Demokratikleşme Ve Protesto Eylemleri

Erhan Atiker


Kamuoyunun iletişim kanalları aile, arkadaş çevresi, komşuluk, iş arkadaşlığı, tanıdık vs. gibi özel yaşam alanlarının yoğun iletişimine tabidir. Özel yaşam alanı ile kamuoyundaki iletişimin koşullarının farklı olması, bu iki alanı biribirine kapalı kılmaz, yalnızca aynı sorun ve konuların değişik biçimlerde tartışılmasına neden olur. Aslında kamuoyuna hareketlilik kazandıran, bireysel yaşam öykülerinden kaynaklanan hoşnutsuzlukların özel yaşam alanında sorunsallaştırılıp kamuoyuna aktarılmasıdır. Bu bağlamda oluşan bugünün sivil toplumu ise, Habermas'a göre 17. ve 18. yüzyıldaki örneklerinden farklıdır, çünkü yalnızca devleti değil ekonomiyi de dışında bırakır ve böylece çekirdeğini isteğe bağlı (gönüllü) üyelik temelinde kurulan küçük grup, kurum, dernek türünde çıkar birlikleri oluşturur. Bunlar toplumsal sorunların özel yaşam alanındaki yankılarını kuvvetlendirerek politik kamuoyuna iletirler. Başka deyişle, özel yaşam alanı ile kamuoyu arasında aracılık işlevi görürler. Kısacası, sivil toplum belli özel (bireysel) çıkarların genelleştirilmesi, başka deyişle, ortak çıkara dönüştürülmesi ile ilintili sorunların kamuoyunda " tartışılmasına olanak veren birleşmelerden (dayanışma gruplarından) oluşur. Diğer taraftan kamuoyu, özellikle medyalar aracılığıyla reklam ve parti propagandaları tarafından da stratejik eylemle güdümlenir (Habermas 1992: 442-444).

Ancak genelleştirilebilir bir yararı dile getiren normlar haklı görülebilir (Habermas 1995: 39). Onların haklılığı konusunda ise yalnızca tartışma (kamuoyu oluşumu) sonucunda fikir birliğine varılabilir. Dolayısıyla biçimsel ve biçimsel olmayan tüm normlar üzerinde tartışma yapılabilmelidir. Normların varlığı (yürürlükte olması) onların haklılığını kanıtlamaz, çünkü genel yarara uygunlukları açısından normlar üzerinde tartışıldığında, ussallık artışı sağlanarak değişmeleri gerekebilir.

Diğer yandan normların ve varolan düzenin değişmesini kendi çıkarlarına uygun görmeyen kesimler, bu tür tartışmayı ve dolayısıyla protesto eylemlerini engellemek ya da iletişimi çarpıtmak isteyeceklerdir. Kollektif eylem her iki durumda da ortak haksızlık bilincinin sonucunda oluşur ve kurulan dayanışmanın yoğunluğu da eleştirel düşüncenin samimiyet ve gücünü gösterir, çünkü kişilerin düşünce ve duygularındaki içtenlikleri ortak eylemleri aracılığıyla sınanmaktadır.

Sivil itaatsizlik ise yasaların demokratikleştirilmesi, haklılığının sınanması doğrultusunda barışçıl nitelikte ama yasal olmayan bir protesto eylemi, başka deyişle haksız görülen norm ve uygulamalara karşı genellikle haksızlığa uğramış kişilerin gerçekleştirdiği (pasif) direniş biçimidir. Amaç, haksızlık iddialarının geçerliliği konusunda yeniden tartışma için kamuoyunu harekete geçirmektir. Bu tür direniş eylemlerinin temelinde yatan fikir, çeşitli yasaların insan haklarına dayalı anayasalara uygunluğunun belirlenmesini yalnızca uzmanların kararına bırakmanın ve de yasanın yasal süreçler sonucunda oluşması gerçeğine dayandırmanın yeterli olmadığıdır. Yasaların haklılaştırılabilmesi için, uygulamalarının yarattığı toplumsal sorunların kamuoyunda çarpıtılmamış iletişimle tartışılması ve yasanın hakçalığı konusunda genel kanılara varılması gerekmektedir. Çünkü yasalar ancak kendilerinin tanınmaya değer ilkelere uygun oldukları gösterilebildiğinde haklılık kazanabilir (Habermas 1995: 39). Oysa günümüz Batı demokrasilerinde bile "yasa yasadır" (tartışılamaz) zihniyeti, medyalar ve uzmanların ürettiği çarpık iletişim aracılığıyla kamuoyuna benimsetilmektedir.

Sivil itaatsizlik kavramı, hukuk dilindeki "pasif direniş" ile benzerlik göstermektedir. Pasif direnme, "zora ve şiddete başvurmadan baskıya karşı koyma" yoludur ve en çarpıcı örneği Gandhi'nin pasif direnmenin çeşitli şekillerini uygulayıp bunun bir anlamda tekniğini geliştirmesidir (Kapani, 1976: 313). Sivil itaatsizlik de her zaman için örgütlenmemiş, ama sözcüleri aracılığıyla kendini temsil ettiren bir grup bireyin haksızlık olarak niteledikleri bir hukuksal durum ve uygulamaya kamuoyunun dikkatini çekip destek aramak için oluşur ve şiddet aracılığıyla anarşi veya devrimi değil, genel çıkarlara aykırı görülen bazı yasa ve uygulamaların kamuoyu oluşumu ve siyasi karar alma süreçleri çerçevesinde değiştirilmesini amaçlar.

Oysa yakın zamanlara dek Batı'da kamuoyu bu konuda yanlış bilinçlendirilmişti ve sivil itaatsizlik gösteren gruplar ile yasadışı örgütler arasında ayırım yapılmıyordu. Devlet bürokrasileri sivil itaatsizliği demokratik rejime saldırı olarak görmekteydiler. Buna karşın bu tür protesto eylemleri, tam da tersine demokratik anayasaların ruhuna uygun yasa ve uygulamaların gerçekleşmesi amacını gütmekteydi. Amaç, öncelikle sorun üzerinde kamuoyunda bir tartışmanın başlatılmasına önayak olup gerçeğin ortaya çıkarılması ve bu yolla haklılaştırım açısından belirsizliğin giderilmesiydi (Habermas 1995: 37 vd.).

Sivil itaatsizliğin en önemli özelliklerinden biri, hukuk devleti çerçevesinde yasa egemenliğinin onaylanması, buna karşılık kişilerin ağır ölçüde haksız buldukları yasalara karşı kamuoyu oluşturmak amacıyla ilkede barışçıl direniş gösterme hakkını kendilerinde görmeleridir. Ancak haklı olduğuna inandığı ama yasal olmayan eyleme geçtiğinde, kişinin yasaya karşı koymanın öngördüğü cezayı çekmenin sorumluluğunu da üstlenmesi gerekir. Bu ise hukuk açısından zorunlu bir çelişki oluşturmaktadır. Şöyle ki, örneğin baskı ve zulme karşı direnme hakkı genellikle hukuk kuramı tarafından onaylanmış, yalnız pozitif hukuk tarafından direnme öngörülmemiş yani peşinen meşru sayılmamıştır (bkz. Kapani, 1976: 305). Bu konuda Kapani şöyle yazar:

Adalet ve tabii hukuk kavramları ... açık ve belirli bir hukuk ölçüsü teşkil edemezler. Bu durumda açıkça kabul etmek gerekir ki, baskının varlığını ve direnmeye başvurmanın zaman ve şartlarını hukuk kriterleri ile tayin etmek mümkün değildir. Bu bir hukuk işi değil fakat kitle bilinci ve kitle psikolojisi ile ilgili sosyopolitik bir problemdir (Kapani, 1976: 309).

Buna göre sivil itaatsizlik, belli durumlarda ağır haksızlık yaratıcı uygulamalara ve baskıya (pasif) direniş hakkının kullanılması biçiminde yorumlanabilir ve bu nedenle de ağır haksızlığın varlığı saptandığında adi suçlardan daha hafif bir yasa ihlali olarak tanımlanabilmektedir.

Örneğin Rawls, sivil itaatsizliği yasal protesto ile direnişin çeşitli biçimleri arasında konumlandırmıştır. Ancak onu devrimci direniş ya da örgütsel şiddet eylemlerinden ayırdeder, çünkü sivil itaatsizlikte hem şiddet eylemleri ilkede dışlanmakta hem de çoğunluğun adalet (hakçalık) duygusu ve anlayışına seslenilmektedir. Oysa aktif direnişte toplumun adalet anlayışının da devrimci biçimde değiştirilmesi amaçlanır. Bir toplumdaki demokratik eşitlik zihniyetinin yaygınlığı ise, onun adalet anlayışının yeterliliğinin ölçüsüdür (bkz. Ravvls: 404, 425 ve 420).

Sivil toplumun öz-örgütlenmenin tüm olanaklarını kullandırmadığı düşüncesinde Habermas ile Cohen ve Arato birleşirler. Şöyle ki, sivil toplum içinde oluşan kurumlaşmamış politik eylem ve dışavurum biçimleri köktenci demokratik pratiğin sınırlamasıyla dar bir alan içine kapatılmış, başka deyişle sivil itaatsizlik olanaklarının saklı tutulmasına karşın şiddet eğilimleri dışlanmıştır. Bunun nedeni sivil toplumun ancak özgürlükçü bir politik kültür ve buna uygun sosyalleşme örnekleri ile korunmuş (zedelenmemiş) bir özel yaşam alanı içinde etkinlik gösterebilmesi, başka deyişle ussallaşmış bir güncel yaşam alanını öngerektirmesidir. Bu önkoşul gerçekleşmediğinde, özgürleşmeye temelde karşıt siyasi hareketler sivil toplumun yerini alır. Buna karşılık sivil toplumun sözcüleri (şiddet dışlandığından) dolaysız siyasi güce sahip değillerdir ve toplumda kazanmış oldukları nüfuz, önce demokratik fikir ve irade oluşumunun kurumsal-eleştirel süzgecinden geçerek, Habermas'ın deyimiyle "iletişimsel güç" haline geldikten sonra ancak parlamenter sistem aracılığıyla siyasi güce dönüştürülebilir. Bu durumda ise ortak iyi açısından sınanmış genel kanılar, siyasi kararların haklılaştırıcı dayanağı haline gelirler. Dolayısıyla bu tür katılımcı demokraside, halk egemenliği yalnızca herkese açık tartışma sonucunda sivil toplum ve kamuoyu oluşumu aracılığıyla gerçekleşemez, çünkü sivil toplumdaki fikir ve irade oluşumları ancak kurumsal-bürokratik kanallardan geçip siyasi kararların vazgeçilmez ussal öğesi haline geldiklerinde siyasi güce dönüşebilirler. Kısacası Habermas'ın sözünü ettiği sivil toplum, dolaysız biçimde kendi kendisini organize eden bir toplum olmaktan uzaktır (Habermas, 1992: 449-450).

Görüldüğü gibi, modern toplumlarda sivil toplum ve kamuoyu, özel yaşam alanı ile politik ve ekonomik sistemler arasında aracılık yaparak işlev sistemleri ile güncel yaşam dünyası arasındaki karşılıklı etkileşime olanak verirler. Şöyle ki, işgören, tüketici ve klient sorunlarının tartışıldığı çeşitli büyüklükte ülkelerarası, ülkesel, bölgesel, kentsel, yöresel türde "sosyal mekan"lara sahip olan kamuoylarının alt kültürleri modern toplumlarda oluşur ve burada birbirinden farklı dil oyunları geliştirilir. Ancak postmodernist savın karşıtı olarak bu alt kültürler (sivil toplum) birbirine açık ve geçişlidir. Birinin "dili" öbürüne çevrilebilir. Her bir kişi için kayıtsız şartsız birliğe (gruba) girme ve eşitlik güvencesi, Foucault tarafından sözü edilen dışlama mekanizmalarının oluşmasını engeller ve alt kültürler arasındaki sınırları iletken hale getirir. Başka deyişle, aynı kişiler çeşitli alt kültürlerin dil oyunlarının içinde bulunduğundan, onların birbiriyle karşılıklı etkileşimini sağlarlar (Habermas, 1992: 451-452).

İzleyiciler kitlesi kitle iletişim araçları yardımıyla tüm bir ülkenin yurttaşlarını kapsayacak duruma geldiğinde izleyici rolü ile oyuncu (eylemci) rolü arasındaki yüzyüze iletişim topluluklarında aslında önemli olmayan fark büyür ve genel kanıların çarpık iletişim ürünü olması sorununu yaratır. Fikir önderleri bu durumda kendilerini medyalar aracılığıyla izleyenleri özel çıkarlar doğrultusunda yönlendirmek olanağını bulurlar. Buna karşılık kamuoyu oluşumu ne kadar çok sivil toplumun etkisi altında kalırsa, çarpık iletişim de o ölçüde azalır. Şöyle ki, biçimsel olarak örgütlenmemiş olan sivil toplum, sözcü ya da fikir önderlerini kendi içinden çıkardığından sözcüler, ne yönetim otoritesine, ne de bu otorite aracılığıyla ortak çıkarlar yerine kendi güç konumlarını öncelikle savunma olanağına sahiptirler. Onları dıştan destekleyenler ise güçlü olsalar bile aynı davayı güdüyorlarsa, gerçek anlamda iletişim (eşitlikçi ve özgür tartışma) için muhakkak engel oluşturmazlar (bkz. Habermas, 1992: 453).

Sivil toplum, biçimsel olmayan türde bir örgütlenme biçimini oluşturur, şöyle ki, bu birincil gruplar ortaklaşa paylaşılan değerler ve normlar temelinde varlıklarını sürdürürler, dolayısıyla bireysel çıkarlar grup içinde birbirleriyle uzlaştırılmıştır.

Sivil toplumu geleneksel birincil gruplardan ayıran özellik, varolan değerler ve normlar temelinde oluşmayıp değer ve normlarını kendi içinde oluşturması ya da süregelen normları grup çıkarları doğrultusunda değiştirmek çabasında bulunmasıdır. Başka deyişle, sivil toplum pratikte geçerli olan (biçimsel olmayan) bazı değer ve normların eleştirisi üzerine kurulmuştur. Grup içinde çıkarların rekabeti bulunmadığından, ortak gereksemeler değere dönüşürler ve ortak amaçlar oluşur. Grubun ortak amacı süregelen değerleri ortak gereksemeler doğrultusunda değiştirmektir. Bu süreç grup üyelerinin sosyal statülerini yükseltmek ya da yeniden eski düzeyine ulaştırmak çabası olarak da yorumlanabilir. Birincil grupta, yazılı olmayan ve gruba özgü birtakım kuralların (normların) başka deyişle gayrı resmi nitelikte bir sözleşme oluşmuş olması gerekir ve grup sözcüsü (lideri), statüsü geçici bile olsa bu kurallara en iyi uyan kişi olacaktır. Grup değerlerini benimsemeyerek kurallara hiç uymayanlar ise gruptan dışlanırlar.

Sivil toplumun, ortak değerler doğrultusunda siyasal amaçlar güden birincil gruplardan oluştuğunu belirtmiştim. Ortak değerlerin oluşabilmesi için, kişisel çıkarların rekabeti yerine anlaşma ve uzlaşmaya yönelik dil iletişimi geçer. Başka deyişle kişisel gereksemeler diyaloglar aracılığıyla birbirleriyle uzlaştırılır ve ortak değerler ya da amaçlar temeline oturtulur. Kısacası sivil toplum, grup içinde tartışma (diyalog) aracılığıyla oluşturulan bir tür toplumsal sözleşmeye dayanır. Grup sözcüleri peşinden inançla gidilen karizmatik liderler olmayıp, tersine, grubun anlaşmaya yönelik dil iletişimi sonucunda kendi oluşturduğu değerleri en çok benimseyen kimselerdir. Grup oluşturulması için önkoşul, daha önce de belirtildiği gibi bireysel gereksemelerin ortak bir paydada uzlaştırılarak ortak değerler (amaçlar) yaratılmasıdır. Diğer yandan bu süreç amaçların usçu biçimde oluşturulması anlamına gelir, çünkü grup içindeki tartışma usçu diyalog biçiminde gerçekleşir, yani ileri sürülen fikirlerin eleştirisi ve kanıtlanması temeline dayanır. Bunun için her bir grup üyesi gereksemelerini yorumlayıp açıklayabilmeli ve onların grubun asıl ve gerçek gereksemesiyle örtüştüğü yönünde kanıtlar getirebilmelidir. Gerçek gerekseme ise bir toplumun ortak çıkarının gerçekleşmesine katkıda bulunan gereksemelerdir. Dolayısıyla sivil toplum örgütlenmelerinde öncelikle içinde yaşanılan topluluğun ortak çıkarlarının belirlenmesi doğrultusunda tartışmalar yapılması önkoşuldur, çünkü ancak bu gerçekleştirildikten sonra grubun değerleri (amaçları) belirlenebilir. Grup, gerçek gereksemelerini kendi içine kapalı bir biçimde belirleyemez.

Grup çıkarları toplumun ortak çıkarları da olma iddiasını taşıdığından sivil toplum örgütlenmeleri kamuoyu oluşumunun çekirdekleridir. Kısacası, yukarıda betimlenen süreçler bireysel çıkarlarla ortak çıkarların iletişim (diyalog) aracılığıyla birbiriyle uzlaştırılması anlamına gelir. Bu durumda ise bireysel gereksemeler, ortak çıkarlar doğrultusunda yorumlanarak en az ölçüde güçle bastırılmış, yani göreli olarak en üst düzeyde gerçekleştirilmiş olur.

Değerler, arzuya değenin ne olduğu üzerindeki ortak kanılar olduğundan, değer tartışmasını içeren eleştirel (yenilikçi) grup söylemiyle birlikte gereksemeler yeniden yorumlanır. Ancak, bireylere ortak olan gereksemelerin onların gerçek gereksemeleri olduğu ve Althusser'in deyimiyle gerçekle hayali bir ilişkinin ürünü olmadığı da kanıtlanmalıdır. Bunun için ise gerekli ortam tartışma, yani kanıtlarla temellendirilmiş diyaloglardır.

Amaçların anlamı ve gereksemeler üzerinde yapılan tartışmanın ussallığı, bireylerin bu yöndeki önermelerini ne ölçüde kanıtladıklarına bağlı kalır. Sonuçta sivil toplum oluşumu tartışma aracılığıyla gereksemeleri yeniden yorumlamak, toplumsal amaçlara ve normatif düzene anlam verebilmek ya da onları eleştirmek (varolan anlamları yeniden sınamak) olanaklarını yaratır ve öncelikle temel hak ve özgürlüklerin korunması ve sosyal eşitsizliklerin herkesin yararına olması ilkesinin ağır biçimde ihlal edilip edilmediği üzerinde bir yargıya varmaya olanak verir, çünkü ancak bu tür bir yargının olumsuzluğu protesto eylemleri için kamuoyunda haklı görülebilecek gerekçeler oluşturabilir. Modern bireyin işlevsellik tarafından aşırı belirlenmişliğini eleştiren Touraine, bu soruna Özne-Ben ve toplumsal özne tasarımları aracılığı ile yaklaşırken, Marcuse, kapitalist sisteme son vermek için devrimci güçlerin harekete geçirilmesi düşüncesindeydi.

Habermas ise günümüzde devrim koşullarının bulunmadığını ileri sürmüş ve devrimci şiddet eylemlerini kınamıştır. Habermas'ın önermesi, kapitalizm'in sorunlarının kamuoyunda tartışılması, çözüm önerilerine haklılık kazandırılması ve gerçekleşen bilinçlenme sonucunda yasal yollarla düzen değişikliğinin gerçekleştirilmesidir. Bunun için ise öncelikle uylaşımın iletişimsel evrensel pragmatik koşullarının oluşturulması gerekmektedir. Touraine ise, sosyal hareketleri birer toplumsal olgu olarak betimlemiş ve değer yargılarından kaçınmıştır. Örneğin, 1968'lerin öğrenci eylemleri Fransa'da hızla artan öğrenci sayısının üniversitelerde yarattığı sorunlara ve bunların çözümsüz kalmasına karşı şiddetli bir protesto biçiminde ortaya çıkmıştı. Ancak gruplar arası ya da grup içi uylaşım amacını gütmemişti. Üzerinde birleşilen yalnızca eyleme geçilmesiydi. Bu eylemlerin haklılığını kanıtlamak doğrultusunda bir iletişim söz konusu olmamıştı. Sonuçta ise önem kazanan sağ ya da sol ideoloji değil, hareketin kendisi olmuştu (Touraine, 1969: 122 vd.). Habermas da Batı Almanya'daki gözlemlerinde protesto eylemlerinin iki yana da çekilebilir nitelikte olduğunu saptamış, ancak Touraine'den farklı olarak ayrıca ussal nitelikte tartışma aracılığıyla kamuoyunun aydınlatılması ve kazanılması gerektiğini vurgulamıştır (Habermas, 1969: 149).

Touraine'in gözlemleri yorumlanacak olursa, protesto eylemleri kapitalist sistem çerçevesinde ona karşı olsalar bile oluşmuş ve aldıkları eleştiri ya da başarısızlıkları ile sonunda sistemin onaylanmasına neden olarak sistemin bir parçası imiş gibi bir tür gerginlik giderme işlevi görmüşlerdir. Diğer yandan Touraine, toplumsal hareket olarak öznenin etkinliğinden kaynaklanan özgürleşmeden söz etmektedir. Dolayısıyla sistem evrimci biçimde bu tür hareketlerle kendisini eleştirecek, öğrenip değiştirecektir. Bunun sonucunda öncelikle bireylerin sistem tarafından belirlenmişliği azalır. Touraine'nin yaklaşımı göreli bir özgürlük kavramına bağlı kaldığından, bireylerin eskisine göre biraz daha çok özgürlükle tatmin edilmeleri olasıdır. Buna karşılık Marcuse de mutlak türde özgürlük kavramı (ideal) söz konusu olduğundan, bunun ödünsüz biçimde gerçekleştirilmesini ancak devrim aracılığıyla olanaklı görmüştür.

Habermas ise ne tam yerel toplulukçu ne de tam evrenselcidir. Ona göre evrensel olması gereken yalnızca uylaşım ve iletişimin oluşum koşullarıdır. Buna karşılık toplumsal sorunların çözümü için ne yapılması gerektiği konusu evrensel iletişim koşulları altında gerçekleşen yerel uzlaşmalara bırakılmıştır. Sosyal hareketleri ise bu tür tartışmaların daha geniş kamuoylarına yaygınlaşması için gerekli bulmakla birlikte, hareketin, özgürlükçü anayasal ilkeleri temelinden sarsacak biçimler alıp kazanılmış özgürlükleri de tehdit edici boyutlara ulaşmasını onaylamamıştır.

Touraine, modernlikteki "özgürlük kaybı" sorununu aşmak için yeni türde bir birey tasarımı (Özne-Ben) önermiştir. Bu birey öncelikle bireysel özgürlükle donatılmıştır ve istem ve eylem aracılığıyla özgürlüğünü toplumsal sistemin kısıtlamalarına karşı savunur. Özne merkezli usu aracılığıyla edimde bulunan bu birey, Weber'in değersel ussallığı doğrultusunda etkinlikte bulunur, çünkü (öznel) özgürlük onun için amaç haline gelmiştir. Yalnız bu tasarımda özellikle hakçalık sorunu çözümsüz kalmaktadır. Şöyle ki, özgürlüğü haksız yere kısıtlanmış bulan birey, karşı eyleme geçmek için önce bu haksızlığı kanıtlama gereğini duymaz ve özgürlük gereksemesini eyleme geçerek dolaysız biçimde karşılamak ister. Bu durumda ise Önemli olan özne-Ben'in özgürlük gereksemesini karşılayacak güce sahip olmasıdır, çünkü haklı olduğunu başkalarına onaylatmak amacıyla iletişime geçmek amacında değildir. Yalnızca araçsal (stratejik) eylemle kendi gereksemeleri ve çıkarları doğrultusunda, başkalarıyla alışveriş ilişkisi kurarak kollektif eylem oluşturabilir, ama bu eylem de iletişimsel ussallıktan yoksundur. Kısacası Touraine'nin öznesi (öznel) özgürlük değerini gerçekleştirmek için stratejik eyleme geçen kişidir. Sonuçta burada yine çoğulcu çatışma toplumu modeli imlenmiş olmaktadır: Bireyler özel çıkarlarını savunmak için örgütlenir ve eyleme geçerler (çatışma). Dolayısıyla çıkar grupları da güçleri oranında üyelerinin gereksemelerini karşılayabilirler.

Touraine'nin özne tasarımı varolan empirik bireye işaret eder, normatif içerikten yoksundur. Özel yaşamda tüm toplumsal sistemsel kısıtlamalara karşı çıkarak birey kendini özgürleştirmektedir. Sisteme karşı direnme özel yaşam alanında (boş zamanlarda) gerçekleşir. Birey gücü olmadığında etkinlikte de bulunmayacaktır, çünkü haklı olup olmadığını bilmek onun için önemli değildir. Başkalarının özgürlüğü ise ikinci derecede önemlidir. Özgürlük istemini haklılık ya da haksızlıkla sınırlamaz, yeter ki güç sahibi olsun. Dolayısıyla toplum da sürekli çatışma içinde bulunma eğilimindedir.

Touraine, varolan egemenlik ilişkileri çerçevesinde sosyal hareketlerin özgürleştirici gücüne işaret etmiştir. Ancak bireylerin kendilerini sosyal sistemlerin denetiminden bağımsızlaştırabilmeleri için altında kaldıkları sorunlara siyasal çözümler üretmeleri de gerekir. Bu ise iletişim ve tartışma olmadan , yalnızca sosyal hareket aracılığı ile gerçekleştirilemez.

Oysa Touraine'de özgürlük kavramı duygu içeriklidir: Bireyin gereksemelerinin karşılandığı duygusu. Ortak gereksemelere sahip olan kişiler birleşerek bunların karşılanması için özgürlükçü eyleme geçerler. Dolayısıyla grup gereksemelerinin karşılanmasının hakçalığı üzerinde ussal tartışmaya da gerek kalmaz. Önemli olan yeterli güce sahip olmaktır. Burada özgürlük ile güç'ün birbirini tamamladığı görülür. Stratejik eylemle (araçsal us) kamuoyunun kazanılması yeterli olacaktır, iletişimsel eyleme ne öncelikli, ne de zorunlu olarak gerek bulunmaz. Bu tür bir özgürlük kavramıyla araçsal us biribirini tamamlarlar. Çünkü gereksemeler amaç haline getirildiğinde, araçsal us onların en kısa yoldan nasıl karşılanacağını belirler ve dolayısıyla iletişimsel eylem, hakçalık ilkesinin gerçekleşmesine yönelik kendi başına bir amaç olarak değil de amaca katkı yaptığı ölçüde önemsenir.

Yalnız Touraine, bu durumda çarpık iletişim sorununu gözardı etmiş olmaktadır, çünkü iletişimi çarpıtıcı koşulların değiştirilmesi doğrultusunda çabalar sarfedilmeden, sorunlara tartışma yoluyla bile genel çıkarlar doğrultusunda çözümler bulunamaz. Bu nedenle sosyal hareketler, iletişime öncelik verdikleri ve koşullarını düzeltmek amacını güttükleri ölçüde özgürlükleri geliştirme anlamında etkin olacaklardır. Yapısal şiddet tarafından engellenmeleri ise aşılabilecek bir sorun olarak görülmelidir.

Bu bağlamda Habermas ile Touraine sivil toplum gerekliliği üzerinde birleşirler. Yalnız aradaki fark, sivil toplumun niteliğinde ortaya çıkar. Habermas'da çıkarların bir hakçalık söylemi aracılığıyla genelleştirilmesi öngörülmüşken, Touraine, çıkarların yalnızca başka gruplara dayatılmasıyla güç kullanımı ve çatışmayı ima etmiştir. Birinci durumda grup içi ve dışı iletişimsel ussal diyalog önemli iken, ikinci durumda ortak grup çıkarlarının belirlenmesi ve başka grupların çıkarlarına göreli olarak haklılığı tartışılmadan savunulması ima edilir. Oysa çıkarların gözetildiği yasalara temel olan ahlaki nitelikteki normlar, hakçalığın gerçekleşmesi için çoğu kez birey ya da grupların özçıkarlarından özveride bulunmasını gerektirirler. Birey ya da grupların başka birey ve grupların çıkarı lehine neden kendi çıkarlarından özveride bulunması gerektiği işe, ancak ussal diyalog aracılığı ile kanıtlanabilir.

Buna karşılık güç dengesi çatışma sonucunda yeniden kurulduğunda, taraflar güçsüzlükleri ölçüsünde çıkarlarından özveride bulunmaya zorlanırlar. Bunun ise haklılıkla ilişkisi bulunmamaktadır, çünkü özveri kanıtların zorlamasına dayanmaz. Böylece öznelerarası iletişim (diyalog) yadsındığında, tek seçenek çatışma olarak kalır ve çatışma içinde bulunan bireyler araçsal usa (stratejik eyleme) başvurmak zorunda kalırlar. Bunun için de Touraine öznearaçsal us etkileşimine işaret etmiştir. Gücün mantığı araçsal usa içseldir. Sonuçta Touraine'nin "yeni" modernliğinde önerilen değişiklik, bireylerin araçsal usun (işlevsel ussallığın) ya da bürokratik sistemlerin egemenliğinden yine araçsal us aracılığıyla kurtulmasıdır ki, bu önerme bir kısır döngü oluşturmaktadır.

Marcuse'ye göre ise, yerel sosyal hareketler kendilerini aşmadıkları sürece toplumsal özgürlüğün gelişmesine katkıda bulunamazlar. Bu nedenle tüm hareketlerin grubun dışına taşan bir kamuoyunu kazanması gerekmektedir (Marcuse, 1971: 13). Aksi takdirde, gruba özgü birtakım öncelikler sağlanır ama özgürlük için gerekli olan ussallık ve bilinçteki gelişme gerçekleştirilemez. Başka deyişle yerel hareketler aynı zamanda medyalar aracılığıyla kamuoyunu aydınlatıp destek yarattığı ölçüde güçlenir. Bu açıdan Habermas'la benzerlik görülmesine karşın uylaşım sorunu ne Touraine ne de Marcuse tarafından irdelenmemiştir.

Bürokratik aygıtların sorunlarının çözümündeki yetersizlik ve vurdumduymazlığına karşı oluşan 68 li yılların öğrenci direniş ve protesto eylemleri yıkıcı şiddet hareketlerini içerdikleri ölçüde Habermas tarafından eleştirilmişti, çünkü her şeyden önce kazanılmış olan özgürlükleri garanti altına alan anayasal düzen de tehdit altına girmiş ve direnişçiler kendi çıkarlarına ters düşmüşlerdi. Şiddete başvurmayan direniş biçimleri ise, kamuoyunun dikkatini çekmek, kişileri sorunları irdelemeye sevketmek ve dayanışmayı kuvvetlendirmek gibi işlevler görebilmektedirler.

Olumlu özgürlüğü Hegel'le birlikte "dünyayı ussallaştırma yeteneği" olarak tanımladığımızdan, direniş ve dayanışma hareketlerinin bu tür özgürlükleri geliştirici olması için değersel ussal tartışmaya dayalı bir zemine oturtulmuş olması gerekir. Buna karşılık genel olarak sosyal hareketlerin duygusal yanının ağır bastığı gözlenmiştir, çünkü topluluk içi dayanışma duygularla beslenir. Oysa bu duyguları akılcı biçimde > Enlendirici tartışmalara gerek bulunmaktadır. Bunun iyi örneklerinden biri ise yeşiller hareketi olmuştur.

Ussallık öğrenme süreçleriyle gelişir. Öğrenme ise tartışmanın ussallığına bağlıdır. Ussal tartışma bireysel deneyimlerden öğrenilmesini sağlar ve yalnızca değerler üzerindeki bir tartışmayla amaçlar ve normların ussallığı artırılabilir. Bu nedenle sosyal hareketler kendi içinde ahlakipratik söylemin özgürlükçü ve eşitlikçi biçimde oluşmasına izin vermelidir. Başka deyişle hareket demokratik olmayan biçimde topluluk üzerinde otorite kurmuş önderler tarafından yönetiliyorsa, vazgeçilmez bir nitelikten yoksun kalacağından, yalnızca belki özel grup çıkarlarını savunabilir ama özgürleştirme açısından başarısız kalır. Bunun için iyi bir karşı örnek ise ABD'deki siyah hareketleridir, çünkü onlar "somut evrenseli" gerçekleştirebilmişlerdi: Yalnızca belli bir (kapitalist) politik-ekonomik yapının içinde siyahların özel çıkarlarını savunmakla kalmadılar. Tersine kendi ezilmişliklerini sistemin ve yapının insanlar üzerinde kurduğu baskı ve sömürünün bir örneği olarak kamuoyuna göstermeyi başardılar ve genel çıkarı savundular. Bu durumda ise yapısal değişiklikler gerekliydi (Klare, 1971:32). Habermas'la Touraine arasındaki fark da burada belirginleşir. Birincisi, evrenseli ve dolayısıyla yeniden yapılanmayı savunurken, ikincisi kendisini yerel'le sınırlandırır ve varolan yapı içinde özel çıkarların savunulmasıyla (sosyal hareketler) özgürlük taleplerinin karşılanacağını varsayar.

Batı'da "yeni sol" diye anılan çeşitli sosyal hareketler bilinç ve kültür devrimini ön plana çıkarmakta ve böylece tüm yaşamı bütün olarak değiştirmeyi amaçlamaktadır (Klare: 2930). Dolayısıyla sanat da özerk bir alan olarak değil, yaşam kalitesini artırıcı bir etkinlik alanı olarak algılanmıştır. Modernist avantgarde akımı ile Frankfurt Okulu'nu bu hareketin örnekleri olarak gösterebiliriz. Bu bağlamda D. Bell tarafından modernist sanat eleştirilmişti, çünkü günlük yaşamı devrimci biçimde eleştirme ve değiştirme modernist sanatın amacı olmuştu. Bu da sanat aracılığıyla bireylerin yeniden bilinçlendirilmesi ile gerçekleşecekti. Devrim öncelikle bilinç ve kültür düzeyinde olacaktı, ama aynı zamanda yapısal şiddete karşı bir saldırı idi, ve yapı değişikliği olmadan genel çıkara ve yaşam kalitesine yönelik çabalar boşa gidecekti.

Yeni sol hareketinin uluslararası kapitalizmi ve gelişen ülkelerin konumunu gözardı ettiği Klare tarafından iddia edilmekteyse de, örneğin Marcuse, uluslararası sermayenin dünya ekonomisindeki tekelci güç konumunu irdelemiş ve yeni kolonyalizm sorunu çerçevesinde sosyal hareketlerin özellikle gelişen ülkelere yayılması ve gelişmiş ülkelerdeki sosyal hareketlerle bu konuda dayanışma kurulması gerekliliğini savunmuştur (bkz. Marcuse 1971: 23). Yeni sol'un, kapitalizmin uluslararası boyutuyla yeterince ilgilenmemiş olduğu kabul edilse bile, en azından sorunların çözümüne yönelik kuramsal ilkeleri içinde barındırmaktadır. Bu ilkeler geniş biçimde yorumlandığında, uluslararası merkez-kenar ilişkilerinden kaynaklanan ve bireylerin yaşamını belirleyen olumsuzluklara sivil toplum dayanışması ile karşı çıkmanın düşünsel temellerini açığa vururlar. Ancak sivil toplumun gelişen ülkelerde etkili olabilmesi ve gelişmiş ülkelerle sivil toplum dayanışması kurulabilmesi için uluslararası hukukun etkinlik alanının genişlemesi gerekecektir ki, bu da gerçekleşmemiştir. Yeni sol'un kuramcılarının toplumlararası ilişkiler üzerinde yeterince durmamış olmasının nedenini, burada aramak gerekir. Ayrıca gelişmiş ülkeler içindeki sosyal yapı değişmedikçe gelişen ülkelerin kenar statüsünden çıkarılmasını beklemek kendi olanaklarıyla gelişmiş ülke konumuna gelmedikçe güçtür.

Diğer yandan yeni sol kuramcıları olgusallık ya da "praxis" ile verimli bir ilişki kuramadıkları ölçüde sosyal değişmeyi gerçekleştirici iletişimsel gücü kendilerinde bulamamışlardır. Çünkü değişmenin bilinci güncel yaşam dünyasına derinden nüfuz etmeli, kuram ile pratik birbirini tamamlayıp beslemelidir. Güncel yaşamın pratiği ise anlaşmaya yönelik dil iletişimidir. Bu nedenle kuram ile dil iletişimi arasında karşılıklı bağımlılık ilişkisinin kurulması gerekir. Kuram, dil iletişimi (tartışma) aracılığıyla sınanmalı ve aynı zamanda iletişimin evrensel koşullarını belirlemelidir. Başka deyişle tartışmanın kuralları kuram tarafından etkilenirken iletişimin pratiği de kuramı etkiler. Bu ise biçim ve töz arasındaki diyalektiği dile getirir.

Sanayi ötesi toplumun ortaya çıkışı D. Bell tarafından hizmetler sektörünün (3. sektör) özellikle yeni tip bir yönetici, uzman orta sınıf yaratması ve diğer sektörlere göre ağırlık ve önem kazanması süreçleri ile betimlenmiştir. Sanayi ötesi toplumun dinamikleri Klare'ye göre aynı zamanda sermaye birikiminin eskiye göreli olarak (içte) kısıtlanmasına neden olmaktaydı, çünkü istihdam (ücretli çalışanların sayısı) otomasyon dolayısıyla sermaye kullanımına göreli olarak düşmekte ve yatırımların karlılığını da (artı değeri) azaltmaktadır (bkz. Klare: 3637). Bunun sonucunda sermayenin tahakkümün kırmak açısından yeni yapısal olanaklar ortaya çıkıp kendiliğinden gerçekleşmeye başlar. Bütün sorun ise yeni örgütsel yapıya uygun daha özgürlükçü güncel yaşam ilişkilerinin kurulmasıdır. Bu spekülatif sav kabul edilecek olsa bile Klare'nin değinmediği başka bir sorun daha vardır ki, o da merkez-kenar ilişkilerinin süregelmesi ve bu yüzden gelişen ülkeler ekonomilerinin yine de uluslararası sermayenin denetimi altında tutulmasıdır. Bu durumda ise somut evrensel gerçekleşemez, çünkü bunun için gelişmiş ülkelerdeki yapı değişikliği yeterli olmayıp gelişen ülkelerin klient konumundan çıkması gerekmektedir. Sosyal hareketlerle gelişen ülkelerin çıkarlarının savunulması, evrenselin gerçekleşmesi için gereklidir, çünkü sermayenin güc Batı'nın iç ilişkilerinde zayıflamış olsa bile merkezkenar ilişkileri çerçevesinde konumunu korumaktadır. Sivil toplum aracılığıyla oluşturulan eleştirel ve anlaşmaya yönelik dil iletişimi ise uluslararası düzeyde bir kamuoyu oluşumuna katkıda bulunduğunda söz edilen sorunun çözüm doğrultusundaki dayanışma etkinlik kazanabilecektir.

Modern toplumun eleştirilerinin yorumlanan örneklerinin genellikle kabul edilebilir ya da haklı nedenlere dayandığı görülmektedir. Ancak postmodernistler, toplumsal ussallığın büyük anlatılarına bağlanmış olan umutlarının kırılması nedeniyle muhafazakar toplulukçu pozisyonlara geri dönmüşken Eleştirel Okul'un günümüzdeki temsilcilerinden Habermas, iletişimsel usun kuramdan kılgıya dönüştürülmesi aracılığıyla modern toplumun haklılaştırım sorunlarının hem bilincine varılması, hem de çözüme kavuşturulması olanaklarının önemli ölçüde artırılabileceğini savunmuştur. İncelemenin başlıca amacı da bu tür tartışmalar üzerinde yargıya varabilmekti. Yalnız bu yargının felsefi olmadığını da hemen belirtmek gerekir, çünkü burada tartışmaların merkezinde konumlandırdığım Habermas'ın iletişim kuramının, normatif düzenin haklılaştırımı sorununun çözümüne katkısının belirlenmesi söz konusuydu.

İletişim kuramının temel önermesi, günlük dil iletişiminde, söylenenlerin gerçekliği veya doğruluğu (norma uygunluğu) üzerinde ileri sürülen iddiaların dinleyici talep etti' ğinde konuşmacı tarafından temellendirilebileceği inancının, güncel dil iletişiminin özünde bulunan bir ilkeyi yansıttığı, yani anlaşma (uzlaşma) kurmaya yönelik iletişimin olmazsa olmaz koşulunu oluşturduğudur. iletişimsel ussallık ise pratikte bu inancın sınanması anlamına gelir ve beklentinin açıkça talebe dönüştürülerek iddiaların temellendirilmesinin tartışmacıları uzlaşmaya zorlaması aracılığıyla tartışılan konu üzerinde gerçeğe ve doğruya yaklaşılmasına olanak verir.

İletişimsel ussallık, toplumsal normlarla yönlendirilen iletişimsel eylemin eleştirilebilirlik ve savunulabilirliğini artırır ve bu amaçla normların ve de iletişimin somut içeriklerinin hem eleştirilmesi, hem de geçerlilik taleplerinin temellendirilmesi olanaklarının artırılması ve kullanılması süreçlerini kapsar. Bu süreçlerde tartışmacılar, eleştiri ve savunma olanakları açısından eşit şansa sahiptir ve tüm zorlama ve baskılar dışlanmış olup, yalnızca daha iyi kanıtın zorlayıcı olması ilkesi geçerlidir.

Toplum sorunlarının bilincine varılması ve olması gerekenin belirlenerek sorunların çözüme kavuşturulması, iletişimin ussallaştırılmasına bağlıdır ve ancak bu durumda toplum giderek özeleştiriye açık hale gelebilir. Eleştiri ve savunma (temellendirme) olanaklarının gelişmesine koşut olarak iletişimsel ussallık artar.

Normatif düzenin eleştiriye açık tutulması ve tartışma aracılığıyla değiştirilmesi, iletişimsel ussallığın gelişmesine bağlıdır. Toplum sorunlarının normatif nitelikte olduğunu vurgulamak gerekir. Bunlar, özellikle sosyal eşitsizliklerin toplum yararına ya da ortak çıkara uygun olup olmadığı üzerinde ortaya çıkan görüş ayrılıkları ile ilintilidir, başka deyişle haklılaştırma sorunlarıdır.

Toplum sorunları normatif kuramlar geliştirilmeden çözülemez. Dolayısıyla yalnızca varolan'in değil, olması gerekenin ussallığı da geliştirilmelidir. İletişimsel ussallık ise bu gelişmenin etken öğesidir. Normatif düzenin nasıl.olması gerektiği konusunda bir uzlaşma eksikliği söz konusu olduğunda, hem varolan normların uygulanması haksızlık yaratır hem de haklılaştırım sorunu çözümsüz kalır. Özgür, eşitlikçi ve gerekçeli tartışma ilkesi bilinçlerde yerleştiğinde ise, varolan gerçeği aşma ve toplum sorunlarına çözüm üretme olanakları geliştirilmiş olacaktır.

Ortak çıkar kavramı, toplum sorunlarının çözümü için vazgeçilmez niteliktedir. Normatif düzenin ya da sosyal eşitsizliklerin eleştirilebilmesi. için, her bir eşitsizlik sorunuyla ilintili olarak ortak çıkarın belirlenmesi gerekir. Bu tür kararlar ise ussal bir biçimde yalnızca anlaşmaya yönelik (iletişimsel) eylemle alınabilir, çünkü iletişimsel eylem karşılıklı danışma olanaklarını yaratarak, kişilere ortak çıkarın gerçeğine varmalarını sağlar. Bu çerçevede Habermas'ın iletişim kuramı eleştirilmiştir. Şöyle ki, iletişimsel ussallık, ortak çıkar lehine özçıkarlardan özveride bulunulmasını gerektirir. Ancak, göreli olarak üstün güç konumuna sahip kişilerin (sistemlerin) bu üstünlükten yararlanmamaları, bu kez de işlevselci us'a ters düşmektedir. Bundan da pratikte iletişimin her zaman özel çıkarlar doğrultusunda çarpıtılmış olacağı sonucu çıkarılmıştır.

Gerçekten de pratikte iletişimin çarpıtılmamış olabileceğini savunmak olanaksızdır. Ancak bundan da iletişim kuramının geçersizliği sonucu çıkmaz, işlevsellik doğrultusunda kanıt ve ideoloji üretimiyle beslenen çarpıtılmış iletişimle genel kanılar oluşturulsa bile, iletişimsel ussallık, varolan genel kanıları eleştiri aracılığıyla değiştirme olanağını vermektedir. Çarpıtılmamış iletişimle genel kanılar oluşturulamaz, çünkü iletişimsel eylem saf biçimde hiçbir zaman gerçekleşemez. Buna karşılık oluşmuş olan genel kanıların gerçekliği ve doğruluğu, onları oluşturan iletişimin ussallığına bağlıdır.

İletişim kuramı toplumsal nitelikte olduğu için, onu toplumsal pratikle içeriklendirip bir eleştirel siyaset kuramına dönüştürmek gereksemesi ortaya çıkmıştı Habermas, sivil toplum kavramı aracılığıyla bu gereksemeyi karşılamaktadır. Örneğin, sivil toplumun etkinliklerinden biri olan protesto eylemi, ya haksız görülen, ya da haklı görülüp de yeterince uygulanmayan yasalara karşı ilkede şiddete dayalı olmayan bir edim olup, iletişimsel ussallığın niteliklerinden biri olan eleştiri olanaklarının kullanımıdır. Ancak sivil toplumda iletişimsel güç oluşumu için grup üyeleri arasında yasanın veya uygulamalarının hakça (adil) olmayışı üzerinde nesnel gerekçelere (kanıtlamalara) dayalı bir uzlaşma ve dolayısıyla yasayı (uygulamaları) haklılaştırıcı söylemin çarpıtılmış içeriklerinin açığa çıkarılması gereklidir. Görüldüğü gibi Habermas’in sivil toplum kavramı, ussal türde bir toplumsal dayanışma fikrini içerir ve gerçeğe de eleştiri-savunma aracılığıyla bağlıdır.

Buraya dek incelediğimiz düşünürler arasında sivil toplumla ilintili olarak birbirinden çok farklı çeşitli görüşler ileri sürülmüştür: Foucault için söylem sınırlandırılmış ve denetim altına alınmış olduğundan, protesto hareketlerinin söylem sorununun çözümü için önemi kalmaz. Eleştirinin oluşması için önce söylem üzerindeki sınırlandırmaların kalkması gerekirdi. Foucault, bunu olanaksız görmüştür, çünkü söylem güç'ün denetimi altındaydı. Ona göre iletişim, kendi başına eleştirel bir güç değil, politik-ekonomik güçlerin aracıydı. Bu durumda ise devlet ve ekonomiden bağımsız bir sivil toplum da düşünülemez.

Lyotard ise postmodern durumda toplumu programlanmış bir sistem olarak tasarımlamıştır. Ancak, sistemin içinde eleştirel iletişim vardır ve gereklidir. Buna karşılık iletişim güç olmayıp yine de işlevselliğin aracı durumundadır ve ekonomik ya da politik güç'ün artırılmasına yöneliktir. Başka deyişle, işlevselliğin geliştirilmesi amacıyla sistem, iletişim aracılığıyla eleştirilebilmektedir. Ancak bu durumda eleştiri sınırlandırılmış olduğundan iletişimsel güç oluşturamaz. Eleştirinin içinde bulunduğu bu durum, Foucault'nun söylem konusundaki görüşlerine uymaktadır.

Eleştirel Okul için ise devlet ve ekonomiden bağımsız bir sivil toplum oluşumunun özel bir önemi bulunmaktadır. Adorno ve Horkheimer'in kitle kültürü ve araçsal us eleştirisi öznelerarasılık ve ortak çıkarlara yönelik nesnel us temeline oturtulmuştu, çünkü eleştiri, özellikle öznel çıkar ve değer yargılarıyla yönlendirilen (özne merkezli) araçsal us ile onun sosyal sistemlerdeki karşılığı olan işlevselci usu hedef almıştı ve kitle kültür eleştirisi ile desteklenmiştir. Diğer yandan sivil toplumun gerekliliği ima edilmekle birlikte, onun nasıl gerçekleşmesi gerektiği sorusu cevapsız bırakılmıştır.

Marcuse ise sosyal hareketleri devrimci bakış açısından yorumlamıştır. Özellikle Batı sermayesinin egemenliğine karşı az gelişmiş ülkeleri bağımlılıktan kurtaracak uluslararası bir devrim ve dayanışma gerekliydi. Bu konuda fikir ileri sürmekte Adorno ve Horkheimer çekimser kalırken, Marcuse köktenci bir tutum takınmıştır.

Habermas’in sivil toplum tasarımında ise kuramla kılgı arasında bağlantı kurulmuş ve modernlikte artık devrim koşullarının bulunmadığı gerekçesiyle devrimci güçler iletişimsel güce indirgenmiştir. Şöyle ki, eleştirel iletişim, yalnızca genel kanıları ve dolayısıyla seçmen davranışını etkilemek önkoşuluyla siyasi güce dönüşebilmektedir. Protesto eylemleri ise ussal eleştirinin ürünüdürler. Ancak bunun normatif bir fikir olduğunu da unutmamak gerekir. Günümüzde protesto eylemlerinin her zaman iletişimsel ussallığın göstergesi olduğunu söylemek olanaksızdır.

Buna karşılık Touraine'nin sosyal hareket kavramı, varolan gerçeğe daha uygun olup sosyal hareket aracılığıyla araçsal (işlevselci) us'un egemenliğinin, özgürlük ve kimlik talepleriyle sınırlandırılabileceği düşüncesi, olguların gözlemlenmesine dayanarak savunulmaktadır. Touraine, kimlik talepleriyle özgürlük arasında özdeşlik kurmuştur ve bu somut talepler, araçsal us ya da bürokrasiler üzerinde sınırlayıcı olabilirler. Sosyal hareketler ise söz edilen taleplerin gerçekleştirilmesine yöneliktir. Bu tasarımda dayanışma, ussal diyalog aracılığıyla değil, benzer sorunlar altında kalmış ve bürokratik sistemlere karşı birbirine benzer talepler ileri süren kişilerin duygusal ortak tepkileri aracılığıyla gerçekleşir. Touraine'nin sosyal hareket kavramı, varolan olgularla sınırlandırılmıştır. Habermas'ın sivil toplum ve iletişimsel güç kavramları ise, iletişim kuramından türetilmiş olup olması gerekenin ussallığını geliştirici niteliktedirler. Başka deyişle Habermas, günümüzdeki protesto eylemleri temelinde sivil toplumun nasıl oluşması gerektiğini betimlemiş, Touraine ise oluşmuş olan sosyal hareketleri özgürlük ve eşitlik arayışlarına yönelik olduklarında kuramsal biçimde haklılaştırmıştır. Touraine için hareketin amacı önemlidir. Habermas ise hareket içinde ussal diyalog oluşumunun gerekliliğini savunmuştur.

Habermas’ın iletişim kuramının Batı'nın göreli olarak gelişmiş demokrasilerinde daha geçerli olduğu söylenebilir. Touraine'nin sosyal hareket kavramı ise sosyal hareketlere ilk ivme'yi vermek açısından önemlidir. Başka deyişle, Habermas sivil toplumun kurumlaşmasını ussal bir biçimde tasarımlarken, Touraine, sosyal hareket aracılığıyla eyleme geçmenin koşullarını ve gerekçelerini betimlemiştir. Bu açıdan bakıldığında Habermas ile Touraine'nin görüşleri arasında zıtlık olduğu söylenemez.

Daniel Bell'in kültürde modernizm akımına karşı çıkışı Eleştirel Okul'un kültür eleştirisine de tepki niteliğini taşır. Bell, içinde sosyal eşitsizlikler barındıran sosyal yapının herkesin çıkarma olduğu belirlendiğinde, statü eşitsizliklerine karşı çıkmanın kimseye yararı bulunmayacağını ima etmişti. Bununla birlikte yine de haklılaştırım sorununu böylece basite indirgemiştir, çünkü onun tasarımı bir sosyal yapının eşitsizlikleri içinde barındırmasına karşın herkesin çıkarına olduğunun nasıl belirleneceği üzerindeki fikirlerle desteklenmemiştir. Haklılaştırım sorunu sosyal eşitsizliklerden kökenlenmektedir. Belli bir eşitsizliğin herkesin yararına olup olmadığının nasıl belirlenmeği üzerinde fikir yürütmeden sosyal yapıdaki eşitsizlikleri haklılaştırmak, varolan düzeni savunmakla eşanlama gelir, çünkü ortak çıkarın ne olduğunu bu durumda ideolojiler belirleyecek ve toplumdaki egemen çıkar gruplarının ideolojisi varolan eşitsizlikleri "sözde" haklılaştıracaktır. Herkesin yararına olanın gerçekten belirlenebilmesi için öncelikle güç ilişkilerinden bağımsız bir tartışma ortamının yaratılması gerekir. Bell, bu sorunu önemsemediğinden modernizmin sosyal yapıyı eleştirmesine de anlam verememişti. Aslında modernizmin karşı çıktığı öncelikle kendisine yabancılaşmış, özçıkar ve gereksemelerinin üzerinde yanlış bilinçlendirilmiş "dıştan yönetilen" kişiydi, çünkü onun gereksemeleri kendisince değil, kitle kültürü tarafından yorumlanıyordu. Burada Weber'in deyimiyle "özgürlük kaybı" söz konusuydu. Toplumsal tahakküm ortamı içinde ise ortak çıkarın bilincine diyalog aracılığı ile varılması olanaksızdı. Bu durumda varolan sosyal yapı değişmezlik niteliğini kazanmış ve modern sanat ve edebiyatın da saldırısına uğramıştır.

Habermas'a göre modernleşmeyle birlikte birbirinden özerkleşmiş değer alanları olan bilim, sanat ve ahlak, toplumsal ussallaşma sürecinde aynı zamanda birbirlerini etkilemeli, geçerlilik talepleri ve kanıtlarla beslenmelidir. Buna karşılık Bell, değer alanlarının özerkleşmesi ile birbirlerini karşılıklı olarak etkilemesi süreçlerini birbiriyle bağdaştıramamış ve muhafazakar-metafizik görüşte karar kılmıştır.

Toplum sorunları her zaman için bir kültürel yeniden üretim veya değişme süreciyle birlikte oluşur ve sürecin belli bir zaman parçası içindeki görüntüsünü oluşturan sosyal yapıda belirginleşirler. Bu nedenle sorunların çözümü için süreçten kaynaklandıklarından bir toplumsal eylem kuramına gerek vardır. Eylem kuramıyla kılgı, en kolay biçimde bağdaşır, çünkü eylem kılgının da temelini oluşturur. Bu türde olan iletişimsel eylem kuramı ise güç ve tahakkümden bağımsız iletişimin biçimsel pragmatik koşullarını belirlemiştir. Bu kuramda, iletişimin içeriği değil önkoşulları önem kazanmış ve iletişime bir karşılıklı eylem olarak bakılmıştır. Başka deyişle iletişim, eylem kavramı aracılığıyla tanımlanmış olup onun işlevi önceden tasarımlanmış eylemleri eşgüdümlemek ve gerçekleştirilmelerine olanak vermektir.

Toplum sorunlarının nedenlerinin saptanması geçmişteki olaylara, sorunların çözümü ise gelecekteki eylem planlarına bağlıdır. Bu tür çözümler toplum yararının ya da herkesin çıkarına olanın gerçekleşimi olarak da görülebilir. Çözümlerin bulunması ve gerçekleştirilmesi için iletişimsel ussallık doğrultusunda tartışma ve uzlaşmaya gerek bulunmaktadır. Bilimsel uzmanlık alanlarında tartışma (gidim) sorunu bilimsel tartışma etiğiyle giderilmiş ve önemli aşamalar kaydedilmiştir. Ancak toplum sorunlarının pratikte çözüme kavuşturulması için daha geniş türde uzlaşmaların gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ussal türdeki bu uzlaşmalar, uzmanlık alanlarından sağlanan bilgi ve görüşlerle desteklenir. Sivil toplum tabanlı kamuoyunda iletişimsel ussallık aracılığıyla oluşan genel kanılar, devlet bürokrasisinin olabilirlik sınamasından geçip siyasi kararları etkileyerek toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunurlar.

Habermas'ın iletişim kuramı, iletişimin biçimsel pragmatik önkoşullarının ne olması gerektiği üzerindeki savlarla toplumu yönlendirici niteliğine karşın iletişimin içeriklerinin pragmatiği üzerinde belirleyici olmamıştı. İletişim ve uzlaşmanın içerikleri belli bir zaman ve yerdeki süreçler aracılığıyla belirlenir. İletişim kuramında iletişim süreçlerinin içeriklerle ya da eylem planlarıyla kuramsal biçimde yönlendirilmesi söz konusu olmadığından, burada evrensel ilkelerin neden yalnızca biçimi etkileyip içerikleri etkilemediği sorusu ortaya çıkmaktadır.

Touraine'nin sosyal hareket kavramında ise evrensel özgürlük ilkesinin yerel toplumsal hareketlerin içeriğini etkilediği görülmekte, hareketin biçimsel ussal yanı ise önemsiz kalmaktadır: Sosyal hareketler özgürlük (eşitlik) arayışları olarak içeriklendirilmiştir. Habermas'ın iletişim kuramında ise özgürlük ve eşitlik ilkeleri iletişimin yalnızca oluşum koşullarını belirler.

İletişim kuramının biçimsel pragmatikle sınırlı kalması toplum sorunlarının çözümü açısından eksiklik yaratmaktaydı. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu eksiklik daha sonraki araştırmaları ile Habermas tarafından sivil toplum kavramına normatif içeriklerin dışında pratik içerikler kazandırması ile giderilmiştir. Bu kavram yalnızca ussal iletişimin biçimsel koşullarını yansıtmayıp iletişimin içeriklerini de yönlendirir. Diğer yandan karşılaşılan adaletsizliklerin varlığını başkalarına onaylatmak ve kamuoyunun desteğini kazanmak isteyen kişiler sivil toplum içinde oluşan ussal iletişim aracılığıyla eylemlerinin sorumluluğunun da bilincine varırlar.

Habermas ile Touraine arasındaki karşılaştırmaya dönecek olursak, Touraine'de eylemlerin amacı Özgürlük arayışı olarak vurgulanmaktayken Habermas'da sosyal eşitsizliklere yönelik hakçalık talepleri olarak görünür. İletişimsel eylem kuramı protesto eylemleri ile bağlantılandırıldıktan sonra kuramsal ile kılgısal düzeyler, ya da biçim ile içerik arasındaki kopukluk giderilebilmektedir. Buna karşılık Touraine, sosyal hareketlerin iletişimsel ussal koşullarını önemsememiştir.

Ekonomik sistemi ve dolayısıyla onun içindeki baskı gruplarını dışında bırakan türde bir sivil toplum oluşumuna koşut olarak, haklılaştırım sorunlarının çözümü için uzmanların görüşleri sınanarak bireyler arasında iletişimsel ussallık aracılığıyla gerçekleşecek olan uzlaşma, işlevselci us aracılığıyla kurulan pazarlık-güç dengesi türündeki anlaşıta (kompromi'ye) göre öncelik kazanır. Bunun sonucunda, içinde öncelikle uzmanlık otoritesi ve baskı gruplarının etkin olduğu çatışma toplumunun çoğulcu demokrasisinin yerini, sivil toplum tabanlı kamuoyunun iletişimsel gücüyle oluşan katılımcı demokrasi alır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe