Devlet Ve Hukuk Felsefesi

Macit Gökberk


Renaissance, ortaçağın dini kültürü yerine, her bakımdan "bu dünya"nın olan, artık "öbür dünya"ya değil de "bu dünya'ya bağlı olmak isteyen bir kültürün kurulmaya başladığı çağdır. Bu süreçte her kültür alanı bilim, sanat, din, devlet, vb. kendi özerkliğini (autonomie) kazanmaya, kendi hakkını elde etmeye doğru ilerler. Hümanizm, insanın kendi doğasını, kendi öz yasasını, kendi hakkını bulmasına yol açmıştı; Reformation da bunun dindeki paraleli idi. Renaissance'ın bu özgürlüğe doğru ilerlemesi, yalnız tek kişide durup kalmamış, bireyüstü olan kurumlara da, devlet ve topluma da yayılmıştır. Nitekim Renaissance, getirdiği öteki yeniliklerin yanı sıra, ulusal kişiliklerin de belirdiği, ulusların, kendilerine göre bilinçleri olan bağımsız kültür ve politika örgütleri olarak tarih sahnesinde görünmeye başladıkları bir dönemdir.

Kendisini Roma imparatorluğunun varisi sayan ortaçağ devleti, evrensel nitelikte bir devletti. Ayrı ayrı uluslar ve devletler, kendisini Tanrı'nın yeryüzündeki bir kurumu sayan Kutsal Roma imparatorluğunun (Sacrum Imperium Romanum) birer organı gibi idiler. Bu anlayışa devlet öğretisinde klasik anlatımını kazandıran Aquinolu Thomas, devletin görevini, "yeryüzünde Tanrısal Devlet düzenini gerçekleştirmede" bulur. Kilise devletin üstündedir, çünkü Kilise Tanrı'nın devlet ise insanın meydana getirdiği bir kurumdur, işte böyle düşünerek kökünü Tanrı'da bulan Ortaçağ Kilisesi, kendini bütün siyasi kurumların üstünde sayıyordu. Onun için, Renaissance'ta uluslar kişiliklerinin bilincini duymaya başlayınca, doğal olarak Kiliseye karşı ayaklanmışlardır. Sonunda ortaçağ devletinin birlikli yapısını yıkıp yerine ulusal devletlerin çokluğunu koyacak olan bu gelişme Renaissance'ın devlet ve hukuk felsefesinde teorik anlatışını bulmuştur. Renaissance'ın devlet felsefesi, yeniçağ devlet felsefesinin temelini kurmuştur; günümüze değin gelmiş olan devlet anlayışlarının hemen hepsini Renaissance yüzyıllarında bulabiliriz, insanın kişiliği anlayışını getiren hümanizm gibi, yeni devlet anlayışının da başlangıçları italya'dadır. İtalyan şehir devletlerinin çeşitliliği ve canlılığı içinde yalnız antik polis'ler yeniden dirilmemiş, antik devlet anlayışı da yeniden doğmuştur.

Antikçağın devlet görüşünü Renaissance'ın eğilimleriyle birleştiren ilk düşünür Floransalı Niccolo Macchiavelli'dir. Onun önemi, yeniçağ tarihinin ana düşüncelerinden biri olan ulusal devlet idesinin temsilcisi olmasıdır. O zamanki italya'nın parçalanmış, yurttaşlarının birbirine düşmüş durumundan acı duyan Macchiavelli, yurdunun kurtuluşunu güçlü ve birlikli bir ulusal devlet olarak ortaya çıkmasında bulur. Bu pratik kaygıyı çıkış noktası yapan Macchiavelli, devletin ne olduğu üzerinde düşünüp "II Principe" ("Hükümdar") adlı yapıtında yeniçağın ilki diyebileceğimiz bir devlet felsefesi geliştirmiştir. Onun ideali: Kuvvete dayanan ulusal devlettir. Bu arada, bir hümanist olarak,[*] antik devleti, özellikle de güçlü ve fatih ruhlu Roma imparatorluğunu hep ideal örnek olarak göz önünde bulundurur; ama bu antik ideali, ilkçağda bulunmayan, Renaissance'ın getirmiş olduğu bir düşünce ile, ulusal devlet düşüncesi ile kaynaştırır. Ona göre, bir devlet bir ulusa dayanıyorsa, yeter bir gücü var demektir; devlet bütün gücünü bu kökten almalı, karşısında ve üstünde Kiliseyi bulmamalıdır; hukuk da Kiliseye bağlı olmaktan kurtarılmalı, din dogmalarından değil, doğrudan doğruya devletin özünden türetilmelidir. Devletin başında bulunan kimsenin göz önünde bulunduracağı biricik amaç, devleti yaşatmak ve gücünü boyuna artırmaktır; devlet adamının bundan üstün bir ödevi olamaz; bu amaca varmak için kullanılacak her araç da meşrudur. Din, ahlak, hukuk devlete bağlıdırlar; devletin güçlü olması için gerekirse, devlet adamı bunları da birer alet olarak kullanacaktır. Onun, işinde başarılı olması için, kendisini devletle bir duyması gerekir; devlet adamı, devletin gücü ile mutluluğunu, kendi gücü, kendi mutluluğu olarak duymalıdır. Ahlak ve hukuk bağımsız değildirler, devlet yüzünden vardırlar; dolayısıyla devletin sınırları nerede bitiyorsa, ahlak ve hukuk da orada sona erer; devletlerin karşı karşıya bulundukları yerde de, ancak savaş vardır. Macchiavelli'nin bu anlayışında devletler hukukunun, uluslar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir hukukun elbette yeri yoktur.

Macchiavelli'nin devleti, ortaçağ devleti gibi, Tanrı'nın planında belli bir görevi yerine getirecek bir kurum değildir, insanların doğal gereksinmelerinin bir yaratmasıdır. Macchiavelli'nin, devletin meydana gelişini doğal bir nedene bağlaması, her alanda doğal nedenleri arayan Renaissance'ın görüşüne çok uygundur. Yalnız bu değil, onun Hıristiyanlığın en yüksek erdem saydığı alçakgönüllülüğe, gözü tokluğa karşı Romalı örneğinde bulduğu güçlülüğe hayranlığı, ulusal devleti tarihi bir zorunluluk olarak kavraması, bunun gerçekleşmesi yolunda en büyük engel saydığı Kiliseyi dünya işlerine karıştırmamak için yaptığı tutkulu savaşma, bütün bunlar, hep Renaissance havası içinde yer alırlar.

Aynı atmosferin yetiştirdiği bir başka ünlü hukuk ve devlet teoricisi de Fransız Jean Bodin (ya da Bodinus) dir. Hümanist bir çevrede yetişen Bodin, devrin en önemli siyasi yazarlarından biridir. Macchiavelli, güçlü ulusal devlet düşüncesinin filozofu idi, Bodin ise hükümdarlık (monarchie) idesinin filozofudur; Macchiavelli'nin İtalya'sı Kilisenin körüklediği siyasi entrikalar yüzünden parçalanmıştı, Bodin'in Fransa'sı ise, mezhep kavgaları yüzünden bölünmüştür. Bir doğal din anlayışı ile bu çekişmelerin üstünde kalmayı deneyen Bodin, devlet felsefesinde de böyle düşünür. "Devlet Üzerine Altı Kitap" ("Six livres de la republique") adlı yapıtında, hükümet şekilleri üzerinde tarihi karşılaştırmalar yaparak, aristokrasi ile demokrasinin iyi yönlerini bir araya getiren mutlak monarşinin en iyi devlet biçimi olduğu sonucuna varır. Mutlak hükümdarlık vicdan özgürlüğünü kabul eden, bütünün esenliğini en yüksek amaç bilen bir devlettir. Gücü sınırsız olan hükümdar, ancak ahlak ve doğal hukukun yasalarına bağlıdır ve kendini Tanrı'ya karşı sorumlu sayar. Devlet, otorite ve akıl ile düzenlenmiş olan bir aileler-birliğidir. Devletin özel ayrımı, yani devleti yapan özellik, egemenliktir (souverainete); egemenlik hiçbir şekilde bölünemez, başkasına aktarılamaz, hiçbir şeyle sınırlanamaz; sağlam, esen bir devlet, egemenliğini mutlaka kesin olarak belirtmiş olandır biçimi ne olursa olsun.

Egemenliğin böylesine kesin olarak belirtilmesi, Bodin'in devlet anlayışının karakteristik çizgisidir. Bodin'in bu anlayışı, ilk bakışta, Macchiavelli'nin hiçbir sınırla bağlı olmayan, güce dayanan devletine benzeyebilir. Gerçi Macchiavelli de, Bodin de içinde bulundukları ezginliğin önüne ancak güçlü bir birlik ile geçilebileceğine inanırlar; bu yüzden ikisi de devletin güçlü olmasını yüksek bir değer sayarlar; bütün gücü devletin elinde toplamak istemeleri de, Kiliseyi bir kudret etkeni olmaktan çıkarmak içindir. Ama Bodin'in öğretisinde, Macchiavelli'den ayrılarak, hukuka başlıbaşına bir yer vermek eğilimi de var. Çünkü, ona göre, devletin başında bulunan ve mutlak olarak egemen olan kimse ya da kimseler, ahlak ve doğal hukuk yasalarına itaatle yükümlüdürler. Böylece, ahlak ile doğal hukuk devletin egemenliğinin sınırlarını çizmektedirler. Oysa Macchiavelli'de hukuk devlete bağlı idi ve devletin bittiği yerde hukuk da bitiyordu.

Renaissance içinde ilerleyip de bu çağın sonlarına vardığımızda, doğal hukuku devletin temeli yapan bir düşünür ile, Hollandalı Hugo Grotius (ya da Huig de Groot) (15831645) ile karşılaşırız. Macchiavelli ile Bodin, yurtlarının dağınık ve karışık bir döneminde yaşamışlardı. Grotius ise, tersine, ulusal birliğini kurmak, bağımsızlığını elde etmek yoluna girmiş, zengin sömürgeler edinmiş, büyük bir kalkınma içindeki Hollanda'da yaşamıştır.

Grotius "Savaş ve Barış Hukuku Üzerine" ("De iure belli et pacis") adındaki hukuk felsefesinde çığır açmış olan yapıtında, Stoa felsefesinden gelen bir anlayışla, positif (konulmuş) hukuk (ius çivile) ile doğal hukuk (ius naturale) arasında bir ayırma yapar. Positif hukuk, insanın kendisinin tarih içinde şu ya da bu nedenle isteyerek koymuş ve kurmuş olduğu hukuktur; bu hukuk, ancak tarihi olarak konmuş olduğu yerin, zamanın ve durumun koşullarını bilmekle anlaşılır ve kavranılır. Doğal hukuk ise, insanın akıllı özünde yerleşik olan, dolayısıyla tarih içinde değişmeyen, her türlü pozitif hukuktan önce ve üstün olan bir hukuktur ve aklın bir buyruğu olduğu için ancak felsefe ile kavranabilir.

Ortaçağ düzeninin çözülmesi ile kendine yeni bir hayat düzeni arayan yeniçağ, Grotius'un antik düşünceler arasında devşirip canlandırdığı bu "doğal hukuk" anlayışında, kendisine, günümüze kadar ayrılmayacağı, sağlam bir temel bulacaktır. Nitekim Fransız Devriminin "insan Hakları Bildirisi", Birleşmiş Milletler'in "İnsan Hakları" doktrini hep bu temelden besleneceklerdir.

Grotius'un devlet felsefesine ağırlık merkezi olarak aldığı ve günümüze kadar belli bir devlet ve hak anlayışına temel olan doğal hukuk kavramı, belli birtakım hakların insanın doğasında bulunduğunu kabul eder (Kökü Stoa'ya dayanan bu görüşte "doğa", "akıl"da demektir; natura = ratio). Bu haklar, insan doğası gibi, her yerde, her dönemde aynıdırlar; her insanda, her toplumda birdirler; tarih içinde baskı altında bulunmuşlar, ama hiçbir zaman büsbütün ortadan kaldırılamamışlardır; bu haklar değişmezdir; Tanrı bile istese, onları değiştiremez, tıpkı 2 ile 2'nin 4 olmasını değiştiremeyeceği gibi. Ancak, doğal hukuk kendisini gerçekleştirebilmek için reel bir güce, devlet gücüne muhtaçtır; dolayısıyla devlet, kendisinden önce ve varoluşunun nedeni olan hukuku korumak ile yükümlüdür; devlet, hukukun koruyucusu ve inancasıdır (garanti). Grotius'ta, Macchiavelli'nin tersine olarak, hukuku yaratan devlet değil, devleti yaratan hukuk.

Yine antikçağda önce Sofistlerde, sonra Epikureizmde bulduğumuz bir görüşü ele alan Grotius, devleti bir "sözleşme"den türetir. Toplumlaşma, insanın yine akıllı doğasında barınan bir gereksinmedir; gerek bu gereksinmeden meydana gelen toplumu, gerekse kendi yararlarını korumak için, insanlar aralarında sözleşip kendi istekleriyle birleşmişlerdir.

İnsanın ilk ve en asli hakkı, malı mülkü üzerindeki hakkıdır. Devlet de mülkiyet ile ve mülkiyetin korunması zorunluluğu ile ortaya çıkmıştır. Grotius, insanın yaşama hakkını da, bu en doğal hakkını bile, yine mülkiyet kavramı içine yerleştirir: Vücudu, insanın dünyaya birlikte getirdiği ilk mülküdür. Köleliği de yine bu kavramla haklı göstermeye çalışır. Savaşta esir olan bir kimse, hayatını kurtarmaya karşılık olarak vücudunu satabilir; bunu yapabilir, çünkü vücudu onun bir mülküdür; o da her mülk gibi satılabilir, başkasına aktarılabilir.

Doğal hukuk, insanın doğuştan getirdiği haklar olduğu için Macchiavelli' de olduğu gibi devletin sınırlarında durup kalmaz, bu sınırı aşarak, ayrı ayrı devletlerin aralarındaki ilişkileri düzenleyen bir hukuk da olur. Yalnız tek bir devletin içinde değil, bütün devletler arasında geçerliliği olan bir hukuk da, bir devletler hukuku da vardır. Devletler hukuku, Grotius'un üzerinde durduğu başlıca konudur; ana yapıtı olan "Savaş ve Barış Hukuku"nun amacı, devletler hukukunu temellendirmektir; burada devletler hukuku da, yine "doğal hukuk' dayanılarak geliştirilir. Grotius, yeniçağ devletler hukukunun babasıdır.

Grotius'un öğretisinde çıkış noktası ve temel varlık, tek kişidir, bireydir. Bireye doğanın sağlamış olduğu, insan eliyle meydana gelmiş olan her türlü düzenin üstünde olan haklara dokunulamaz, bunlar hiçbir kaygıya feda edilemez. (örneğin Macchiavelli'nin başlıca kaygısı, güçlü bir ulusal devlet kurmaktır.) Bu gibi kaygılar karşısında "doğal haklar" ya büsbütün ortadan kalkar ya da hiç olmazsa kısıntıya uğrarlar. Oysa, Grotius'a göre, yeni bir devlet düzeni kurarken, doğal haklar sarsılmaz ve sınırlanamaz bir temel olarak alınacaktır. Onun bu düşüncesi de liberalizmin ana dayanağıdır.

Demokrat devlet düşüncesinin de köklerini yine Renaissance'ta bulabiliriz. Bu devlet anlayışını Renaissance'ta ileri süren düşünürlere Monarchomachlar denmiştir. Adlarından da anlaşılacağı gibi, bunlar tek kişinin tek başına egemen (monarch) olmasını istemeyen, buna karşı savaşan kimselerdir. "Devlet başkanının yeri ve yetkisi" sorunu bunlar için çıkış noktasıdır.

Macchiavelli'de devlet başkanı (prens, hükümdar) devletin kendisiyle kaynaşmıştı; devletin başında bulunan kimse "devlet benim" diyebilmelidir; dolayısıyla da hükümdar halkın hiçbir sınır ve bağ tanımayan efendisidir. Oysa Monarchomach'lara göre devletin başındaki halkın efendisi değil, sadece bir görevlisidir; asıl egemen olan halktır; hükümdar ancak halk adına ve yerine eylemde bulunabilir; o, birtakım sınır ve bağlarla devleti yönetmek için halk tarafından görevlendirilmiş olan bir kimsedir; bu görevin ne olduğunu ve sınırını da, halkın istencinden doğmuş olan yasa belirler; devlet başkanı yasanın üstünde değil, altındadır, yasa onun istencine bir sınır çizer; o, bu sınırı aşmaya kalkışırsa, halk da ona karşı ayaklanabilir.

"Monarchomachlar", Renaissance'ta bir düşünürler topluluğunun adıdır. Bunlardan yalnız birisinin, bir Alman olan Johannes Althusius'un (ya da Joharın Althus) (15571638) düşüncelerini kısaca görelim. Halkın yüceliğini (maiesitas) ilk olarak ileri sürüp "halk egemenliği düşüncesi"ne ilk kesin formülünü kazandıran Althusius'tur. Demokrat devlet anlayışına sonra, 18. yüzyılda, klasik biçimini verecek olan J.J. Rousseau'nun Althusius'a çok şey borçlu olduğu sanılmaktadır.

Bodin gibi Althusius da egemenlik kavramını devlet öğretisine çıkış noktası ve temel olarak alır: Egemenlik bir bütündür, bölünemez, parçalanamaz, bir başkasına aktarılamaz. Ancak, Bodin egemenliğin tek kişinin (monarch) elinde bulunmasını daha doğru buluyordu; ona göre en iyi devlet biçimi monarşidir. Althusius'e göre ise, egemenlik ancak halkın elinde bulunabilir, çünkü doğrudan doğruya halktan çıkmıştır ve yalnız onundur; çünkü devlet bir sözleşmeden doğmuştur, dolayısıyla da egemenlik, devleti kuranların, yani halkın hakkıdır. Halk kendini parlamento ile temsil ettirir; parlamentonun yetkileri hiçbir şekilde ortadan kaldırılamaz; devlet erkini yürütenler egemen bütüne, halka bağlıdırlar. Bu sonuç da, akıl ve tarihten çıkar. "Akıldan çıkar" demekle "doğal hukuk"a dayandığını gördüğümüz Althusius, doğal hukuk düşüncesini "halk egemenliği" yönünden tamamlayan düşünürlerden biridir.

Sosyalist devlet anlayışının da başlangıçları yine Renaissance'tadır. Ancak, bu anlayışa Renaissance'ta bilimsel bir inceleme ve araştırma olarak değil de, romanlaştırılmış bir ideal devlet görüşü, bir utopia olarak rastlarız. Bu sosyalist nitelikteki siyasi romanlardan ilkini, İngiliz Thomas Morus (ya da Thomas More) (14781535) yazmıştır. Thomas Morus yalnız bir yazar değil, bakan olmuş bir devlet adamı da. Dürüst ve karakterli muhalefetini sonunda ölümü ile ödemiştir 1535 yılında kafası kesilerek idam edilmiştir.

Thomas Morus'un 1516 yılında yayınladığı "Utopia" adlı romanı, basbayağı bir roman değil; burada ideal bir devlet düzeni geliştirilmektedir. Renaissance'ın ötki devlet utopialarında olduğu gibi, Thomas Morus için de giriştiği işte örnek, Platon'un "Politeia" ("Devlet") adlı dialogudur. Bu yapıtında Platon, kendine göre ideal bildiği bir devlet tablosunu çizmişti. Onu ideal devletinde yalnız yöneticiler ilgilendirir; devletin esenlik ve sağlamlığı için bunların nasıl olmaları, bunun için de nasıl eğitilmeleri gerektiğini gösterir; bu arada halk tabakası ile pek ilgilenmez, halka düşen, devletin maddi gereksinmelerini sağlamak için çalışmak ve yöneticilere itaat etmektir. Yöneticiler ise çok sıkı bir eğitimden geçirilerek elenirler; bunlar her türlü bencil kaygıdan uzak bulunacaklar, kendilerini tamamıyla bütüne, devlete vereceklerdir. Bunu sağlamak için de Platon, yöneticilerin aile ve mülkleri olmasını yasak eder; onlar her şeyin ortaklaşa olduğu bir düzen ve disiplin içinde yaşayacaklardır, işte Thomas Morus'un romanında anlattığı ideal devlet için de, Platon'un bu son anlayışı bir ölçüdür. Ancak, Platon'un yalnız yöneticiler için tasarladığı yaşama biçimini, Thomas Morus ideal devletinin bütün yurttaşlarına yayar.

"Utopia"da Thomas Morus, önce ingiltere'nin o zamanki sosyal durumunu eleştirmeye girişir. Ona göre, o günlerdeki ingiltere'nin en kötü yönü: Mal ve mülkün sayıca az, zengin, işsiz güçsüz bir sınıfın elinde toplanmış olmasıdır. Bu yüzden halkın büyük kısmı hem maddi hem de ahlaki bir yoksulluk içine düşmüştür. Gerçi ahlakça düşüklüğü önlemek için ağır cezalar konmuştur; ama, durumun ağırlığı karşısında bütün bunların hiçbir yararı olmamıştır. Bu durumdan kurtulmanın biricik yolu, Thomas Morus'a göre, özel mülkiyetin kaldırılmasıdır. Çünkü nerede özel mülkiyet varsa, orada sosyal adaletin sözü olmaz. Bütünün mutluluğunu gerçekleştirmenin tek çaresi, eşitlik ilkesini kullanmaktır; mal ve mülkün tek kişilerde olduğu, mülkiyetin tek kişi için bir hak sayıldığı yerlerde de, eşitlik ilkesi uygulanamaz. Demek ki, dünya nimetlerini insanlar arasında adilce ve eşitçe bölerek bütünün mutluluğunu sağlamak için, her şeyden önce, özel mülkiyetin kaldırılması gerekmektedir.

İşte bu ideal durum, sözde "Utopia" adlı bir adada bulunan devlette gerçekleşmiştir. Utopia Devleti mülkiyet ortaklığına dayanır; burada para yoktur, bunun yerine düzenli bir eşya değiş tokuşu vardır. Ama özel mülkiyetin yasak olduğu bu adada aileler vardır; bunlara gereksinmeleri parasız olarak dağıtılır. Utopia Adası'ndaki her türlü örgüt, ilkönce toplum ile bireyin gereksinmelerini karşılamayı göz önünde bulundurur; sonra da herkese ruhunu olgunlaştırmak (sanat ve bilimle uğraşmak) için gereken boş zamanı sağlamaya çalışır; bunun olabilmesi için de, bu adanın insanları günde ancak 6 saat çalışırlar; ağır işlerde, savaş esirlerinden ya da ölüm cezasına çarptırılmış suçlulardan devşirilmiş köleler kullanılır. Utopia Devleti'nin yöneticileri, tıpkı Platon'da olduğu gibi, sıkı bir eleme ve eğitimden geçerek yetiştirilir. Thomas Morus'un hem realist bir görüşle, hem de ütopik bir radikalizm ile yazılmış olan bu yapıtının modern devlet teorileri üzerinde büyük bir etkisi olmuştur.

Thomas Morus'tan hemen hemen yüz yıl sonra yaşamış olan İtalyan filozofu Tommaso Campanella (15681639) da böyle düşünür. O da "Civitas Solis" ("Güneş Devleti") adını verdiği yapıtında ideal bilgini bir devletin toplumun tablosunu çizmiştir; onun için de örnek, Platon'un "Politeia"sı ("Devlet")dır. Platon'un ideal devletinde olduğu gibi Campanella'nın Güneş Devleti'nde de bilim ile felsefe egemendir; devleti yönetecekler, teorik bakımdan da, pratik bakımdan da en iyi yetişmiş olan kimselerdir. Sözde bir Portekizli gemicinin Hint Okyanusu'ndaki bir adada bulmuş olduğu Güneş Devleti'nin başında hem filozof hem de rahip olan bir hükümdar bulunmaktadır. Bu adada bütün yurttaşlar devletin sıkı denetlemesi altında yetişirler, devletin sürekli ve sağlam olması için burada tam bir ortaklık uygulanır: Bura insanlarının ne kendi evleri, ne de kendi karıları, kocaları, ne de kendi çocukları vardır. Burada her şey ortaklaşadır, çünkü bu adada oturanlara göre, bu gibi şeyler insanın bencilliğini körükler, onda her şeyden önce bulunması gereken yurt sevgisini azaltır. Güneş Devleti, sağlam ve yetenekli yurttaşlar edinmek için, cinsler arasındaki birleşmeleri bile düzenler, çünkü üremede sürüp gidecek tek kişi değil, soydur. Burada herkese yeteneklerine uygun işler verilir; herkes gereksediğini ve hak ettiğini elde eder. Görülüyor ki, Güneş Devleti'nde rastlantıya hiç yer verilmiyor; üremede olsun, iş tutmada, dağıtımında olsun, hep bütünün iyiliği, yararı ölçü oluyor. Campanella'ya göre, böyle yapmayıp da işi oluruna bırakırsak, haksızlık ile yoksulluğa yol açmış oluruz. Nitekim o zamanki Napoli'de durum böyledir: Bu şehirdeki insanların büyük kısmı, bir türlü bitip tükenmek bilmeyen ağır işlerin yükü altında yıpranıp giderler; öbür yandan da geri kalan bir avuç insan aylaklık, tembellik, zevk ve eğlence yüzünden soysuzlaşıp çöker. Oysa Güneş Devleti'nde bir yandan kimse işsiz kalmaz, öbür yandan da görülen iş hafiftir; günde ancak 4 saat çalışılır; geri kalan zaman da bilgi edinmeye, okumaya, tartışmaya, anlatmaya, yazmaya, kısaca: Bedeni de, ruhu da geliştirecek uğraşmalara ayrılır, ömrünün otuz yılını tutukevinde geçiren Campanella, sonraları, bu sosyalist devlet anlayışını

Papa'nın yönetimi altında bulunacak bir "dünya devleti" düşüncesi ile birleştirmeye çalışmıştır.

Renaissance'ın devlet utopiaları arasından, son bir örnek olarak, "ingiliz filozofu Francis Bacon'un (15611626) "Nova Atlantis" ("Yeni Atlantis") ini belirtelim. Bu yapıtta da, her şeyden önce bilime dayanan ideal bir devlet anlatılır. Bu devlet Ben Salem adlı bir adada bulunuyormuş; Peru'dan Japonya'ya giden bir gemi fırtınaya tutularak, 2000 yıla yakın bir zamandan beri kendi içinde kapalı yaşayan bu devletin kıyılarına düşmüş, böyle bir devletin varlığı böylece öğrenilmiş. Kendi dışındaki dünya ile hiçbir ilgisi olmayan bu adadan, yalnız, 12 yılda bir, bir gemi dışarıya yollanarak, bilim ve tekniğin başka yerlerdeki ilerlemeleri öğrenilir. Bu adada yüksek bir sağlık ve ahlak kültürü, pek sağlam bir doğruluk bulunmaktadır. Bir çeşit akademi olan "Bilimler Haznesi" adındaki örgüt, her türlü bilme ve araştırmayı düzenleyen bir merkezdir; Ben Salem Devleti yüksek kültürünü bu örgüte borçludur; "Bilimler Haznesi"nin görevi: Bütün varlıkları incelemek, her şeyin nedenini araştırmaktır; onun toprağı, suyu, gökü, bitkilerle hayvanları vb. inceleyen ayrı kolları vardır; bu kollarda bilgileri toplayan, saklayan ve değerlendiren bir yığın görevli çalışır.

Görülüyor ki, Bacon'ın ideal devletinde, Thomas Morus ile Campanella'da olduğu gibi, sosyal adalet düşüncesi değil de, bilgi düşüncesi devletin temeli yapılmıştır. Burada ideal: Toplumu, devleti bilgiye dayatmak, onu bilimin verilerine göre düzenlemektir. İleride göreceğiz ki, Bacon'ın ana görüşlerinden biri "bilmek, egemen olmaktır" düşüncesidir. Renaissance sonlarında 16. ve 17. yüzyılların sınırları üzerinde yaşayan Bacon'ın böyle düşünmesi bir rastlantı değildir; çünkü bu aralarda, Renaissance'ın en büyük başarısı olan yeni doğa bilimi, artık bütün zenginliği ve gücü ile kendini göstermeye başlamıştı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe