Deneyim Katılmamış Bilim

Cemal Güzel


En azından tutkunlarından kimilerine göre, çağcıl bilimin en önemli özelliklerinden biri genel geçerliliğin değme soru, ya ikircilliğe yer vermeyen bir yanıta ya da neden bir yanıta ulaşılamayacağına ilişkin bir açıklamaya götürecek biçimde, bilimce göğüslenebilir. Bu kısa yazıda deneyci varsayımın doğru olup olmadığını, diyeceğim, deneyimin bilgi için dosdoğru bir kaynak, sıkı bir temel (sınama tabanı) sayılıp sayılamayacağını soruşturacağım.

Bu soruyu sorup bilimsel bir karşılık beklemek deneyim katılmamış bir bilimin olanağını varsaymak, diyeceğim, böyle bir tasarımın ne saçma ne de çelişik olduğunu varsaymak demektir. Duyu öğelerinin karışmadığı bir doğa biliminin tasarlanabilmesi gerekir, ayrıca böyle bir bilimin nasıl işleyeceğini göstermek de olanaklı olsa gerektir.

Deneyimin bilime üç yerde karıştığı söylenir: sınamada, sınama sonuçlarının özümsenmesinde, kuramların anlaşılmasında.

Bir sınamada karmaşık bir donanım ile alabildiğine soyut yardımcı sayıltılar bulunabilir. Ama sınamanın en son sonucunu, bir aygıta bakıp gözlemlenebilir bir değişiklik gören bir gözlemci kişinin ayırt edebilmesi gerekir. Bir sınamanın sonuçlarının iletilmesinde de duyular işe kanşır: Birisinin bize söylediklerini duyarız, birisinin yazdıklarını okuruz. En sonu, bir kuramın soyut ilkeleri, biz onları deneye, demek, dizinin en başındaki öğe olduğuna göre, yalın, hemencecik saptanabilir duyumlar içeren deneyime bağlamayı bilmedikçe dış dünyayla ilgisi olmayan im dizileridir eninde sonunda.

Deneyimin demin saydığımız şu üç yerden hiçbirinde gerekmediği kolayca görülür.

En başta, sınama sürecine katılması gerekmez: Bir kuramı bilgisayara yükleyip bilgisayarı, kendisinin yöneteceği, ilgili ölçümleri yapıp bilgisayara iletecek, böylelikle de kuramın değerlendirilmesini sağlayacak uygun araçlarla donatabiliriz. Bilgisayar yalınkat bir evet-hayır yanıtı verebilir, bilgin de buradan, sınamaya herhangi bir biçimde katılmadan (diyeceğim, ilgili herhangi bir deneyimden geçmeksizin) bir kuramın sağlanıp sağlanmadığını öğrenebilir.

Bir bilgisayarın söylediklerini öğrenmek büyük evrendeki yalın bir olay konusunda bilgi edinmek demektir. Genellikle böyle bir öğreni duyulardan geçerek ayrı ayrı duyumlara yol açar. Ama bu hep böyle değildir. Eşikaltı algılama, doğrudan, duyu verileriyle karışmamış tepkilere yol açar. Gizil öğrenme, doğrudan, duyu verileriyle karışmamış bellek izlerine yol açar. Uyutum sonrası aşılama doğrudan, duyu verileriyle karışmamış (geciktirilmiş) tepkilere yol açar. Bunlara ek olarak bir de koskoca bir uzaduyum görüngüleri alanı var. Bugün bildiğimiz doğa bilimlerinin yalnızca bu görüngüler üzerine kurulabileceğini, duyumlardan büsbütün arındırılabileceğini ileri sürüyor değilim. Bu görüngülerin ayrıksılığını düşünürsek, eğitimimizde bunların nice az önemsendiğini de gözönüne alırsak (gizil öğrenme yeteneğimizi etkin biçimde kullanmak üzere eğitilmiyoruz) böyle bir sav hem yersiz olurdu hem de işlemezdi. Ama söylenen şudur: Duyumlar bilim işi için gerekli değildir, yalnızca kullanışlılık nedeniyle işe karışırlar.

İmdi kuramlarımızı salt deneyime nasıl bağlandıkları bize söylendiği için anladığımız, uygulayabildiğimiz yollu karşı çıkışa gelince, deneyimin kuramsal sayıltılardan önce değil, onlarla birlikte ortaya çıktığını, kuramların karışmadığı bir deneyimin, deneyimin karışmadığı bir kuram ölçüsünde anlaşılmaz olduğunu belirtmek gerekir: Duyumsayan öznenin kuramsal bilgisinin bir bölüğünü çıkardığınızda geriye en sıradan eylemi yerine getirmeyi beceremeyen, hepten yönünü şaşırmış biri kalır. Daha çok bilgiyi alırsanız duyular dünyası (‘gözlem dili’) çözülmeye başlayacaktır; renklerle öteki yalın duyumlar bile, kişi sonunda küçük bir çocuktan daha ilkel bir evreye varasıya yok olacaktır. Öte yandan, küçük bir çocuğun, önüne konan kuramları anlamlandırmak için kullanacağı kalıcı bir algı dünyası yoktur. Çocuk, tam tersine, birbiriyle pek gevşek bağlantılı, o sırada edinilmiş tüm kuramsal bilgiyi kapsayan değişik algı aşamalarından geçer (yeni aşamalara gelindikçe önceki aşamalar yokolur). Dahası, tüm bu süreci (bu arada üç dört dil öğrenmek gibi karmaşık mı karmaşık bir süreci de) başlatan, çocuğun belirtkelere doğru tepki vermesi, doğru yorumlaması, ilk duyumsama deneyiminden bile önce elinde yorumlama araçlarının bulunmasıdır. Yine bu yorumlama aygıtının duyumların eşliği olmaksızın işlediğini tasarlayabiliriz (tıpkı tüm tepkelerle daktilo yazmak türünden bellenmiş devinimler gibi). İçerdiği kuramsal bilgi, anlaşılmamış olsa bile, doğru biçimde uygulanabilir kuşkusuz. Peki ama duyumlar anlamamıza ne katar? Hepten yönünü şaşırmış birine görünecekleri gibi, kendi başlarına, anlama konusunda da eylem konusunda da bir işe yaramazlar. Onları varolan kuramlara bağlayıvermek de yetmez. Bu olsa olsa, anlamak istediğimiz kısa deyimleri anlayışımızı değil, yeni öğeler ekleyerek daha uzun deyimler elde etmekle, kuramları genişletmek anlamına gelir. Hayır duyumlar kolaylıkla eyleme geçmemize elverecek biçimde davranışımıza sinmelidir. Ama bu da bizi kuramın, sözümona, anlaşılmamakla birlikte uygulandığı önceki duruma geri götürür. Böylece, burada istenen anlamda anlama etkisiz, gereksiz kalır. Sonuç: Duyumlar anlama sürecinden de denebilir (ama yine de, tıpkı baş ağrısının derin düşünüşe eşlik edebileceği gibi, ona eşlik edebilirler).

Kuram-gözlem ikiliğine ilişkin birkaç gözlemle bitireceğim.

Bu ikilik konusundaki tartışmalar çoğu kez ikiliğin amacı üzerinde değil, varlığı üzerinde yoğunlaşır. Bakarak sınanan önermeler ile alabildiğine soyut kuramsal sayıltılar içeren karmaşık hesaplamalar aracılığıyla sınanan önermelerin varlığına şıpınişi evetlik gösterebiliriz. Bu anlamda gözlem önermeleri ile kuram önermeleri vardır. Ama uzun tümcelerle dile getirilen önermeler ile kısa tümcelerle dile getirilen önermeler, sezgiyle usa yatan önermeler ile ya saçma gelen ya da sezgilerimizi kıpırdatmayan önermeler, filan festekiz de vardır. Kurardan (daha birkaç yüzyıl önce yapıldığı gibi, gözlem yolunu şaşırmış kişinin işine yaramadığına göre hep de yapılması gerektiği gibi) sezgiyle apaçık önermelerin diline dayanarak ya da (bütün fiziğe giriş derslerinde yapıldığı gibi) kısa tümceler içeren bir dile dayanarak değil de bir gözlem diline dayanarak yorumlamak niye daha yeğlenir olsunmuş? Gözlem bir bilgi kaynağı (sınama tabanı) imiş de ondan. Bu varsayım doğru mu peki? Ayrıca kuramların açıklanması için gözlem dillerinin kullanılmasını haklı kılıyor mu?

Bu kullanımın haklı kılınabilmesi için gözlemin biricik ya da biricik güvenilir bilgi kaynağı olduğunun gösterilebilmesi gerekir. İlkinin doğruluktan uzak olduğunu az önce gördük. Bilgi beynimize duyulanınıza ilişmeden girebilir. Birtakım bilgiler de bireyin beyninde oraya hiç girmeden de yerleşik olabilir. Hem gözlem bilgisi en sağlam bilgimiz de değildir. Aristoteles’in gündelik deneyimimizin sağlamlığına ilişkin tasarımından vazgeçilip yerine daha incelikli bir deneycilik konduğunda bilim ileri doğru büyük bir adım attı. Daha sonra ilerleme çoğunlukla gözlem değil de kuram izlenerek, gözlem dünyamız kuramsal sayıltılar uyarınca yeniden düzenlenerek sağlandı. Daha iyi bilgi yolundaki uğraşta kuramla gözlem, sezgiyle usa yatkınlık ile sezgiyle saçma buluş eşit konumlardadır: Saçma kuram baskın çıkıp usa yatkın kuramdan vazgeçilmesi gerekebileceği gibi, çürütülmüş kuram baskın gelip çürütücü gözlemleri bir yana iterek geçersiz kılabilir de (sözgelimi Galileo’nun çağında olan budur). Öyleyse deneycilik, gözlemleri gözardı etmeme yolunda bir çaba olmanın ötesine geçer geçmez, bilim kılgısıyla uyuşmayan, usa uymaz bir öğreti olup çıkar.

Özetlersek: Deneyim katılmamış bir doğa bilimi düşünülebilir. Deneyim katılmamış bir bilim tasarlamak bilimin büyük bir bölümünün altında yatan, deneyciliğin vazgeçilmez koşulu olan deneyci varsayımı sorgulamanın etkili bir yoludur. Bu yoldan giderek, dümdüz, yalınkat gözlemden daha etkin yöntemler bulabiliriz (tıpkı Galileo’nun, birtakım yanıltıcı görüngülerin gökbilimsel bilgi için dümdüz, doğrudan, su katılmamış gözlemden daha etkin kaynaklar olduğunu bulduğu gibi). Bu yoldan gitmek, kuşkusuz, deneyciliğin sınırlarından sıyrılmak, daha kapsamlı, daha doyurucu türden bir felsefeye yönelmek demektir.

Çevirenin çıkması Feyerabend ‘yaşantı” karışmamış bilimden sözediyor, ama gerek deneyciliğin sayıltılarına yönelttiği eleştiriyi güçlendirmek için, gerekse İngilizcede ‘yaşantı’ sözcüğünün başka karşılığı olmadığından ['deney' anlamına da geleni ’experience‘ terimini kullanıyor.

Biz de ‘deuey'in kişisel yanından söz edildiğini vurgulamak amacıyla ‘deneyim’ terimine başvurduk.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe