bir kızla evlendi.

Orta Afrika Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kazanmasından iki yıl sonra, 1962’de Bokassa bu yeni ulusun askeri güçlerine katıldı, yeni bir ordu kurma görevini üstlendi. Ertesi yıl 500 askerin komutanı olmuş, ülkenin cumhurbaşkanı ve Bokassa’nın kuzeni David Dacko’nun da yardımlarıyla yeni ulusun en etkili bireylerinden biri olma yolunda oldukça ilerlemişti.

Bokassa üniformasını kuşanıp cumhurbaşkanının yanında boy göstermekten hoşlanıyor ve önemli kişilerle birlikte görülmek için elinden geleni yapıyordu. Sık sık Protokol Müdürü Jean Paul Douate ile tartışırdı, çünkü cumhurbaşkanının masasında yanlış yerlere oturmak gibi bir alışkanlığı vardı. Dacko genç ve hırslı subayın iktidar için bir tehlike olabileceği konusunda pek çok kez uyarıldı ama uyarıları ciddiye almadı. Alsa iyi olurdu. 1965 yılbaşı gecesi Bokassa çıkışını yaptı, hızlı ve etkili bir darbeyle Dacko’yu indirdi.

Bokassa bir dizi tuhaf yasa çıkarmakta geç kalmadı. 18 ile 55 yaş arasındaki herkes bir işi olduğunu kanıtlamak zorundaydı, yoksa para ya da hapis cezasına çarptırılırdı. Tamtam davulu çalmaya yalnızca geceleri ve hafta sonlarında izin vardı. Başkentin barlarında ve gece kulüplerinde her şeyin yolunda gitmesini sağlayan yeni bir ahlak taburu kuruldu.

Bokassa, o günlerin Afrikalı despotlarının gözde yöntemlerinin çoğunu uyguluyordu: rüşvet, zorbalık, gerektiğinde kaba kuvvet. Ama Orta Afrikalı diktatörün gözü meslektaşlarından daha yüksekteydi. Bokassa’nın aldığı Fransız askeri eğitimi, Napoleon Bonaparte’a derin bir hayranlık duymasına neden oldu. Napoleon kendisini imparator ilan ettirdiğine göre Bokassa da ondan geri kalmamalıydı. 4 Aralık 1977’de başkent Bangui’de tahta çıktı.

Taç giyme töreni harcama konusunda iyi bir çalışmadır. Tören öncesi süvariler Bokassa’nın tahta yürüyeceği kortej hazırlığı için Fransa’ da bir binicilik okuluna gönderildiler. Dünyanın en ender yiyeceklerinden oluşan 240 bin ton erzak, uçakla Bangui’ye getirildi. Alman ressam Hans Linus geleceğin kralının biri taçlı, biri taçsız iki portresini yaptı. Bir Fransız besteci tören için iki çalışma besteledi: Kraliyet marşı ve kraliyet valsi. Bir şair Bokassa için 20 kıtalık bir methiye yazdı. Kıtalardan bir tanesi şöyledir:

Bokassa, yeni Bonaparte

Bangui, onun ışıklı kenti

Roma’yı, Atina’yı ve Sparta’yı gölgede bırakır

Parlak güzelliğiyle

Taç töreninin toplam masrafı 22 milyon dolar ya da ülkenin yıllık bütçesinin dörtte biriydi. Ülkenin 2 milyon nüfusunun üçte ikisi o sıralar günde bir doların altında parayla yaşıyordu. Bölgedeki etkisini ve ayrıca da kraliyetin uranyum madenlerindeki haklarını yitirmekten korkan Fransa, hesabın çoğunu ödemişti ama ülkenin işadamları da şayet işlerini sürdürmek gibi bir umutları varsa katkıda bulunmak zorundaydılar. Örneğin kralın takılarında kullanılan elmasların çoğu ülkenin elmas satıcılarının armağanıydı.

Tören, Fransız sanatçı Jean-Pierre Dupont tarafından düzenlendi. Kuyumcu Claude Bertrand tarafından yapılan taç, elmaslarla süslüydü. Kral kaftanı, kılıcı ve başka ufak tefek şeylerle kuyumcu faturası beş milyon doları bulmuştu. Bokassa’nın oturduğu altın kaplama bronzdan yapılan iki ton ağırlığındaki taht, 2,5 milyon dolar değerinde altından yapılmış devasa bir kartalın altına yerleştirilmişti.

Bokassa’nın giysi seçimi Napoleon’dan ne kadar esinlendiğini açıkça gösteriyordu. Napoleon’un taç giyme töreninin üniformalarını yapmış olan Guiselin tarafından tasarlanmıştı giysiler. Kralın taç töreni giysisi on binlerce küçük inciyle süslüydü ve bir krala yaraşır biçimde on metre uzunluğunda, bordo kadife bir pelerini vardı. Terzi faturası 145 bin dolar tuttu. Karısı ve geleceğin kraliçesi Catherine, Fransız modaevi Lanvin’den gelme. 72 bin dolar değerinde altın lame bir elbise giymişti.

Bokassa, Napoleon’un törenine benzerliklerin yalnızca üniformayla sınırlı kalmasını yeterli bulmadı. Geleceğin kralı tacını takmak üzere Papa VI. Paulus'ü Bangui’ye getirmek için elinden geleni yaptı. Düşüncesi tıpkı Napoleon'un imparator olduğu zaman yaptığı gibi tacın papanın başından alınıp kendi kafasına takılmasıydı. Vatikan kibarca papanın Güney Afrika yolculuğu yapmak için çok yaşlı olduğu yanıtını verdi. Papanın artık krallara taç takma gibi bir alışkanlığı olmadığının belirtilmesi gerekmiyordu.

Taç giyme töreni Jean-Bedel Üniversitesi yakınlarındaki Jean-Bedel Bokassa caddesinde, Jean-Bedel Bokassa Spor Sarayt’nın basketbol sahasında gerçekleşti. Antilop, kaz ciğeri ve İran havyarının bulunduğu ziyafette, Bokassa tören için gönderilen Fransa İşbirliği Bakanı Robert Galleve eğilip fısıldadı: “Farkına varmadınız, ama yediğiniz insan etiydi ” Herhalde bu bir şakaydı ama Bokassa’nın yamyamlığı söylentilerinin varılmasına neden oldu.

Davet edilen 2.500 yabancıdan yalnızca 600’ü geldi. Pek çok kişi böylesine gösterişli ve bencil bir törene katılmayı utanç verici bulmuştu. Davet listesinde dünyanın bütün hükümdarlarının adı bulunuyordu ama tek gelen Liechtenstein Prensi Emmanuel oldu. Bokassa’nın diktatör arkadaşları idi Amin ve Mobutu bile gelmedi. Bokassa, davetlilerin gelmemesi konusunu sonradan şöyle yorumladı: “Beni kıskandılar, çünkü benim bir krallığım var onların yok.” Haklı olduğu düşünülebilir pekala.

Bokassa’nın krallık kariyeri yalnızca iki yıl sonra Fransızların bir olay nedeniyle eski müttefiklerine yüz çevirmeleriyle son buldu. 18 Ocakta okul çocukları ve öğrenciler Bangui’de Bokassa'nın bütün okul çocuklarının ve Jean-Bedel Bokassa Üniversitesi öğrencilerinin üniforma giymesi (üniformalarda Bokassa resmi vardı ve tesadüfen Bokassa'nın karılarından birinin firması tarafından yapılıyorlardı) kararına karşı gösteri yaptılar. Askerler göstericilere ateş edip onlarcasını öldürdü ama huzursuzluklar ilkbahar boyunca da sürünce Bokassa’ya bu kadarı fazla geldi. Genç göstericiler tutuklandı, işkencelere Bokassa kendisi de katıldı. Katliamın ayrıntılarını öğrenen Fransa, Dacko’nun yeniden başa geçmesini sağladı, Bokassa kaçıp Paris'e sığındı.

Lüks evler

Diktatörlerin harcamaları genellikle yarışma güdülerinin ne kadar güçlü olduğunu açığa vurur. Kullanım değeri ve yarar genellikle ikinci sırada gelir. Görünüşe bakılırsa diktatörler belli lüks malların en büyük, en pahalı ve en gösterişli örneklerini edinmek için özellikle daha da sıkı bir yarışma içine girerler. En büyük yat, en hızlı araba, en pahalı uçak ya da en lüks saray önemlidir.

Yaşamak için adam gibi bir yere sahip olmak özellikle önemlidir. Olabildiğince büyük olması tercih edilir ve genellikle bir taneyle yetinilmez. Ülkedeki saraylara ek olarak, insanın elbette dış ülkelerde de mülkleri olmalıdır. Paris’e ya da Roma’ya alışveriş gezisine çıkıldığında otelde kalınamaz elbette. Ayrıca Tanrı korusun, insan sürgüne falan gönderilirse el altında bir şeylerin bulunması da iyidir.

Mimari ve iç tasarım konusunda diktatörlerin zevklerinin kimi ortak yanları vardır. Aşırı görkem, ışıltı ve parlaklık anahtar sözcüklerdir. "Az ama öz” burada geçerli değildir, düstur “ne kadar çok o kadar iyi”dir. Bu görkeme karşın her şeyin içine işleyen kadınsı bir yan vardır. Her şeye gücü yeten bir diktatör, kendi erkekliğinden o kadar emindir ki pastel renklerle ya da ışıltılı mücevherlerle bir sorunu yoktur. Diktatörce iç tasarımın ana çizgileri şunlardır:

Büyük düşünün

Açıklamaya bile gerek yok aslında. Sarayınız ne kadar büyükse dünyaya sergilediğiniz güç de o kadar fazladır. Başkanlık sarayları, kral şatoları dünyanın neresinde olursa olsun görkemlidir, ama diktatörlerde hepsini geride bırakmaları gerektiğini düşünme eğilimi vardır. Brunei Sultanı dünyanın en büyük ve muhtemelen de en lüks başkanlık sarayına sahiptir. 200 bin metrekarelik mimari harika İstana Nurul İman’ın anlamı "Işığın ve İnancın Sarayı”dır. Sarayda 1.788 oda, 257 banyo, beş bin kişilik bir tören salonu, bin beş yüz kişilik bir cami bulunmaktadır. Garajındaki 110 araba, sultanın araba koleksiyonunun yalnızca küçük bir parçasıdır. Saray, 1984 400 milyon dolar maliyetle inşa edilmiştir.

Brunei hükümetinin ve yönetiminin de sarayda bulunduğunu ve yerin birazını onların kapladığını eklemek gerekir. Ama sultan, hükümetle arasına biraz mesafe koymak, devletin başı olarak gündelik görevlerinden biraz uzaklaşmak isterse, başka üç sarayı daha vardır. Bunlar da hiç küçük sayılmazlar.

Antika düşünün

Diktatörler resmi binalarda geleceğe dönük, modern mimari kullanmayı severler ama kendi evleri söz konusu olduğunda genelde tutucudurlar. Pek çoğu eski, aristokrat mimariden, kimi zaman kendi ülkelerininkinden esinlenirler ama diktatörler Avrupa’ya bakmayı da severler. Bu biraz beklenmedik bir durum olabilir, çünkü Avrupa’da şu sıralar göreli olarak daha az diktatör var. Ama aynı zamanda günümüz diktatörlerinin pek çoğu, bir zamanlar Avrupa kolonisi olan ülkelerdi ve buralarda eskinin üst sınıfları ya Avrupalılar ya da Avrupa modası ve düşünce yapısını benimsemiş yerlilerdi.

Barok düşünün

Tarihi bir dönem olarak barok değil (gerçi bu da tümüyle gözardı edilmeyebilir), ama abartılı anlamında barok. Minimalizm diktatörlerin tanıdıkları bir kavram değildir. Alçak gönüllülüğe yer yoktur. Paranız varsa gösterilmesi gerekir. Her zaman fazladan bir avizeye yer vardır, sütunlu koridorların fazlasından zarar gelmez ve bir kat altın yaldızla güzelleşmeyecek çok az eşya bulunur.

Altın düşünün

Diktatörlerin dünyasında hiç modası geçmeyen bir şey varsa o da altındır. Mısır firavunlarından bu yana her zaman despotların gözdesi olmuştur. Hemen her şey altınla kaplanabilir. Heykelleriniz ve büstleriniz ilk akla gelen şeylerdir, gerisi hayal gücünüze kalmış. Altın kaplama tahtına ek olarak kral Bokassa'nın altın kaplama bir yatağı vardı. Amerikan şirketi ITT, Küba diktatörü Fulgencio Batista'ya altın kaplama bir telefon hediye etmişti, çünkü Batista Küba’daki dakika ücretlerini yüksek tutuyor, böylece şirketin karı yükseliyordu. Despotların banyolarında altın musluklara düşkünlük göstermeleri, altının diktatör dünyasında temizliği simgelediğini gösterir. Çavuşesku’dan Marcos’a kadar neredeyse bütün diktatörlerin banyolarında altın borulardan akan suda yıkanabilirsiniz.

Altın kaplama silahlar da sık sık kendisini gösterir. Muammer Kaddafi tutsak alındığında elinde altın bir tabanca vardı ve saraylarında çok sayıda parlak silah bulundu. Saddam Hüseyin’in de altın kaplama ateşli silahlardan bir koleksiyonu vardı ve burada başka silahların yanında altın kaplama bir Kalaşnikov bulunuyordu. Hüseyin tabaklarını da altın kaplatmıştı. Bu tabakların yolculuğu Amerikan işgalinden sonra New York’ta Park Avenue Autumn restoranında son buldu.

Kendinizi düşünün

Dünyanın en önemli insanı sizsiniz ve bunu göstermenin yalnızca bir yolu vardır. Diktatörlerin çoğu kamuya açık yerleri kendi resimleri ve heykelleriyle doldurmaya önem verirler ve kendi evinizi de bunlarla doldurmak aynı ölçüde doğaldır. Evinizi kendi tablolarınız, fotoğraflarınız, büstleriniz ve heykellerinizle doldurun. Özellikle ünlü ressamlara kendi portrelerinizi yaptırmaya önem verin.

Diktatör ulaşımı

Diktatörler saraylarında oturmadıkları zaman, onları devasa yatlarda bulma olasılığınız yüksektir. Dünyanın en büyük 10 yatının 6 tanesi diktatörlerin elindedir (en büyüğünün sahibi Rus oligarşisinden Roman Abramoviç’tir). Özellikle Arap diktatörler en büyük teknelere düşkündür. Dubai Emiri’nin yatının boyu 162 metre, Umman Sultanı’nınki 155 metre, Suudi Arabistan Kralı'nınki ise 147 metredir.

Buna karşın Muammer Kaddafi'nin oğlu Hannibal için geleneksel bir yat, yeterince büyük değildi. Diktatörün eğlenceye düşkün oğlu, canı arkadaşlarını eğlenceye davet etmek istediğinde genellikle büyük bir tekne bulmak zorunda kalıyordu. Bu yüzden kendi özel yolcu gemisini sipariş etti. Teknede lüks ve diktatör ışıltısı eksik olmayacaktı; ama Hannibal konuklarını eğlendirmek için fazladan bir şey planlamıştı. Teknenin ortasında iki kaplan köpek balığı, iki beyaz köpek balığı ve iki de siyah çizgili tilki köpek balığı alacak bir akvaryum olacak, akvaryumun çevresinde mermer sütunlar, altın çerçeveli aynalar ve heykeller bulunacaktı. Diktatörün oğlunun evcil hayvanlarının rahatıyla ilgilenmesi için tam zamanlı dört biyoloğun işe alınması planlanmıştı.

Üç bin beş yüz kişilik yolcu gemisine Phonecia adı verildi ama gemi daha tamamlanamadan Kaddafi öldürülünce Hannibal da 2011 yazında ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Bir turizm işletmecisi tarafından satın alınan geminin adı MSC Prezioza olarak değiştirildi. Böylece sıradan insanlar diktatörce tatil yapma şansına kavuşacaklar. Planlara göre gemi 2013’te Akdeniz'de trafiğe çıkacak; ama ne yazık ki köpek balığı tankı olmayacak.

Başka diktatörler de denize açılmayı severler. Türkmenistan'ın büyük önderi Gurbangulu Berdimuhamedov, Abramoviç’inki kadar büyük bir yat istiyordu. Ne yazık ki Hazar Denizi’ne açılan kanallar çok dardı (Türkmenistan’ın da başka sahili yok), bu yüzden diktatör daha küçük bir tekneyle yetinmek zorunda kaldı. Bu bilgiler Aşkabat Amerikan konsolosluğunun WikiLeaks tarafından açığa çıkarılan Charge d’Affaires raporundan gelmektedir.

Berdimuhamedov sınırsız gücünü yatına mürettebat bulmakta da kullandı. Rapora göre İsveç gemicilik firması GAC’de çalışan yedi denizciye diktatörün teknesinde çalışma emri verildi. GAC şeflerinden biri, konsolosluğa bürosunda çalışanların ona tatildeyken telefon edip teknelerinden birinden üç çalışanı ödünç verme konusunda bir talep aldıklarını anlattı. Bu üç denizci diktatörün teknesinde çalışmak istemedi. Ama bu durum Berdimuhamedov’u durdurmadı. Konsolosluk raporunda şöyle yazıyor: “Daha üç gün geçmeden bürodan telefon edip rıhtıma girerlerken tekneye güvenlik subaylarının çıktığını, geminin belgelerine el koyduklarını anlattılar. Pratikte bu durum geminin yoluna devam etmesini olanaksız kılıyordu.”

GAC şefi anında Tayland’daki tatilini kesip uçağa bindiği gibi Türkmenbaşı kentindeki rıhtım müdürüyle görüşmeye gitti. Rıhtım müdürü, GAC temsilcisinin devlet başkanının yatına gerekli personeli göndermemesinden o kadar alınmıştı ki sandalyesini duvara çevirdi ve konuşmayı reddetti. Sonunda GAC şefi rıhtım müdürünü ikna etmeyi başardı. Böylece üç çalışan diktatörün yatına aktarıldı. Türkmen yetkililer daha sonra GAC’den 4 çalışan daha göndermesini istediler. Denizciler başlangıçta yalnızca geçici olarak ödünç verilecekti ama daha sonra GAC, adamlarının firmaya geri dönmek istemedikleri haberini aldı.

WikiLeaks belgesine göre 60 milyon avro değerindeki tekne, Türkmenistan’da büyük endüstri yatırımları sahibi Rus Itera şirketinin bir armağanıydı. Rüşvetin ne kadar işe yaradığını gösteren bir başka örnek daha.

Diktatörler saraylardaki iç tasarım anlayışlarını teknelerde de sürdürür. Örneğin mega yat Dubai’nin iç tasarımında altın, cam ve masif ahşap paneller ağırlıklıdır. Elbette teknede helikopter iniş pisti ve denizaltı gibi gerekli şeyler de bulunmaktadır.

Bir yat her şeyden önce tatil ve dinlenme için kullanılır. Daha uzun yolculuklar için uçak daha hızlıdır. Ama halka açık havaalanlarındaki kuyruklar hem yorucu hem zaman alıcıdır. Bu yüzden kendisine saygısı olan bir diktatörün bir ya da birkaç özel uçağı hazır bekler. Brunei Sultanı en az üç büyük jet uçağı, bir Boeing 767, bir Boeing 747 Jumbo Jet ve bir Airbus A340 sahibidir. Sultan elbette uçaklarında da önemli iç tasarım çizgilerini sürdürür ve jumbo jetin tuvalet lavaboları diktatör geleneğine uygun olarak altın kaplıdır.

Dubai Emiri de Arap yarımadasındaki bir dizi başka kral gibi yurtdışına çıktığında Boeing 747 ile yolculuk yapar. Ama dünyanın en büyük yolcu uçağı olan Airbus A380 süper jumbo için ilk siparişi veren bir Suudi Arabistan prensi olmuştu. Başlangıçta adı gizli tutulmaya çalışılan alıcının Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın yeğeni Prens El Velid bin Talal olduğu ortaya çıktı. Airbus A380 süper Jumbo 488 milyon dolar fiyatıyla dünyanın en pahalı özel uçağıdır. Dev uçak hazır olduğunda içinde mermer kaplama bir hamam, on kişilik bir konser salonu ve prensin Rolls Royce'u için bir garaj bulunacak. Özel odaların her birinde Mekke’ye bakan elektronik seccadeleriyle kendi özel mescitleri var. Eserin en özel yanı bir "dinlence odası". Bu odanın zemininde aşağıyı gösteren devasa bir ekran var. Böylece konuklar bir “uçan halı”da durur gibi üzerinden uçtukları araziyi görebilecekler.

Zırhlı lüks

Pahalı arabalar diktatörlerin para harcamayı çok sevdikleri bir lüks gibi görünüyor. Ferrari, Bugatti, Bentley ve pahalı binekler üreten başka firmalar, müşteri listelerinde diktatörler olmasaydı ekonomik olarak çok daha zor bir durumda olurdu.

Cadillac ve diktatörlerin gözdesi Rolls Royce gibi kimi araba markaları her yerde karşımıza çıkar. Sovyetler Birliği’nin devrim kahramanı Vladimir Lenin de Rolls Royce Silver Ghost sahipleri arasındadır. Bunun sınıfsız bir toplum oluşturma girişimine nasıl uyduğu bilinmez; ama belki de Lenuün Rus proleterleri için beklentileri çok yüksekti. Asya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da diktatörler ve akrabaları arasında Ferrari ve Lamborghini gibi hızlı spor arabalar yaygındır. Bunlar Sahra’nın güneyinde bu kadar gözde değildir, belki de kötü yolların arabaları neredeyse kullanılmaz duruma getirmesi yüzünden Ekvator Ginesi diktatörünün oğlu Tedodorin Obiang bir kuraldışıdır, milyonlarca dolar değerinde süper arabaları vardır.

Diktatörlerin sevdiği bir başka marka da Mercedes’tir ve zırhlı Mercedes’ler belki de diktatör klasiklerinin başında gelir. Kim Jongil, Mercedes S600 Pullman Guard zırhlı bir limuzinde görülür arada sırada. Mike Kim, Escaping North Korea: Defiance and Hope in the World's Most Repressive Country adlı kitabında Jongil’in 2001'de 20 milyon dolar verip en yeni Mercedes’lerden 200 tane satın aldığını ve bunları sadık destekçilerine dağıttığını yazıyor.

Diktatörler genellikle arabaları kendi isteklerine göre değiştirtmelerine yetecek ekonomik güce sahiptirler. İran Şahı Rıza Pehlevi, Maserati’nin 3500 modelinden çok etkilenmişti. Yine de bu modelle yetinmek istemiyordu. Maserati’den yeni ve daha iyi bir model üretmesini istedi. Maserati 5000GT böyle doğdu ve ilk araba 1959’da Rıza Pehlevi’ye teslim edildi. Araba meraklıları arasında 5000GT, Maserati’nin şimdiye dek ürettiği arabalar içinde en iyilerinden biri olarak görülür.

Uganda’nın idi Amin’i meslektaşlarından biraz farklıdır. Araba seçimlerinde geleceğe yönelik olmasıyla diktatör dünyasında bir entel olarak görülebilir. Amin, kült bir araba olan Citroen SM’in büyük bir hayranıydı ve çok sayıda satın almıştı. SM, 1970’lerin başında Citroen’in en önde gelen modeliydi ve bir tasarım klasiği olmuştu.

Brunei Sultanı’nın arabalara yaptığı harcamalar konusunda meslek taşlarını geride bırakmasında şaşıracak bir yan yok. Kraliyet ailesinin toplamda binlerce arabası bulunuyor ve sultanın kendi koleksiyonunda yüzlerce araba var. Bunların içinde McLaren F1, onlarca Ferrari ve Bentley olmak üzere modern süper arabalardan pek çoğunun örneklerini görmek mümkün. Ayrıca bir dizi özel modele sahip arabalar arasında arka yarısına Porsche 911 biçimi verilmiş bir Rolls Royce var.

Sultan acelesi olur da çabucak yola çıkması gerekirse diye sarayın önünde bir Rolls Royce’un motorunu her zaman çalışır tutuyor.

Sultanın erkek kardeşi Jefri Bolkiah, 2.000 arabasıyla sultanın kendisinden bile daha büyük bir koleksiyona sahip. Lüks araba satıcısı Michael Sheehan arabalardan bazılarını satın almak için Brunei’yi ziyaret etmişti. Sheehan’ın anlattığına göre Jefri’nin sekiz devasa deposu, pahalı taşıtların hemen hepsinden örneklerle doluydu.

Jefri, Brunei’ de 1986’dan 1997’ye kadar maliye bakanıydı ve ülkenin petrol gelirlerini yöneten Brunei Investment Authority’den (BIA) sorumluydu. 1997’de Asya’daki mali krizden sonra BIA’in yatırımları resmi makamlarca denetlendi. Prens Jefri’nin kendi şirketi Amadeo, 1998’de on milyar dolarlık bir borçla battı. BIA denetimi 1983 ve 1998 arasında BIA'den “özel yatırımlar" için 40 milyar dolarlık ödeme yapıldığını ortaya çıkardı. 14,8 milyarı Jefri’nin hesabına yatırılmıştı. Bu yüzden Jefri'nin arabalarının bakımını yapanlara verecek parası kalmamıştı artık. Arabalardan birazı satılacaktı, ne var ki pek çoğu Brunei’nin sıcak ve nemli ikliminde bozulmak üzereydi.

Muammer Kaddafi kendi arabasının tasarımını yapan tek diktatördür. Saroukh El Jamahiriya (Libya füzesi) adıyla bilinen araba 1999’da, Albay Kaddafi’yi iktidara getiren Libya devriminin 30. yıl dönümünde halka gösterildi. Arabaya bu adın verilmesinin nedeni sivri burnuyla arabanın bir füzeye benzemesiydi. Hedef dünyanın en güvenli arabasını yapmaktı ve burnun sivri olması da bu amaca hizmet ediyordu. Yüz yüze çarpışmalarda eğimli burunların arabaların birbirini yana itmesini sağlayacağı düşünülüyordu. Gelgelelim bu fikrin işlemesi için, çarpışan arabaların ikisinin de aynı markadan olması gerekiyordu. Beş kişilik arabada ayrıca bir “elektronik savunma sistemi”, hava yastıkları ve kazalarda yangını engellemek için benzin akışını otomatik olarak durduran bir sistem bulunuyordu.

Arabanın yapımından sorumlu olan Libyan Arab Domestic Investment Company müdürü Dukhali Al Meghareff, arabanın tanıtımını yaparken "Dünyanın en güvenli arabasının yapılması Libya devriminin halkın mutluluğu üzerine inşa edildiğinin bir kanıtıdır,” derken arabaya verilen adın, başkaları öldürmek için füzeler yaparken, Libya’nın bu tasarımı barışçı ve insancıl bir amaçla kullandığını ifade ettiğinin de altını çiziyordu.

Arabanın üretimine 1999 sonbaharında başlanacağı bildirilmişti ama on yıl boyunca hiç kimse araba konusunda bir şey duymadı. Tripoli’de Afrika Birliği’nin 2009’da yaptığı bir toplantıda füzenin güncellenmiş modeli gösterildi. Bu kez prototip İtalya’da Torino merkezli Tesco TS SPA firmasında üretilmişti. Tasarımda deri, seçkin kumaşlar ve mermer gibi Libya ürünleri öne çıkıyordu. Bu kez de arabanın hemen üretileceği bildirildi ama yine hiç kimse projeden bir daha söz etmeyecekti.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe