Diktacı Tutum Ve Tanrı Buyruğu

Selahattin Ertürk


Otoritesini Tanrı buyruğundan aldığını ileri sürenlerin, halk üzerinde mutlak egemenlik kurma girişimlerine, yüzyıllar boyu çeşitli ülkelerde tanık olunmuştur. İçinde bulunduğumuz yüzyılda da vahiye dayalı kaynaklarla siyasal erk (nüfuz) arasında bağlantı kurma çabalarından hepten vazgeçilmiş değildir. Böyle bir bağlantı kurma çabaları, tatmin edici bir temele kavuşturulabilirse, Tanrısalın insaniye üstün olması gerekeceği sayıltısından hareketle diyebiliriz ki, Tanrısal bir dayanak varken, artık başkasına gereksinme kalmaz. Öyleyse öncelikle, diktacının, kendisini geçerli kılacak dayanağı Tanrı buyruğunda bulup bulamayacağı hususunu ele alalım.

BAZI SINIRLAMALAR

Yukarıdaki hususlara başlarken, önce bazı sınırlamalar üzerinde dururken, zorunlu bir sakıncalı reddiye ile belli başlı birkaç sayıltayı belirtmek gerekiyor.

Sakıncalı Bir Reddiye

Tanrı buyruğunuz, toplumsal uygulamaları düzenleyip yürütmede ve değerlendirmede ölçüt almanın yerinde olup olmadığı sorusu ortaya atılır atılmaz, birçok kimse laiklik ilkesine aykırı düşeceği gerekçesi ile bunun yersizliğini ileri sürmektedirler. Tanrı buyruğunun uygulama dayanağı olarak böyle bir gerekçe ile reddedilişi laiklik ilkesinin artık bir çekişme konusu olmaktan tamamıyla çıktığı ülkelerde, belki de, yerinde görülebilir. Laiklik ilkesi, bir ülkede uzun sürede geçirilmiş bir yaşantılar dizisinin ürünü ise; o zaman, eski hesapları tekrar açarak verimsiz çatışmalara girişip, gereksiz yere zaman ve enerji harcamaktan kaçınma bakımından işe yarayabilir. Fakat biz kendi ülkemizin şartlarını hesaba katınca, böyle bir davranışı tercih ediyoruz. Onu bir yandan yetersiz, bir yandan da sakıncalı buluyoruz. Yetersiz buluyoruz; çünkü karşılaşılan yeni bir düşünceyi sadece eldeki inanca uymazlığı yüzünden yanlış saymak ya da reddetmek, düpedüz direnme yöntemine başvurmaktır. Oysa, kendimizinkinden farklı bir görüşü reddederek, inanmakta bulunduğumuz ilkeyi değişikliğe uğratma yoluna gitmemek için sağlam ve akıl yatırıcı kanıtlar bulunmadıkça, bir ilkenin dogmatik bir tutumla savunulup, farklı fikirlerin değerlendirilmesinde şaşmaz bir ölçüt gibi kullanılmakta olması, kendi başına, bir kanıtlayıcı değer taşımaz. Söz konusu ilkenin inançlarımızın odağı ve yaşamamızın bir parçası haline gelmiş olması da durumu değiştirmez. Sakıncalı buluyoruz; çünkü laiklik ilkesini her vesile ile öne sürerek, onunla bağdaşmaz diye Tanrı buyruğunu otoritenin nihai kaynağı saymaktan kaçınış, birçokları arasında, laiklik ilkesine karşı bir hoşnutsuzluk yaratabilir: Öyle ya, laiklik ilkesi tümüyle insani olduğu halde, nasıl olur da bu insani ilke ile bağdaşmazlığı görülünce Tanrısal olan reddedilebilir?

Bu yüzden biz, birçoklarının problemlerden kaçarcasına sapıverdiği kestirme yolu tutmayacağız. Burada, nihai otorite kaynaklığı bakımından durumunu tartışma konusu ederek tanrı buyruğunun, toplumsal uygulamalar düzenleme ve sürdürmede, diktacıları haklı çıkaracak nitelikte bir dayanak olup olamayacağını araştıracağız.

Bazı Sayıltılar

Tanrı buyruğu, diktacı tutumun dayandırabileceği bir nihai otorite kaynağı olma bakımından ele alınınca, daha başlarda, Tanrı buyruğundan haberdar oluş olanağı ve yolları hususlarında bir karara varmanın gerekeceği meydandadır. Tanrı buyruğu ile onun sahibi Tanrı'nın varlığı ile ilgili sorular daha önce akla gelirse de; biz, onlar için geçerli yanıtlar bulmayı veya geliştirmeyi konumuzun dışında tutarak işe başlamayı tercih ediyoruz. Bu hususta müminlerin ilgili temel inançlarını birer sayıltı gibi ele alıyor, yani onları buradaki tartışma süresince doğru imişcesine kullanmaya karar vererek işe başlıyoruz.

Temel inançların doğruluğu sayıltısına dayalı bir inceleme ile varılacak sonuç bile, Tanrı buyruğunun diktacıya dayanak olamayacağını gösterirse, temel inançların neliğini incelemek buradaki maksadımız bakımından gereksiz olacaktır. Aksi halde, inançlara eğilip iç yüzlerini incelme gereği ortaya çıkabilir. Şu halde, önce bir, tercih ettiğimiz girişimle varılacak sonucu görelim.

Burada hareket noktası yaptığımız başlıca sayıltılar şunlardır: (1) Tanrı vardır; (2) Tanrı'nın insanlara bildirimi yanı vahiy vardır; (3) Peygamberler, Tanrı'nın bildirimine dayalı algıyı, sonradan ayırt edebilecek güçte idiler. Gayet açıktır ki, sayıltı olarak aldığımız yargılara uyunca, mutlak bilginlik, iyilik ve mükemmellik gibi nitelikleri olan bir Tanrı varsa ve insanlara bildirimde bulunuyorsa, bildirdiklerinin kendi özellikleri ile tutarlı olabilmek için, mutlak hakikat değeri taşımaları gerekir. Bir de, hiçbir insani bilginin, bu Tanrısal bilgiden daha üstün olmaması beklenir. Böyle bir beklenti içinde öyleyse, güvenle sorulabilir: Anlayışı yerinde bir kimsenin yapacağı iş, Tanrı buyruğunu kendi uygulamalarına esas almaktan başka ne olabilir?

Olumlu bir yanıt beklentisi içinde ve güvenle sorulabilen bu soru, ne yapalım ki, aynı güvenle ve beklentiye uygun bir biçimde yanıtlanamıyor. Şimdi aşağıdaki kısımlarda toplumsal uygulamaları Tanrı buyruğuna dayama bakımından var görünen olanaklar ile güçlükleri, yukarda belirttiğimiz sayıltılarla kendimizi sınırlı tutarak, inceleyelim ve bir yargıya ulaşmaya çalışalım.

VAHİYLERİN ÇEŞİTLİLİĞİ

Bilindiği üzere, vahiy, süreç olarak Tanrı'nın insana iletimi, ürün olarak da gene Tanrı'nın insana ilettikleridir. Tarih boyunca vahiy sayılmış iletimlerin biçimleri gibi içeriklerinin de çeşitli olduğu görülmüştür. Başka bir deyişle, zamanımıza değin kendilerine vahiy gelmiş olduğunu beyan eden peygamberlerin bize ulaştırdıkları arasında birbirini tutmayan bazı önermelerin bulunduğu; yani bir peygamber yoluyla geldiği kabul edilen bildirinin, bir diğeri yoluyla geldiği beyan ebediyen bildiriye, aykırı düştüğü hallerin var olduğu görülüyor.

Elbette ki sözü edilen bu birbirine aykırı önermelerin hepsi birden Tanrısal kaynaklı olamaz. Bu durum karşısında Tanrısal kaynak ile ilişkiyi sürdürmenin tek yolu, çelişkilerin ya da aykırılıkların varlığı halinde, bildirilerden yalnız birini Tanrısal kaynaklı saymak olabilir. Hal böyle olunca da, bu yalnız birinin nasıl seçileceği, başka bir deyişle, birbirine aykırı düşen önermelerden hangisinin Tanrısal kaynaktan geldiğinin nasıl anlaşılabileceği sorunu ortaya çıkıyor.

Bir çıkmaz yol

Başkalık gösteren dinlerin mensupları arasında bulunabilecek en temeldeki ortak inançlardan biri, Tanrı buyruğuna dayanmakta bulunma inancı olduğundan, aslında, yukarıda belirtilen sorunun, Tanrı buyruğuna dayalılık esasına göre yanıtlanamaması gerekir. Fakat, bazı dindarlar, böyle bir soru karşısında kendi dinlerinde olanı hakikat ve diğer dinlerde bulunan aykırı yargıları yanlışlık sayarak, akılları sıra, işin içinden çıkmaktadırlar. Böylece de, bir Ortodoks Musevi, bir Katolik Hıristiyan ve bir Müslüman kendi inançlarını doğruluğunu aynı kesinlikle ve aynı esasa, yani Tanrı buyruğuna dayalılık esasına göre ileri sürüyor. Nasrettin Hoca'nın bir fıkrasında karikatürize ettiği dogmatik davranış, bir mümince, içtenlikle ve kesinlikle benimsenmiş görünüyor.

Demek ki, bu dinlerden birisi Tanrı buyruğuna dayalı olsa bile, bunun hangi din olduğunu, herkesçe yerinde bulunacak bir esas uyarınca belli kılmanın yolu yok gibi görünüyor. Soruyu herkes kendi inançları gereğince yanıtlayacağından, harcanan çaba, bir iman çabası; ulaşılan vargı da bir iman olmaktan öteye geçemiyor. İş imana kalınca da, bize öyle geliyor ki, her kimsenin imanına saygı göstermekten ve «her din, diğer dinlerden her biri kadar hakikidir»kanısını benimsemekten başka çıkar yol kalmıyor. Sözünü ettiğimiz bu biricik çıkar yol aslında, bizim baştaki sorumuz bakımından ele alınınca, bir çıkmaz yol olmaktadır. Yani, yukarıda saydığımız nedenlerin bizi vardırdığı kanı benimsenince: Tanrı buyruğunun, toplumsal uygulama esaslarını değerlendirmede ölçüt tutulma olanağından yoksunluğu belirginleşiyor. Çünkü, bir yandan Tanrısal kaynaklı sayılanlar birden fazla ve çeşitli, öte yandan da uygulamanın yürütülmesi için şıklardan sadece birinin seçilmesi gereği kaçınılmaz olunca, söz konusu toplumsal uygulamada ilgili kimselerin, tercih dayanağı olacak başka bir ölçüt bulmaları gerekiyor.

Çıkmazı Zorlayış

Yukarıdaki vargıya giderken esas aldığımız önermelere itirazlar gelebilir. Bu arada, belki de (1) dinlerin temelde Tanrı buyruğuna dayandıkları, fakat peygamberlerin yorumları yüzünden başkalaşıma uğradıkları görüşünü ileri sürenler bulunabilir; (2) Tanrı buyruğu ile yalnız kendi dininin özdeş kaldığını, diğer dinlerin zamanla kaynak ile bağlarını kopardıklarını veya zayıflattıklarını, böylece de sözü edilen başkalıkların beklentiye ters düşmediğini ileri sürenler çıkabilir.

Birinci itiraz, ilk bakışta kandırıcı görünse de temelsizdir. Çünkü, eğer bir hakikatin çeşitli yorumları arasında çelişmeler veya aykırılıklar varsa ve bunlardan herhangi biri istisna tutulmuyorsa; bu yorumların her biri hatta herhangi biri ile kaynaktaki arasında bir özdeşlik veya uygunluk ilişkisinin varlığından söz edilemez. Öyleyse, birinci itirazın temelindeki görüş doğru sayılınca, onun mantıki bir ürünü olarak kabul etmek gerekir ki Tanrısal kaynaklı bildiriler, peygamberlerin yorumları yüzünden Tanrısallıktan çıkıp insancalaşmış olduklarından artık mutlak hakikat sayılamazlar.

İkinci itiraz ise kanıtsızlık gerekçesiyle kolayca reddedilebilir. Tanrısal bildiri ile özdeşliği, kendi dininden başka bütün dinlerin yitirdiğini, bu yüzden de söz konusu başkalıkların ortaya çıktığını ileri sürenlerin tutumu, bir önceki kısımda üzerinde durduğumuz dogmatik tutumu andırıyor. Onun için, burada gene belirtelim ki, böyleleri, Nasrettin Hoca'nın yukarıda sözünü ettiğimiz mizah neşterinden kaçmanın yolunu bulamayacaktır.

BİR TEK DİN DE KALSA

Az önce çürüklüğünü gösterdiğimiz ikinci itiraz, bir Müslüman’dan gelirse birçoklarınca biraz değişik bir nitelikte algılanabilir. İtirazcı, Tanrısal kaynaklı sayılan dinler arasında İslamiyet’in, bazı tarihi kanıtlar ışığında, daha güçlü olduğunu söyleyebilir. Bir kere vahiy, daha önce sözü edilmiş bulunan sayıltılar uyarınca bir olgu sayılırsa, diğer dinlerin ana kaynakları ile ilgilerini zayıflattıkları, İslamiyet’in kitabı Kuran'ın ise, geldiği gibi saptanıp, korunmuş bulunduğu gibi hususlar böyle bir inancı destekleyecektir. Bu noktadan hareket edilince de, diğer dinlere pek nasip olmayan bir temele dayanılarak, çeşitli dinlerin arasında inanç çatışması görüldüğü hallerde, İslamiyet’teki önermelerin Tanrısal bildiri ile özdeşlik taşıdığı yargısına varmanın yerinde olacağı düşünülebilir. Zaten, İslamiyet’teki «Ahir zaman dini» olma inancı da bunu ima eder.

Böyle bir düşünüşle, yalnız İslamiyet’in «gerçek vahiy» e dayandığı sayıltısıyla hareket edersek, acaba o zaman, Kur'an'ın toplumsal uygulama programlarının değerlendirilmesinde ölçüt olarak kullanılması yerinde ve gerekli olur mu? Bazı hususların hesaba katılması böyle bir soruyu olumluca yanıtlamayı olanaksızlaştırıyor. Bu tür hususlardan birkaçına kısaca değinelim.

Yabancı Kaynaklı İnançlar

Her insanın inançlar bütünü içinde çeşitli ve çok sayıda yargılar bulunur. Bu inançların doğruluk derecesi üzerinde durulunca belli bir hakikat ölçütüne başvurma zorunluluğu olacaktır. Toplumsal uygulamaları Tanrı buyruğuna dayandırmak isteyenler hakikat ölçütlerini, Tanrısal bildiride buldukları inancındadırlar. Ancak, Tanrısal bildiriye sarılış boşuna bir çaba olmaktan pek de öteye gidemeyecektir. Çünkü, Tanrısal kaynağa dayanma inancında olan bir kimse, Tanrısal kaynaklı inançlarının Tanrısal kaynaktan gelmişlik yüzünden, mutlak hakikatlik özelliğini taşıması gerektiğini kesinlikle ileri sürebilir ise de; inançlarından her birinin ille de Tanrısal kaynaktan gelmiş olduğunu aynı kesinlikle iddia edemez.

öyleyse, Tanrısal kaynaklı sayılarak benimsenmiş inançlardan bazılarının, en azından birinin yanlışlıkla Tanrısal kaynaklı yargılar arasına katılmış bulunması olasılığı vardır. Böyle bir yargı, inançlardan biri olduğu sürece Tanrısal kaynaklılardan ayırt edilemiyor demektir; çünkü ayırt edilebilir olunca artık inançlar arasında kalamayacağı meydandadır. Böylece de bir inan sahibi için belli bir zamanda kullandığı belli bir inancın, yanlışlıkla araya karışan inanç mı, yoksa Tanrısal kaynaklılardan biri mi olduğunu kestirmek işi, olanak sınırları içinde görünmüyor. Bir de, böyle bir yabancı kaynaklı yargının hakikat değeri Tanrısal kaynaklılık esasına göre belli kılınamayacağından yargının bir yanılgı olması olasılığı her zaman vardır.

Bir yandan inançlar arasında yabancı kaynaklı bir belki de yanılgının karışmış bulunması olasılığının varlığı, öte yandan inanç sahibinin onu Tanrısal kaynaklılardan ayırt etme gücünden yoksun bulunuşu, elbette ki, inançların tümünü şüphe altında bırakarak, toplumsal uygulamalara dayanak yapılmak istenen Tanrı buyruğunu, bu tür girişimlerin temelinden kaydırıyor.

Bireysel Farklar

Şimdi de, tanrısal kaynaklı yargıların, katkısız olma halinde, toplumsal uygulamalara esas alınıp alınamayacağı konusu üzerinde duralım. Bilindiği üzere, herhangi bir bildirinin varış noktasında neye dönüşeceği, alıcının kendi algılama ve düşünme güçlerinden bağımsız değildir. Bir kimsenin algılama ve düşünme güçleri ise, geçire geldiği ve geçirmekte bulunduğu yaşantılara dayalı olmak zorundadır. Öyleyse, değişik bireyler, değişik yaşantılar geçire geldiklerinden ve geçirmekte bulunduklarından, algılama ve düşünme biçim ve güçlerinde benzemezlik bulunması beklentiye ters düşmez.

Bu durumda, diyebilir ki, «gözlerimizin gerisindekini görür, kulaklarımızın gerisindekini işitiriz» sözü, önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Her bireyin «gözleri ve kulakları gerisindeki» yani birikimleri, bir de içinde bulunduğu şartlar değişik olduğuna göre; bildiri yüklü her önerme ile taşınan aynı olsa bile, alıcıya ulaşan, değişik alıcılar için değişik olma durumundadır. Nitekim, inancının Tanrısal kaynaklı olduğunu söyleyen bir kimse, aynı beyanda bulanan başka bir kimse veya kimselere kıyasla değişik bir görüşe sahip olabilmekte ve aynı soruna başka türlü bir çözüm önerebilmektedir.

Bu vargıya karşı çıkarak denebilir ki, «her şeye kadir olma» Tanrı'nın tanım yolu ile özellikleri arşındadır. Öyleyse bireyin algılama gücü ne olursa olsun, Tanrı bildiri göndermişse, bunun alıcıya gönderildiği gibi ulaşması gerekir. Yoksa Tanrı'nın «Her

tiri, akla yakın; nakle uygun düşüyor. Fakat biz burada olması gerekeni değil, olanı belirtiyoruz. Olana bakınca görüyoruz ki, sözü geçen ayetlerde ifade edilenin tersine Kur'an, her okuyanca anlaşılmamış veya herkesçe aynı biçimde anlaşılmamıştır. Kur'an'a uygunluk iddiasında direnen değişik mezhepler ve tarikatların varlığı, Kur'an yorumları arsında benzemezlik bulunuşu, tarih boyunca aynı kaynağa dayandığını iddia edenler arasında çıkmış kavgalar, çekişmeler, sözünü ettiğimiz hususun ilk bakışta göze çarpan belirtileridir.

Bu durumda, sayıltılara ve ayetlere göre olması gereken ile gerçekten olan arasında belirgin bir çelişmenin var olduğu görülüyor. Bu çelişmeyi görmeyenler veya göz göre göre yok sayanlar çıkabilir. Böyle kimselerin söz konusu gözlemimiz yüzünden bize yöneltebileceği iki olasılı iddia olarak şunlar ele alınabilir: (1) Bizim sözü geçen ayetleri anlayamadığımız iddiası; (2) gerçekte alanı tanımada veya yansıtmada yanılgıya düştüğümüz iddiası.

Bu kısımdaki tartışmamızı bir sonuca bağlamadan önce bu iki iddiayı da gözden geçirelim: Birincisi, yani ayetleri anlayamadığımız iddiası, ya doğru, ya da yanlıştır. Yanlışlığı halinde üzerinde durulmaya değmeyen bu iddia, doğru olduğu takdirde, bizim, Kur’an'ın herkesçe anlaşılamadığı veya aynı biçimde anlaşılmadığı hususundaki gözlemimizi kanıtlayıcı yeni bir durum ortaya çıkarmış olur. İkincisine, yanı tutarlı anlamada kişiler arasında farklılıklar buluna geldiğini söylerken, gerçekte olanı yansıtmada yanılgıya düştüğümüz iddiasına gelince; böyle bir iddiayı ileri sürmesi teklenebilir kimseler nezdinde geçerli olabilecek kaynaklara başvurmakta yarar var: Mesela, İslimin en büyük filozoflarından biri sayılan ve Batı'da Averros diye tanınıp, büyük izler bırakmış olan İbni Rüşd (1126-1198), felsefe ve din arasında ara sıra görülen çatışmanın avamın anlayış gücünün yetersizliğinden ileri geldiğini, bundan dolayı, avamdan olanlara Kutan'ın sadece, sözel anlamının öğretilmesi gerektiğini ilahiyatçıların bile, diyalektiği kullanabilmiş olmakla birlikte tam bilgiye ulaşamadıklarını; tam bilgiye ancak filozofların ulaşabileceğini; bu yüzden Kur'an'ı, herkesin kendi içinde bulunduğu gruba ayarlı olan gücüne göre çalışması gerektiğini; zaten bütün bu üç düzeydeki yorumların aynı mutlak hakikate yaklaşmalar olacağını belirtir.

Bu açıklamalara bakarak, öyleyse, olan ile sayıltılara ve ayetlere göre olması gereken arasında bir aykırılığın varlığını; ancak, bu aykırılığın, bizi, bireylere göre oluşmuş anlayışlar hususundaki vargımızı değil, bu bölüme başlarken sayıltı olarak aldığımız önermeleri incelemeye zorlayacağını güvenle söyleyebiliriz.

O halde, her önermenin ifade ettiği, daha doğrusu edeceği anlam, algılayan kimsenin gücüyle sınırlı, algılayıcıların güçleri de birbirlerinden farklı olunca; kaynağında hep bir de olsa, vahiyin bireylere ulaşma süreci içinde başkalaşıma uğraması beklenir. Başkalaşımla ortaya çıkan değişik bildirilerin hepsinin birden kaynaktaki ile özdeşlik taşıdığının iddia edilemeyeceği meydandadır. İçlerinde belli birinin kaynaktakiyle özdeş olduğunu kabul etmemizi gerektirecek herhangi bir kanıta da sahip değiliz. Böylece görülüyor ki, Tanrı buyruğuna göre yaşadığına inanan bir kimse, kendisini Tanrılaştırma durumuna girmektedir. Öyleyse, bildirilerin, alıcılara ulaşırken başkalaşıma uğrayarak bireylere göre ayarlanması hususu da, Tanrı buyruğuna dayanma çabası önünde aşılmaz bir engel oluşturuyor.

İnançta Ortaklığın Sözdeliği

Bireysel farklarla ilgili vargımızın karşısına bir de görüş birliğine sahip birçok kimsenin bulunduğu ve bunların bir doğruya inananlar kitlesi oluşturduğu iddiasıyla çıkanlar olabilir. Onlara karşı da diyeceğiz ki, imanlıların bir kitle biçimlendirmelerine esas olan, daha çok duygusal tonlu etkenlerdir.İmanlıların bazı biçimlerde ortaklaştıklarını söylemeleri aynı sloganları coşkuyla tekrarlamakta olmaları, ille de toplumsal uygulama bakımından gerçek bir anlaşma içinde ve birlik halinde bulunduklarını göstermez. Çünkü, imanın ifadesi olarak tekrarlanan önermelerin, anlaşmakta olduklarını sanan bireylerdeki içerikleri arasında özdeşlik ilişkisi bulunduğu görüşü, bir önceki kısımda belirtildiği gibi, hiç de savunabilir türden değildir. Böyle biçimsel ortaklaşmalara dayalı sözde anlaşmalar, aslında, içten içe kaynayan anlaşmazlıkları maskelemekte olabilir. Kendilerini imandaş sayanların işbaşına geçince birbirleri ile çatışmaya girişmeleri, başka nedenler yanı sıra, maskelenen anlaşmazlıklara da işaret etmekte olabilir. Öneriler veya inançların pek genel anlayış biçimleri içinde ortaya konmasıyla meydana çıkan önermeler, gerçekteki implikasyonları bakımından açıklıktan uzaktır. Gerçekteki implikasyonları bakımından içeriği belirlenmek istendikte ise, öyle bir önermenin biçimce aynı kaldığı halde, ne kadar çeşitli anlamları kapsayabileceğini görmek, birçoklarımızı hayrette bırakabilir. Aynı biçim içinde var görülen içerik, bireylere göre değişik olabileceği gibi, aynı bireyin yaşamının çeşitli dönemlerindeki anlayışlarına göre de değişik olabilir.

Bize öyle geliyor ki, birbirlerini döneklikle ya da iki yüzlülükle suçlayanların çoğu, birçok hallerde, biçim özdeşliği ile içerik özdeşliği arasındaki farkı göremeyen kimseler olabilir. Böyle kimseler biçimin nispeten statik oluşuna karşın, içeriğin dinamik olduğunu anlayabilmekten çok uzak görünüyorlar. Bu kimselerden her biri, kendi var gördüğü içeriği Tanrısal kaynaktakinin aynı sayınca; bir yandan aynı tutumla hareket eden diğer kimseleri Tanrı yolundan ayrılmakla suçlarken, öte yandan da Tanrı'yı kendi tekeline almışçasına hareket etme durumuna düşmüş olacaktır. Hal böyle olunca, Tanrı buyruğu, kişisel inanca, kalkan hizmeti görecek biçimde kullanılıyor demektir.  Böyle kimselerin kendi var gördükleri içeriği, var saydıkları Tanrısal ile özdeş; başka kimselerinkini ise yanılgı saymaları halinde doğabilecek sakıncalar, görmezden gelinecek türden değildir.

BAZI SAKINCALAR VE İNSANİYE DÖNÜŞ

Yukarıdaki tartışmaların ışığında, toplumsal uygulamayı Tanrı buyruğuna dayandırmak isteyenlerin, bütün çabalarına karşın, İnsani yaşantı sınırlarını aşamadıklarını; Tanrı buyruğu adına ileri sürülen uygulama programlarının, aslında, ileri sürenlerin kendilerince oluşturulmuş ürünler olmaktan ileri gidemediğini görüyoruz. Şu halde, toplumsal uygulamaların dayanağı olarak Tanrı buyruğuna bel bağlandığı takdirde: (1) Tanrısal içerikli sanılan biçimler içinde İnsani ürünler ileri sürülecek; (2) bu ürünlere karşı çıkanların davranışları Tanrı'ya karşı imiş gibi gösterileceği için, düşünme ve dile getirme özgürlükleri önüne büyük bir set daha çekilmiş olacak; (3) yeniliklerin toplumsal uygulamada işe koşulması, direnen eski, Tanrısal kaynaklılık iddasında bulunacağından, güçleşecek; dolayısıyla de (4) toplumsal gelişmenin normal akışını güçleştirebileceği etkenler arasına bir yenisi daha katılmış olacaktır.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında, şu da iyice belirginleşiyor ki, toplumsal uygulamaları Tanrı buyruğuna dayandırmaya kalkışmak demek, farkına vararak veya varmadan, kişisel kanılarını Tanrısal yargılarmış gibi ileri süren insanların öne geçmesine ortam hazırlayıcı bir faaliyete girişmek demektir. Böyle bir faaliyet etkili olduğu takdirde, yüzyüze gelinecek görünüş hiç de iç açıcı olmayacaktır. Çünkü, o zaman, Tanrı buyruğuna dayandığını sandığı için, sadece kendisini doğru ve iyi sayıp, değişik inanç ve duygudakileri yanılgıya düşmüş, ya da küfre sapmış sayan bir sürü dogmatiğin birbirine bağnazca karşı çıkması beklentiye uygun düşer. Nitekim, tarihte bu tür çatışmalara sık sık rastlanmıştır.

Bireylerin böyle bir sanıdan kurtulmaları veya iddiadan sakınabilmeleri halinde ise, insan yaşantısı içinde yer almayınca, toplumsal uygulama dayanağı olarak bir Tanrısal kaynaklı bildiriden söz bile edilemeyecektir. Bu durumda ise, dünya işlerinin yürütülmesinde Tanrı buyruğuna başvurma çabası var olmayacak; sonuç olarak da dünya işlerinin İnsani bilgiler'in ışığı altında yürütülmesini doğru yol sayan laik anlayışta karar kılınacak demektir. Böylece (1) vahiylerin çeşitliliğini; (2) bu çeşitliliği peygamberlerin yorumlarıyla açıklamanın, yorumlar ile Tanrısal kaynağın bağlantısını koparacağını; (3) dinlerden birinin iman esasına göre tercih edilmesinin diğer dinlere de aynı ayrıcalığı kazandıracağını; (4) kendi dinimizi bir kere gerçek vahiye dayalı saydıktan sonra bile (a) vahiyler arasına yabancı inançların karışmış olabileceği ve (b) vahiy içeriğinin bireylerce kavranırken başkalaşabileceği olasılıkları yüzünden, Tanrısal kaynaklı sanılan yargıların Tanrısal kaynak ile bağlantısının şüphe ile karşılanması gerektiğini ve ayrıca (c) kendilerini doğru yol yolcusu sananların meydana getirdiği kitlenin gerçek bir birliğe dayanmadığım; (5) bütün çabalara karşın, İnsani yaşantıları aşamadığımızı ve nihayet (6) bu durumda Tanrısala dayanma çabasında ısrar etmenin getireceği bazı sakıncaları incelemiş bulunuyoruz.

Yukarıda belirtilen incelemelerdeki vargıları dikkate alarak diyebiliriz ki, Tanrı buyruğu uygulamada şaşmaz bir. otorite kaynağı gibi işe koşulmaya hiç de elverişli görünmüyor. Öyleyse, toplumsal uygulamayı diktacı tutumla ve yöntemlerle düzenleyip yürütmek isteyenler, muhtaç oldukları nihai otorite kaynağını, Tanrı buyruğunda bulamazlar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe