Demokrasi Ve Erdem

Vedat Günyol


Montesquieu’ye göre, demokrasinin temel ilkesi erdem’dir. Kimin erdemi? Yönetenlerin mi, yönetilenlerin mi? Her ikisinin de. Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi olduğuna göre, önce kimin erdemli olması gerekir? Halkın. Bugün halk oyunun meydan toplantılarında yönetime sahip çıktığı Atina demokrasisi tarihe karıştığı için kendini, doğrudan doğruya değil, ancak temsilciler kanalıyla yönetmek zorunda olduğuna göre, erdemli olma zorunluluğu, daha çok, temsilcilerin omuzuna yükleniyor. Yani, bugün demokrasilerde, halk kadar, hatta ondan daha çok, halkın temsilcileri erdemli olmak zorundadırlar.

Peki diyeceksiniz, halk isterse o halk dünyanın en erdemli halkı olsun temsilcilerini erdemli, hiç değilse, erdemli olmaya en elverişli kişiler arasından mı seçer her zaman? Ekonomik gücü ellerinde tutan çevrelerin çıkarları doğrultusunda işleyen radyo, televizyon vb. gibi yayım araçlarının halkoyu üstündeki o korkunç ve olumsuz etkisini düşünürsek, diyebiliriz ki, halk, temsilcilerini, her zaman erdemli kişiler arasından seçemez, seçmesine de imkan yoktur.

Yine diyeceksiniz ki, erdemli olmayan halkın, temsilcileri erdemli olabilir mi? Olamaz, tabii. Ama bunun tersi, her zaman doğru olabilir. Yani, erdemli bir halkın başına, erdemsiz kişiler geçebilir. Uzak, yakın dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Peki, erdem dediğimiz nedir? Lukianos'a göre bir eylemdir; adaletin, bilgeliğin, cesaretin buyruklarını yerine getirmektir.

Adaletin buyruklarım kim getirir yerine? önce, doğruluğun, dürüstlüğün, insanlığın hakkını, çıkardığı yasalarla koruyan, güvenek altına alan yasa koyucuları; sonra da, başta bu yasaları uygulayan yargıçlar olmak üzere, küçüğünden büyüğüne kadar bütün devlet görevlileri.

Adaletin buyruğunu yerine getirmek kolay iş değildir elbet. Yürek, namus, cesaret isteyen bir iştir bu. Koyduğu yasaya sonuna kadar bağlı kalmak, onu ayakta tutmak, hayatı pahasına da olsa, ödün vermemek, değme yiğidin karı değildir. O güzelim 1961 Anayasasına imzasını koyan nice kimselerin, sonradan, birtakım çıkar çevrelerinin etkisi altında, onu lüks sayacak kadar küçülmeleri, insanda acınmayla karışık bir tiksinti uyandırıyor.

M.Ö. 7. yy. da, İtalya’da Locres kentinde yaşadığı sanılan Zaleukos adında bir yasa koyucusundan söz etmek istiyorum size. Bu adam, M.Ö. 660 yıllarında, Dracon yasaları kadar sert bir yasa çıkarıyor ve bu yasaya, zina halinde suçlunun gözlerinin oyularak cezalandırılmasını öngören bir madde koyuyor. Gel zaman git zaman, kendi öz oğlu, zina halinde suçüstü yakalanıyor. Bu durum karşısında ne yapıyor dersiniz Zaleukos? Kendi koyduğu yasayı çiğneyerek, oğlunu kurtarmaya mı çalışıyor? Hayır. Halkın bağışlama isteklerine rağmen, yasayı oğluna da uyguluyor. Ama, ne de olsa bir baba o. Yasanın sertliğini, amansızlığını, ucunun kendine de dokunacağını önceden hesaplayamadığı katılığını gidermek ve oğlunun, hiç değilse bir gözünü kurtarmak için, kendi gözlerinden birini oydurtuyor.

Zaleukos, ne denli bir zorba olursa olsun, değil mi ki, kendi koyduğu yasaya, sonuna dek, hatta kendi zararına bağlı kalıyor, erdemliliğin yüce bir sembolü olarak büyüyor gözümüzde.

Fransız Devrimi’nin önde gelen aydınlarından Saint-Just diyor ki: «Devlet görevlileri halktan daha çok etki sahibi olur ve bu etki bir yükselme yolu olursa, Fransa’da demokrasi diye bir şey kalmaz.»

Bu sözü Türk demokrasi hayatına uygularsak görürüz ki, kişisel değerleri olmayan çoğu politikacıların yükselme, para pul sahibi olma çabaları dışında, hiç bir olumlu eylemlerine rastlamadığımıza göre, Türkiye’de gerçek bir demokrasi, yerleşmek şöyle dursun, henüz başlamamıştır bile.

Robespierre, Fransız Devrimi’nin o ödün vermez, dürüst, alabildiğine sert adamı Robespierre, yasacının çözmesi gereken en önemli iki sorunu şöyle özetliyor: Yurttaşların, her zaman, yurttaşlık haklarına saygı göstermelerini sağlamak için hükümete yetki vermek; hükümetin de bu hakları hiç bir zaman çiğnememesine çalışmak.

Bugüne kadar, hiç bir demokraside bu ilkelere kılı kırk yararcasına uyulmuş, uyulabilmiş midir? Yurttaşların, yurttaşlık haklarına saygı göstermelerini hükümetler her zaman sağlamışlardır.

Ama, hükümetlerin yurttaşlık haklarını çiğnemedikleri olmuş mudur, sorarım size? İnönü yönetiminden, Menderes ve Demirel yönetimlerine kadar, hangisi yurttaşlık haklarına yeterince saygı duymuş ve saygı göstermiştir. Bu yönetimcilerin hiç biri Zaleukos kadar yürekli, dürüst olmamışlar, olamamışlardır.

Erdem, bir bilgeliktir, diyor Lukianos. Bilgelik neyi gerektirir, neyi gerektirmez, yasa koyucu ve politikacılar açısından araştıralım bunu.

Bilgelik, bir anlamda, bir insanın kendi düşüncesine bütün öbür düşünceleri hiçe sayarcasına önem vermesini hor gören bir tutumdur. Bilge insan, kendi düşüncesine, kendi düşüncesi olduğu için önem vermemesi, kuşkuyla bakması gereken insandır. Ne diyor Valery: «Bizim düşüncemize, kendi düşüncemiz olduğu için inanmamayı öğrenmeliyiz. Tersine, kendi düşüncemiz olduğu için onu dizginlemek ve büyük kuşku ile karşılamamız gerekir.»

Ama, politikacıların, dünya politikacılarının tutumu bunun tam tersi değil mi? Hangi politikacı, hangi devlet adamı düşünebilirsiniz ki, kendi düşüncesinin tartışma konusu yapılmasına göz yumsun, yumabilsin? «Düşüncelerinin karşısındayım, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim,» diyen Voltaire'in bilgelik formülüne kim varabilmiş bugüne değin?

Adaletli bir düzen özleminin temsilcilerinden Bakunin de, aynı yürek cömertliği ile dile getiriyor bu isteği şu övülesi sözleriyle: «Düşmanlarımız ne derse desinler, bütün görüşlere değil, herkesin kendi görüşümü savunma hakkına en büyük saygımız var bizim. Bir insan, görüşlerini savunmada ne kadar açık yürekli olursa, bize o ölçüde saygı değer görünür.»

Lukianos, erdemin üçüncü koşulu olarak cesaretin buyruklarını ileri sürüyor. Nedir, devlet yönetiminde, kamu görevinde cesaret dediğimiz, erdemin o son ve en köklü koşulu olan tutum? Cesaret, bir kamu görevlisinin, bütün resmi baskılara rağmen, hatta onlara karşı, hakkın hukukun, aklın mantığın, sağduyunun, insan onurunun gereklerini hesaba katarak kendiliğinden dürüst, vicdanlı bir karara varabilmesi, varmasını bilmesi ve bu kararı yılmadan uygulayabilmesidir. Türkiye’mizde, az da olsa, bunun örneklerini gördük, göreceğiz de.

Erdem, görülüyor ki, son incelemede, en sade yurttaştan başlayarak en yüksek devlet görevlerinde bulunan kimselerin adalet, bilgelik ve cesaretin gereklerini yerine getirme yolundaki eylemleri ile ölçülür. Halkımız ve halktan kopmamış devlet adamlarımız parmakla sayılacak kadar az da olsalar adalet, bilgelik ve cesaret konularında, bugüne kadar sınav vermiştir, daha da verecektir. Buna gönülden inanıyoruz.

İnsan dediğimiz varlığı, sorumluluk duygusundan ayrı düşünebilir misiniz? insanı hayvandan ayıran nitelik bilinç olduğuna göre, bilinci, bir ölçüde, sorumluluk duygusundan başka neyle tanımlayabilirsiniz? insan denen yaratık, yaptıklarının bilincinde olan, her davranışını her an açıklamaya hazır, davranışlarının hesabını bir bir verebilen, vermesi gereken bir kimsedir bence. Bir insana, neden dünyaya geldin, neden kanser oldun diye soramazsınız ama, yine falan işi yaptın, niye filan derneğe, partiye girdin, niye falan eyleme katıldın diye sorabilirsiniz, eğer sorma yetkiniz; yetkinizle birlikte, o yetkiye layık gücünüz, kültürünüz bilginiz, insafınız ve dürüstlüğünüz varsa.

Namık Kemal’e Vatan Kasidesi’ni niçin yazdın, Vatan Yahut Silistre’yi niye kaleme aldın diye sormuş olanların, ne denli zavallı, Namık Kemal’in seviyesinden ne denli aşağılarda olduğunu bir düşünün, insanlıktan «idraki» kaldırmaya çalışanlara karşı çıkan şair, gününün rezil koşullarım dile getiren dizeleriyle peşin peşin vermiş değil miydi zorbalara gereken karşılığı?

Ta, Sokrates’ten bu yana, yüzyıllar boyunca süregelen, daha da sürecek olan aydın çilesi, insanlıktan «idraki» kaldırmaya çalışan güçlülerin, kendileri gibi kültürsüz, anlayışsız adamlarınca sorgulara çekilmesi, çekilebilmesidir. Bugünün dünyasında, tıpkı ondördüncü yüzyıllarda olduğu gibi, tutuyorlar, tutabiliyorlar insanı, gecelerce aç, susuz, uykusuz bırakıyor, sonra da karşısına dikilip soruyorlar: «Neden solcu oldun?» diye. «Neden ezilenlerden yanasın, neden yoksulları tutuyorsun, niçin işçi haklarını savunuyorsun? diye sormuyorlar. «Solcu» sözünün belirsizliği, kaypaklığı, o içlere korkular salan büyüsü daha bir işlerini kolaylaştırıyor da ondan. «Neden ezilenlerden yanasın?» diye sordular mı, kendilerinin de, bir süre cüzdanları para görse bile, aslında ezilenlerden olduklarının farkına varır, vicdanlarıyla karşı karşıya kalabilirler.

Yakın zamanlara kadar, en yetkili makamlarca bile solcu kavramı bulanık, dumanlı bir kavram olmaktan kurtulamamıştı. Bugüne de hala kurtulmuş sayılmaz.

1964’ten 1966’ya kadar süren, sonunda aklanmayla biten Babeuf davası bunun en belirgin örneğidir. Devrim Yazıları adlı kitabın toplatılmasını protesto amacıyla Taksim Atatürk anıtına çelenk koyan Türk Edebiyatçılar Birliği’ne bağlı on bir sanatçı, Gösteri Yürüyüşü Yasasına aykırı davranış gerekçesiyle, bir gün sabah sabah evlerinden alınarak suçüstü mahkemesine verilmişlerdi. Dava, bir asliye ceza mahkemesince ele alındır. Su;, Devrim Yazıları adlı eserle doğrudan doğruya değil, dolaylı olarak ilgiliydi. Ortada, solculukla suçlanan bir eser ve o eserin toplatılmasını protesto eden on bir sanatçı vardı. Dava, dört beş duruşmada aklanmayla sona erdi, ama hayli eğitici bir nitelik kazanarak yankılan uzun sürdü. Savcı ile yargıç, önlerine birden geliveren bir dava dosyasını incelemeye fırsat bulamamış, daha önce de bu konuda kafa yormadıkları, ya da yoramadıkları için, mahkeme salonunu dolduran meraklı bir aydın kalabalık önünde hayli bocaladılar. Savcı, görevi gereği, sanıkları suçlarken, hayatında ilk kez duyduğu anlaşılan Babeuf’ün adını Babös, Babiös gibi çarpık biçimlerde okuyarak salonda alaya kaçma eğilimi gösteren üzücü bir hava yarattı.

Yargıca gelince, o da, Babeuf’ü Fransız Devrimi filozoflarının eseri olarak nitelendirmekle, salondakileri şaşkına döndürdü. Ama, ikinci duruşmada, iş değişmiş, dosyalar incelenmiş, kitaplar karıştırılmış, Babeuf'le Devrim Yazıları yerli yerine oturtulmuştu.

Bugün Türkiye’de, özellikle ağır ceza mahkemelerinde, 1964’lerden bu yana, büyük ölçüde olayların zorlaması sonucu, solculuk konusunda, bilgiyle insafı bağdaştıran, kasıtlı bilirkişi raporlarına rağmen, vicdanlarının sesine kulak veren dürüst yargıçlar var. Ama yargıçların önüne gelinceye kadar, solculukla suçlanan kimselerin, çoğu kez bilgisiz, belirli şartlanmalardan geçe geçe katılaşan insanlarca sorgulara çekilmelerini nasıl önleyebiliriz? İhbarların, gammazlıkların hele art niyetler hesaba katılmaksızın değerlendirildiği bir ortamda, tutukluluk süresinin on beş gün gibi uzun bir zaman dilimi içine alınması, bu bakımdan ürkütücüdür. Yakın adalet tarihimiz göstermiştir ki, solculukla suçlanan ve yargıç önüne çıkarılmaları geciktirilen kimselerin yüzde doksan dokuzu iftiraya uğramış, kasıtlı kasıtsız polise ihbar edilmiş insanlardır.

1953’lerde başımdan geçen bir soruşturmayı anlatayım size. 1952 yılında, Harvard Üniversitesinde edebiyat derslerini izlemek amacıyla, Rockefeller Vakfının davetlisi olarak Amerika’ya çağrıldım. Vakıf’ça bütün işlemler olmuş, uçak biletim bile alınmıştı. Iş, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yurt dışına çıkmak ve pasaport almak için gerekli izne kalmıştı. Ankara’ya gittim. Sorumlularla görüştüm. Sen git, izin kağıdım iki gün içinde göndeririz, dediler. Oysa, aradan on gün geçtiği halde haber çıkmadı. Ne var ki, beş gün içinde Amerika’da bulunmam gerekiyordu. Yoksa hakkımı yitirecektim. Sabahattin Eyuboğlu: «izin beklemene gerek yok, avukat olarak pasaport al,» dedi, öyle yaptım ve günü gününe Amerika'ya ulaştım. Daha derslere yeni başlamıştım ki, Milli Eğitim Bakanlığı'ndan bir yazı geldi, durmadan yurda dönmem isteniyordu. Neydi bu isteğin gerekçesi? Ortaokuldan sınıf arkadaşım olan Tevfik ileri. Demokrat Parti iktidarının Milli Eğitim Bakanı olarak, benim Amerika’da okumamı sakıncalı buluyordu. Geri dönmedim tabii. Bir yıl sonra, İstanbul'a ayak basar basmaz, İslam Ansiklopedisi’ndeki görevime son verilmiş olduğunu öğrendim. O zamanlar, bağımsız milletvekili olan Halide Edib’in araya girmesiyle görevime yeniden kavuştum. Ne oldu sonra? Milli Eğitim Bakanlığı soruşturma açtı. Üç kez Milli Eğitim Müdürlüğü’ne çağırıldım. Beni esmer, orta boylu sonradan insanlığını ortaya koyan asıkça yüzlü bir müfettiş karşıladı. Yazılı sorularına karşılık verdim. Üçüncü buluşmamızda, nasıl oldu bilmem, aramızda sıcak bir ilişki kuruluverdi kendiliğinden, öncelerden kulağı bükülen müfettiş, üç karşılaşmadan sonra, beni koruma zorunluğunu duyar olmuştu. Bana gösterilmeyen dosyamda, Amerika’da geçen günlerimin başarısız sayıldığını, eğer Amerika’daki üniversiteden başarı belgesi getirmezsem, sittin sene terfi edemeyeceğimi, kara listede kalıp çürüyeceğimi söyledi. Meğer, yasal hakkını kullanarak yabancı ülkelere giden her öğretmen, dönüşünde, kendiliğinden Bakanlığa bir rapor vererek üstün başarılar kazandığını bildirirmiş. Oysa, böylesi bir işlemden haberim yoktu. Neyse, müfettişe uyarak gerekli belgeleri getirttim ve dosyama koydurttum. Ama iş bu kadarla kalmadı. Bakanlık beni, kimliğimi gizlemek ve sahte beyanda bulunmakla suçlayarak asliye ceza mahkemesine verdi. Beş dakika bile sürmeyen bir duruşma sonunda aklanıverdim.

Neye getirmek istiyorum sözü? Şuna: Bir rastlantı ile devlet makinesinin başına geçen bazı insanlar, kendi çıkarcı kişiliklerinden soyunmuş görünüp, halkın koruyucusu kesiliveriyorlar bir çırpıda. Oysa, kişisel çıkarlarını, dostluk düşmanlık duygularım ön plana geçirmekte hiç bir fırsatı kaçırmamaya bakıyorlar. Kendi düşüncelerine aykırı davranan insanları sorgular, soruşturmalarla yıpratmak, ortadan kaldırmak ve kamusal alanda at koşturmaktan başka bir şey düşünmüyorlar. Bütün eziyetli sorgular, soruşturmalar, kendi yerlerini daha bir güçlendirmekten başka bir amaç taşımıyor.

Ne diyor Valery: «Bir devlet, yaşayan ve kendine karşı çıkanı ne kadar koruyabilirse o kadar güçlüdür.»

Evet, kendine karşı çıkanı koruyabilmek! Çok zor bir iş, ama, o ölçüde de bilgece bir iş.

Bütün dünyada, aydınlara yapılan baskıların temelinde, yukarıda anlattığımız gerçek yatıyor. Devletin, kendine karşı çıkanları koruyacak, niçin karşı çıktıklarını araştıracak yerde, onları körü körüne ezmeye kalkışması, tarih önünde kolay bağışlanır bir tutum değildir.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe