Cumhuriyet Ve Kültür

Afşar Timuçin


Yetkinliğin doruğuna ulaşmak ölümün sınırına dayanmaktır. Tarihe yakından bakarsak ilk çöküş belirtilerinin yükselme noktalarında kendini ortaya koyduğunu görüyoruz. Bir gelişim tepe noktasını bulduğu zaman iniş koşullarını da kendinde oluşturmaya başlayacaktır. Bu görüşü eski yunan düşüncesinin Aristoteles ’den geçerek skolastiklere kadar uzanan dairesel devinim fikriyle karıştırmamak gerekir. Aristoteles de, ondan aşağı yukarı on yedi yüzyıl sonra yaşamış olan Aquino’lu Aziz Tommaso da en yetkin devinimin başlangıçla bitişi birleştiren dairesel devinim olduğunu söylüyordu. Acaba yanlış mı görüyoruz, dorukta yıkımın başlaması düşüncesi bize dairesel devinim düşüncesinden kalma bir duygusallığın ürünü mü? Pek öyle görünmüyor. Gerçekten yaşamı yakından gözlemleyenler yıkımların gelişimlerde içkin olduğunu rahatça sezeceklerdir. Yaşamın kaçınılmaz koşulu bu: bir şeyler yerlerini bir şeylere bırakarak çekiliyor. Bu çekilme elbette sancılı bir çekilme oluyor. Toplumların yaşamında doğumlar da ölümler de sancılıdır.

Biz XXI. yüzyıl başlarının iyi kötü düşünen insanları kökü Aristoteles 'e dayanan yineleyici değişim anlayışını değil kökü XVII. yüzyılın Leibniz’ine dayanan sürekli gelişim anlayışını sürdürüyoruz. Bunu belki henüz tam olarak bir bilgi kuramı oluşturacak biçimde geliştirmiş değiliz ama belli hır bilinçlilikte yaşıyoruz. İnsanlık sürekli gelişim anlayışına birdenbire geçemedi. XIX. yüzyılın gelişimden yana filozofları bile felsefelerinde bir takım son duraklar. bitiş noktaları düşündüler. Comte’u, Spencer’i Marx’ı düşünmek bunu görebilmek için yeter. Bu yepyeni anlayış bize tarihsel araştırmanın gerçekte bir nedenler araştırması olduğunu. nedensellik bağlarını ortaya koyacak biçimde yapılması gerektiğini düşündürüyor. Bu açıdan baktığımızda Cumhuriyet'le ilgili araştırmanın Batı’ da sermayeci ilişkilerin başladığı zamana, daha doğrusu feodal ilişkilerin doruk noktasına ulaştığı ve ilk çökme belirtilerini ortaya koyduğu XI. yüzyıla kadar dayandırılması ya da geri götürülmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Osmanlı devletinin henüz ortada görünmediği bir dönemde Avrupa sermayeci düzene doğru ilk adımlarını atmış bulunuyordu. Kentler tam anlamında kapalı iktisattan az çok açık iktisada geçmeye başlamışlardı. Yeni ticaret yolları oluşmakta, bu yolların kavuşma noktalarında yeni kentler kurulmakta ve köyden bozma eski kentlerin birçoğu hayalet kentlere dönüşmekteydi yani boşalmaktaydı. Üç yüzyıl sonra yani XIV. yüzyılda Yeniçağ’ın ilk kültür değerleri belirmeye başladı, yeni Şiirin, yeni müziğin. yeni tiyatronun temelleri atılmaya başladı. İngiltere’de ilk parlamentonun kuruluşu da o dönemde olmuştur. Bir yüzyıl önce yani XIII. Yüzyılda Avrupa’nın ilk üniversiteleri kurulmuştu. Her şey hızlı bir akış içinde yeni düzenin sermayeci düzenin gelişini duyuruyor gibiydi, ancak her yeni düzen gibi sermayeci düzenin önünde de büyük engeller vardı.

Avrupa’da '“cumhuriyet" ve ona bağlı olarak '"demokrasi” kavramları bu dönüşümlerle gelen yeni yaşam koşulları çerçevesinde belirmeye başladı ama elbet birdenbire ortaya çıkmadı. Mutlak yönetimler Yeniçağ’ı kuran insanlara tüm sakıncalarına karşın daha güvenli görünüştür insanlar belki de özgürlükten çok düzen özlüyorlardı. o yüzden toplumsal yaşamda "y asa 'kavramı daha önce belirleyici olmaya başladı "Cumhuriyet"’ ve "demokrasi” kavramları da geleceğin yaşam biçimlerini duyuran kavramlar olmakla iyiden iyiye konu dışı değildiler ama çokça belirleyici de değildiler. Her iki kavram temel anlamını '‘yasa" kavramında buluyordu. “Yasa" kavramı öbür iki kavramdan daha belirleyiciydi ve öbür iki kavram bu kavramın yaşama geçmesi adına birer aygıt ya da olanaklar toplamı olmaktan ötede bir anlam taşımıyordu. Her ikisi de ancak yasal düzeni gerçekleştirici düzenek olarak düşünülebilirdi. XVII. yüzyıl gücünü tanrısallıktan alan mutlak yönetimlerin doruk noktasına ulaştığı ve şu ya da bu biçimde içten içe kemirilmeye başladığı bir yüzyıl oldu. Yeniçağ’ın eşiğinden çoktan girilmişti ama “cumhuriyet"' kavramı da ‘"demokrasi" kavramı da birdenbire yaşama geçebilecek gibi değildi. “Yasa"yı egemen kılabilecek basit bir düzenek bulunabilseydi ‘"cumhuriyet'" ve ona bağlı olarak "demokrasi" kendini bir gereksinim olarak duyurmayacaktı.

Genellikle sanıldığının tersine, yeni düzenler son derece belirgin fikirler çerçevesin de birdenbire ortaya çıkmak gibi bir kolaylığı yaşamazlar ve tasarladıkları daha doğru su tasarlamaya başladıkları kurumsal dönüşümleri gerçekleştirmekte aceleci davranmazlar: her şeyi tam bir rahatlık içinde zamana yaymış gibidirler. XVII. ve hatta XVIII. yüzyıl aydınları ‘"halkın yönetimi"' kavrayışım da "'yönetimi paylaşma" ya da "‘yönetimde ortaklaşma" kavrayışını da pek kolay benimsememişlerdir. Tarihteki demokrasiler, başta eski uygarlıkların ilkel demokrasileri ve daha sonra yunan demokrasileri. bize daha çok kent yaşamının sınırlı ve yüzyüze koşullarını düşündürür. Yeni büyük kentleri ve hele bu kentleri de kapsayan ulusal bütünlükleri demokrasi düzenine götürebilmek dile kolaydır. Tarihteki cumhuriyet Roma Cumhuriyeti. iki sınıfın pleblerle patriçilerin kavgalarıyla ve ordu müdahaleleriyie belirgindir nitekim yerini daha sonra bir imparatorluk düzenine bırakmak zorunda kalmıştır. Yeni cumhuriyet kavrayışı egemenliğin yurttaş çoğunluğunda ya da bütününde olmasını gerekli kılacaktı. Bu da demokrasilerin cumhuriyet ruhunu oluşturması gibi bir zorunluluğu getirecekti. Yeni cumhuriyetlerin içi ancak demokrasiyle doldurulabilirdi. Demokrasisiz cumhuriyet her şeyden önce gözümüzün önüne anlamsız ve etkisiz bir sözde yönetenler kalabalığını getirebilirdi. Cumhuriyetler ancak ve ancak demokrasilerin gerçekleşebileceği biricik yönetim biçimleri olarak önemliydi. Demokrasiyle içi doldurulmamış bir cumhuriyet ne anlama gelecekti? Cumhuriyet bir yönetim biçimiyken onun ruhunu oluşturacak olan demokrasi bir kavrayış biçimiydi, bu kavrayışın toplumlarda geçerli kılınması ne gibi bir bilinç yetkinliğini gerekli kılacaktı?

Evet, cumhuriyet çok kalıtımlı yeni düzenin cismini, çatısını, biçimini, bedenini oluşturacaktı, demokrasi de onun bilinci olacaktı, yüreği ve kafası olacaktı. Yeniçağ’ın büyük filozofları belli ki “cumhuriyet” kavramından çok “demokrasi” kavramından ürküyorlardı. Ne Rousseau, ne Montaigne, ne Kant mutlakyönetim fikrinden uzaklaşabilmişlerdir. Rousseau demokrasiyi çok seviyor ama onu uygulanabilir bulmuyordu. Ancak onda her fikir alttan alta demokrasiye doğru bir açılımı getirir gibidir. Yeni insan, yeni düzen düşüncesine, demokrasi anlayışına en yakın filozof XVII. yüzyılın filozofu Locke olmuştur. O, konuyu erkler ayrılığına kadar götürüyor, bu ayrılığın gerekleşmediği yerde başkaldırma hakkı doğar diye düşünüyordu. Jean-Jacques Rousseau Toplumsal sözleşme 'de şöyle der: “Yönetim biçimi ne olursa olsun, yaslarla yönetilen her devlet cumhuriyettir. Çünkü kamu yararı ancak o zaman egemen olur ve kamu işleri ancak o zaman önem kazanır. Her yasal hükümet cumhuriyetçidir. ”

Görüldüğü gibi bu tanım “halkın yararı” kavrayışını içerirken demokrasi fikrini dışta bırakmaktadır. “Demokrasi” kavramı el yakan bir kavramdır, bir yandan “cumhuriyet” kavramına sıkı sıkıya bağlıyken öte yandan “cumhuriyet'’ kavramından daha sorunlu görünmektedir. Çelişki en başta şuradan geliyordu: yeni düzeni, sermeye düzenini getiren demokratik yönetimler değil doğrudan doğruya mutlakyönetimler olmuştu, feodal düzeni getirebilmek için mutlakyönetimin acımasız gücüne gereksinim duyulmuştu. Daha sonra bu mutlakyönetimler yeni düzene ayak uydurmadıklarından ve yaşama geçirdikleri sermayeci düzene ayakbağı olmaya başladıklarından yeni bir düzen gereksinimi duyurmaya başlamışlardı. Ortaçağ boyunca güçlerini feodallere kaptırmış hatta bazı yerde “tembel kırallar” diye anılacak kadar kendilerini düşmeye bırakmış olan hükümdarlar özellikle XV. yüzyılla birlikte yeniden güç kazanmaya başlamışlardı. XVIII yüzyılın ünlü filozofu Montesquieu yeni düzenin mutlakyönetimle geldiğini görmeyerek bir yazısında şunları yazar: “Charles VlI’nin ölümü fransız özgürlüğünün de sonunu getirdi. Bir anda bir başka kıral, bir başka halk, bir başka siyaset, bir başka sabır kendini gösterdi. Özgürlükten köleliğe geçiş öylesine büyük, öylesine kesin, öylesine çabuk oldu ki, bunun gerçekleşme biçimi de özgür bir toplum için öylesine yabancı, öylesine pis oldu ki, sanırsınız kırallığın üstüne bir taş düştü. ” Filozofun özgürlükten köleliğe geçiş diye algıladığı şey gerçekte feodal düzenden sermayeci düzene geçişten başka bir şey değildi. O dönemde yönetim biçimleriyle ilgili yorumlar da bir gariptir. Örneğin Montesquieu despotluk, mutlak yönetim ve demokrasi olmak üzere üç yönetim biçimi belirler. Ona göre despotluk korkuya, mutlakyönetim onura, demokrasi erdeme dayanır. Oysa mutlak yönetimler Ortaçağ’ın “onur” kavramını silip götüren koşulların savunucusu ve koruyucusu olarak yaşama geçmiştir. Demokrasilerin erdeme dayandığı konusunda da kesin bir bilgi yoktur. Filozofa göre demokrasi iyi rejimdir ama ancak küçük ülkeler için uygundur. Despotluk Doğu’nun büyük ülkelerine uygun düşer. O kendi ülkesi için mutlak yönetimi öngörür. Bütün bu söylediklerimiz bir düşünürün özellikle yakın geçmişin sorunlarını anlamaya ve çözmeye kalkarken ne büyük yanlışlar yapabileceğini, ne büyük çelişkilere düşebileceğini göstermektedir.

Ve bu tablo bize şunu gösterir: cumhuriyeti biraz geç biraz erken benimsemiş olan yeni yaşam düzeni ya da sermayeci düzen demokrasiye tam anlamında sahip çıkmamıştır. Daha önce de belirtmeye çalıştığımız gibi cumhuriyet yönetimde bir düzenlenme biçimidir, bir örgütlenme biçiminin adıdır; oysa demokrasi, transız siyaset adamı Pierre Mendes-France’ın diliyle söylersek “her şeyden önce hır düşünce biçimidir’'. O bir bakıştır, bir kavrayıştır, bir insan anlayışıdır. Yeni uygarlığa temel olacak bir bilinçlenmenin zorunlu sonucudur ya da öyle olacaktır. Demokrasi varolabilmek için cumhuriyet düzenini gerektirir (insanlar bugün Agora’ da toplanıp sorunlarını hep birlikte tartışamayacaklarına göre). Cumhuriyetin varlığı demokrasinin varlığını güvence altına almaz, buna karşılık cumhuriyetin gerçek anlamda cumhuriyet olabilmesi için demokrasi bilincine gereksinim vardır. Dünya bugünkü koşullarda içi demokrasiyle doldurulmamış ama adı cumhuriyet ya da ona benzer bir şey olan yönetimlerle doludur.

Nitekim önce insancı sonra aydınlanmacı düşüncelere koşut olarak gelişen “özgürlükçülük” fikrini uzun süre savunmuş olan sermayeci düzenler XIX. yüzyıldan sonra “iktisadi özgürlük” kavramını “siyasal özgürlük” kavramından ayırmak için çaba gösterdiler; iktisadi özgürlükleri egemen sınıf adına alabildiğine geliştirirken ve emekçi sınıflar adına alabildiğine kısıtlarken siyasal özgürlükleri iyiden iyiye daraltma hatta yoketme yoluna gittiler. Mutlak eşitlik fikrine dayalı bir özgürlükçülük sermayeci ve emekçi karşıtlığını ortadan kaldıracaktı. Mar,<: bu karşıtlığı gelecekteki sınıfsız yaşam adına yasallaştırdı, buna karşılık kimi düşünürler özgürlükçü ilkeleri olan sermayeciliği savundular ve sermayeci düzenin sakıncalarından arındırılması için çaba gösterdiler. Bugün sermayeci düzenlerde bireyin özgürlüğü ya da özerkliği gibi gördüğümüz şey sansürlerle, tehditlerle, kandırmalarla, çirkin ödüllendirme ve cezalandırma yöntemleriyle, yanlış bilinç oluşturma çabalarıyla, bireyleri birbirleriyle yarıştırmalarla ya da birbirlerine kırdırmalarla oluşturulmuş bir baskı düzeninden başka bir şey değildir. Bugünün cumhuriyetleri henüz özledikleri demokratik içeriğe kavuşabilmiş değildir. Bazı meşruti krallıklarda bazı cumhuriyetlerden daha çok demokrasi vardır. İçi demokrasiyle doldurulmamış olan cumhuriyetler birer oligarşik düzen olmaktan öteye geçemiyorlar. Bugünkü cumhuriyetler özellikle çokuluslu ortaklıklar adına iş gören düzenekler durumundadırlar.

Bizim cumhuriyetimiz sermayeci yaşam düzeninin belirleyici koşulları içinde oluşmuş değildir, feodal bir düzene tepki olarak kurulmuş değildir, yarı feodal bile denilmeyecek çok özgün bir toprak düzenine dayanan bir askeri imparatorluk düzenine tepki olarak ve bir Kurtuluş Savaşı’nı izleyen koşullarda kendini varetmiştir. Askeri imparatorlukların çoktan yokolduğu, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun bile hiçlikten başka bir şey olmadığı bir dönemde, ulusal devletlerin ortaya çıkıp özellikle cumhuriyet kılıfına bürünmeye başladıkları bir dönemde Osmanlı’nın varlığını sürdürmesi olanaksızdı. Tarih bilincinden yoksun bir takım kafalar iyice onarılmış ve özellikle göreneksel değerlerle desteklenmiş bir imparatorluk düzeninin bugün de sürebileceği inancı içinde olsalar da, askeri imparatorluklar dönemi çoktan bitmiştir, bundan böyle tekçi düzenden ya da askeri imparatorluktan ulusal devlete geçiş, ganimetten ve haraçtan yoğun üretime geçiş sözkonusudur. XVII. yüzyılda alman filozofu Leibniz’in Osmanlı İmparatorluğunu ortadan kaldırmak için ne gibi girişimlerde bulunduğunu bilenler bu imparatorluğun gerçekten çok uzun yaşamış ve dönemini çoktan bitirmiş bir imparatorluk olduğunu da anlayacaklardır.

Avrupa’da kurulan cumhuriyetlerin tersine bizim cumhuriyetimiz oldukça verimsiz bir kültür ortamında doğup büyümüş tür. Avrupa’da cumhuriyetler dönemini önceleyen uzun sürmüş bir Rönesans dönemi yaşanmıştır, orada cumhuriyetler kendileri açısından geleneksel bir dönüşüm koşulları toplamını temel almışlardır. Yeni kültür Avrupa’da önce Karolenjler’le, sonra kim ne derse desin skolastiklerle, daha sonra da asıl Rönesans’ın çalışkan ve gözüpek aydınlarıyla, daha sora da XVIII. yüzyıl aydınlarının çabalarıyla serpilmiştir. Avrupa’da cumhuriyetler kurmuş olan insanlar bu açıdan bizim insanımızdan çok daha şanslıdırlar, siyasal anlamda başarıya çok daha yatkındırlar. Bununla birlikte Avrupa’da da cumhuriyetler yeni bir yaşam biçiminin teknik ve kültürel ağırlığını kaldırabilme konusunda oldukça zorlanmışlardır.

Demek ki Avrupa aşağı yukarı beş ya da altı hatta yedi yüzyıllık bir ön hazırlık döneminden sonra yeni düzene geçmiştir. Oysa bizim için bir yüzyıllık bir geçiş dönemi bile sözkonusu olmamıştır. Öte yandan eski değerlerin yeni değerlere dönüştürülmesi ya da eski değerlerden yeni değerlere yumuşak bir geçiş yapılması gibi bir tutum da sözkonusu olamamıştır: yeniler eskilerde sürdürülecek herhangi bir değer olmadığını açıkça bildirmişlerdir. Yepyeni değerler oluşturmak düşüncesi ancak ve ancak dile kolay bir çabanın anlatımıdır. Bu yepyeni değerler oluşturmak eylemini Rönesans’ın çalışkan aydınları büyük ölçüde gerçekleştirmişlerdi, ancak bizde böylesi bir atılımı sağlayacak dinamikler de yoktu. Aydınımızın işi Rönesans’ı yaratmış olan aydının işinden biraz daha zordu: Rönesans’da aydınlar gene de kendilerinin olan, unutulmuş da olsa kendilerinden bir şeyler taşıyan eski değerlere başvurmak zorunda duymuşlardı kendilerini, bizim aydınımız yeniyi kurabilmek için kendisine oldukça yabancı değerleri geliştirmekle yükümlüydü, böylesine zor bir işin başına geçmişti ya da geçmek zorunda kalmıştı.

Avrupa’daki gelişimler genellikle devrim diye anılmazken bizim yeni yaşam koşullarını oluşturma çabamız devrim diye nitelendirilmiştir, çünkü bir şeyleri birdenbire geliştirmek bir zorunluluk olarak kendini göstermiştir. Bir başka deyişle, Rönesans’ı olmayan bir ulus yeni’ye geçişini elbette bir devrimle sağlayacaktı. Oysa biz biliyoruz ki devrimler de esinler gibi uzun sürmüş görünmez süreçler boyunca gerçekleşen ve su yüzüne birdenbire çıktığı için bir çırpıda gerçekleşti diye düşünülen oluşumlardır. Bu yüzden dar bir zaman aralığına yerleştirilmek istenen değişimler istenildiği kadar verimli olamamıştır. Yeni düzene uyarlanabilmek ya da yeni düzeni kurabilmek için dünya kültür değerlerini kavrayabilecek ve yaşama geçirebilecek yetkin bilinçlere gereksinimimiz vardı. Biz bu gelişimi tam anlamında sağlayamadık. O ara anladık ki bir yerden büsbütün başka bir yere sıçramak insan doğasına temelden aykırıdır. Tarihsel olguları gözlemlediğimiz zaman büyük değişimlerin çok uzun süreçler boyunca gerçekleştiğini görürüz. Epiktetos “Hiçbir büyük kendini bir çırpıda yaratamaz’' der.

Evet, Rönesans’ın aydınları çalışkanlıklarıyla ünlüydüler. Onlar uzun sürmüş ve genel olarak bir verimsizlik dönemi diye kavranılan bir durallık döneminin koşullarını bitmez tükenmez çabalarıyla verimli kılmayı bildiler ve insanlık için yeni bir atılım dönemi oluşturdular. Onlar Ortaçağ boyunca unutulmuş olan eski değerlere yönelip yeniyi o değerlerden kalkarak kurabilmek için geceyi gündüze katmışlardı. Bizim aydınımız aynı çabayı göstermedi, içi boş kalıp-sözlerin arkasına gizlenerek kötü günleri geçiştirmeye baktı. O yüzden kendisinden beklenilen pekçok şeyi olduğu gibi yeni bir kültür atılımı yaratma işini de gerçekleştiremedi. Bugünkü kültür sorunları, kültür dünyamızda bugün karşılaştığımız açmazlar bu çerçevede ele alınmadıkça giderilemez. Yeni kültür değerlerini tam anlamında özgür bilinçler, kendini özgür kılmış bilinçler yaratacaktır. Tutsak bilinçler, kendilerinin ve başkalarının tutsağı olan bilinçler değer yaratmakta her zaman eksik kalacaklardır. Bizim yeni kültürümüz bilgi ve ahlak açısından yetkinleşmiş bireylerin ürünü olacaktır.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe