Devlet Ve Toplumdan Gelen Baskıların Sonuçları

Gianfranco Poggi


Bu bölümde çağdaş Batı devletinin yapısına ilişkin bazı sonuçları inceleyeceğim. En görünür sonuçlar muhtemelen nicel değişikliklerle ilgilidir. Örneğin, devlet memurlarının sayısındaki artış, toplumsal ürünün devletin denetlediği ve kullandığı payındaki artış ya da idari kuruluşların çoğalmaları gibi. Ancak, burada, özellikle parlamenter kurumlar, seçimler ve yasa süreçleriyle ilgili bazı nitel değişiklikleri kısaca ele almak istiyorum. Önemli olmalarına rağmen, 18. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı arasında gerçekleştirilen bu değişiklikler genellikle devletin resmi anayasal yapılarına yansımamıştır.

Bundan önceki bölümde gördüğümüz gibi, 19. yüzyıl devletinde adı ve örgütsel yapısı ne olursa olsun parlamentonun temel bir yeri vardı. Seçimler yoluyla ifade edilen siyasal talepleri, devletin tüm etkinliklerinin dili ve aracı olan yasalara dönüştürme sorumluluğu parlamentonundu. Egemenliğin merkezi kabul edilse de edilmese de, yürütmeyle olan ilişkileri bir devletten ötekine farklılıklar gösterse de, parlamento bu sorumluluğu taşıyordu. Günümüzde devlet/toplum ayrımının sınırlarını zorlayan hemen tüm gelişmeler parlamentonun bu kendine özgü konumuna yöneliktir. Özellikle, oy hakkının yavaş yavaş genişletilmesi sermaye sınıfının çıkarları ile kolaylıkla “dengelenemeyen” çıkarların yalnızca seçimler ve yasama süreçlerinin konularını belirlemelerine değil, bu süreçlerin yöntemlerini değiştirmelerine de olanak verir.

Daha önce “dengelenebilir” çıkarlar arasındaki çelişkiler, parlamentodaki çeşitli görüş sahiplerinin çoğunluğu oluşturan görece tarafsız parlamento üyelerinin desteğini de sağlayarak yürüttükleri tartışmalarla çözümlenirdik Liberal kurama ve bir ölçüde uygulamaya göre, her parlamento üyesi kendi seçmenlerine değil, tüm ulusa karşı sorumluydu. Anonim ve birleşmemiş olan bu ulus ise, milletvekillerinin parlamentodaki etkinliklerini en azından seçimler arasındaki dönemde yakından yönlendiremez ve denetleyemezdi. Parlamento üyesinin önceden kararlaştırılmış, dar bir programa uyması yerine, parlamentodaki tartışmalarla biçimlenen ve ifade edilen kendi düşüncesine inanması beklenirdi. Bu da seçilmiş milletvekillerinin belirli toplumsal çıkarlara karşı sorumluluğunu ve bağımlılığını azaltıyordu. Buna koşut olarak da yasama meclis (ler) inde muhalefet ya da uzlaşma özgürlüğünü artırıyordu. Parlamentonun “yaratıcı” bir işlevi vardı çünkü daha önce programlanmamış siyasal ve hukuksal kararlar üretiyordu. Kuşkusuz, parlamento üyeleri arasında hükümet/muhalefet ayrımının her iki safında geniş ve oldukça istikrarlı ittifaklar vardı. Ama bu ittifaklar genellikle parlamento çatısı altındaydı. Dar ve birbiriyle çelişen toplumsal çıkarlara değil, özel siyasal konulara ve devlet faaliyetleri hakkındaki genel felsefelere ilişkindi.

Geniş halk kitleleri oy hakkına sahip olurken bu yeni ve siyasal eğitimi olmayan seçmen kitlesini ancak örgütlü partiler harekete geçirebilirdi. Ama bu partilerin üyeleri ve seçmenleri toplumsal çatışmaların haritasına liberal kuramın öngördüğünden daha iyi uyuyordu. Bu partilerin temsil ettiği çıkarlar yerleşik çıkarlar karşısında öyle pek kolay “dengelenemiyordu.” Ayrıca, örgütlü oldukları için partiler, parlamentodaki üyelerinin davranışlarını yönlendirebiliyor ve denetleyebiliyorlardı. Meclis (ler) de parti üyeleri kendilerini işbölümüne dayanan, hiyerarşik yapılı “parlamentodaki parti” halinde örgütlüyor, böylelikle çoğunluk ve azınlık ittifakları, eskiden düşünülemediği ölçüde dengeleniyordu.

Örgütlü partiler oy pusulasına adı konacak adayları seçtikleri, seçildiklerinde ise onların davranışlarını yönlendirdikleri ve denetledikleri için, ilk bakışta bunun parti üyelerine önemli bir siyasal güç kazandırdığı, böylelikle de (liberal temsil kuramına neye mal olursa olsun) siyasal bilinç ve etkiyi topluma yaydığı düşünülebilir. Ama, partilerin iç yapılarındaki farklılıklara rağmen, örgütsel dinamikler parti tabanının gücünü aşamalı olarak kısıtlarken, parti önderliğinin gücünü artırır” Partiler çoğunlukla “özel” kurumlar oldukları için, parti liderleri topluma karşı sorumlu değildir. Parti üzerindeki örgütsel denetimleri onları parti üyeleri ve seçmenleri karşısında bile giderek daha bağımsız kılar.

Parti liderlerinin çoğu aynı zamanda partinin parlamento üyeleri arasındadır. Dolayısıyla konumları resmiyet kazanmıştır. Ama kendilerine verilen bu kamusal konumu parti içi düzenlemeler yoluyla değiştirebilirler çünkü herhangi bir partinin seçmenleri büyük ölçüde “tutsak” bir kitledir. Ayrıca, parti örgütü ile parlamentodaki parti arasında sık sık çatışmalar çıktığından, parti örgütü parlamentodaki partiyi bağlayacağını umduğu, oldukça kesin ideolojik ilkeler ve yasama programları geliştirir.

Parlamenter sürecin tartışmaya açık, yaratıcı niteliği böylece azalır. Parlamento giderek, önceden oluşturulmuş, hiyerarşik olarak denetlenen, ideolojik açıdan belirlenmiş ittifaklar arasındaki tartışmaların, çatışmaların sahnelendiği bir tiyatroya dönüşür. Parlamentodaki parti kendi içindeki görüş ayrılıklarıyla parçalansa ve parti örgütüyle şiddetli bir rekabete girse bile, parlamentoda genellikle birleşik bir cephe oluşturur ve parti önderliğinin saptadığı politikaları kayıtsız şartsız destekler.

Bu koşullar altında parlamento artık toplumsal çıkarlar arasında bir arabulucu olarak önemli ve özerk bir rol oynamaz. Aksine, kompozisyonu ve etkinlikleri salt seçmenlerin tercihlerinin dağılımını tescil eder ve hangi partinin yürütmenin başında olacağını belirler. Herhangi bir konu üzerinde bir partinin parlamento üyelerinin nasıl oy kullanacağını, konunun ideolojik boyutu ve partinin iktidarda mı, muhalefette ml kalacağı sorusu belirler. Buna karşılık, konunun değeri görece önemsizdir ve tartışmalarda pek göz önünde tutulmaz.

Gördüğümüz gibi 20. yüzyılın ortalarında, Batı ülkelerinde siyasal süreç “sınai gelişme”nin, “refah”ın, vb. nasıl arttırılacağı sorusu çevresinde dönmeye başlamıştır. Bu soru, uzun zamandır “dengelenemez” olarak nitelenmiş toplumsal çıkarların uzlaşması için bir temel oluşturacak tek büyük konu (savaş dışında) olarak ortaya çıktı. Daha önce belirtildiği gibi devlet/toplum ayrımı üzerinde doğrudan etkileri olmasının yanı sıra bu gelişme, partilerin ideolojik mirasının belirleyici önemini azalttı. Çünkü ulusal ürünün nasıl artırılacağı sorunu, sonuçta siyasal olmaktan çok “teknik” bir konu olarak görülmekteydi. Bunun sonucu olarak partinin ideolojik eğilimlerinin yumuşaması partinin örgüt ve seçmen tabanı karşısında parti önderliğinin özerkliğini daha da artırdı. Ancak, seçimler ve parlamentonun eski önemine kavuşması açısından bir katkısı olmadı.

Giderek her kesimden oy toplama peşine düşen partilerin katıldığı seçimlerde, temelde tek bir partinin halktan yetki almasının sağlanması amaçlanmıştı. Parti bir kez parlamentoda çoğunluğu sağladıktan sonra, artık politikalarını, ideolojik tercihlerine çok az bir bağlılıkla, pragmatik bir biçimde oluşturabilme Böylece seçim propagandaları daha çok resmi törenlere dönüştü. Propaganda dönemlerinde giderek pazarlama teknikleri kullanılır, bol bol imaj satışı yapılır ve adayın “karizma”sı üzerinde odaklaşarak konular sözde kişiselleştirilir oldu. İki seçim arasında hem iktidardaki parti (ya da partiler koalisyonu) hem de muhalefet partileri, ideolojik ölçütler yerine iktisat ve işletme “uzmanları”nın görüşlerini temel almaya başladılar. Bu tutum, tüm toplumun çıktıların girdiler oranın yükseltmeye çalışan bir firma olarak algılandığı ortama uygundu. Dolayısıyla bu anlayışta devletin görevi, çok sayıda “sosyo-teknik” sistemleri kuran ve işleten bir “teknostrüktür”e sahip çağdaş büyük şirket modeline göre toplumu yönetmek olarak algılanıyordu.

Siyasal süreç bir kez böyle (yanlış) algılandıktan sonra, parlamentonun bu sürece katabileceği çok az şey vardı. İdeolojilerin değer yitirmesiyle ortaya çıkan boşluk, yeniden bir tartışma ortamı yaratılmasıyla değil, ekonomik, teknolojik ve idari “uzmanlığa” başvurarak giderilmektedir. Bu uzmanlığı sağlamak ya da devlet yönetiminde kullanılmasını denetlemek parlamentonun hakkıyla yerine getirebileceği bir iş değildir. Bu görev büyük ölçüde devlet bürokratlarına düşmektedir. Onlar ise bu görevi “bilim çevresi”nden kişilerin ve büyük şirketlerle öteki çıkar gruplarının sözcülerinin yer aldığı araştırma kurumlarının, planlama birimlerinin, danışma kurullarının yardımıyla yerine getirmektedirler. Sonuç olarak, idari kararlar giderek parlamentonun eleştirisine ve kamuoyu tartışmalarına hedef olmalarını engelleyen bir dille ifade edilmektedir. Bu da çoğu kez aslında o kararları dikte ettiren çıkarlar için iyi bir kılıftır. Bütçe oylamasından gensoru usullerine kadar yürütmenin faaliyetlerini denetlemek üzere düzenlenmiş klasik parlamenter yöntemler, bu ve benzeri gelişmelerle etkinliğini yitirmiştir. Örneğin, bakanlık örgütünün çerçevesi dışında ve parlamento tarafından gensoru yoluyla sorgulanamayan, parlamentoya karşı sorumlu tutulamayan birçok yeni idari daire ortaya çıkmıştır. Ne gariptir ki, devlet gelirlerinin ve harcamalarının dev gibi büyümesi parlamentonun denetimini her zamankinden daha gerekli, ama bir o kadar da olanaksız kılmıştır. Bütçelerin ve öteki hesapların boyutları ve karmaşıklığı parlamentonun denetimini hem gerektirmiş, hem de engellemiştir. Dahası, birçok parlamentonun aşırı yasama yükü, denetleyici faaliyetlere ayırabileceği zamanı azaltmıştır.

Bu son birkaç nokta, parlamentoların yürütme ve idare üzerindeki üstünlüklerini yasama ayrıcalığı yoluyla etkili biçimde savunabileceklerini düşündürmemeli. Gerçekte yürütme ve idare parlamentodan geçirdikleri yasaların sayısını ve içeriğini büyük ölçüde denetlemektedir. Bakanların ve üst düzey devlet görevlilerinin gözünde yasama, yasa koyuculara bırakılamayacak kadar önemli olmuştur. Yasalar hemen hemen bütünüyle parlamento dışında hazırlanır. Çoğunlukla idari konulara ilişkindir ve devlet memurlarının teknokratik bilgilerine ve ilgili baskı gruplarının yardımına dayanarak verdikleri kararlara resmi geçerlilik kazandırmaya yarar. Ayrıca, günümüzde yasama, “klasik” yasamayı parlamentonun üstünlüğünün aracı yapan o genellik ve soyutluk özelliklerini de yitirmiştir. Birçok yasa özünde idari bir kararın, ilgili harcamaları yasallaştırmak ve bakanlar ve memurları siyasal ya da kişisel sorumluluk üstlenmek zorunda bırakmamak için alınmış ad hoc önlemlerin yasa biçimi veriliş halidir. Çağdaş hükümetlerin üstlendiği “toplumsal yönetim”in zorlu gerekleri karşısında, idari faaliyetler klasik yöntemlerle, yani herhangi bir idari tasarrufun gerçekleşebileceği genel koşulları belirten bir yasa yoluyla, anlamlı biçimde programlanamaz. Onun yerine, bir daireyi yönlendiren program, diyelim ki ülkenin çelik lirettir kapasitesini yüzde x arttırmak, ya da sanayi kirliliğini yüz yıl içinde yüzde yüz azaltmak, söz konusu amaca ulaşmada alınacak önlemleri idari hukuk dışında konunun uzmanlarının takdirine bırakmalıdır37. O zaman parlamentonun (ya da bir yargı organının, ya da bir üst dairenin) soyut kurallara uyup uymadığını inceleyerek bu dairenin etkinliklerini denetlemesi, ortada böyle kurallar olmadığı ve olamayacağı için olanaksızlaşır”

Bütün bunların toplu etkisi, ki bunlara çokuluslu şirketler ile uluslararası kuruluşlar da eklenebilir, parlamentoyu ülkenin siyasal yaşamının merkezinden uzaklaştırmak, artık çok sayıda devlet dışı güçle iç içe girmiş yürütme organlarını ve idari mekanizmayı ön plana çıkarmaktır. Gene de parlamento yurttaşlar ile devlet arasındaki başlıca kurumsal bağlantı olmayı sürdürmektedir. Eğer etkin bir bağlantı olmaktan çıkarsa, devlet ve toplumun sürekli artan karşılıklı müdahalelerini siyasal olarak ne ya da kim yönlendirecek, denetleyecek ve yumuşatacaktır?

Partiler seçmenlerden artık hep daha genel ve daha az bağlayıcı yetki istemektedir. Ancak bu yetkilerini kullanırken sorumlu tutulamazlar, çünkü başka konulardaki farklılıkları ne olursa olsun, hepsi siyasal temsil kurumu üzerindeki o ortak tekellerine sahip çıkmaktadır. İdari mekanizma, boyutları ve karmaşıklığından dolayı siyasal denetimden uzaktır. Kitle iletişim araçları siyasal konuların ifade edilebilmesi ve tartışma platformları oluşabilmesi için artık görece açık kanallar değildir (gazetelerin önceleri olduğu gibi). Birkaç Batı ülkesinde 1960 ve 1970'lerde mahkemeler devlet işlerinin yürütülmesinde hukuksallık kavramını yeniden devreye sokmada zaman zaman başarı kazanmıştı. Ancak bu çaba geri planda kalmaya mahkûmdu, temelde ceza yasalarına başvurduğundan alanı dardı. Toplumsal alanın farklılığının ve özerkliğinin ekonomik ve öteki kuruluşlarca savunulacağını beklemek de olası değildir. Aksine bunların çoğu siyasal alanı “sömürgeleştirme”ye meraklıdır. Bunun için de açık ya da gizli olarak kamu kaynaklarını ele geçirip yönetim güçlerini gaspederek belirli toplumsal çıkarların, ya da kendilerini yöneten dar oligarşilerin hizmetine sunmaya çalışırlar.

Bilhassa abarttığım bu kaygılar, çağdaş Batı'da siyasal sürecin ve onun toplumla olan ilişkilerinin yapısal verilerine işaret ediyor. Söz konusu ülkelerde 1960'ların ortasından 1970'lerin ortasına kadarki dönemde yaşanan bunalımlarla birlikte düşünülürse, taşıdıkları anlam daha da önem kazanıyor. Bu gerçeklerden çıkarılacak genel sonuç devletin kurumsal aygıtının, başlangıçtaki anayasal modele ve dolayısıyla devlet/toplum ayırımına uygunluğu biryana bırakılsa bile, önemli sorunları beraberinde getiren ciddi zorluklar içinde olduğudur. Bu sorunlar iç içe geçmiştir ve önceki bölümlerde sözü edilen olgularla bağlantılıdır. Ancak burada bağlantıları göz ardı edip, yalnızca sorunları sıralayacağım.

1.       Söz konusu dönemde siyasal muhalefet çoğu kez anayasaya aykırıdır. Bazen de suç unsuru içerir. Muhalefetin amacı yerleşik siyasal sistemin toptan reddi ve yıkılması olabilir. Ya da ayrılıkçı bir akıma dönüşebilir. En azından bazı durumlarda bu gelişmeler meşru taleplerin sisteme nüfuz edemez oluşunun ve anayasal siyasal anlatım yollarının sistemin taleplere tepkisiz kalmasına yol açacak biçimde topluma kapatılmasının sonucudur. Ayrıca, iktidardaki yetkililerin tepkileri çoğu kez anayasal ilkeleri çiğnemekte ve belli toplumsal grupların daha çok yabancılaşmasına neden olmaktadır.

2.       Birçok devletin “refah politikası” hem ekonomik ve toplumsal yoksunluğu düzeltememekte hem de sosyoekonomik eşitsizlikleri azaltamamaktadır. Dahası, bu politikaların idari maliyeti topluma ve üretim sistemine ağır mali sıkıntılar getirmektedir.

3.       Devlet adamlarının başarısızlığı ve siyasal değerlendirmelerin isabetsizliği “skandallar” ve “karanlık ilişkiler'’ ile birleştiğinde, bazı devletlerde siyasal liderlerin entelektüel ve ahlaksal düzeylerinin insanı umutsuzluğa sürükleyecek kadar düşük olduğunu göstermektedir.

4.       Devletin güvenlik aygıtı, yurttaşların evlerinde ve kamuya açık yerlerde güvenliğini, fiziksel çevresinin bütünlüğünü ve güzelliğini koruyamaz, hem tüketici, hem de vergi ödeyen kişiler olarak sömürülmesini engelleyemez olmuştur.

5.       Genel olarak, çoğu devletin idari aygıtı, ulusal üründen daha çok pay almasına karşın, toplumun sorunlarım etkin biçimde çözme kapasitesini giderek yitirmektedir.

6.       En önemlisi, devlet aygıtı ulusal ekonomiyi izlemek, desteklemek ve canlandırmak için üstüne düşeni yapmada çoğu kez yetersiz kalmaktadır. 1970'lerin ortalarında birçok Batı ülkesinde Keynesçi ve post-Keynesçi ekonomi politikaları inatçı enflasyon ve ekonomik durgunluk karşısında çözülme içine girmiştir.

Nedenleri ne olursa olsun bu son gelişim özellikle devletin meşruiyetini etkilediği için siyasal açıdan önemlidir. Yasal-ussal meşruiyetin devlet otoritesini ahlaki nedenlere bağlamakta yetersiz kaldığım, bu bölümde ele alman gelişmelerle daha da zayıfladığını, 1950'ler ve 1960'larda tüm Batı ülkelerinde ortaya çıkan bu meşruiyet eksikliğinin devlet gücünün özünde ekonomik kalkınma için kullanıldığı iddiasıyla kapatılmaya çalışıldığını daha önce ileri sürmüştüm. Ancak, 1960'larda oldukça geniş azınlıklar, Batı toplumlarında, daha iyi yaşam standartlarına doğru gidiş olarak görülen gelişimin ahlaki önemini ve devletin bu ilerlemeyi göstererek bağlılık talep etmesinin ahlaki geçerliliğini sorgulamaya başladılar. Gördüğümüz gibi, 1970'lerde ekonomik büyümeyi sağlamak giderek zorlaştı. Ayrıca dağıtımın göründüğünden çok daha eşitsiz yapıldığı ortaya çıktı. Üstelik kimi ülkelerde gelişme bütünüyle, belki de ebediyen kesintiye uğramış gibi görünüyor. Dolayısıyla, söz konusu meşruiyet formülü (benzer durumlardaki başka herhangi bir formül gibi) “tersine” işleme, meşruiyet boşluğunu doldurmak yerine genişletme tehlikesi arz etmektedir.

Devlet açısından bakıldığında, bu olgu üç temel olasılığa yol açabilir. Birincisi, devlet, bir meşruiyet formülü olmaksızın, sistemden hoşnut olmayan kesimleri sindirme ve bastırma, geri kalanım ise kayırma yoluna giderek toplum üzerindeki denetimini korumaya çalışır. İkincisi,, eski güç siyasetinin meşruiyet formülüne sarılabilir. Dikkatleri, bir başka devlet ya da devletler koalisyonundan gelen gerçek ya da gerçek dışı askeri tehdide çevirerek, geniş bir concensus yaratmaya çalışabilir. Ya da üçüncüsü, topluma yeni bir formülü “satmaya” çalışabilir. İletişim araçlarının yardımıyla geniş kitlelerce benimsenebilecek kadar çekici ve devleti belirli bir yükümlülük altına sokmayacak kadar genel bir formül tercih edilir. (1970'lerin başlarında “Yaşam Kalitesi” böyle bir formüle aday olarak ortaya çıktı.)

Başarı olasılıkları ne olursa olsun, bu sonuçların (ya da bunların olası bileşimlerinin) hiçbiri çekici görülmüyor. Hepsi de çağdaş devletin kurumsal gelişimindeki o temel eğilimi, sürekli daha kapsamlı yönetim yetkileri ve araçlarını devlet çatısı altında toplamayı, güçlendirmektedir. Çelişkili de olsa, devlet bir yandan da bu eğilimin, gücünü etkin biçimde kullanabilmesini ve toplumsal süreç üzerinde denetim kurabilmesini giderek daha çok engellediğinin farkındadır. Ayrıca bu gelişmeler, liberal görüşteki hukukun üstünlüğü düşüncesini ve demokratik görüşteki yönetilenlerin yönetim sürecine katılmaları gerektiği fikrini bir kenara itmektedir. Geçen iki yüzyıl boyunca devletin gelişimindeki temel eğilimleri desteklemiş olmalarına karşın, bu iki fikir aynı zanda devlete bir meşruiyet kaynağı ve kendini düzeltme olanağı sağlanıştır. Çağdaş devletin geçmişteki evrimiyle Batı'nın ahlaki mirası arasındaki bağı yalnızca bu iki düşünce kurmakta ve böylelikle insanlığın, evrensel bir ahlaki girişimin ortak başoyuncuları olarak görülmesini sağlamaktadır”

Ben kendi adıma ahlaksal esin kaynağı ve stratejik yönlendirme arayışı içinde, günümüzde devlet/toplum ilişkilerinde kaygı verici eğilimlere karşı çıkanların bir kez daha liberal ve demokratik düşüncelere sarılmaları gerektiğini düşünüyorum*Bunun birçok açıdan umutsuz bir öğüt gibi gözüktüğünün farkındayım. Liberalizmin de, demokrasinin de denenmiş ve kusurlu bulukmuş olduğu ya da geçmişte sorunun parçası oldukları için artık bugün ciddi olarak çözümün parçası olarak düşünülemeyecekleri öne sürülebilir. Liberalizm ile demokrasi arasındaki içsel ve belki de çözümsüz çelişkilere dikkat çekilebilir ve her ikisini de zayıflatacak ve biçimsizleştirecek ödünler olmaksızın ikisini birden kurumsallaştırma olanağından kuşku duyulabilir. Ya da biraz daha umutlu olup, sosyalizmin toplumun ekonomik yapısından kaynaklanan sorunları zorla gözler önüne sererek liberalizmi de demokrasiyi de aşan bir seçenek olduğu öne sürülebilir.

Ancak, kanımca sosyalizm, devletin yapısı ve faaliyetlerindeki değişimlerin sonucu olarak çağdaş Batı toplumunun karşı karşıya kaldığı çelişkiler açısından liberalizm ve demokrasiden daha az uygun düşmekte. Sosyalizmle karşılaştırıldığında liberalizm ve demokrasi yönetimin gerekliliğinden kaynaklanan temel sorunları, üretim araçlarını denetime alan bir devrimden sonra kendiliğinden çözülecek teknik meseleler olarak küçümsemek yerine ciddiye almaktadır4 Liberalizm ve demokrasi bu soranlara belki (bugün) yanlış çözümler önerebilir. Ancak, doğra sorunlara yanlış çözümler, hem kuramsal olarak hem de pratikte, o sorunları görmezden gelen ya da es geçen yanlış yönlendirilmiş bir çabadan daha değerlidir.

Dolayısıyla, Batı toplumlarında bugün var olan esin kaynakları hala liberalizm, demokrasi ve sosyalizmle (ve onların değişik türleriyle) sınırlıdır. Kişisel olarak ben bunların ötesinde bir şey göremiyorum. Liberalizm ve demokrasi geleneklerinin yapıcı ve yaratıcı biçimde yeniden ele alınması olumlu bir çabanın, kuşkusuz yeterli olmasa bile, gerekli bir koşuludur.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe