Demokrasi Bilinci

Afşar Timuçin



Hemen herkesin demokrasi yandaşı olduğu bir dünyada demokrasiden bu kadar yoksun oluşumuz. ikide bir demokrasi derken demokrasiyle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmayan bir yaşam biçimini sürdürmekte oluşumuz size biraz garip görünmüyor mu? Herkesin görünüşte çok istediği ama gerçekte kimsenin istemediği bir şey mi bu demokrasi? Demokrasi son zamanların bir takıntısı ya da modası olamaz mı? XX.yüzyılın insanları bile onu pek sevmediler. Hele XV.yüzyılın düşünce dünyası ona iyiden iyiye karşı ya da yabancı oldu. en azından onun karşısında tam tamına güvensizdi. Adı her gün dilimizde dolaşsa da biz şimdi ona ne kadar bağlıyız? Bugün demokrat olmadığını söylemek gibi bir yürekliliği gösteremiyor kimse. En baskıcı kişiler bile demokrasiyi çok sevdiklerini, ona sıkı sıkıya bağlı olduklarını söyleyebiliyorlar. Bugünün insanları onu dudaklarında bir yapma çiçek gibi gezdiriyorlar. Demokrasi tutkusu gibi görünen şeyin altında egemenlik ruhu kaskatı bir gerçeklik olarak varlığını sürdürüyor. ikiyüzlülüklerimiz var, kısa yoldan sonuca varına isteklerimiz var, kafalarımızdaki bir imgeyi çabucak yaşama geçirme dileklerimiz var. Üstelik çok garip bir saplantıyla çok zaman kendimizi başkalarının yaşamını çekip çevirme konusunda yetkili ve yeterli sayabiliyoruz.

Demokrasi her yerde varmış gibi görünüyor. Ancak başkasını önemsediğimiz yerde olabilecek olan o şey kendimizi başkalarının üstünde gördüğümüz sürece boş bir dilek olarak kalacak belli ki.

Demokrasinin olabilmesi için, demokrasinin yaşama geçebilmesi için her şeyden önce bireylerin gerçekten demokrat olabilmeleri yani başkalarını da kendileri kadar önemsemeleri gerekiyor. Demokrat olmak oldum demekle gerçekleştirilebilecek bir iş değil. Egemenlik ruhu bütün boyutlarıyla sürüyor, en çok da ailede gelişiyor ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Demokrat olmak birlik içinde çeşitliliği bir yaşam formülü olarak benimsemek demektir. Egemenlik ruhuyla demokrasi inancı birbiriyle nasıl bağdaşır? Bir koşullayıcı bilinç bir başka koşullayıcı bilincin oluşumunu getiriyor, bu kısır döngü böylece sürüp gidiyor. Kötü eğitiliyoruz ve çok zaman kötü eğitildiğimizin bilgisine ya da sezgisine ulaşamıyoruz. Kötü eğitilen kötü eğitiyor. Ailede, topluluklarda ve sonunda toplumda ve giderek dünyada belirleyici bilincin etkisinden kurtulamıyoruz. Mutsuzlukların, bunalımların, ezikliklerin, tutarsızlıkların kaynağında bu belirleyici bilinç yatıyor. Demokrat olmak her şeyden önce tek kişi olma koşuluna boyun eğmeyi gerektirir. İnsanlar dünyadaki yerlerinin tek kişilik olmasını istemiyorlar. Gereksinimler artıyor, istekler çoğalıyor, hırslar bileniyor ve demokrasi gürültüye gidiyor. Her kişi bir başkası ya da başkaları için bağlayıcı ya da koşullayıcı olmanın heyecanını yaşıyor.

Evet, bireyler doğal olarak kendilerine verilmiş olan tek kişilik yaşamlarıyla yetinmek istemiyorlar, tek kişi olmanın sınırlarını aşmak ve alabildiğine geniş bir baskı alanı. bir egemenlik ortamı oluşturmak istiyorlar. Böylece içiçe geçmiş ve amaçları çok değişik olan çeşitli egemenlik alanlarının birbirleri için karşıt güçler oluşturduğu bir düzlemde yaşamak zorunda kalıyoruz. Böylece dünya tam anlamında bir mutsuz yaşamlar dünyası olma özelliğini kesintisiz sürdürüyor. Bu da her kişi için, en az ölçülerde egemen olanlar kadar en çok ölçülerde egemen olanlar için de son derece verimsiz bir yalnızlığın temelini oluşturuyor. Bir koşulda egemen olan bir başka koşulda rahatça egemen olunan konumunda bulunuyor. Bu kargaşada kimin altta kaldığı kimin üste çıktığı belli değil. Yalnız egemen olunan değil, egemen olan da bunalımlı. İş egemenliğe kaldı mı, kimin nerede egemen olduğu, kimin nerede egemen olunan olduğu belli olmaz. En büyük egemenler bile şu göreli şeyler dünyasında çeşitli egemenlerin boyunduruğuna giriverirler, nasıl girdiklerini kendileri de anlamadan.

Demokrasi duygusu geniş çerçeve toplumsallık isteminin bir yansısından başka bir şey değildir. Buna göre demokrasi bilinci bir başkalarıyla olma bilincidir, bir tartışma ve paylaşma bilincidir. Böyle bir bilincin tam anlamında yetkin olma özellikleri taşıması doğaldır. Daha doğrusu ancak yetkin bir bilinç başkası ’m varsayabilir, onunla bir tartışma ve paylaşma düzeni oluşturmaya girişebilir. Genelde eksikli bilinçler kendilerini yetkin bilinçler olarak algılarken gerçeklikte karşılığı olmayan tasarımlarını dünyaya yansıtırlar: tam yetkin olduğunu sanan eksikli bir bilinç bir benimsetme bilincidir, bir koşullama bilincidir. Böyle bir bilinç paylaşmayı öngörür gibi yapsa da gerçekte bir edinme bilinci olacak, bir şeyleri kendinin kılmak için dünyaya bir belirleyici olarak yönelecektir. Kötü eğitim insanları bilinç eksikliğine mahkum ettiği gibi onları son derece bencil kılıyor. Belirleyici ya da koşullayıcı olma istemi de temel anlamını bencilliğin koşullarında buluyor. Filozoflar bencilliğin insanın doğasında bulunduğunu, insanın onu doğadan getirdiğini düşündüler daha çok. Oysa bencillik bozulmuşluğun bir belirtisidir, hayvan düzeyinden kurtulmuşluğun ama insan olma düzeyine ulaşamamışlığın belirtisidir. İçgüdüsel düzeyde bencillik insan dünyasındaki açgözlülükleri açıklamaya yeter mi hiç! Yetkin bir bilinç ben olma koşulunu kendinde belirginleştirdikçe bencil olma koşulunun iyiden iyiye dışına çıkacaktır. Bu da bize demokrasilerin güçlerini ancak ve ancak iyi eğitimle sağlanan yetkin bilinç düzeyinden alabileceğini gösteriyor.

Bencil insanın gözünde başkaları sıradan birer nesne hatta sömürü varlığıdır. Bencilin gözleri her şeyi nesneye indirgemeye ve kullanılır görmeye yatkındır. Bencil için kendinden değerli hiçbir şey yoktur. Bencil yalnız kendi içindir. Publilius Syrus “Yalnız kendi için iyi olanı kötü diye nitelendirmek gerekir ” diyordu. Bencilin gözünde başkaları yalnız kullanılabilir oluşlarıyla değerlidirler. Bencilliğimiz ister doğadan geliyor olsun ister sonradan bizim oluşturduğumuz bir şey olsun, homo sapiens'den bu yana bizim bir insanlaşma çabamız var. Bu insanlaşma çabası içinde hepimiz, en bencilimiz bile, bencilliklerle iyi şeylere ulaşamayacağımızı, iyi yerlere varamayacağımızı iyice görüyoruz, en azından seziyoruz. Bencil bencilliğiyle iyi bir konumda olmadığını görüyor. Görüyor ama bencilliğin dışına çıkma koşullarını kendinde oluşturamıyor. Bu yüzden onu bencil diye nitelendirdiğiniz zaman öfkeleri kabarıyor, küplere biliyor. Zaman zaman boynunu büküp “Ne yapalım, ben bencilim ” diyen kurnazlara da rastlayabilirsiniz. Onlar sözde içtenlikli olmanın sözde pırıl pırıl ahlakına sığınmaktadırlar.

İnsanın görmediği, görmekten kaçındığı, zaman zaman görür gibi yapsa da görmek istemediği bir gerçek var, o da her türlü bireysel yararın ancak toplumsallaşma içinde gerçekleşebileceği ya da sağlanabileceği gerçeğidir. Toplumda erimiş birey fikri insan saygısının iflas ettiği noktada başlar. Böyle bir toplumsallık neyi amaçladığı belli olmayan ya da amaçları kalın örtüler altında gizlenen bir karşı toplumsallıktan başka bir şey değildir. Böyle bir toplumsallık birilerinin çıkarı adına bir gönüllü başeğme durumu yaratmanın kaba felsefesiyle kendini ortaya koyar. Evet, gerçekte en kaba bencil bile bilir insan için toplumsal yaşamın bir kaçınılmazlık olduğunu. Bilir de bir hırsız ruhsallığı içinde kendinin olmayana el uzatmaktan geri durmaz. Bencil ne daha değerlidir ne de hatta ayrıcalıdır, o yalnızca sağlam bir kurnazdır. Meyve tabağı ortaya konulduğu anda o gözünü en büyük ve en olgun meyveye dikecektir ve elini sessizce belki de herkesten önce ona uzatacaktır. İyi bir bencil bize bencilliğin kötülüğü konusunda çok uzun ve çok dokunaklı bir konuşma yapabilir. Toplumsal yaşamda özverili görünen bütünlüklerin iflası alttan alta kendini ortaya koyan bencilliklerin bir ürünü değil midir?

Demokrasi duygusunu yokeden öncelikle bencillikse bencilliği vareden de öncelikle gelişmemiş insanların oluşturduğu aile yaşamıdır. Bencilliğin aile ortamında büyüyüp geliştiğini söylemek elbette yanlışa düşmek olmayacaktır. Burada gelişmemiş insanlar sözü bize toplumdaki iyiliklerden enaz payı alan alt kesim insanlarını düşündürmemelidir. Bu anlamda gelişmemiş insanlar sözü bütün toplum katlarını içine alacak bir genişlikte kullanılabilir. Her toplum katında her açıdan ve özellikle eğitim açısından son derece iyi bilinçlenmiş aileler varolduğu gibi bunun tersi de sözkonusudur. Her aile bireyinin ayrı bilinç özellikleri olduğunu belirlerken buna koşut olarak ailede oıtak bir bilinç düzeyinden sözetmenin olası olduğunu da söyleyebiliriz. Bozuk bilinçle varlığını sürdüren ailelerde yeni doğan bebek ailenin olağanüstü bir yaratısı olarak karşılanır. O gerçekte herhangi bir doğal varlıktan çok daha başka bir şey değildir. Dünyaya gelmiş çocuklardan biri de odur. Ancak yakınları böyle algılamaz bunu. O eşsizdir, kimseye benzememektedir ve zaten de kimseye benzememelidir, benzemeyecektir. Onun gözleri. elleri, davranışları, mırıltıları, susuşları çok başkadır. Birden yirmi yıl ileriye gidip o çok özel varlığı kendini tavana asmak için çarşıda sağlam ip ararken bulabilirsiniz. Kendini asmadığı koşullarda o çok zaman ezilmiş, sinmiş, itilip kakılmış ya da hiçbir özelliği olmadığı halde dünyanın orta noktası durumuna gelmiş bir zavallıdır.

Özellikle babaanneler, anneanneler, dedeler,- amcalar, dayılar, halalar, teyzeler onu nereye koyacaklarını bilemezler, gün yirmi dört saat ondan sözederler, onun yapıp ettiklerini gözlemlerler ve ona buna anlatırlar ve bu doğal varlığı gerçekten kendileri yapmış gibi bir havaya girerler. Çok zaman bu abartılı yönelimlerinde onların bebeğin annesiyle ve babasıyla tersleştikleri olur. Çocuğunun yetişmesinde mantık dışı ayrıcalı davranışların tehlikelerini en azından içgüdüsel olarak gören anne ya da baba bu çocuk seven yakınların etkilerini kırmakta güçlük çekerler. Gerçekte çok zaman anne ve baba da öbürleriyle aynı havaya girmişlerdir. Anne ya da baba çocuğunu bir yanlışından ötürü cezalandırmak istediği zaman öbürleri hemen araya girerler ve kolayından koruyucu rolü oynamaya başlarlar. Her istediğinin yapılmasıyla tam tamına bir sorumsuz olma yoluna giren çocuk yanlışlarının korunduğunu gördükçe iyiden iyiye çığırından çıkar ve şımarıklık denilen illete tutulur: artık her şey onun hakkıdır. O küçük birey büyüdükçe yaşamın kendisini yanlışlarıyla bağrına basmayacak kadar katı özelliklerle donanmış olduğunu sezmeye başlar. O şimdi bir dünya acemisidir. O şimdi bir bencildir, mutsuz bir bencildir. İleri yaşlardaki sinirli davranışların temelinde büyük ölçüde şımarıklığın yattığını unutmamak gerekir.

Şımartma bazen de anababaların çocuklarına verdiği bir rüşvettir. Çocuklarını dünyanın kötülüklerinden korumak isteyen ana-babalar onlara özel armağanlar vererek ya da onlara çok özel davranışlarda bulunarak onları kendilerine bağlamaya çalışırlar ve böylece onlar için sözde korunaklı bir ortam oluştururlar. Onların böylece oluşturdukları ya da oluşmasına katkıda bulundukları bilinç benmerkezci bir kişilikle belirgin bir egemen adayının bilincidir. Bireyin demokratik sezgilere ulaşma şansı, bir paylaşma ve tartışma alışkanlığı içinde demokratik alışkanlıklar edinme şansı böylece hiçe indirgenmiş olur. Yazık ki hiçbir aile ya da hemen hemen hiçbir aile iyi bir bilinçlenme ortamı değildir. Bu yüzden Andre Gide Dünya nimetleri’nde bize aileden kaçmayı önerecektir. Paylaşmayı bilmeyen, yalnızca düşünmeden almayı ve düşünmeden vermeyi iyi bilen insanların oluşturduğu bir ortamda yetiştirilmiş olan çocuk toplumsallığını gerçekleştirme şansını iyiden iyiye elden kaçırmıştır. O bir bencildir artık, yaşamın bütün kaynaklarını kendisi için kullanmaya hatta bildiği gibi tüketmeye eğilimli bir bencildir, kendi yaran için başkasına zarar vermeye yatkındır, buna göre eğer iyiden iyiye ezik bir varlık olup çıkmadıysa giderek birilerini ezme, birilerini altetme istemini vazgeçilmez bir tutku olarak yaşayacaktır.

Ancak o şimdi kullanılmaya da yatkın bir bireydir. Onu birileri birilerini kullanma işinde kullanabilirler, birilerini baskı altında tutma, bildikleri gibi yönlendirme işinde kullanabilirler. O hep garip duygular içinde olacaktır, kölelikle efendiliği bir bütünde bir araya getirmiş olmanın çelişkili ruhsallığını yaşayacaktır. İnsan ya efendidir ya köledir gibilerden kolaycı bakışlar her zaman geçerli değildir. Toplumsal yaşamda bir takım efendilikler kölelik gibi, bir takım kölelikler efendilik gibi iş görür. Gerçekte efendilikle kölelik bir gerçekliğin iki ayrı görünümüdür. Evet o artık garip duygular içindedir, bazen sorar kendine: ben egemen miyim değil miyim, egemensem neyin egemeniyim, egemen değilsem neden egemen gibiyim? Kölelere egemen rolü verildiği. egemen oyunu oynatıldığı çok olur. Toplumun yasaları da doğa yasaları gibi belirleyicidir, buna göre mutlak diye bir şey yoktur, dolayısıyla mutlak egemenlik de yoktur: efendi olmak istediğin zaman köleliğin koşullarım da benimsemek zorundasın; ya efendiliğe hiç heveslenme ya da buna hevesleniyorsan köleliği de benimsemek zorundasın. Toplumda kimse belli kölelik koşullarını göze almadıkça egemenliğini gerçekleştiremez. Bütün egemenler eksik ya da sakat bilinçlenmiş kimselerdir: yetkin bir bilinçten taş çatlasa bir egemen çıkmaz. Bütün egemenler güç alabilecekleri, sonuna kadar bağlanabilecekleri dayanaklar ararlar. Efendi bilinci gerçek bir köle bilincidir: ezilmeden ezmek yoktur, ezmeden ezilmek olsa da. Bugünkü evrensel bilinç koşullarında bu bir doğa yasası kadar belirleyicidir.

Sakatlanmış insan ruhsallığı dünyanın her yerinde demokratik gelişmelere engel çıkarıyor ve demokrasilerin aileden devlete kadar şimdilik bir düş olarak kalması sonucunu doğruyor. Bilinç yetersizliği nedeniyle demokrat olmayı beceremeyen insanlar gene de demokrasiye sahip çıkar görünüyorlar, ona dört elle sarılmış gibi duruyorlar. Hatta ondan yana çıkıyorlar. Çünkü şu köle-efendi düzeninde bulunmayan bir güvenirliğin onda içkin olduğunu seziyorlar. Ancak şunu da iyi biliyorlar ki demokrasi kolay yolları, kestirme yolları geçişe kapatacak, egemenliği bir hak değil de bir suç olarak belirleyecek, bencillikleri geçersiz kılacak, kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bireyin dışında kimseye yaşam hakkı tanımayacaktır. O zaman demokrasinin koşullarıyla toplumculuğun koşulları neredeyse aynı anlama gelecek, üç aşağı beş yukarı bütün insan için aynı amacı öngörecektir. Yetkin bilince ulaşmışlığın dışında demokrasiyi güvence altında tutacak herhangi bir koşul elbette yoktur. Bugün demokrat olmak adına bir takım yalancı tartışma ortamlarının oluşturuluyor olması geleceğin demokrat dünya düzenine bir geçişi elbette duyurmuyor: bu bir yalancılar oyunudur ki demokrasiye geçit vermediği gibi ona giden yolları tıkamakta, ona olan özlemi zedelemekte, ona olan güveni sarsmaktadır.

Demokrat olma gösterileri elbette her zaman vardır. Oğlunun ya da kızının kendisine çok saçma gelen görüşlerini bir kaşı kalkık durumda hoşgörüyle dinleyen baba gerçek anlamda bir demokrat mıdır? Çalışanlarını bir akşam yemeğinde bir araya getiren ve onlara yapay bir içtenlikle donjuanlık anılarını anlatan işadamı gerçek anlamda bir demokrat mıdır? İnsanların demokrat olmakta gözü yok bugün, ama hemen herkes demokrat görünmeyi çok seviyor. Demokratik uygulamalar bizi korudukları sürece güzeldirler, ama bizim için zararlı hatta yararsız olmaya başladıkları yerde de çirkindirler. Bu çerçevede bugünkü koşullarda demokratlık büyük ölçüde bir gösteri konusudur: dünyada pek çok baskıcı eylem demokrat olma adına gerçekleştirilmededir. Oysa demokrat olma bilinci her şeyden önce herkes için bir ortaklık ve apaçıklık bilinci demektir. Böyle bir bilincin kapalılıklarla, sinsiliklerle, ayak oyunlarıyla bir ilgisi olmayacaktır. Buna göre demokrat olmanın temel biçimsel koşulu oylama değil tartışmadır. Kim sayıca daha güçlüyse anlayışının demokratlıkla bir ilgisi yoktur. Demokratik düzen bir oylama düzeni olduğu zaman dünyadaki bütün Sokrates‘ler bir oy farkla ölüme gönderilebilirler. Önemli olan birilerinin birilerine bir fikri benimsetmesi de değildir. Önemli olan her türlü seçeneği ortaya dökerek birlikte fikir üretebilmektir. Önemli olan tek kişi açısından değil birçok kişi ya da hatta bütün insanlar açısından düşünebilmektir. Bilinçlerin dayanışması ve ortaklaşması diyebiliriz buna. Böyle bir dayanışma ve ortaklaşma elbette karşıtlıkların verimli çeşitliliğinden kaynaklanacaktır. Benim önemli olduğum ve başkalarının önemsiz olduğu yerde demokrasi bir oyundan başka bir şey olmayacaktır.

Böylece adı kulaklara hoş gelen ve ünü günden güne büyüyen demokrasi bütün dünyada çoğunluk baskısının yasallaşmış adı oldu. Yasanın tek yetke göründüğü yerde birbiriyle açık ya da örtülü bir biçimde yıkışan yasal ya da yasadışı sayısız yetkeler varken demokrasi gerçekleşebilir miydi? Bugün bütün dünya geleceğin gerçek demokrasisine hazırlanma yolunda bir bilinç yenilenmesine gereksinim gösteriyor. Ancak varolan yaşam koşulları bu hazırlığın oldukça uzun süreceğini duyuruyor bize. Bugün demokrasi diye bilinen şey bir bilinçlenmişlikten çok toplumsal yaşamda ileri ölçülerde kurumlaşmışlıkla ilgilidir. Buna göre demokrasi denildiği zaman gözlerimizi dış dünyaya, özellikle siyaset dünyasına, siyaset dünyasındaki ilişkilere çevirmeyi alışkanlık edinmişiz. Çok partili siyasal yaşam; temel hak ve özgürlükler konusunda belli ölçülerde sağlanmış olan güvence; yasama, yürütme ve yargılama erklerinin ayrılığı gibi koşullar demokrasiyi biçimsel olarak kurtarmaya yetiyor ama gerçek anlamda demokratik bir yaşam düzeninin oluşmasına çokça katkıda bulunmuyor.

Gerçek anlamda demokratik yaşam yetkin bir biçimde toplumsallaşmış bir dünyanın ürünü ve konusu olacaktır. Bugün en kötü demokrasilerin en iyi diktatörlüklerden daha iyi olduğu gibilerden iyimser görüşler bize çoğunluğun oluşturduğu diktatörlüklerin varlığını unutturmuyor. Bizler az demokrasinin ya da “kötü” demokrasinin demokrasi olmadığını, demokrasinin azı olamayacağını çok iyi görüyoruz. Ancak eksik toplumsal bilinçlenmişlik koşullarında gerçek demokrasilerin olamayacağını da görüyoruz. Her şeyden önce demokrasinin çok zaman sanıldığı gibi bir yönetim biçimi olmadığı, yönetimi de koşullayan bir bakış, bir anlayış, bir seziş biçimi olduğunu biliyoruz. Hele birilerinin dillerine doladıkları halkın halk için halkı yönetmesi ya da halkın kendini yönetmesi gibi tanımlamaların bir gerçeği karşılamaktan uzak olduğu kesindir. Çeşitli “vesayet” dizgelerinin demokrasiyle bir ilgisi olmadığı kesindir. Demokrasiyi toplumsal bilinç koşullarının hatta ortak yani evrensel bilinç koşullarının dışında aramak bir yanılgıdır. Bugünkü bilinç koşullarında herkese yeteneğine göre eşit başarı şansı sağlama öyküleri gerçeklikte karşılığı olmayan dileklerle ilgilidir. Böyle anlaşılan demokrasinin örneğin uluslararası cinayetlere gerekçe hazırlayan bir düzeneği kendiliğinden getireceği kesindir. Bugünkü demokrasilerin özellikle çalışan insana gerçek değerini kazandırdığı masalına gelince, bu gülünç masal en saf insanları bile uyutmaya yetmeyecektir. Gerçek demokrasi bilinci her şeyden önce mutlak insan saygısıyla belirgin olacaktır. Böylesi bir bilinç, tüm küçüklüklerinden kurtulmuş bir insanlığın ileriye dönük arayışlarında, geleceği üretmeye yönelik arayışlarında kendini gösterecektir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe