Demokrasi Kavramının Boyutları

Afşar Timuçin


İnsanlar yönetilmeyi değil de yönetmeyi severler. İnsanların çoğu okumaktan çok yazmaya, dinlemekten çok konuşmaya, benimsemekten çok benimsetmeye eğilimlidir. Baş niteliği yönelgenlik olan bilinç olağan yetersiz etkinliklerinde her zaman egemenlik kurma ya da üstünlüğünü benimsetme eğilimi gösterir. Bu sorun cinsle değil türle ilgili bir sorundur: kadınlar da erkekler kadar egemen olmak isterler ve kadının erkeğe bağımlı görünümü erkek üzerinde egemenlik kurma biçimlerinden yalnızca biridir. Ben 'in oyunudur bu, onun kendi içinde kurmaya yöneldiği ve kendi dışına benimsetmeye çalıştığı bir güvenli olma istemidir. Olağan eksikli biçimlerinde ya da daha doğrusu sıradan biçimlerinde bilinç ancak bir şeylere egemen olarak dünyaya yerleşebileceğini, ancak bir şeylere egemen olarak dünyada varlığını sürdürebileceğini düşünür. Ondaki temel duygu şudur: ya bir şeyleri indirgeyecek ya da bir şeylere indirgenecektir. Yetkin bilinç hiçbir zaman varoluşunun anlamını üstünlükte ya da egemenlikte aramaz. Yetkin bilinç kendine egemen bilinçtir ve hiçbir koşulda kendi dışında egemen olmaktan yana değildir.

Yetkin bilinç bilge bilincidir. Yetkin bilinç dış koşullar açısından özerk, kendi iç koşulları açısından da özgür olmak ister. Bütün bilinçler yetkin olsaydı demokrasi zorunlu ya da kendiliğinden bir yaşam biçimi olacaktı, zorunlu ya da kendiliğinden bir duyuş ve bakış, bir seziş ve anlayış biçimi olacaktı. Gerçek anlamda demokrasinin bugün de bir düş gibi durması yetkin bilinçlerin yok denilecek kadar az olmasındandır. Demokrasi konusunda tartışma gerektirmeyen tek sorun gerçek anlamda demokratlığın her durumda yetkin bilinçleri gerektirmesidir. Yetkin bilinç adanmış bilinçtir. Adanmamış bilinç kendini sakınır ve kendi yararı sözkonusu olduğu yerde başkasını harcamaya yatkın olur. Kendini karşılıksız verebilen kişi kendinden başka bir şeye egemen olmayı düşünmez.“Ben” yetersizlik koşullarında her zaman kendini eleştirmekten çok kendini savunmaya yatkındır. Onun dışa dönük eleştirisi her şeyden önce gizil bir egemenlik kurma eğiliminde anlatımını bulur. Eleştiri bu yüzden bugünkü dünyanın en güvenilmez alışkanlıkları arasındadır. Yetersiz bir bilinç için başkası her zaman cehennemdir ya da indirgenmesi gereken, en azından indirgenmesi yasal olan bir şeydir. Yetkin bilinç tartışır, sıradan bilinç yıkışmak ister. Bilincin yetkinleşmesi her şeyden önce onun kendi kaba takıntılarından kurtulması demektir. Her bilinç karmaşık yapısı içinde zaten sorunlu bir aygıttır. Bu karmaşık yapı karmaşıklarıyla dönüşür: onun karmaşıkları etkin olarak her zaman vardır ve olacaktır. Karmaşıklardan bolca beslenen kaba takıntılar ben’i küçülttükçe ona tüm bilinçlerin üstüne çıkma istemini aşılayacaktır.

Yetkin bilinç uzamda ve zamanda bütün insana kavuşmuş bilinçtir, bununla birlikte büyük ölçüde yalnız, tam anlamında tektir, ne olursa olsun kendinde ve dünyada kendine ayrıcalıklar tanımaz, kendini bütün bilinçler arasında herhangi bir bilinç olarak duyar: bilinçler arasında bir bilinçtir o. Yetkinliğini bir aşkınlık, hatta bir ölümsüzlük olarak yaşar. Başka bilinçleri indirgemeye yönelmediği gibi başka bilinçlerle ya da herhangi bir bilinçle indirgenmez de. Onun temel niteliği kendi olmaktır. O herhangi bir şeyle yarışmaz da. Kendiyle bile yarışmaz. Kolay kolay dıştan belirlenmeyecek kadar direngendir: onu inandırabiliriz ama yönlendiremeyiz. Onu kırmak onu dağıtmak, onu kendiyle sorunlu kılmak ya da kısaca onun özelliklerini bozmak kolay değildir. Çünkü o özgürdür ve kendiyle ilgili kararlan kendi verir. O düzenlenmiş bilinçtir, bu yüzden düzenleyen bilinçtir, egemen olmayı hiç mi hiç düşünmese de her olumsuzu gidermeye, her karmaşık yapıya bir düzen getirmeye eğilimlidir.

Demokrasi inancı yetkin bilinç düzeni diye belirlediğimiz özgür olma koşulunun gerçekleştiği yerde başlar. Bir bilinç evrensel genişlikte kendini gerçekleştiremediği sürece yani bütün bilinçler için bağlaşık duruma gelmediği sürece demokrasi inancı iğreti ya da temelsiz bir eğilim olmaktan öteye geçmeyecektir. Demokrasi sevgisi çok yerde bir gerçekliği karşılamaktan uzaktır, bir gösteri konusudur. Bizde demokrat gibi davranmayla ya da demokrat görünmeyle ilgili bir şeyler varsa bu bizim derinliklerimizden çok maskelerimizle ilgilidir. Demokrat görünmek iyidir, toplumsal düzeyde yararlıdır, demokratlık bu çağda her sınıfın insanında bilinç yetkinliğine tanıklık eder, bir olgunluk belirtisidir. Demokrat olduğunu söyleyen pekçok kişi ancak koşullar çok elverişli olduğu zamanlarda becerebildiği ölçülerde demokratça tutumlar alma eğilimi gösterebilir. Koşullar olumsuzlaştığı, olağanın dışında bir şeyler kendini gösterdiği zaman o demokrat insan ya da demokrat görünümlü insan gider. yerine tam anlamında bir baskıcı gelir. İnsanlar daha çok kendilerini ilgilendirmeyen konularda demokrattırlar. “Ben olsam ...' ’ diye başlayan konuşmalar genellikle gözyaşartıcı bir paylaşma ve adanmışlık eğilimi gösterisiyle sürdürülür. Aynı durumda ya da benzer durumlarda kendileri için başka başkaları için başka yargılar veren insanlarla sık sık karşılaşırız. Bilinç kendini takıntılarından kurtaramadıkça, kendinde özgür bilinç olma koşulunu gerçekleştiremedikçe demokrat olma şansını yaratamaz. Özgür bilincin iki temel özelliği vardır: bilgi açısından dolgunluk, bir de her koşulda bağımsızlık. Bu her koşulda bağımsızlık dediğimiz şey aynı zamanda ahlaki bir tutarlılığı ve her türlü olasılık karşısında yürekliliği gerektirir. Yetersiz bilinç ya da takıntılı bilinç ne yaparsa yapsın kendini özgür duyamayacaktır. kendini bir yanılsamayla özgür duysa bile özgür olmayacaktır.

İnsanlar çok zaman demokrasiyi bir yönetim biçimi sayacak kadar bilgiden yoksun ve daha genel anlamda toplumsallık bilincinden uzaktırlar. Pekçok yazarın, özellikle pek çok gazete yazarının kaleminden ‘‘demokrasiyle yönetilen ülkelerde ... ” gibilerden garip belirlemeler döküldüğünü görerek şaşkınlıklar yaşarsınız. Demokrasi öncelikle bir yönetim biçimi değil bir bakış biçimidir, bir seziş biçimidir. bir kavrayış biçimidir. daha ötede ya da daha dışsal anlamda bir örgütlenme ya da düzenlenme anlayışıdır. her şeyden önce her konuda çok yönlü bakabilme alışkanlığını öngören bir bilinç koşuludur, böyle olmakla bilincin kendi varlığı karşısında içtenlikli bir yönelimini gerektirir. Bu da ben "in kendinden, kendi batağından, bencil kıskaçlarından kurtulmuş olmasını zorunlu kılar. Böyle bir kurtuluş da elbet doğrudan doğruya gelişmiş bir bilincin sorunu olacaktır. Kendini özgür kılmış bilinç başkaları karşısında kendini ayrıcalı duymayan, kendi özgül koşulları çerçevesinde belli bir kurucu güç taşıdığını bilen ve o gücü etkin kılmak için çaba gösteren bilinçtir. Her ayrıcalılık duygusu gerçek demokrasi inancına güçlük çıkarır. Kimileri herkesten iyi düşündüklerini düşündükleri için yani kendilerini çok özel ya da çok ayrı buldukları için demokrat olma koşulundan uzaktadırlar. Gerçek demokrat başkalarından biri olmanın ötesinde ya da herkes gibi olmanın ötesinde özellikler taşımadığının bilincindedir.

Yetersiz bilinç kendini her zaman bulanıklıklar ve hatta bunalımlar içinde de olsa bir başka duyacaktır, tam anlamında özgün bilinç olarak görecektir. Her durumda bililerinden etkilenmesi gerekmeden birilerini etkilemesi gerektiğine inanır o: başkalarını görüşleriyle besleyecek olan, başkalarına tutum ve davranışlarını yazdıracak olan odur. O başkalarından bir şey öğrenmez, ama başkalarına bir şeyler öğretmeye hazırdır. Yönetimde hiçbir özel üstünlüğü ya da yatkınlığı olmamakla birlikte kendini en iyi yönetici olarak algılayan ve bu yolda çabalar gösterip çok ciddi yükümlülükler almaya hazır olan pek çok kişi böylesi bir bilincin taşıyıcısıdır. Bu kişiler genelde tartışmak. oturup konuşmak, görüş alışverişinde bulunmak yerine buyruk vermek konusunda eşsiz yatkınlıkları olan kişilerdir. Bunların buyruk almada da büyük yatkınlıkları olduğu görülür. Gerçekte egemen olmaya eğilimli kişilik aynı zamanda en iyi güdülebilen kişiliktir. Kendinde tapınılası bir büyüklük taşıyan kişi ona bağlı olarak bir tapma yatkınlığı da taşıyacaktır. İşin mantığı şu noktada belirginleşir: o büyüktür çünkü birileri ona tapınmaktadır. aynı zamanda o büyüktür çünkü tapındığı şey çok büyüktür. Doğru tutum almak ve doğru yargıda bulunmak ona vergi olduğuna göre durup dururken ondan daha iyi bir güdümleyim bulunabileceğini varsaymak neresinden bakarsanız bakın çocukluktan başka bir şey değildir.

Geri bilinç yalnız kendini anlar. daha doğrusu anladığını sanır, kendine ve her şeye. bu arada dünyaya yalnızca kendi açısından bakabilir çünkü. Onun yalnız kendini anlaması gerçekten kendini anlaması anlamına gelmez. O gerçekte kendinin yabancısıdır. O çok zaman kendini çok iyi anladığını, buradan giderek başkalarını da çok iyi tanıdığını sanır. Başkalarını çok iyi tanıyan kişi de. onun mantığına göre. bir şeylere egemen olmalıdır. Geri bilinç kendisi karşısında da başkaları karşısında da bir şaşkından başka bir şey değildir gerçekte. Kendini anlamak, gerçek anlamda kendini tanımak yetkin bilincin işidir. Bilinç kendini doğru olarak ancak dünyayla tanıyabilir. dünyada tanıyabilir. Onda içselleşen dünya ne kadar büyük ve gerçekse o da o ölçüde etkin ve doğrudur.

Demek ki kendini anlamanın baş koşulu başkalarını anlamaktır. Kendimi iyi biliyorum dolayısıyla başkalarını yakından tanıyorum görüşü gerçeklikle bağdaşmaz. Doğru olan başkalarını tanıyan benin kendini tanımada yetkinlikleri oluşudur: kendimi başkalarında ve başkalarıyla tanıyorum. Bilinç kendini dünyada ve dünyayla kurar. Bilinç kendini en doğru biçimde başka bilinçler arasında bir bilinç ya da başka bilinçlerden biri olarak sezer. Bu onun kendini merkez olarak görmemesi anlamına gelmez elbette. Her bilinç bir merkezdir. Ancak merkez oluş ayrıcalı oluş değildir. bir açı oluşturmak anlamında bir göz oluştur, bir bakış açısı oluştur.

İnsan doğal olarak dünyaya ve kendine kendi gözleriyle bakar, ne kadar göz olabilmişse o ölçüde iyi bakar. Gerçek bilinç kendine ve her şeye kendi gözleriyle bakmayı bilen bilinçtir. Ancak bu bakış kendiliğinden kazanılmaz. dünyayla diyalektik ilişki içinde kazanılır. Ben olmadan dünya olamazdı elbet. Ben olduğu için de dünya vardır. Kant gibi söylersek, deney verisi olmadan bilgi oluşmaz. Objektifi kapalı olan fotoğraf makinesi ne ölçüde gelişmiş olursa olsun bir işe yaramaz, onun işe yarayabilmesi için öncelikle objektifinin açık olması gerekir. Bilincimizde oluşan ve gelişen şey belli bir açıdan dünyanın kendi sidir. Leibniz gibi söylersek bir kentin herhangi bir yerden görünüşüdür. Demokrasiye yönelmek dediğimiz şey bilincin bir bu dünyalı olarak tarihe yerleşmesiyle, alıcı ve kurucu bir etkinlik olarak kendini uzamda ve zamanda düzenlem esiyle başlayacaktır. Demokrasi bir anlamda da bir iç denetim biçimidir. öncelikle dıştan etki almak yerine içten düzenlemeyi öngörür. Bilinç pekçok işlevinde bize bir edilginliği duyurmaz. kendi üzerinde ve dünya üzerinde etkin olmayı duyurur. "ben" ve “dünya” çerçevesinde her zaman ortak olanı temel alan bir etkinliği duyurur. Bilinç etkinliği dünyadan soyutlanmamış etkinliktir. Bu etkinlik “ben”le “dünya’' arasında tartışmalı bir ortam yaratmakla olabilecek bir etkinliktir. Bilincin yükümlülükleri arasında onaylamak kadar hayır demek de vardır. İşte demokrasinin bir gereksinim olarak parıldadığı yer burasıdır. Yetkin bilinç demokrasiye zorunludur, kaçınılmaz çok yönlülüğünü ancak demokraside somutlaştırabilir, varlık koşulunu ancak demokraside bulabilir. Demokratik algılama her yetkin bilinç için bir zorunluluktur. Yetkin olmayan bilinç belirleyici olma açısından hemen her zaman kendine ağırlık verirken hatta pekçok konuda kendine kapalıyken yetkin bilinç evrensel bir genişlikte kendini ortaya koyar. Onun temel nitelikleri genişlik, tutarlılık, açıklık, saydamlık ve içtenliktir. Yetkin bilinç açısından baktığımızda demokrasi bir parçalanma biçimi değil bir bütünleşme biçimidir. Ancak karşıtlıkları gerektiren bir bütünleşme biçimidir, uyuşmazlıklara gereksinimi olan bir bütünleşme biçimidir, uyuşmazların uyuşumunu öngörür. Onda parçalar apayrı doğaları olmakla birbirlerine uymaz görünseler de organik bir bütün oluştururlar. İnsan bedeninde de öyle değil midir? Birbirine benzemeyen organlar yaşamsal bir bütün oluştururlar. Demokrasi buna göre bütünsel insanı öngörür. Oligarşiler de mutlak yönetimler de sözde demokrasiler de bir şeyler üstü 'dür. demokrasi bize her zaman içsel bir gerçekliği duyurur.

Demokratik bütünlükleri belirleyen nitelik bir yapılılık değil çok yapılılıktır. Burada bir tehlike vardır, demokrasileri tehlikeye atan ya da zorda bırakan şey bu çelişkili yapıdır. bütünü oluşturan parçaların çelişkili yapısıdır. Demokrasiler uyumsuzluğun uyumu üzerine kurulurlar. Yaşamayı göze almış insan için tehlike her zaman vardır, önemli olan bu tehlikelere hazır olmak, onlarla savaşmayı bilmektir. Parçalar arasında gerçek anlamda çelişkiler. uymazlıklar, tutarsızlıklar olmasaydı demokrasinin ne anlamı olacaktı! Demokratik yapıyı insan bedeninin uyumlu yapısına benzettik diye demokrasileri sorunsuz bütünlükler olarak görmek doğru olur mu! Gerçekte sorunsuzluk insan dünyası için gerçek bir sorundur, bir sağlıksızlık belirtisidir. Her demokratik düzen karşıtlar arasında her an bozulmaya hazır bir dengeyi öngörür, bu denge bozulmaması ve bozulduğunda hemen yeni bir biçimde yeniden kurulması gereken bir dengedir. Bu denge dönüşsüz bir biçimde bozulduğu zaman demokrasi bozuk bir demokrasi olur ya da daha doğmsu demokrasi olmaktan çıkmış olur.

Kimileri çok akıllı olduklarından az demokrasi uygulamalarının daha yararlı, daha tutarlı olacağı inancındadırlar. Demokrasiyi varetmek ama onu belli koşullar altında güdüm l em ek çoklarının gözünde insan ilişkilerinin sağlamlığı açından bir gerekliliktir. Onlara göre demokrasi kendini içten denetleyen bir düzen olurken biraz da dıştan denetlenmelidir. Yetkin bir özerklik belli bir dış erklikle düzenlenmedikçe demokratik yapı önünde sonunda sallantılı olacaktır. Bu bir kurnazlıktan başka bir şey değildir. Az demokrasi bir karşı demokrasidir. Hem demokrasi hem değil olan düzenleri örtülü baskı düzenlerinden de açık açık baskı uygulayan düzenlerden de daha tehlikeli görmek gerekir. En kötü mutlak yönetim ya’ da en kötü zorbalık yalan yanlış bir demokrasiden daha az tehlikelidir ilkesini hepimizin benimsememiz gerekir. Çünkü baskıcı düzenlerde yetke göz önünde duran baskıcı düzeneğin elindedir, orada kiminle karşı karşıya olduğunuzu bilirsiniz, oysa sözde demokrasilerde yetke görünmez güçlerin eline geçmiştir, o durumda tam tamına bir yetki kargaşası vardır. Kısacası kötü demokrasiler ailede olsun, toplulukta olsun, toplumda olsun son derece tehlikeli yapılardır. Örneğin baba yetkesinin geçerli olduğu aile mi yoksa yetkenin kimde olduğu, babada mı, annede mi, dedede mi, ağabeyde mi olduğu belli olmayan bir aile mi daha az sıkıntılı olacaktır?

Bunu yalnız devlet düzenleri için düşünmeyelim, bir kurumun işleyişi için de düşünebiliriz bunu. Demokrasi terimi elbet devlet düzeniyle sınırlı bir terim değildir. Sözünden çıkılamayan bir patron, yönetimi sizlere bıraktım deyip gizli gözler ve gizli kulaklar kullanan bir patrondan daha az korkulasıdır. Çünkü o gözler ve kulaklar zamanla yetkeyle bütünleşirler, giderek ayrı ayrı yetkelere dönüşürler, giderek yetkilerini çok aşan bir etki gücü oluşturmaya başlarlar. Bu güç gizli ve gizli olduğu ölçüde de etkin bir güçtür. En tehlikeli yetke görünmez olmuş yetkedir, onun nasıl davranacağını bilemezsiniz. Demokrasiler de zaten bu tür sakıncalara karşı düşünülmüştür. Demokratik düzenler açık düzenlerdir, aileden devlete kadar uzanan çizgide açıklığı öngörürler ve sözverirler. Örtülü demokrasi yalnız devlette ve kurumlarda değil ailede de büyük sorunlar yaratacaktır. Baba eşinden ve çocuklarından çok rahat davranmalarını ister, çünkü kendisi gerçek bir demokrasiden yanadır. Ancak onun bazı koşulları vardır ve bu koşullar gerçekte demokratik işleyişe olanak bırakmayan koşullardır. Kısacası, koşullu demokrasi olmaz. Demokrasinin kendi koşulları vardır, onun daha başka özel koşullan olması onun olmaması demektir. Demokrasinin kendi koşulları bir yana bırakıldı mı ya da ona yeni koşullar eklendi mi demokrasi biter. Bir toplumun bütünlüğünü sağlayan kurallarla ya da yasalarla bir baskı gücü oluşturmaya yönelik kuralları ya da yasaları elbette birbirinden ayrı düşünmek gerekir. Aileyi ele alalım. Her toplumda ve toplulukta olduğu gibi ailede de bireyler birbirlerine karşı sorumludurlar: aralarında belli bir sözleşme düzeni varolmalıdır ya da zaten vardır. Sözleşme elbette öncelikle haklarla ve ödevlerle ilgilidir. Her yerde olduğu gibi ailede de haklar ödevleri ve ödevler haklan belirler. Buna göre diyelim o akşam şu ya da bu nedenle eve geç gidecek olan aile bireyi bunu öbür bireylere daha önceden bildirmelidir, böyle yapmadığı zaman öbür bireylerin özgürlüğünü kısıtlamış olur.

Demokrasi bireyin özgürlüğü için vardır. Bireysel özgürlük diye bir sorunumuz olmasaydı demokrasi gözümüze bir gereksinim olarak görünmeyecekti. Salt toplum yararı sözkonusu olsaydı demokrasi diye çırpınmamız gerekmezdi. Önemli olan salt toplumsal yararsa, o zaman demokrasiden daha uygun daha başka toplaşma biçimleri düşünebiliriz. Ailede de, çeşitli topluluklarda da, toplumda da uygar insan olma açısından korumamız gereken tek şey bireyin birey olma hakkıdır. Toplumda da, çeşitli topluluklarda da. ailede de bu haklar sessizce ya da koruyucu görünümler altında vesayet altına alınır. Hastalık temelde hep aynıdır: sen iyi düşünemezsin, izin ver senin yerine ben düşüneyim. Özellikle bu bir aile hastalığıdır. Ancak kim ne derse desin, bir babanın demokratik görünüşler altında çocuklarının mesleklerini, eşlerini, otomobillerini seçmeye ve onların çeşitli heveslerini koşullamaya kalkması demokratik yaşam düzeniyle bağdaşmaz. Birey kendini toplumsal olarak kısıtlanmış duyduğu zaman demokrasi sıkıntıya düşecektir. Bu sıkıntı doğal olarak bireyler arasında sürtüşmeyi getirecektir. Sürtüşme olağanüstü durumları çağrılar ve olağanüstü durumlar da demokrasinin baş düşmanıdır. En koşullayıcı babalar çok zaman sözü hiç dinlenilmeyen babalardır. Yetkenin olduğu yerde yetkeye başkaldırma hakkı da olacaktır. Bütün bunlar bize demokratik yaşam düzenlerinde haklar ve ödevler arasında bir dengenin olması gerektiğini düşündürüyor. insan hakları diye bir şey olacaksa, bu elbette böylesi bir denge çerçevesinde gerçekleşebilir. Haklarını alamamış bir birey ödevlerini yapmakta isteksiz olacaktır. Baskıcı düzenler ödev kavramını öne çıkarırken hak kavramının üstünü örtmeye bakarlar. Hak kavramı çok zaman düşsel bir topluma adanmışlık düşüncesi çerçevesinde yokedilir ya da en aza indirgenir. Oysa hak ve ödev bağlaşık terimlerdir, biri olmadan öbürü düşünülemez. Ödevler çerçevesinde haklar oluşur ve haklar ödevleri olası kılar. Hakların kısıtlandığı yerde artık haklar oluşur, birinin hakları bir başkasına gider. Bu durumda birileri hakkını elde edemezken birileri de olağandışı ölçülerde hak sahibi olurlar. Bu da bireyler, topluluklar, sınıflar ve toplumlar arasında çatışmalara yol açar. Çünkü hak bir yaşamsal gereklilik sorunu ortaya koyduğu ölçüde bir onur sorunu ortaya koyar. Hakkını elde edememiş kişi onurunun kırılmış olduğu duygusunu yaşayacaktır. Bu yüzden örneğin iş değil de angarya öldürücüdür çünkü aşağılayıcıdır. Demokrasiye bağlı olanlar ailede, kurum da ve toplumda, giderek toplumlar arasında hak ve ödev dengesini oluşturmaya bakarlar. Ancak katı sınıf düzenine göre oluşmuş toplumlarda ya da ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız ayrımının sözkonusu olduğu topluluklarda bu denge zorunlu olarak gözden çıkarılmıştır. O durumda demokrasi düşüncesinin pek de uygulanabilir bir düşünce olamayacağı kesindir. Haksızlıklar üzerine demokratik yaşam düzenİ kurulamaz.

Kimilerinin göklere çıkardığı. övmekle bitiremediği, batılı olmanın tarihsel onuru saydığı eski yunan demokrasileri alabildiğine genişletilmiş bir oligarşik düzen görünümündeydiler. En güzel demokrasiler elbette sınıfsız toplumlarda gerçekleşebilirdi. Sınıfsız toplum kavrayışının gerçeklikle ne ölçüde bağdaştığı sorunu elbette ayrı bir sorundur. Ama katı biçimde sınıflaşmışlığın da tarihin bu noktasında insan onuruyla bağdaştığını söyleyebilmek gerçekten oldukça zordur. Bazılarının geniş çerçeveli hakları varsa, bazılarının haklan yok denilebilecek kadar azsa. bazılarının da yaşamını en dar ölçülerde sürdürebilme koşullan dışında hiç hakkı yoksa orada demokrasinin temel koşulu olan eşitliği sağlayacak dengelerden nasıl sözedebilirsiniz? Böyle bir yerde demokrasi ancak bir oyun olabilir. Her demokrasi işte bu yüzden demokrasi değildir. Özellikle eski demokrasilerin demokrasiyle pek ilgisi yoktur. Nitekim eski yunan demokrasileri bugünün sözde demokrasileri gibi önderlerin gücüyle ayakta durabilen ve ikide bir tiranlıkla kesilen demokrasilerdi. Tiranlar yani zorba yöneticiler ezilen kesimlerden yana görünerek yönetimi ele geçiriyorlar ve demokratik yönetim koşullarına ya da daha doğrusu sözde demokratik yönetim koşullarına hemen son veriyorlardı. Tiranlar tabandaki insanlara demokratik yaşam koşullarına bağlı olanlardan ya da bağlıymış gibi görünenlerden daha yakın olabiliyorlar ya da daha yakın görünebiliyorlardı. Bu da bize yetersiz demokrasilerin kitleleri gönendirecek yerde mutsuz ettiğini gösterir.

Demokrasi sorununu bu çerçevede insan hakları sorunundan ayrı düşünmek olası değildir. Demokrasi varolacaksa insanın ya da daha doğrusu bireyin haklarını belirlemek ve korumak için varolacaktır. Demokrasi henüz bir tasarım olmaktan öteye geçemediği için insan hakları sorunu da özellikle günümüzün çözülememiş ve kolay kolay çözülemeyecek gibi görünen bir sorunudur. Demokrasiyi insan haklarından ayrı düşündüğümüz zaman ve insan haklarını demokrasi kavrayışından kopardığımız zaman toplumsal insanla ilgili sorunların tümünü soyut bir tartışma düzeyine indirgemiş oluruz. Her kavramı bağlaşığı olan kavramlarla birlikte düşünmek gerekir. Eski toplumlarda gerçek anlamında “birey" sorunu yaşanmadığına göre insan hakları diye bir şey de sözkonusu değildi. Demokrasiyi en azından kavramında doğru olarak belirlemeye çalışırken onu elbette hiçbir biçimde bazılarının hakları anlayışı üzerine oturtamayız. Demokrasi dediğimiz zaman gözümüzün önüne bütünleşmiş. ileri düzeyde toplumsallaşmış, bir yanı öbür yanına uymaz olmayan bir yaşam biçimi getiriyoruz. Böyle bir yaşam biçimi henüz bizim için bir dilekten başka bir şey değildir.

Demokrasi dediğimiz şey şurada olsa olsa bir yüzyıllık bir sorundur. Çokları yanlış olarak demokrasiyi çağımızın yani Yeniçağ’ın başlangıçlarında gelişmeye başlamış bir eğilim sayarlar. Sermayeci düzene geçiş demokrasinin sıcak ve yumuşak olması gereken ellerinde değil mutlakyönetimlerin demir yumrukları altında gerçekleşmiştir. Feodal yaşam düzeninin sona ermesi için elbette böyle bir baskıcı yönetime gereksinim vardı. Yoksa yeni yaşam koşullarına geçmek olası değildi. Uzun sürmüş bir feodalliğin etkisini kırmak ve daha sonra da kalıtımını temizlemek için mutlak yöneticinin hiçbir şeyi tartışmayan o acımasız yönelimi gerekiyordu. X.yüzyıl öncesinde filozoflar demokrasi denilen bir şeyin varlığını onaylamakla birlikte onu bütün bir yaşama uygulamayı özellikle siyaset alanında geçerli kılmayı hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Ancak filozoflar asmaktan ve kesmekten geri durmayan mutlak yönetimlerin baskıcı yapılarından yana da olmadıkları için ılımlılaştırılmış mutlak yönetim diyebileceğimiz bir yönetim biçiminden yanaydılar. Buna yasallık temeline oturtulmuş mutlak yönetim de diyebiliriz. Demokrasi için olsa iyi olur ama olması olası değil görüşü geçerliydi. Sanayi devriminin tabandaki insanı ezdikçe ezen katı uygulamaları hep bir ölçüde ılımlılaştırılmış ama genel olarak pek de ılımlaştırılmamış mutlak yönetimlerin eliyle gerçekleşti. XX.yüzyılın insan sorunlarına çokça ağırlık veren filozofları da demokrasiyi sonuna kadar savunmak gibi bir telaşın içine girmediler. Demokrasi genelde varlığına inanılmayan bir melektir. Bencilliklerin durmadan biraz daha yırtıcı kesildiği bir dünyada demokrasi lüksünden yana olanların sayısı çok değildir. Bu yüzden demokrasi sözü her zaman yenenin değil de yenilenin ağzındadır, iyi durumda olanın değil de kötü durumda olanın ağzındadır.

Evet insanlar yönetilmekten çok yönetmeyi, dinlemekten çok konuşmayı, okumaktan çok yazmayı severler, böyle yaparken kendileri için her anlamda birilerine ya da bir şeylere egemen olmayı öngörürler. Kendine bakmaktan dünyayı göremeyen çok insan vardır: çok zaman beğenmediğimiz şey beceremediğimiz şeydir. Dünyayı kendi gözüyle görmek başka, kendine göre görmek başka şeydir. Eleştiri dünyanın en gündelik ama en güvenilmez şeyidir bu yüzden. Demokrasi duygusu ancak bilgeliğin verimli toprağında gelişebilir. Karşımızdakinin saçmalayışını sessiz sessiz, hiç sıkılmadan, hiç kızmadan, onun bizi kızdırmaya çalıştığını düşünmeden dinleyebildiğimiz bir yer vardır ya, demokrasi işte o yerde başlar. Demokrasinin bittiği yer, karşımızdakini herhangi bir yanlışından ötürü ayağımızın altına almak istediğimiz yerdir. Yaşama inandığımız yerde demokrasi, kendimize inandığımız yerde karşı demokrasi başlar. Demokrasiye inananlar yaşamın kendi kötülüklerini zaman içinde kendi olanaklarıyla arındırabileceğine inanırlar. Onlara göre yaşamdaki bir terslik gene yaşamın çıkaracağı tepkilerle giderilmelidir, onun dıştan ya da doğrudan doğruya giderilmeye çalışılması ancak yeni tersliklerin doğmasına yol açar. Oysa demokrasiye inanmayanlar için yaşamdaki tersliklerin yaşamsal oluşumlarla giderilmesi çıkarsız bir iştir. en azından uzun iştir. dünyayı düzene koymak yolunda tutulabilecek yolların en külfetlisidir. Demokrasi bilinci kısa ya da kestirme yolları kuşkuyla karşılamamızı sağlayacaktır. Dünyayı belli koşullar içinde kendi akışına bırakmak gerekir. .İnsanların genellikle aptal ve güdülesi olduğuna inandığımız zaman demokrasiden yana olduğumuzu söyleyemeyiz. Bu yüzden demokrasi düşmanları kendilerini karar verme yeteneğinden yoksun o acınası yığınların vasisi sayarlar. Buna göre demokrasiye inanmayan insanların ağırlıkta ya da çoğunlukta olduğu toplumlarda tek adam düşleri, büyük önder düşleri en yaygın düşlerdir. Bu gibi toplumlarda insanlar tek adam ya da büyük önder düşlerine o kadar alışırlar ve o kadar kendilerini kaptırırlar ki oralarda kendini yönetemeyen bir kişi bile herhangi bir düzeyde tartışılmaz yönetici rolüne ısınabilir.

Demokrasiye inanmayan insanlar ülkeleri için sık sık kurtuluş tasarıları geliştirirler. Onların kafasında her zaman bir toplumu kurtarma takıntısı vardır. Toplumu neden kurtaracaklardır kimden kurtaracaklardır? Tüm olumsuzluklardan. tüm olumsuz insanlardan kurtaracaklardır. Yaşam herkesin istediği gibi biçimleyebileceği cıvık bir hamur değildir. Bu tasarılardan hiçbirinin uygulanabilirlik özelliği yoktur. Çünkü gerçek anlamda tasarı dediğimiz şey bir önsel kurgu değil yaşamda bizi bir gerçeklikten bir gerçekliğe ulaştırabilecek bir olasılık halkasıdır. Bereket bu tür kurtarma heveslileri çok zaman tasarladıkları kurtarma olasılıklarını elde edemeden bu dünyadan göçüp giderler. Ancak bu olasılığın elde edildiği yerde kurtuluş topluma yeni mutsuzluklar getirmekten başka bir anlam taşımayacaktır. Kurtarılmanın insana çok pahalıya geldiği yerler vardır. Gerçekte her kurtarma edimi gizli ya da açık bir egemenlik isteminin anlatımıdır.

İkide bir namus sözü edenler nasıl çok zaman namustan yana değillerse ikide bir demokrasi sözü edenler de çok zaman demokrasiden yana değillerdir. Toplumlarda geçerli en yırtıcı yöntemlerden biri. bir şeyi benimser gibi yaparak o şeyi yoketme yöntemidir. Demokrasi gerçekte genellikle güçsüzün tuttuğu. güçlünün karşı olduğu şeydir. Gerçek demokrasi güçlü güçsüz ayrımının bittiği yerde kendini gösterecektir. Oysa dünyamız neredeyse kurulduğundan beri bu ayrımın soğuk kanatları altında yaşıyor. Bu ayrımın soğuk kanatlan altında düzenler yıkılıp düzenler kuruluyor. Gerçek anlamda demokrasiden yana olmak kendimizden yana olmak kadar başkasından yana olmakla olasıdır. İnsanlar haklarını birbirlerinden söke söke almaya çalıştıkları yerde mi yoksa her şeyi seve seve paylaşabildikleri yerde mi gerçek anlamda demokrat olacaklar? İnsanın daha da insanlaşarak ulaşabileceği en yüksek nokta tüm yaşamı ve yaşamın tüm olanaklarını seve seve paylaşabilme noktasıdır. Hakların ancak söke söke alınabildiği şu evrede yetkin demokrasi düşleri kurmak duvguculuğun dar ve verimsiz çemberlerine takılıp kalmak değil midir?

Bugün demokrasiden çok sözde demokrasilerden sözetmemiz gerekiyor. Toplumların kendilerine özgü yaşama biçimleri var, ülkelerin özel özellikleri var. Buna göre toplumlar tüm karmaşık hatta kargaşık özyapılarına karşın demokrasiye en azından biçimsel düzeyde ulaşabilmek için çabalar gösteriyorlar. Bugün demokrasi demek ayrılıkların ortaklık gibi gösterildiği düzen demektir. Bir yandan ayrılıkların özellikleri öte yandan ayrılıkların giderilme biçimleri demokrasi yolundaki çabaların niteliklerini belirliyor. Bu çocuksu demokrasiler içinde azçok demokratik olanlar yanında hemen hemen hiç demokratik olmayanlar var. Bazı demokrasiler özel olarak bir karşı demokrasi niteliği taşıyor. Gelir dağılımının azçok adaletli. gelir payının oldukça yüksek olduğu toplumlarda demokrasiler demokrasiye biraz daha benziyor. Asanlar karınlarını doyurmakta büyük güçlüklere uğramadıkları zaman, yıkanmak için su bulabildikleri, yorulunca rahat rahat dinlenebildikleri, manevi gereksinimlerini şu ya da bu yoldan karşılayabildikleri zaman devletle ya da yönetimlerle daha az sorunlu oluyorlar. Siyaset alanında patırtı çıkaranlar genellikle yaşamlarından hoşnut olmayanlardır. Yaşamından hoşnut olmayanlar ne kadar az sayıdaysa demokrasiler o ölçüde kararlı görünüyorlar. Eski Yunanistan’da olduğu gibi bugünün toplumlarında da demokrasilerin en büyük düşmanları önderlerdir. Onlar toplumda örnek adam imgesi yaratarak ortak yönetim inancını tehlikeye düşürüyorlar. Demokrasilerin en büyük becerisi demokrasi bilincine tam karşıt bir biçimde benzersiz önder kişiler yaratmaktır. Mutlak yönetimlerin çelişkisi nasıl bağdaşmazları zorla da olsa birbirleriyle bağdaştırarak hastalıklı bir bütünsel yapı kurmaksa demokrasilerin çelişkisi de herkesin yönetici yeteneğine göre belli bir ağırlık taşıması gereken durumlarda birilerinin ağırlığını abartmaktır. Güçlü önderler ortaya çıktığı anda güçlü yönetim kadroları bir masaldan başka bir şey olamıyorlar.

Demokrasilerin kökeninde bütünsellik değil uzlaşmazlık yatar, bir yapılılık değil çeşitlilik yatar. En eski demokrasilerden bu yana insanoğlu tüm uymazları uyar etmeye çalışmıştır. En eski demokrasiler ya da ilkel demokrasiler klan ya da büyük aile başkanlarının kentleşme zorunlulukları karşısında bir araya gelme koşullarından doğmuştur. Eski Yunanistan’da genos başkanları yunan demokrasilerinin temelini atarken Roma’da gentes başkanları Senato’nun ilk biçimini oluşturdular. Bugün biraz da abartılı bir biçimde hayran olduğumuz bu demokrasiler ancak güçlü önderlerle ayakta durabiliyorlardı. Böylece büyük aile içinde mutlak yetkeye sahip olan kişi kent düzeninde yönetimin yalnızca bir üyesi oluyordu. İlk demokrasilerin büyük güçlükleri biraz da bu çelişkiden gelmiştir. Bu uyuşmazlığın büyük ölçülere ulaştığı ve garip görünümler aldığı yerlerden biri de Sparta’ dır. Sparta’da başta iki kralın bulunması herhangi bir yakınlığın değil iki büyük aile arasındaki bitmez düşmanlığın sonucudur. Elbette Sparta’yı yönetenler bu krallar değildi. Sparta’nın yönetimi tam yetkili beş ephoros’un elindeydi. Ayrıca iki meclisin, Gemssia'yla halk meclisinin bulunması ephoros’ların yetkisini azaltmıyordu. Altmış sekiz ihtiyarın oluşturduğu Gerussia 'nın kralları tahttan indirme yetkisini de elde etmiş olan ephoros'lar yanında ne ağırlığı olabilirdi? Özgür yurttaşların ve eşitlerin katıldığı halk meclisine gelince, bu meclisin oluşma biçimi bile bize onun ne kadar ağırlıksız olduğu üzerine bir fikir verebilir. Görevi Gerussia’ dan gelen önerileri onaylamak olan halk meclisi için seçimler alkışlama yöntemiyle yapılırdı. En çok alkışlanan kişiler meclise girerdi.

Atina’ya gelince, öbür yunan kentlerini bile az çok barbar gören Atina' da demokrasi ancak Peistratos gibi, Kleistenes gibi, Perikles gibi, hatta bir anlamda tiran olan Solon gibi kişilerin güçlü önder kişilikleriyle ayakta duruyordu. Atina demokrasisi önderini yitirdiği zaman sudan çıkmış balığa dönüyordu. Bu demokrasi her zaman tiranların elinde yokolma tehlikesiyle başbaşaydı. Kleistenes’in kurduğu Ostrakismos mahkemesi her yıl bir kere halkın oylarıyla gizli tiran adaylarını ortaya çıkarmaya, onları kentten sürmeye bakardı. Bu görünüşte demokratik gerçekte oligarşik yönetimler zaman zaman tiranlıkla da kesilmekteydi. Tiranlar halkın sevgilisi gibi görünmeyi pek güzel başarıyorlardı. Bunun için soylulara gözdağı vermeleri ve halka güzel görünmeleri gerekiyordu. Yılda bir iki kere halka ziyafet vermeleri, halkı patlayana kadar doyurmaları iyi yönetici imgesini canlı tutmak içindi. Çevrelerinde kendilerine göre bir "hanedan” oluşturdukça bu oyunu da bırakıveriyorlardı. Öte yandan Roma'da Senato ‘nun ağırlığı gittikçe azalan bir ağırlık oldu, sonunda bu adı büyük kurum etkisiz duruma geldi. Yayılmacı ordu giderek güçlendikçe Senato yok gibi bir şey oluyordu. Ordunun da onayladığı güçlü yönetici düşü senatörlerin en güzel düşüydü, ama bu düş hemen hiçbir zaman gerçekleşmedi. Böylece Roma’da da görünüşte demokratik gerçekte oligarşik bir düzen geçerli oldu. Bu düzen bir zaman sonra yalnızca aptalları, delileri, salakları, bunamışları iş başına getiren bir düzen olacaktır. Marcus Aurelius, Diocletianus, Constantinus gibi imparatorların çabaları düzeni kurtarmaya yetmedi.

Batılı yazarlar ne derlerse desinler bu demokrasilerin hiçbiri gerçek anlamda demokrasi değildi, çünkü her biri toplumu belli bir baskı altında tüm çelişkileriyle ayakta tutma istemine dayanıyordu. Demokrasi demek birbirini boğazlamak isteyenlerin korku zoruna yan yana geldiği bir düzen demek değildir. Demokrasi olsa olsa çıkarları az çok çelişik olanların çıkarlarını dengelemek adına yan yana geldikleri bir düzen olabilir. Aralarında büyük çıkar uçurumları olan topluluklar ortak bir düzen kuramazlar. Eski Yunanistan' da ve Roma’da böyle bir düzen kurulamadı. İnsanlık bu ilk demokrasilerden sonra on iki yüzyıl kadar demokrasisiz yaşadı. Kölelik düzeninden serflik düzenine, serflik düzeninden sermayeci düzene geçiş demokrasilerle olmadı. Demokrasi istemi mutlak yönetim düzenlerinde kralın çevresinde oluşan meclisler çerçevesinde yeniden oluşmaya başlamıştır. Krallar çevrelerindeki tartışmacı insanlardan hem biraz çekiniyor hem de onların tartışmacı tutumlarından pek bir şey anlamıyorlardı. Yürürlükteki her düzen onu yürütenlere sonuncu düzen gibi görünür. Krallar da yeni bir düzen olasılığını elbette düşünmüyorlardı. Yükselen burjuva sınıfı demokrasi kavramına dört elle sarılır gibi yaparken elbette kendi çıkarlarını hiçe sayan bir tutum içinde değildi. Onun özlediği ve getirmek istediği demokrasi elbette sermaye düzeninin yararlarını gözeten bir sözde demokrasi olacaktı. Demokrasi yolunda tüm gelişmeler bize şunu öğretti: toplumun değişik kesimleri iktisadi yaşamdaki ağırlıkları ve yetkinlikleri ölçüsünde siyasal yaşamda söz sahibi olabilirler. bunun dışında tüm yorumlar. tüm öngörüler. tüm çabalar duyguculuğun dar ve verimsiz sınırlarına takılıp kalacaktır.

Aşağı yukarı üç yüzyıldır şu ya da bu biçimde demokrasi düşleriyle ve çeşitli demokratik uygulamalarla içli dışlıdır insanoğlu. Aşağı yukarı üç yüzyıldır ama gerçek anlamda hemen hemen bir yüzyıldır demokrasi bilinci küçük ölçülerde de olsa gelişmeye başladı. İnsanın daha da insanlaşması yolunda epeydir şu ya da bu biçimde demokrasilere bel bağlamış durumdayız. Hangi biçim altında olursa olsun demokrasi çok değil belki bir yarım yüzyıldır en az sakıncalı düzen olma özelliğini korur görünüyor. Demokrasilere güvensiz davranıp kısa yoldan “kurtuluş” düşleri kuran toplumlar ya da kesimler sonunda gene derme çatma bir demokrasinin daha az sakıncalı ortamını artar duruma geliyorlar. Bugün demokrasiyi halkın kendi kendini yönetme bilinci diye anlamak çok güç. Hele onun her şeyden önce bir yönetim sorunu değil de bir bilinç sorunu ortaya koyduğunu kimseler görmek istemiyor. Gerçek demokrasilerin gelecekteki varlığı ve sürekliliği insanların yetkin bir bilinç düzeyine ulaşmasına bağlı olacaktır. Yetersiz bilinçlerin yetkin demokrasiler oluşturması elbette olacak şey değildir. Bugünden yarına dünyanın birdenbire değişeceğini, insanın en güzel düzeni birdenbire kurup mutlu olacağını kim söyleyebilir! İnsan için en güzel dileklerimizi zedelememek koşuluyla demokrasinin tüm sakıncalarını göze almak zorundayız, ama ondan da önce bugünün iyiden iyiye gündelik çıkarlara boğulmuş dünyasında insanın belli bir bilinç yetkinliğine ulaşabilmesi için çaba göstermek zorundayız. İnsan bugün demokrasi dediği şeye yarın demokrasi demeyecek. Bugünleri yaşamadan yarınlara ulaşmak olasılığı var mı?


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe