Diktatörler Gücü Nasıl Elde Tutar?

Mikal Hem


Batı Afrika ülkesi Sierra Leone 1992 yılında, Tümgeneral Joseph Saidu Momoh tarafından yönetiliyordu. Momoh 1985 yılında tek aday olduğu bir halk oylamasıyla iktidara gelmişti. Sierra Leone küçükve çok yoksul bir ülkeydi ve Devlet Başkanı Momoh’un yönetimi altında ekonomik durum daha iyiye gitmedi. 1991 yılında komşu Liberia’daki iç savaş Sierra Leone’ye sıçradı ve burada iç savaş 11 yıl sürdü.

1992 Nisan ayında genç Yüzbaşı Valentine Strasser elmastan zengin bir bölge olan Kenema’da bir şirketi yönetmeye gönderildi. Strasser şimdiye kadar yaşamındaki en büyük başarıyı dans pistinde göstermiş, diskoteklerde çok sayıda yarışma kazanmıştı. Kendisi farkında olmasa da onu büyük şeyler bekliyordu. Hükümet askerleri bölgede eylem yapan acımasız isyancıları yola getirmeye çalışıyorlardı, ama Devlet Başkanı Momoh bir diktatörün en Önemli kurallarından birini unutmuştu: Askerlere ücret vermek.

Kenema’da Strasser üç aydır para alamadıklarından yakınan askerler tarafından karşılandı. Genç ve hırslı subay durumu düzeltmeye karar verdi, askerlere sorunu çözeceğini söyledi, başkent Freetown’a geri dönmek için bir arabaya atladı. Yoldayken başkente Devlet Başkanı Momohu devirmeye gittiği söylentileri yayıldı. Momoh’un karargahına ulaştığında iktidardaki diktatör bir karşılaşmaya hazırlıklı değildi, hemen yönetimden çekildi.

Yani olayın bir versiyonu böyle. Strasser’in kendisiyle birlikte başkanlık sarayına giden küçük bir grup genç subayın yardımıyla Momohu devirmeyi planladığını öne sürdü başkaları. Geldiklerinde Momoh’u üzerinde sabahlığıyla banyoda otururken bulmuşlar. Anlatılanların hangisi doğru olursa olsun Momoh direnmeden teslim oldu, çabucak bir helikoptere bindirilip komşu ülke Gine’ye gönderildi.

25 yaşındaki Strasser yönetimi devraldı ve dünyada konumunu miras yoluyla edinmemiş en genç devlet yöneticisi oldu. Genç subaylardan oluşan bir cuntayla birlikte Sierra Leone'yi 1996 yılına kadar yönetti, ardından Strasserin kendi yandaşlarının yönettiği bir başka darbeyle devrildi. Kendisinden önceki diktatör gibi ülkeden çıkarılıp Gine’ye gönderildi ve elinde kalan tek unvan disko kralı oldu.

Strasser'i iktidara götüren yol başka pek çok diktatörünkinden daha kolay ve daha kısaydı, ama tarihte rastlantı sonucu gerçekleşen tek darbe değildir. Doğru zamanda, doğru yerde bulunuyorsanız diktatör olmak kesinlikle zor bir iş değildir. Tarih bir başka noktayı daha aydınlatır: Sorun her zaman iktidara gelmek değildir. Buna karşın iktidarı uzun süre elde tutmak ustalık, incelik ve yetenek gerektirir ve belli ki Strasser bunlardan yoksundu.

Ortadan kaybolan muhalefet

Bir diktatörün yaşamı tehlikelerle doludur. Çok fazla kıskançlık uyandıran ve size çok fazla düşman kazandıran bir iştir diktatörlük. Her zaman darbe, devrim ve suikast tehlikesi vardır. Ayrıca sürekli olarak halk ayaklanması, uluslararası eleştiriler ve demokratik reform çığlıkları konusunda uyanık olmanız gerekir. Neyse ki bunları karşılamak için yöntemler vardır. Tecrübeler etkili bir güvenlik sistemi, iyi düşünülmüş bir propaganda planı ve zarif politik manevralarla yönetici konumunuzu ömür boyu elde tutabileceğinizi göstermektedir. Kimi durumlarda bundan da daha uzun bir süre. 1994 yılında ölen Kim Hsung Kuzey Kore’nin ebedi devlet başkanı olmayı sürdürüyor.

En iyi despot bile kendi sahasında dirençle karşılaşır. Bir diktatörün ne kadar muhalefete izin vereceği değişir, ama kar topunun yuvarlanarak büyümeye başlaması ve muhalefetin durdurulamaz olması için genellikle çok bir şey gerekmez. Neyse ki politik muhalefeti sınırlamak ve durdurmak için bir dizi iyi denenmiş önlem vardır.

Doğu Almanya’da Stasi tarafından kusursuz biçime getirilen “muhbir toplumu” iyi işleyen bir yöntemdir. Sürekli olarak tutuklanmaktan korkan bir toplum kolay boyun eğen bir toplumdur. Muhaliflerinize dehşet saçmak da halkı muhalefetten uzak tutmak için klasik bir diktatör tekniğidir. Bunu yapmanın en kolay yolu onları yeryüzünden silmektir. Latin Amerika diktatörlüklerinde yetkililerin insanları ortadan kaldırması o kadar gündelik bir şeydi ki "yok olmak” pasif bir fiil oldu. İnsanlar “birinin yok oldurulduğu”nu söylüyorlardı. 1976’dan 1981'e kadar Arjantin diktatörü olan Jorge Rafael Videla 2012 yılında kendi rejiminin yedi sekiz bin insanı ortadan kaldırdığını itiraf etti. Cinayet ve işkenceden hapis yatan ihtiyar, eski diktatör, 2013 yılında ölene dek, bu insanların öldürülmesinin gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu cinayetleri gizemli ortadan kaybolmalar gibi göstermeyi en büyük yanlışı olarak görüyordu.

“Diyelim ki yıkılma tehlikesine karşı bir savaşta yedi sekiz bin kişinin ölmesi gerekiyor. Başka hiçbir çözüm yok. Yıkılma tehlikesine karşı savaşı kazanmak için bedelin bu olduğunda ve bunun toplumun farkına varmadan yapılması gerektiğinde anlaştık. Ülke içinde ve dışında protestolardan kaçınmak için bu insanların yokolmaları gerektiğine karar verildi. Her yok olma bir cinayeti gizleme girişimi olarak anlaşılabilir,” diyordu Videla yazar Caferino Reato’yla bir röportajında.

Eski diktatör sol muhalefetin çocuklarının kaçırılıp evlat edinilmek üzere başkalarına verildiklerini de anlatıyordu. Umutları bu çocukların yeni ailelerinde sağlıklı bir aşırı sağ eğitimi almaları ve askeri bir şekilde yetiştirilmeleriydi.

Neyse ki iktidarı elde tutmanın daha az zorbaca yöntemleri vardır. Yeterince zenginseniz kendinize destek satın alabilirsiniz. Katar Emiri Şeyh Hamid bin Halifa Al Thani alışılmadık yüksek bir yaşam standardını koruyarak halkını hoşnut tutuyor. Bu petrol zengini emirliğin 250.000 vatandaşının ortalama geliri 400.000 doların üzerinde.

Bir seçim nasıl kazanılır

Başka devlet başkanları gibi diktatörler de toplumun bir bölümünün itirazları ve muhalefetiyle karşılaşırlar. Ama demokrasilerdekinin tersine bir diktatörün topluma aldırmadan gücü elinde tutmak için çok sayıda yardımcı gereci vardır.

Modern bir diktatörlükte muhalefetin demokratik bir seçim yapılmasını talep etmesi normaldir. Ayrıca bir diktatör olarak demokratik reformlar yapma konusunda uluslararası baskıya maruz kalırsınız. Bu baskının sertliği değişebilir. Çoğunlukla baskı o kadar hafiftir ki kolayca gözardı edilebilir. Çok fazla petrole sahip bir ülkede diktatörseniz otoriter yönetiminize karşı çıkışların BM koridorlarında fısıldaşmalarla sınırlı kalma olasılığı fazladır. Örneğin Suudi Arabistan, otoriter ve baskıcı bir rejimle yönetilmesine karşın, dünya Arap petrolüne bağımlı olduğu için uluslararası eleştirilere maruz kalmaz. Buna karşın Zimbabve'de bir damla petrol yoktur. Bu yüzden de Cumhurbaşkanı Robert Mugabe’nin yönetimine karşı demokratik baskılar konusunda uluslararası sesler daha yüksek çıkar.

Diktatörlüklerde aslında seçime gerek yoktur. Bir diktatörün ne kadar başta kalacağını belirleyen şey halkın iradesi değildir sonuçta. Çünkü halk kendisi için neyin iyi olduğunu da bilmez, bunu siz bilirsiniz. Pek çok durumda seçim yapmak yararlı olabilir; örneğin Norveç gibi idealist minik ulusların can sıkıcı yöneticilerinin çenesini kapatmak gibi.

Küçük bir muhalefete izin vererek karşıtlarınızın neler yaptığı konusunda daha kolay fikir sahibi olabilirsiniz. Seçim yapmak demokratik reformlar yapma isteğini gösterir ve bunu eleştirilere karşı savunma olarak kullanabilirsiniz. Üstelik her şeyi doğru yapar ve istediğiniz sonucu çok fazla gürültü çıkmadan elde ederseniz bir seçim yasallığınıza katkıda bulunur.

Neyse ki seçim zaferini güvenceye almanın pek çok yöntemi vardır. Seçim sandıklarını kendi oy pusulalarınızla doldurmak en çok kullanılan yöntem olmayı sürdürüyor. Sorun bunun kolayca açığa çıkarılabilen bir teknik olması. Cep telefonlarıyla çekilmiş fotoğraflar ve videolar kolayca seçmenler arasında yayılabilir ve bu hem ülkede hem de yurtdışında protestolara neden olur. "Oy pusulası doldurma”ya da sandık doldurma da denebilir kimi durumlarda işleyebilir; ama eğilim, açığa vurulması daha zor yöntemler yönündedir.

Seçimden önce iyi hazırlık yapmak seçim günü dikkat çekecek şeyler yapmak zorunda kalmamanızı sağlar. Kuralları sizin koyduğunuzu ve bunların seçim sonuçlarından asla kuşku duyulmayacak şekilde uygulanabileceklerini unutmayın.

Medyanın kontrolü size en büyük vurucu gücü sağlar. Ülkenin en önemli televizyon kanallarının tam denetimini ele geçirmeye bakın. Tüm yayınları tekelleştirmek hiç de güç değildir ve diktatörler arasında bu bir kuraldır. Devlet kanallarının sizi destekleyenlerle dolu olmasını sağlayın, bağımsız kanalların eleştirel olduklarında kolayca kapatılabilmeleri için gerekli ruhsat koşulları hazırlayın. Baş ağrıtan medya, bürokratik ve teknik ayrıntılarla kolayca susturulabilir böylece. Ülkeye ya da cumhurbaşkanına hakaret etmeyi yasaklayan yasalar da tepkileri durdurmakta işe yarar. Muhalefete medyada, oldukça sınırlı bir alan bırakırsanız iyi olur. Bu özgür seçim aldatmacasını bir nebze daha gerçekçi gösterir.

Kendinizi nasıl sunacağınız önemlidir. Medyanın doğal olarak sizin politik başarılarınıza, hükümetin iyi amaçlar için ne kadar para harcadığına, uluslararası arenada ne kadar önemli bir rol oynadığınıza odaklanması gerekir. Cesur bir kabadayı imajı kimileri için çok iyi sonuç vermiştir. Rusya’nın güçlü adamı Vladimir Putin’in özenle yaratılan “sporcu ve doğa adamı” imajı buna iyi bir örnektir. Kaplan avlarken, balık tutarken, at sırtında üst gövdesi çıplak otururken pozları vardır. Gerçekte ne kadar sporcu olduğunuzun hiçbir önemi yoktur; önemli olan iyi bir fotoğraf çektirme fırsatını değerlendirmektir.

Bunun dışında kendinizi bir devlet adamı olarak sunmanız önemli. Bu yüzden televizyonda, ulusun önderi olarak görevlerinizi yerine getirirken, seçim kampanyasına aktif olarak katılırken olduğundan daha fazla gösterilmeniz gerekir. Sizi öven yorumlar ve muhalefeti gülünç düşüren haberler yazmaları için seçim kampanyasını medyanın kendisine bırakabilirsiniz. Bir kez medyanın kontrolünü ele geçirdikten sonra karşıtlarınızı karalamak çok kolay bir iştir. Örneğin muhalefetin dış ülkelerdeki örgütlerle bağlantıları, onların her zaman emperyalist güdüleri olan ülkeler hesabına çalıştıklarının açık bir göstergesidir.

Muhalefete oy verecek olanların seçmen kayıtlarını güçleştirerek seçimi kolayca yönlendirebilirsiniz. Sizin önderliğinize ve yardımseverliğinize bağımlı olan askerler, mahkûmlar, devlet memurları, devlet işletmelerinde çalışanlar gibi insanlar size oy vermeye toplumun başka kesimlerinden daha fazla eğilimlidir. Bu yüzden onların sürüler halinde, mümkünse çalıştıkları yer tarafından kayıtlarının yapılmasını sağlayın. İşletmeler çalışanları için seçimi örgütleyip onları oy sandıklarına otobüslerle de götürebilirler.

Size desteğin az olduğu bölgelerde seçim sandıklarının yerleştirildiği yerlerin geç açılıp erken kapanmasına dikkat edin. Buralarda oy pusulaları yetersiz, seçmen listeleri eksik olsun. Bunlar insan kaynaklı yanlışlar diye kolayca savuşturulabilecek ve hile kanıtı oluşturmayan küçük düzensizliklerdir. Yoksul bölgelerde yiyecek ve içecek dağıtarak oy satın almak da genellikle işe yarar.

Muhalefeti taciz etmek ve tutuklamak klasik bir tekniktir. Sorun bunun da sandık doldurma gibi, kolayca protestolara götürebilen bir yöntem olmasıdır. Kuzey Kore gibi, toplumun üzerindeki sıkı denetim yüzünden zaten çok az kişinin protesto etmeye cesaret edebildiği ülkelerde işe yarayabilir. Şiddet kullanmak yerine aday olarak kayıt yaptırma sürecini her zaman teknik bir ayrıntı yüzünden durdurma fırsatı yaratacak biçimde iyice karmaşıklaştırmak ve muhalif politikacılarının seçime katılmalarını böyle engellemek daha yaygın kullanılan bir yöntemdir.

Muhalefeti denetlemek için sıkça başvurulan başka bir strateji de muhalefeti diktatörün kendisinin örgütlemesidir. Kazakistan’da muhalefeti bastırdığı yönünde eleştiriler karşısında Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, kızı Dariga Nazarbayeva’nın muhalefet partisi Asar’ı (“Hep birlikte”) kurmasına izin verdi. Kızı 2004 yılı seçimlerinde parlamentoya girdi. Nazarbayeva bir dönem medya şirketi Habar’ın başındaydı ve ayrıca şirket hisselerinin de bilinmeyen bir miktarını elinde tutuyordu. Bu şirket seçim zamanları genelde yalnızca hükümet yanlısı partilerin haberlerini vermekteydi. Örneğin 2004 seçimlerinde Habar’ın seçim haberlerinin yaklaşık yarısı Asar’la ilgiliydi. Asar daha sonra cumhurbaşkanının partisi Otan’la birleşti.

Bir başka örnek, 2012 Şubatındaki Türkmenistan seçimleridir. Çok sayıda aday seçime katıldı, ama bütün adaylar Devlet Başkanı Gurbangulu Berdimuhamedov’un partisinden geliyorlardı. Bütün adaylar seçim kampanyalarında Berdimuhamedov’a övgüler yağdırdı ve hiçbiri, seçmenlerin onları seçmesi için istekte bulunmadı. Berdimuhamedov’un ezici bir zaferle, oyların yüzde doksan yedisini alarak seçimi kazanmasında şaşırtıcı bir yan yoktu.

Josef Stalin’in sekreterine göre Sovyet diktatörü şunları söylemişti: “Partide kimlerin nasıl oy kullandığı bence bütünüyle önemsiz. Önemli olan şu: Oyları kim, nasıl sayacak.” Ünlü komünist her zamanki gibi burada da önemli bir noktaya değinmiş. Seçim sandıklarının gece boyunca gözlerden uzak bir yerde kalmalarını sağlayın, gerisi kolay.

Uluslararası seçim gözlemcilerini dışarıda tutmak giderek zorlaşıyor. BM ve başka uluslararası örgütler, otoriter rejimlerde seçimleri gözlem altında tutmak için yoğun biçimde çalışıyorlar ama bu yüzden çok kaygılanmaya gerek yok. Yandaş gözlemciler, örneğin başkalarının seçim hilelerini açığa vurduğu taktirde kendisi de zarar görecek ülkelerden gelen gözlemciler yerleştirmek için lobi çalışmaları yapılabilir. Gözlemciler başka diktatörlüklerden ya da seçime katılan diktatörle arasını iyi tutmak isteyen başka ülkelerden gelebilir. Ayrıca iki yada daha fazla sayıda örgütten gözlemciler bulundurmakta yarar vardır. Gözlemciler, sıklıkla olduğu gibi, değerlendirmelerinde anlaşmazlığa düşerlerse inandırıcılıkları zayıflar. Bağımsız Devletler Birliği adında, eski Sovyet cumhuriyetlerinden oluşan ve merkezi Beyaz Rusya’da bulunan bir kulüpten gelen gözlemciler, kuşkulu bir seçimi onaylama konusunda örneğin Avrupa Birliği gözlemcilerine göre daha kolay ikna edilebilirler.

İyi bir diktatör elbette bir seçimi ne kadar büyük bir yüzdeyle kazanacağına kendisi karar verebilir. Sorun sıklıkla en sağduyulu sayının hangisi olacağıdır. Yüzde doksan dokuz göreli olarak yaygındır. Küba’da 2008 parlamento seçimlerinde hem Raul hem Fide! Castro kendi seçmenlerinin oylarının yüzde doksan dokuzunu aldılar. Kuzey Kore’nin eski diktatörü Kim Jongil 2009 parlamento seçimlerinde kendi bölgesinde yüzde 99,9 oy aldı. Kuzey Kore’de seçimlere katılma oranı yüzde 99,98’di. Saddam Hüseyin Ekim 2002’de, halkın kendi yönetimine yedi yıl güvenip güvenmediğini sorduğu halk oylamasında yüzde yüz oy alarak rekor kırdı. 2012 Mart ayında cumhurbaşkanı seçimlerinde diktatör adayı Vladimir Putin, Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de 451. seçim bölgesinde 1.482 oy aldı. En yakın rakibi, Komünist Parti Başkanı Germady A. Zyuganov tek bir oy aldı. 451. bölgede kayıtlı seçmen sayısı 1.389 olduğundan Putin seçimi yüzde 107 kazanmıştı. Etkileyici.

Soru, bir diktatörün alması gereken yüzdenin ne olduğudur. Seçim zaferi aşırı büyükse protestolara götürebilir ama çok düşükse muhalefetin politikaya katılması taleplerine neden olabilir. Yüzde doksanın üzerindeki sayılar her zaman kuşku uyandıracaktır ama kimi diktatörler eleştirmenlerin ne dediğini bir türlü anlayamaz. Beyaz Rusya Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko, batılı politikacıları memnun etmenin ne kadar zor olduğundan yakınıyordu. 2006 seçimlerinde Lukaşenko resmi sayılara göre yüzde 93,5 oy almıştı. Batının seçimde hile yapıldığı suçlamaları karşısında diktatör sonucu yüzde 86’ya indirip kendi ağzıyla itiraf etti. Seçimden sonra Ukraynalı gazetecilere, “Evet, seçim sonuçlarıyla oynadık. Bunu Batılılara söyledik zaten,” dedi.

Batılı eleştirmenler sonuçları yine de beğenmeyince cumhurbaşkanı cidden hayal kırıklığına uğramıştı. “Yüzde 93,5 Devlet Başkanı Lukaşenko’ya oy verdi. Bunun Avrupa’ya uyan bir yüzde olmadığını söylediler. Yüzde 86’ya indirdik. [...] Seçimden önce bize, eğer Avrupa’ya uygun bir yüzde gösterirsek seçimin onaylanacağını söylemişlerdi. Avrupa’ya uygun bir yüzde çıkarmaya çalıştık. Ama görüyorsunuz, bu da bir işe yaramadı," diyordu Beyaz Rusya diktatörü, sıkıntıyla.

Çocuklardan başlayın

“Herkesi birkaç kez kandırabilirsin, hatta kimilerini her zaman kandırabilirsin, ama herkesi her zaman kandıramazsın,” diyordu Abraham Lincoln. Bir diktatör olmadığı belli. Despotların çoğu, halka ülkenin onların yönetiminde ne kadar harika olduğunu anlatmak için çok fazla zaman ve güç harcar.

Propaganda bir diktatörün en önemli araçlarından biridir. Diktatörlerin her zaman demokrasilerde ender olarak bulunan türden şöyle ya da böyle bir propaganda bakanlıklarının olması, halka bilgi ak tarımını kontrol etmenin bir diktatör için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. Propaganda çok çeşitli biçimler alabilir. Pek çok ülkede diktatörün halkı cesaretlendiren ya da bilgece sözlerinin yazılı olduğu devasa afişler asılır. Ders kitapları, rejimin doğru yanlarının öne çıkaracak ve diktatörün başarılarını bolca anlatacak biçimde yeniden ayarlanır.

Saddam Hüseyin döneminde, ilkokullarda okutulan bir Irak okuma kitabında sık sık Amal ve Hasan tiplemeleri kullanılır. Amal, Hüseyin’in bir portresini tutar ve “Gel Hasan, vatanımız için şarkı söyleyelim, kalemlerimizi ‘Sevgili Saddam’ yazmak için kullanalım,” der. Hasan “Hemen ‘Ey cesur Cumhurbaşkanımız Saddam, hepimiz senin için sınırları koruyan askerleriz, silahlarımızla zafere yürüyoruz’ şarkısını söyleyeceğim,” diye yanıt verir.

Bütün dersler Hüseyin propagandasıyla doluydu. Beden eğitimi dersinde öğrenciler, “Bush, Bush, sesimizi duy: Saddam'ı seviyoruz” diye haykırarak spor yapıyorlardı. Matematik dersinde öğrencilere sorulan problem “Şayet her birinde üç insan olan dört Amerikan uçağı düşürürseniz kaç Amerikalı öldürmüş olursunuz?” biçimindeydi.

Olaylar beklendiği gibi gelişmezse her zaman yalan söyleme olanağı vardır. Hasat çok mu az? Gazetelerde bu yıl rekor ürün alındığı yazılabilir. BM sizi eleştiriyor mu? Televizyon haberleri meclis toplantısını gösterdiğinde alkış efektleri eklenebilir. Bir diktatörlükte gerçek asla mutlak değildir.

i98o’1i yılların başlarında Romanya Cumhurbaşkanı Nikolay Çavuşesku, dış ülkelere olan devasa borçların ödenmesi için ülkenin neredeyse bütün tarım ürünlerinin ihraç edilmesini emretti. Bu durum yiyecek sıkıntısı yaratıp insanlar açlık çekmeye başladıklarında, Romanyalıların çok yemek yediklerini söyleyerek bunu savuşturdu. İddiasını haklı göstermek için kendi bilimsel diyetini yarattı. Niyeyse bu diyet normalde Romanyalıların besinlerinin önemli bir kısmını oluşturan et ve süt ürünlerini neredeyse hiç içermiyordu. Çavuşesku ayrıca bir de propaganda filmi yaptı. Çok miktarlarda et ve taze meyve stoklarını teftiş ettiği bu filmle, üretim hedeflerine ulaşıldığını gösteriyordu. Filmdeki yiyeceklerin çoğunun sahte olduğunu bilen çok az insan vardı.

Temiz ırk kuramı

Propagandanın en etkili yöntemlerinden biri halkı dış düşmanlara karşı kışkırtmak, temel milliyetçi ve ırkçı içgüdülere seslenmektir. Hiç kimse bunu Kuzey Kore’deki üç nesil Kim kadar derinlemesine ve etkili bir şekilde yapmamıştır. Kim II-sung 1945’te iktidara geldiğinden beri, Pyongyang yetkilileri dünyada şimdiye dek görülmüş en akıl almaz gerçeklik çarpıtmalarını sergilemektedir.

Kuzey Kore propagandasının ustalığı farklı izleyicilere farklı söylemlerle seslenmesidir. Kuzey Kore halkına bir olay anlatılırken yabancılara başka bir versiyon sunulur. Pyongyang rejimi yabancılara içeriden yaptığı propagandayı halkın ne tür bir propagandaya maruz kaldığını öğrenmelerini engelleyecek şekilde kurnazca çarptırır. Kuzey Korelilere ise ülkelerinin dış dünya tarafından nasıl görüldüğü konusunda kendi versiyonları sunulur. Kafa karıştırıcı mı geldi? Öyleyse yalnız değilsiniz. Altmış yıldan uzun bir süredir Kuzey Kore propaganda uzmanları Amerikalıları, Rusları ve dünyanın geri kalanını parmaklarında oynatıyorlar.

Zemin çalışmasını Japonlar yapmıştı. 1905’te Japonya Kore’nin koruyucusu oldu ve 1910 yılında Kore yarımadasını işgal etti. Koreliler bundan önce kendilerini Çin kültürünün bir parçası olarak görürken Japonlar Korelileri Japonlaştırmak için devasa bir propaganda başlattılar. İki halk da ahlaki olarak birbirine tepeden bakan soylu bir ırktan geliyordu. Koreliler, Japon bütününün bir parçası olduklarını kabul ettikleri sürece istedikleri kadar milliyetçi olabilirlerdi.

Ağustos 1945’te, Sovyet güçleri Japonya’yı Kore yarımadasından kovdular ve Pyongyang’ı kendilerine merkez seçtiler. Amerika güçleri Eylül ayında geldi, yarımadanın güney bölgelerinin denetimini ele geçirdi. Stalin, her zamanki gibi, İkinci Dünya Savaşında özgürleştirilmiş bu toprakları rahat bırakmaya pek meraklı değildi. Rusların yandaş bir yöneticiye ihtiyaçları vardı ve daha iyisini bulamadıklarından bu yönetici Kim II-sung oldu.

Otuz üç yaşındaki Kim II-sung, 14 Ekim 1945’te, ülkeye özgürlük getiren Sovyetleri kutlamak için topladığı yığınların gösterileriyle resmi olarak sahneye çıktı. İkinci Dünya Savaşı yıllarını Sovyetler Birliği’nde geçirmişti ama daha önce Mao’nun ordusunda Japonlara karşı savaşmıştı. 1937’de bir Japon askeri kampına yapılan saldırı ona gerilla savaşçısı unvanı da kazandırıyordu biraz.

Kuzey Kore’de neredeyse kimsenin Marksizmden haberi olmadığı için, yeni rejim kendi propagandasını üretmeye başladı ve bu Avrupa komünist ülkelerinde üretilenden çok farklıydı. Aralarında üstün ırk düşüncesi de olmak üzere büyük bir bölümü Japon işgalci propagandasından alınmıştı. Fuji Dağı’nın Japon mitolojisinde özel bir yeri olması gibi ülkenin en yüksek dağı olan Paektu Dağı da Kuzey Kore'de özel bir konum üstlendi.

Koreliler eşsiz özelliklere sahip bir ırktır. Doğuştan söz dinlerler. Doğuştan gelme bir temizlikleri vardır. Bu yüzden aynı zamanda narindirler. Düşman dış dünyaya karşı korunması gereken çocuklar gibidirler. Propaganda edebiyatı saf, çocuksu Korelilerle doludur. Kahramanlar ise koruyucu anne figürleridir. Propagandaya göre Kore, Korelilerin doğal yaşam alanı, güzel, güvenli ve ana gibi koruyucu bir topraktır. Eski efsaneler tarihsel gerçeklere dönüşür ve resmi tarihe göre Kore’nin kökleri Asya’nın en eski ulusuna uzanır. Yüzyıllar boyunca açgözlü yabancılar, barışsever Korelilerin doğal zenginliklerine pençe atmaya çalışmıştır.

Yeni Kore tarihinde Kim II-sung, Paektu Dağı’ndaki kutsal bir üsten işgalci güçlere karşı savaşmış kahraman bir gerilla savaşçıydı. Aslında savaş yıllarım Sovyetler Birliği’nde geçirmiş olmasının pek bir önemi yoktu.

Ağustos 1948'te Güney Kore bağımsızlığını ilan ettikten kısa bir süre sonra Kuzey Kore de onu izledi. Aynı zamanda Kim, askeri birleşmenin planlarını yapıyordu. Propaganda, korkunç bir Amerikan istilasından ve Güney Korelilerin kurtarıcıları olarak Kuzey Korelileri görmek istediğinden söz ediyordu. ABD savaşa girdi, Kuzey Kore’yi bombaladı. Amerikalılar yozlaşmış, geri ve doğuştan kötü bir ırk olarak sunuldular. ‘Çakal’ adında bir roman, öldürücü mikroplar enjekte ederek Koreli çocukları öldüren Amerikalı misyonerlerin hikayesini anlatır. Bu roman Kuzey Kore’de çok okunur ve tarihsel bir gerçek olarak görülür.

Kore savaşını başlatan Kuzey Kore, işler kötü gitmeye başlayınca anlaşmaya oturulmasını istedi. Ama Kuzey Kore’deki resmi tarihe göre, ABD korkakça arkadan vurmuştu. 27 Haziran 1953’te imzalanan barış anlaşmasına Kuzey Kore’de düşmanın teslim olması olarak bakılır.

Kuzey Kore en önemli müttefiki Sovyetler Birliği’ne karşı da ikili oynuyordu. Kim, desteğini kaybetmek istemediği komünist blokun müttefiki ve bir parçası gibi gözükmek zorunda olsa da Korelilerin üstünlüğü konusunu kafalarda pekiştirmeyi sürdürüyordu. 1955 yılında verdiği bir söylevde, “Sovyetler Birliği’ni sevmek Kore’yi sevmektir”

derken, aynı zamanda Kuzey Kore’de Sovyet tiyatrosu kurmayı yasaklıyordu. Doğu Avrupalı diplomatlar bütün yabancılara karşı düşmanca bir tutum takınıldığından, çocukların sokakta kendilerine taş attığından söz ediyorlardı.

En azından yerel suçları asla haber yapmayan ülke medyasına inanılacak olursa Kuzey Kore’de suç işlenmez. Suç işlemek, yumuşak başlı ve ahlaklı Korelilerin elinden gelen bir şey değildir. Kötü niyetli yabancılar tarafından kandırılabilir ya da çocukça yaramazlıklar yapabilirler. Rejim, başka diktatörlüklerde olduğu gibi politik suçlulara adi suçlamalar yöneltmez. Bunun yerine can sıkıcı kişiler var olmaya son verme alışkanlığı edinmişlerdir.

Kuzey Kore’deki propagandanın tek sorunu akademik, devrimci bir ögeden yoksun olmasıydı. Aralık 1955’teki bir söylevinde Kim, ideoloji araştırmalarında konunun Kore devrimi olduğuna yaptığı bir göndermede ilk kez juche [konu] sözcüğünü kullandı. Bu söylevin Batı tarafından Kore milliyetçiliğinin bir anlatımı olarak yorumlandığı Kim'in gözünden kaçmadı. 1960’lı yıllarda juche Kim’in Marksist kurama entelektüel katkısı olarak pazarlandı. Kuzey Kore propagandasına göre, bütün araştırma ekipleri oturmuş Kim II-sung’un ve Kim Jongil’in juche üzerine yazdıklarını derinlemesine inceliyordu. Kim II-sung daha önce büyük bir ideolojik düşünür olduğunu gösteren hiçbir şey yapmamış olduğundan, juche düşüncesini bağlayabileceği bir hikaye bulmak zorundaydı. Resmi tarihe göre, 1930 yılında o zamanlar 18 yaşındaki Kim, devrimcilerin bir toplantısında parlak juche kuramını ilk kez ortaya atmıştı. 1977 yılında yeni bir takvim çıkarıldı; bu takvime göre, Kim Hsung’un doğum yılı olan 1912 “juche ı” oluyor, sonraki yıllar da “juche 2”, “juche 3” şeklinde devam ediyordu. 2012, juche 101’ di.

Juche kavramının iyi yanı gerçekte çok az şey söyleyen, bulanık bir kuram olmasıdır. Kim Ilsung’a göre, juche’nin temel ilkesi “insan her şeyin efendisidir ve her şeyi belirler” şeklindedir. En önemli juche ilkeleri, Kore’nin politik özerkliği, ekonomik açıdan kendisine yetmesi ve askeri bağımsızlıktır. Pyongyang’ın kendisi juche ideallerine ulaşmayı hiçbir zaman başaramamıştı. Yıllar içerisinde Kuzey Kore, Sovyetler Birliği'nden, Çin’den ve ABD’den destek aldı. Ama juche iki işlevi yerine getirir: İlkin Kim llsunga büyük bir politik düşünür konumu sağlar;

ikinci olarak yabancıların dikkatlerini ırkçı ve milliyetçi paranoyak düşüncelerle dolu gerçek propagandadan uzağa çeker.

Yabancı bir düşman halkı birleştirir ve Kuzey Kore yöneticileri bunu sonuna kadar kullanmayı iyi bilirler. Komünist ülkelerin propagandalarında Amerikan karşıtlığına sık rastlanılır ama çok az başka ülkede Amerikalılar hakkında Kuzey Kore’deki kadar dehşet verici şeyler anlatılır. Yozlaşmış Amerikalılar her zaman Korelilerin düşmanı olacaklardır. Doğuştan kötüdürler ve asla değiştirilemezler. “Nasıl bir çakal asla bir kuzuya dönüşemezse, Amerikan emperyalistleri de asla içlerindeki yırtıcı hayvanı bırakmazlar," der propaganda. Resimlerde Amerikalılar uzun, karga burunlu, gözleri içeri kaçmış insanlar olarak gösterilirler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikalıların açgözlü bir şekilde Güney Kore’nin denetimini ele geçirmelerinin ardından, oradaki halk korkunç koşullar altında yaşarken harika bir şekilde yönetilen Kuzey Kore’yle birleşme hayalleri kurmaktadır.

Propaganda yalnızca Amerikalılarla yetinmez. Bütün ırklar Korelilerden aşağıdır. Dost ülkeler ise aşağı sınıftan, bağımlı ülkeler olarak gösterilir. Kuzey Kore bütün cephelerde zafer kazanan, yenilmez bir süper güçtür. ABD ve Kuzey Kore arasındaki bir görüşme, her zaman Amerikanın bütünüyle boyun eğmesi anlamına gelir. Kuzey Kore hem Amerikan saldırganlığının kurbanı hem de yenilmez bir süper güçtür. Bu durum dışarıdan bakan birine çözülmesi olanaksız bir çelişki gibi görünse de, Pyongyang’daki propaganda dehaları için hiç sorun değildir.

Son yıllarda sınırları kapalı tutmak giderek güçleşiyor. 1990’lardaki kıtlıktan sonra binlerce insan Çin’e gitti. Geri dönenler daha yüksek yaşam standartlarıyla ilgili şeyler anlatıyorlardı. Pek çok kişi Güney Kore’den gelen haberlere ulaşabiliyor ve Güney Kore dizilerinin DVD’leri sınırdan içeri giriyor. Diziler o kadar çok seviliyor ki New York Times’taki bir makaleye göre devlet televizyonu, Güney Kore saç modellerine, giysilerine, argo sözcüklerine karşı bir kampanya sürdürüyor.

Bütün bunlar, propagandayı sürdürmeyi zorlaştırıyor ama olanaksız kılmıyor. Neyse ki Kuzey Kore medyası da oldukça Amerikan karşıtı. Ama Kuzey Kore’nin güneydeki komşusundan daha iyi durumda olduğunu öne sürmek artık zorlaştı. Bu yüzden rejim Güney Korelilerin maddi olarak daha iyi durumda olduklarını itiraf etti ama kuzeydeki özgürlüğün ve temiz ırkın özlemini çektiklerini de söylemekten geri durmadı. Batının refahının nedeni de yalnızca ABD'nin kolonisini bir vitrine dönüştürmeye çalışmasıdır.

Kuzey Kore televizyon haberleri 2011 yılında, küresel bir mutluluk endeksi sundular. Bu endekse göre Kuzey Kore nasıl oluyorsa dünyanın ikinci en mutlu ülkesiydi. Listenin tepesinde 100 üzerinden 100 alan Çin vardı. Kuzey Kore'nin puanı ise 98’di. Ardından 93 puanla Küba, 88 puanla İran ve 85 puanla Venezuela geliyordu. Güney Kore zavallı 18 puanıyla 152. sıraya düşmüşken ABD elbette dünyanın en mutsuz ülkesi olmuştu. Çin halkının Kuzey Korelilerden daha mutlu gösterilmesinin tek nedeni, komşu ülkedeki refah artışını gizli tutmanın artık olanaksız olmasıydı.

Kuzey Kore propagandasının pratik yanı halkına maddi zenginlik sözü vermemesidir. Kuzey Kore’nin de teorik olarak bağlı olduğunu söylediği Marksist-Leninist düşünceye göre halkın zaman içinde daha zenginleşmesi gerekirken, Kuzey Kore yöneticileri dış tehditler nedeniyle halkın yaşam standardı pahasına da olsa ülke savunmasına öncelik verilmesi gerektiğini söylemektedir. Kuzey Kore’de refahın olmayışı, gerekli bütün kaynakların askeri harcamalara gitmesiyle açıklanmaktadır.

Kuzey Kore içerisinde propaganda Korelilerin dünyanın geri kalanına karşı korunması gereken tek ırk olduğunu söyler. Bu ırkçı söylemden dışarıda hiç söz edilmez. Kuzey Kore, dış dünyaya karşı kendisini yerel ideolojik yaklaşımı juche olan Marksist bir devlet olarak gösterir. Yabancılar da Kuzey Kore’yi komünist bir cennet gibi anlatan iç propagandaya kanarlar. Peki Kuzey Korelilere ülkelerinin dünyanın geri kalanı karşısındaki durumu hakkında ne anlatılır? Yabancılar Kuzey Kore'nin gelişmesine hayrandırlar, bir yandan da var güçleriyle juche kuramı üzerinde çalışmaktadırlar. Ama bizim gibi aşağı ırktan gelenlere saygı göstermek için hiçbir neden yoktur. Kuzey Kore yöneticileri ve diplomatları başka ülkelerden meslektaşları karşısında neredeyse her zaman tepeden bakan, küstah insanlar olarak tanımlanırlar; zaten efendilere de böyle davranmak yaraşır.

Kuzey Kore rejimi, iyi yağlanmış bir propaganda makinesinin zor koşullarda bile bir diktatörü iktidarda nasıl tutabildiğini gösterir. Bütün bir halkı sürekli kandıramazsınız belki ama çok sayıda kişiyi çok uzun süreler kandırabilirsiniz.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe