Diktatörler Nasıl Zengin Olur?

Mikal Hem


Diktatör olmanın en önemli nedenlerinden biri elbette getirdiği varsıllık tır. Rüşvetin önündeki engelleri kaldırıp paranın size akmasını güvenceye almanın pek çok yöntemi vardır ama kendilerine küçük bir servet yapmak isteyen bütün despotların birtakım temel çizgileri bilmesi gerekir.

Bir ülkenin kaynakları genellikle topluluğun malı olarak adlandırılır. Ama bu gerçekte ne anlama gelmektedir? Her nasılsa yaşadıkları ülkede bulunan zenginlikleri topluluğa dağıtma hakkı kimin elindedir? Bir diktatör doğa kaynaklarını sınırlı ölçüde halkın malı olarak görür ama ülkenin zenginliğinin çoğunu kendi kişisel zenginliği varsayar. Bir diktatör olarak ülkenin doğal kaynaklarını yönetmek ve ihtiyacınız olan ya da canınızın istediği şeyleri kendinize ayırmak gibi bir ayrıcalığa sahipsinizdir.

Kapsamlı bir rüşvet uygulaması geliştirmemiş bir diktatör yok gibidir. Rüşvetle mücadele eden Uluslararası Şeffaflık Örgütü 2004’te önceki on yılın en çok rüşvet alan devlet başkanlarının bir listesini yapmıştı. 1967’den 1998’e kadar Endonezya’yı yöneten Muhamed Suharto 15 ile 35 milyar dolar arasında bir para götürmeyi başararak birinci sırayı alıyordu. Onu 510 milyarla Ferdinand Marcos, beş milyarla Mobutu Sese Seko, ikiyle beş milyar arası bir sayıyla Sani Abacha, bir milyarla Slobodan Milosevic ve 300800 milyonla Jean-Claude Duvalier izliyordu. Diktatör olmayan birini bulmak için yedinci sıraya kadar inmemiz gerekiyor ama Peru’nun eski Devlet Başkanı Alberto Fujimoro da kesinlikle çok demokrat biri sayılmaz.

Rüşvetin tepeden yayılma eğilimi vardır. Rüşvetçi bir diktatörün aşağısında bütün bir rüşvet sistemi yaratmaması uygulamada olanaklı değildir Bu konuda hiç kaygılanmaya gerek yok. Çünkü bir diktatörün maiyetinin rüşvetçi olmasının çeşitli yararları vardır. İnsanlar açgözlüdür ve pastadan pay aldıkları sürece sadık kalma olasılıkları daha yüksektir. Sadakat bir diktatörün her durumda varsayabileceği bir şey değildir. Bu yüzden başkalarının rüşvetten pay almalarına izin vermenin bir başka yararı daha vardır: Onları suç ortağı yaparsınız.

Rüşvetçi bir devlette paralar yukarı doğru akar. Bir diktatör olarak ortalıkta dolaşıp ufak tefek şeyler karşılığında rüşvet isteyemezsiniz. Bu yüzden en alt seviyedeki görevliden başlayan bir rüşvet sistemi kurmanız gerekir.

Akraba kayırmak başlıca kurallardan biridir. Akrabalarını ve dostlarını önemli konumlara yerleştirmemiş tek bir diktatör bile yoktur neredeyse. Aynı dinden ya da aynı etnik kökene sahip kişilere öncelik vermek de yaygındır. Böylece anahtar konumlarda sadık kişilerin bulunması güvenceye alınır.

Örneğin Mısır’da Hüsnü Mübarek, iki oğlu Alaa ve Gamal’a hem iş dünyasında hem de politik yaşamda göz kamaştırıcı fırsatlar sağlamıştı. 2ooo’li yılların başlarında politik kariyerine başlayan Gamal hızla yükselip Mısır’ın seçkin politikacıları arasına girdi. Bir süre sonra hükümetteki Ulusal Demokrat Parti’nin genel başkan yardımcısı oldu ve partinin politika komitesinin başına geçti. Bu yüzden pek çok kişi Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek öldüğünde ya da çok yaşlandığında Gamal'ın görevi devralmaya hazır olduğunu varsayıyordu.

Mübarek'in oğulları onun iş dünyasındaki bağlantılarıydı. Yalnızca Mübarek'i zenginleştirmekle yetinmemiş, kendilerine de büyük bir servet yapmışlardı.

Mübarek’in dahice buluşlarından biri parlamentoyu işadamlarıyla doldurmaktı. Politika ve ekonominin böyle bir potada eritilmesi Mısır diktatörünün işlerini sürdürmesini kolaylaştırıyordu. Ayrıca önemli işadamları politik etkilerinden yararlar sağlıyorlardı ve Mübarek de bu yararların karşılığının ödenmesini bekleyebiliyordu. Mısır diktatörü, iş fırsatlarını güvenceye almak için yaygın bir diktatör hilesi kullanıyordu: Ülkeye vatının yapan yabancıların şirkette payı olan yerli bir ortakları olması zorunluydu. Mübarek’in aile bireylerinin pek çok yatırımcı için çok uygun ortaklar olması hiç de şaşırtıcı değildi.

Yakınlarınızı önemli konumlara yerleştirdikten sonra cüzdanı doldurma çalışmalarına başlayabilirsiniz. Önemli bir konu da toplumun en küçük parçasına bile düzenlemeler getirmektir. Bir ülkede şirket işletmenin kolaylığı sıralamasında diktatörlükler genellikle en aşağılarda yer alırlar. Bu nedensiz değildir. En sıkı düzenlemeler ve olabildiğince denetim en çok rüşvetin yolunu açar. Örneğin diktatörlerin neredeyse her tür işletme için lisans zorunluluğu getirmesi yaygındır. Bürokratik süreçler o kadar ağır ve o kadar zaman alıcı olmalıdır ki kimse bunları yerine getirmekle uğraşmak istemesin. Bunun yerine lisansı veren dairede çalışan birine rüşvet vererek lisans alınabilsin.

Ek olarak, önemli hammaddelerin ithalatı konusunda sıkı bir denetleme getirilmesiyle bu uygulama (ve rüşvetler) iki katına çıkarılabilir. Örneğin biri bir pastane açmak isterse önce pastane lisansı için, sonra da un ithalatı lisansı için para ödemek zorunda kalır.

Elbette açıklıktan olabildiğince uzak durmak önemlidir. Bütçe ve muhasebe devlet sırrı olmalıdır. Medyaya bunları görme fırsatı asla verilmemelidir (doğal olarak böylesine sıkı bir denetim altında görmeyi de istemezler). Doğal kaynaklardan edilecek kazançlarla ilgili anlaşmaların üzerini örtmek özellikle önemlidir. Bunlar genellikle büyük uluslararası firmalarla yerel hükümet arasında yapılan anlaşmalardır.

Ekvator Ginesi ülkenin petrol anlaşmalarının içeriğini gizlemekle ünlüdür. Kar doğrudan yabancı şirketlere gider, ama Ekvator Ginesi’nin petrol üretiminden ne kadar pay aldığı çok iyi saklanan bir sırdır. Bunun anlamı, ülkenin diktatörü Teodoro Obiang Nguema Mbasogo’nun bundan ne kadarını cebe indirdiğini hiç kimsenin bilememesidir.

Gizli anlaşmalar petrol şirketleri için de iyidir. Fiyatları gizli tutma karşılığında ruhsatları ucuza getiriyor olabilirler. Belki rüşvetle savaşan idealist örgütlerle karşı karşıya kalmak biraz can sıkıcıdır, ama yabancı petrol şirketleri de eğlenceye katıldığı sürece başka devletlerin büyük değişiklik taleplerinde bulunma tehlikesi düşüktür.

Tersine, pek çok şey Ekvator Ginesi diktatörünün iş yaptığı daha demokratik ülkelerin müdahalelerinden korkmasına hiç gerek olmadığını göstermektedir. 2009’ da Amerika konsolosluğunun Ekvator Ginesi’ne gönderdiği ve WikiLeaks tarafından açığa çıkarılan bir mektupta, Barack Obama Malabo’daki rejime kararlı davranmasını öğütlemektedir. Yoksa

Amerikan petrol şirketleri bağlantılarını yitirebilirler ve Amerikalılar işlerinden olabilir. Amerikan şirketleri Marathon Oil Corp ve Hess Corp’un ülkede devasa yatırımları bulunuyor ve ABD’nin petrol ithalatının yüzde yirmisi buradan gelmektedir. WikiLeaks belgelerine göre ABD’nin, Ekvator Ginesi’yle iyi ilişkilerini sürdürme şansı yüksektir, çünkü Obama adına en çok bu ülkede rastlanıyor. “Yeni Amerikan yönetimi bu ülkede çoğu insnın adının Obama olmasını yakın ilişkiler için bir fırsat olarak görmektedir,” deniyor mektupta.

Bütün diktatörler lüks içinde yüzmezler. Örneğin Zimbabve Cumhurbaşkanı Robert Mugabe sade bir yaşam sürüyor. Benzer durumdaki bir başka diktatör de Ayetullah Ruhullah Humeyni’ydi. İran’ın ruhani lideri Tahran'ın kenar bölgelerinden birinde, Şahid Hassan sokağında küçük bir dairede yaşıyordu. Öldüğünde arkasında bir seccade, birkaç kitap, sade birkaç mobilya ve bir radyo bırakmıştı. Humeyni için hem özel yaşamında hem de politikada ekonomiden önce din ve ahlak geliyordu. "Ekonomi eşekler içindir,” diyecekti bir keresinde,

Buna karşın Ayetullah’ın varisleri ne kendileri ne de Humeyni’nin cenazesi için bu kadar tutumlu değillerdi. 1989’da ölümünün hemen ardından Humeyni mozolesinin yapımı başladı. Henüz tamamlanmamış olan komplekste başka şeyler arasında bir turist merkezi, bir ilahiyat fakültesi, bir AVM ve 20.000 arabayı alacak bir park yeri bulunacak. Humeyni, kalın mermer sütunlara yerleştirilen altın bir kubbenin altındaki mezarında ters dönmüştür herhalde.

Görünüşe göre, ideolojik nedenlerle iktidara gelen diktatörler, kendi zenginliklerini düşünmeye en az meraklı olanlar. Humeyni, İran Şahı Muhamıned Rıza Pehlevi’nin acımasız yönetimine karşı yapılan bir devrimin başındaydı. Mugabe de Rodezya’daki ırkçı yönetime karşı savaşan gerilla liderlerinden biriydi. Ama Mugabe ve Humeyni kuraldışıdır. Başlangıçta ne tür niyetlerle gelmiş olurlarsa olsunlar diktatörlerin çoğu ceplerini doldurmanın cazibesine karşı koyamazlar.

Bir ülkenin diktatörünün tutumlu bir yaşam sürmesi, seçkinlerin zengin olmak için ellerinden geleni yapmadıkları anlamına gelmez. Bir diktatörün genellikle yeteri kadar çok sayıda akrabası, soydaşı ya da pastadan kendi paylarını almayı bekleyen başka yakınları vardır. İktidar aygıtının parçası olmanın ekonomik yararlarını gören birileri her zaman çıkar. Bir devlet başkanı için çevresinde ona sadık yardımcılar ve yandaşlar bulundurmanın da bir bedeli vardır.

Zimbabve örneği bunu tam olarak gösteriyor. Mugabe’nin karısı Grace’in ünü yaygındır. Yaşam tarzı yüzünden ona Dis Grace (“utanç" anlamında söz oyunu) Gucci Grace (ünlü marka) ve The First Shopper (First Lady konumuna bir gönderme) adları takılmıştı. Buna ek olarak Mugabe’nin çevresindekiler arasından başka birtakım kişiler de konumlarının gücüyle çok zenginleştiler.

Bunlara bir örnek, Zimbabve’de kapsamlı birtakım işlerle ilgilenen bir işadamı olan, diktatörün yeğeni Leo Mugabe’dir. Integrated Engineering Group adındaki şirketi sıklıkla daha tecrübeli inşaat şirketlerinin önüne geçip bir dizi devlet binasının inşaatını aldı. Bu binalardan milyarlarca dolar kazandı.

Zimbabve’de seçkinlerin en kazançlı girişimlerde aslan payını almalarının bir örneği de 1997’ de verilen cep telefonu lisansıdır. Lisans Cumhurbaşkanı Mugabe’nin çevresindeki eski, güç sahibi seçkinlerden biri olan ve o sıralar posta ve iletişim bakanlığı yapan Runaida Joice Mugari Mujuru’ya verildi. Mujuru bağımsızlık savaşı kahramanlarındandır ve uzun zamandır cumhurbaşkanlığının varisi olarak görülmektedir. Savaşı sırasında bir helikopteri vurup düşürdüğü için ona Kan Döken (Teurai Ropa) adı takılmıştı. Mujuru 2004’te Zimbabve cumhurbaşkanı yardımcısı oldu.

Cep telefonu lisansı için iki şirket yarışıyordu: Mujuru’un kocasıyla Leo Mugabe’nin hissedarı oldukları Telecel ve hükümetle bağlantıları olmayan bir işadamınuı kurduğu Econet. Econet yıllarca bir cep telefonu ağı kurmaya çalışmış ama aralarında Cumhurbaşkanı Robert Mugabe’nin özel cep telefonu şirketlerini yasaklayan bir kararnamesi de olmak üzere pek çok engelle karşılaşmıştı. Kararname daha sonra yüksek mahkemede reddedildi. Bir diktatörlükte bile cumhurbaşkanı durdurulabilir.

Tartışmalı cep telefonu lisansı elbette Mugabe’nin dostlarına verildi, oysa Telecel’in lisans başvurusu lisans gereklerini yerine getirmiyordu. Ne yazık ki Telecel çok iyi işletilmedi, gerçekte şirketin sahibinin kim olduğu konusundaki güvensizlik gelişmesini engelledi. Birkaç yıl sonra bir mülkiyet anlaşmazlığında Leo’nun şirkete kendi hissesini ödemediği ortaya çıktı. Cumhurbaşkanının yeğeni bir röportajda bu parayı ödemediğini çünkü "gerekmediğini” itiraf ederek diktatör akrabası olmanın yararlarının altını çiziyordu.

Senin paran benim param

Diktatörlerin çoğu iktidar dönemlerinde küçük bir servet yığmayı başarırlar. Zengin bir ülkede diktatör olmaya bile gerek kalmaz. Yoksul ülkelerde bile devlet yöneticileri halkın sırtından elde ettikleriyle yaşamlarını refah içinde geçirmeyi başarabilmişlerdir. Jean-Claude Duvalier 1986’da Haiti’yi terk ettiğinde, ada devleti dünyanın en yoksul ülkesiydi. Kişi başına yıllık gelir 342 dolardı. Buna karşın Duvalier, 1971’de devlet başkanı olduğundan beri 500 bin doları bir kenara koymayı başarmıştı. Başlıca tütün ihracatını ve ülkeye gelir getiren başka hemen her şeyi tekelleştirerek elde etmişti bu geliri.

Diktatörler arasında dünyanın en zenginleri yer alır. Diktatörün zenginliğinin büyüklüğü konusunda her zaman büyük bir belirsizlik söz konusudur. Her şeyden önce genellikle bir diktatörün özel ekonomisinin nerede bittiği, devlet ekonomisinin nerede başladığı belli değildir. İkinci olarak, diktatörler gerçekte ne kadar paraya sahip olduklarını açıklamaya pek istekli olmazlar. Anlaşmalar paravan şirketler aracılığıyla yapılır, yatırımlar için vergi cenneti ülkeler kullanılır ve paralar hesap sahiplerinin adlarının gizli tutulduğu ülkelerin bankalarında değerlendirilir.

Diktatör olarak zengin olmanın en açık yöntemi devlet kasasını kendi kişisel hesabınız gibi kullanmaktır. Belli bir açıklık ve devlet kurumlan arasında ayrım geleneğine sahip ülkelerdeki diktatörlüklerde bu işlemez. Örneğin Zimbabve'de bile yüksek mahkemenin göreli olarak yüksek derecede bir özerkliği vardır. Ama bu, böyle ülkelerdeki diktatörlerin derktin parasıyla zenginleşemediği anlamına gelmez. Yalnızca zenginliğin daha örtülü biçimlerde edinilmesi gerekir.

Otokrat hükümdarların böyle sorunları yoktur pek. Dünyanın en zengin kişileri listesinde çok sayıda hükümdar vardır. Bunlardan Büyük Britanya Kraliçesi Elizabeth ve Tayland Kralı Bhumibol Adulyadej dünyanın en zengin hükümdarları sayılabilir. Günümüzdeki krallıkların çoğunda güç yalnızca simgeseldir (genellikle kraliyet ailesinin hazineleri onların de facto diktatörler oldukları dönemlerden kaynaklansa bile). Ama eski ayrıcalıklarını ellerinde tutmayı sürdüren hükümdarlar genel olarak en varsıl olanlardır. Tayland kralı dışında en zengin beş krallık listesini otokrat yöneticiler doldurur. Dünyanın en zengin yirmi krallığı arasında sekiz tanesi diktatörlüktür: Abu Dabi Emiri, Suudi Arabistan Kralı, Brunei Sultanı, Katar Emiri, Umman Sultanı, Svaziland Kralı, Bahreyn Kralı ve Ürdün Kralı’dır.

Forbes dergisine göre, Brunei Sultanı Hassana! Bolkiah dünyanın en zengin kralı ve otokrat yöneticisiydi. Sultanın zenginliği 20 milyar doların üstündeydi.

Hemen arkasından Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdul Aziz al Saud geliyor. 18 milyar doların üzerindeki servetiyle kesinlikle yoksul sayılmaz. Ülkede değerli ne varsa Suudi Arabistan’ın milyarder kral ailesinin yönetiminde olduğu söylenebilir. Ve bu da az bir şey sayılmaz. Dünyanın belgelenmiş en büyük petrol kaynakları buülkede bulunuyor. Petrol karlarından en çok kazananlar da kraliyet ailesi üyeleri.

Listede üçüncü sırada Abu Dabi Emiri Halife bin Zayed bin Sultan Al Nahyan var. Abu Dabi’nin hükümdarı olmasının yanı sıra Emir Halife, yedi bağımsız krallıktan oluşan Birleşik Arap Emirlikleri’nin de başkanı. Halifenin mal varlığı 15 milyar doların üzerindedir.

Kişisel ve resmi ekonomi arasında ayrım gözetmeyen milyarder otokratların belki de en iyi örneği Brunei Sultanı’dır. Sultan devletin gelirlerini kendisininmiş gibi kullanıyor; ne kadarının resmi işlere ayrılacağına, ne kadarını kişisel kullanımı için alacağına kendisi karar veriyor. Devlet ve kral tek bir potada eridikleri için özel kullanımdan söz etmek biraz yanıltıcı oluyor elbette. Daha çok resmi gelirlerinden sultanın çalışanlarına ne kadarını ayıracağı söz konusu. Şans eseri, geri kalan otokrat krallıkların çoğunun toprakları dünyanın en büyük petrol kaynaklarının üzerinde. Bu da krallığı dünyanın en bol kazançlı mesleği yapıyor.

Brunei, yüz ölçümü 5.800 kilometrekareden az bir ülke, yani İstanbul’dan pek büyük sayılmaz ve nüfusu 400 bin. Borneo Adasının kuzeyinde kalıyor ve Güney Çin Denizi dışında ülkenin tamamını Malezya çevreliyor. Ülkenin resmi adı olan Brunei Darussalam barışın olduğu yer anlamına geliyor. Güzel bir ulus için güzel bir ad. Ülkenin yüzde sekseni ormanlarla kaplı. Brunei’nin kökleri yedinci yüzyıla uzanıyor, sultanlık on dördüncü yüzyılda kurulmuş.

Brunei’de hükümdar Yang di Pertuan. Bu devletin başı anlamına geliyor. Ülkenin en yüksek yetkilisinin kim olduğu konusunda hiç kimsenin kuşkusu kalmasın diye Bolkiyah kendisini hem cumhurbaşkanı hem devlet bakanı ilan etti. Buna ek olarak, hem ekonomi bakanı hem de savunma bakanı; dolayısıyla uygulamada silahlı kuvvetlerin de en yüksek kumandanıdır. Ayrıca kendisine polis genel müfettişi unvanını da vermişti. İnsan bu kadar şeyin iktidarın gücünü sonuna dek perçinleyeceğini düşünebilir, ama sultan birilerinin onun egemenliğine meydan okuyacağından korkmayı sürdürüyor olmalı ki 2006’da Brunei anayasasını değiştirerek kendi yanılmazlığını yasayla da pekiştirdi.

Körfez devletleri gibi Brunei de bir petrol ülkesi ve bu da Bolkiah’ı dünyanın en zengin adamlarından biri yapıyor. Belki de en zengini. Söylenenlere göre hazinesi her saniye 90 avro artıyor.

Devlet kasasını kendi malı gibi kullanmanın iyi yanı devlet sıradan insanlara para harcadığında bunun onurunun da size kalması. Devasa petrol gelirleri sayesinde Brunei bir refah devleti (petrol şirketi Shell'in ülkeden büyük çıkarları ve bir o kadar da ülke üzerinde etkisi olduğundan sıklıkla Shellfair State de deniyor buraya). Eğitim ve sağlık parasız. Kişisel gelirler Üzerinde hiçbir vergi yok. Böylece banka hesabı hiç durmadan büyüyen sultan, halkı da hoşnut tutuyor.

Concorde ve pembe şampanya

Pek çok ülkede diktatörün devlet kasasını kendi cüzdanıymış gibi kullanmasını engelleyen pratik kısıtlamalar vardır. Kişisel ve resmi gelirlerin lam olarak kaynaşması ancak diktatörlerin en şanslılarına düşer. Ama bir diktatörün devletin kaynaklarının tam mülkiyetine sahip olamaması pastaya elini uzatamayacağı anlamına gelmez. Kaldı ki devlet kasasını boşaltmanın bir dizi yöntemi vardır.

Bunlardan biri kleptokrasi yani “hırsızlar yönetimi” adını almıştır. Kleptokrasi, yönetici seçkinlerin olabildiğince zenginleşebilmek için iktidar olmaları anlamına gelir. Ekonominin büyük ölçüde hammadde üretimine dayandığı ülkelerde bu yönetim biçimi büyük başarılar elde etmiştir.

Zaire’de Mobutu Sese Seko, kleptokrasiyi en uç noktalara taşıyan diktatörlerarasındadır. Uluslararası Şeffaflık Örgütü, onun, şimdiki adı Kongo Demokratik Cumhuriyeti olan ülkenin başında oturduğu otuz yıl içerisinde, beş milyar dolara yakın kişisel servet edindiğini söylüyor. 1985'te Forbes dergisi Mobutu'nun mal varlığını beş milyar dolar olarak hesapladı ki bu Zaire'nin o tarihteki dış borçlarıyla aynıydı.

Ölümünden hemen önce, 1997’de iktidardan düşürüldüğünde Mobutu’nun ünlü hazinesinden çok azı bulunabildi. İngiliz gazeteci Michela Wrong, İn the Footsteps of Mr. Kurtz: Living on the Brink of Disaster in Mobutus Congo adlı kitabında yaşam tarzının pahalılığı yüzünden kenara pek fazla para ayıramamış olabileceğini yazıyordu. Paralar kullanıldı mı yoksa dünyanın bir yerlerindeki gizli birtakım banka hesaplarında durmayı sürdürüyorlar mı bunu henüz kimse bilmiyor. Ama Mobutu'nun ve geri kalan Kongo seçkinlerinin devasa harcamalar yapmış oldukları kesin.

Mobutu, kişisel harcamalarını karşıladığı sürece ekonomiyle pek ilgilenmiyordu, özellikle de hükümetin paralarının karşılanmasıyla. Kuşkusuz zeki bir adamdı ama uzun vadeli politik ve ekonomik planlar yapmak için gereken sabır ve disiplinden yoksundu. Ekonomi sorunları tartışıldığında bakışları uzaklara dalar, düşünceleri uçuşmaya başlardı, yazıyor Wrong. Bunun yerine az çok (genellikle az) bilgili danışmanlarının önerdikleri ekonomik mucize tedavileı inin gerçekleşmesini umardı.

Ülke ekonomisinden pek anlamıyor olsa da, Mobutu'nun Kongo’nun büyük zenginliklerinin büyük bir bölümünü kendisine ayırmakta hiçbir sorunu yoktu. 1973’te Zaireleştirme adı verilen etkili bir ulusallaştırma sürecini başlattı. Yabancıların elindeki işletmelerin “ülkenin oğullarına” teslim edileceğini bildirdi. Sonuç, Zaire seçkinlerinin en büyük parçayı almak için yarışa girmeleri oldu. Elbette Mobutu kendi payını aldı. Toplam 25 bin kişinin çalıştığı 14 plantasyonu kendisine devredip büyük bir holdinge dönüştürdü. Bu hareket Mobutu’yu ülkenin üçüncü en büyük işvereni ve dördüncü en büyük kakao ve kauçuk üreticisi yaptı.

Mobutu ülkenin büyük maden kaynaklarından da kendi payını almayı başardı. Yöntemi yalındı. Dış ülkelere madenleri pazarlamak için kurulan devlet şirketi, satış gelirlerinden bir bölümünü Mobutu’nun uluslararası banka hesaplarına yatırıyordu. Ayrıca üreticilerden de doğrudan para alıyordu. 1978’de Uluslararası Para Fonu çalışanlarından biri, Zaire Merkez Bankası müdürünün madencilik şirketi Gecamines‘ye bütün ihracat gelirlerini doğrudan devlet başkanının hesabına yatırma emri vermiş olduğunu buldu. Kongo’nun büyük elmas kaynaklarının paralarını iç etmek daha da kolaydı. Elmasların işlenmesi gerekmez ve ülke dışına kaçırmak kolaydır. Mobutu’nun tek yapması gereken, Zaire’nin elmas üretimi değerini düşük göstermek, elmasları Anvers’deki pazarda satmak, artan parayı cebe indirmekti.

Soğuk savaşın sonlarına yaklaşıldığında, Mobutu Batı’nın desteğini yitirdi, ülkeyi ayakta tutmak için paraya ihtiyaç duydu. Mobutu’nun ülkesi için borç almaya geldiği Washington’da bir banka çalışanı, Zaire halkına vardım etmek için dış ülkelerde biriktirdiği paraları kullanabileceğini söyledi ona. Mobutu yanıt olarak “Yapmayı çok isterdim, ama halkını bana paramı asla geri ödeyemez,” diyecekti.

Mobutu neredeyse kazandığı hızla para harcıyordu. Paris’ten uçak la pembe şampanyalar ve pastalar getiriliyordu. Zaire’de bütün önemli kentlerde kendisine özel villalar yaptırmıştı. En gözde yerlerinden biri Nsele’de kurdurduğu Çin köyünde bir pagodaydı. Kongo ırmağında sefer yapan bir nehir teknesinden bozdurup yaptırdığı lüks yatı Kamanyola da çok zaman geçiriyordu. Yatta ağırlanan ünlü politikacılar arasında Henry Kissinger ve François Mitterand da vardı.

Kendi kenti olan Gbadolite’de inşa ettirdiği beyaz mermer şato için genellikle Ormanın Versailles’i deniyordu, oysa Belçika Kraliyet Ailesi’nin Laeken sarayı model alınmıştı. Avrupa'ya gidip gelirken bindiği Concorde uçakların iniş yapabilmesi için kentin havaalanının pistlerini uzatmıştı.

Halkın geri kalanı için altyapılar o kadar önemli değildi. Mobutu Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’ya “Zaire’de otuz yıl iktidarda kaldım, ama tek bir yol bile yaptırmadım,” dedikten sonra yolların niye gereksiz olduğunu açıklamıştı. “O zaman seni devirmek için yoldan gelirler.”

Mobutu kendi ülkesindeki mülklerle yetinmedi. Fransız Riviera'sında Roquebrune Cap Martin’de Villa del Mar yazlığına 5,2 milyon dolar vermişti ve burası Kongo'nun eski sahibi Kral Leopold’un evinden çok uzak değildi. Söylentilere göre, fiyatta anlaştıktan sonra Mobutu satıcıya miktarın dolar mı yoksa Belçika frankı üzerinden mi olduğunu sormuştu. Birinin ötekinin 39 katı olması belli ki Mobutu için o kadar önemli değildi.

Ayrıca İsviçre’de Savigny’de bir sayfiye, Paris'te devasa bir dairenin yanı sıra Portekiz’de Algarva’da 8 bin hektar arazi üzerine kurulmuş 12 yatak odalı, 12 bin şişe şarabın durduğu bir mahzeni olan Casa Agricola Solear'ı 2,3 milyona satın almıştı. Mobutu'nun mülklerinin büyük çoğunluğu eski koloni iktidarı Belçika’nın başkenti Brüksel’ deydi. Burada sosyetik semtler olan Uccle ve Rhode St. Genese'de en az dokuz bina sahibiydi.

Rüşvetin en doğrudan ve açık biçimi kleptokrasidir ama belli koşulların gerçekleşmiş olması gerekir. Bunların ilki zayıf bir sivil toplumdur. Medya ve örgütler etkisiz olmalı, yerleşik düzene tehdit oluşturmayacak kadar koyunlaştırılmalıdır. Aynı zamanda resmi kurumlar diktatöre ve yandaşlarına meydan okuyamayacak ya da buna cesaret edemeyecek kadar zayıflatılmalıdır. Çok az eğitimli bir toplum ve okuma yazma bilmemenin yaygın olması işe yarar. Bütün diktatörlüklerde Mobutu'nun Zairesi’ndeki kadar zayıf kurumlar yoktur ama koşullar uygunsa kleptokrasi ekonomik güvence için hızlı ve güvenilir bir yöntemdir.

Karizmatik dolandırıcılık

Sözü edilen yöntemlerle yeterince para kazanamıyorsanız bir diktatör olarak doğrudan dolandırıcılığa da başvurabilirsiniz. Dolandırıcılığın yasadışı olmasının en ufak bir önemi yoktur. Diktatör olarak siz zaten yasaların üzerindesinizdir. Elbette en iyisi yakalanmamaktır; yine de birileri sizin işinize burnunu sokma küstahlığını gösterecek olursa bununla başa çıkmanın pek çok yöntemi vardır. Gürültü çıkaranları hapsedebilirsiniz ya da kestirmeden ortadan kaldırabilirsiniz. Medyayı yeterince iyi kontrol ediyorsanız haberlerin yayılma tehlikesi de göreli olarak azdır.

Kenya’daki Goldenberg Skandali iyi bir örnektir. Dolandırıcılık 1990’lı yıllarda Cumhurbaşkanı Daniel Arap Moi iktidarı sırasında gerçekleşmişti. Moi’nin iktidar aygıtının yüksek konumlu politikacılarının neredeyse hepsi işe karışmıştı.

Kenya hükümeti, ülkeye döviz sağlamak için, Kenya Merkez Bankasına Amerikan doları yatıran ihracatçılara paralarını Kenya şilingine çevirirlerse kuru yüzde yirmi daha yüksek öder. Bu düzenleme aynı zamanda bir tür ihracat desteği olarak da işlev görür.

Rüşvetin her yere girdiği Kenya gibi bir ülkede, böyle destekler dolandırıcılık için davet anlamına gelir. Dolandırıcılığın başlıca kişilerinden biri olan işadamı Kamlesh Pattni, Kenya’dan altın ihraç etmek için Goldernberg International şirketini kurmuştu. Kenya hükümetiyle yapılan anlaşmaya göre, Goldenberg altın satışlarından kazandığı paraları Kenya para birimine çevirdiğinde kur tam yüzde 35 daha yüksek olacaktı. Hedefin Kenya’ya daha fazla döviz sağlamak olduğu söylendi.

Kenya’nın altın üretimi çok az olduğundan altının Kongo’dan kaçak getirilmesi gerekiyordu. Paralar Pattni’ye aktarıldı ama ihraç edilen altın çok azdı ya da büyük olasılıkla hiç ihracat yapılmadı. Pattni ve bir yığın rüşvetçi hükümet üyesi, malın üzerine oturmuştu.

Mois’nin ardından 2002’de iktidara gelen Mwabi Kibaki konuyu derinlemesine araştırmak için bir Goldenberg komisyonu kurdu. Komisyon tanıklarının dediklerine göre 1991’de Kenya Merkez Bankası’ndan 60 milyar Kenya şilingi (850 milyon dolar) çalınmıştı. Bu, Kenya’nın brüt ulusal gelirinin beşte birine denk düşüyordu.

Geleceği düşünün

Bir diktatör bir kez paraları yığdıktan sonra bunları hiç kimsenin bulamayacağı bir yere saklamaya bakmalıdır. Paralarla kendi ülkenizde yatırım yaparsanız iktidarı yitirdiğiniz gün her şeyinizi de yitirme tehlikeniz vardır. Özellikle sürgüne gönderilirseniz ki bu ne yazık ki diktatörler arasında çok yaygın bir yazgıdır yedekte bir şeylerinizin olması çok önemlidir.

Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali, paraları kendi ülkesinde tutmanın ne kadar tehlikeli olduğunu Ocak 2011’de halkı ona isyan ettiğinde ülkesinden kaçmak zorunda kalınca anlamıştı. Saraylarından birinde bir kitaplığın arkasındaki gizli kasada milyonlarca avro, dolar ve Tunus dinarı bulundu. Tunus Merkez Bankasından gelme mühürlü zarflarla dolu kutuların olduğu raflar ve çok değerli mücevherler de ortaya çık tı. Yine de Bin Ali Tunus'tan elleri boş ayrılmamıştı. Bin Ali’nin karısı Leila, kocasıyla Suudi Arabistan’a kaçmadan önce Merkez Bankasına uğrayıp bir buçuk ton altın alacak zamanı bulmuştu.

Bir diktatörün paralarını saklayacağı yerlerin başında İsviçre bankaları ya da banka düzenlemeleri gevşek olan başka ülkelerdeki bankalar gelir. Ayrıca mülklere yatırım yapmak da yaygındır. Doğru yatırım yaparsanız iyi de bir dönüşü olur. Dünyanın çeşitli yerlerinde çiftliklere ve başka mülklere sahip olmak da yarar sağlayabilir. Paris, Londra, Fransız Rivierası diktatörlerin gözde yerleri arasındadır. Altına yatırım yapmak da akıllıcadır. Satışı ve taşıması kolaydır. Bir dizi başka olanak daha vardır. Katar Emiri ve ailesi paralarının çoğunu sanata yatırır; bunun sonucunda modern sanatın dünyadaki en büyük müşterisi Katar olmuştur. Özellikle Emir’in kızı Şeyha Al Mayassa Bin Hamad Bin Khalifa Al-Thani, Basra Körfezi’ndeki ülkeye devasa bir sanat koleksiyonu sağlamakta önemli rol oynamıştır. Pahalı sanat eserlerinin alışverişi genellikle aracılar üzerinden gerçekleştiğinden alıcılar çoğunlukla bilinmez. Bu yüzden Katar diktatör ailesinin sanata ne kadar para harcadığını bilmeye olanak yok, ama Roy Liechtenstein, Jeff Koons, Andy Warhol ve Damien Hirst gibi sanatçıların bir dizi eserini satın aldıkları biliniyor. Emir ve karısı 2007’de 72,84 milyon dolar verip satın aldıktan sonra, Mark Rothkos’un “White Center” adlı eseri savaştan sonra müzayedede satılan en pahalı tablo rekorunu kırdı.

Gördüğünüz gibi bir diktatör için zenginlik garantidir denebilir. Bunu nasıl elde edebileceğiniz hayal gücünüze kalmış.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe