Felsefe

 

 

 

Çin Ve Grek Felsefeleri Ve Tarih İçindeki Yerleri

M. Mae Bowers


Yaşadığımız çağ spekülatif batı felsefesi çağı; fakat bugün onun sonuna yaklaşıyoruz. Şafağı atan yeni çağ başlangıçtaki spekülasyonun sona erip düşüncemizin sağlam ve sistemli hale geleceği, toplum ve siyaset kurumlarımızın benzer şekilde bir düşünceyi takip ederek istikrar bulacağı bir çağdır. Bu cesur ifadelerin doğruluğu açık değildir, çünkü hadiselere o kadar yakın yaşıyoruz ki onları dosdoğru ve bütün yönleriyle göremiyoruz. Fakat bu ifadeler tarihte daha önce gerçekleşmiş önemli olaylar üzerine oturmakta ve bu deneme kısmen bu olayları vuzuha kavuşturmaya çalışmaktadır.

Vico, Spinoza, Descartes, Hobbes, Locke, Montesquieu, Hegel, Comte, Spencer, Schopenhauer, Nietzsche, Marx, Bergson, Croce felsefedeki önemli isimlerimizden bazılarıdır. Muhtemelen gelecekte de bunlara birkaç yeni isim eklenecektir. Belki de gelecek dikkatini bu teorileri tartıp değerlendirerek uygulamalarını hem geçmiş tarihte, haldeki olguda, hem de müstakbel eğilimlerde göstermeye çalışan eklektiklere ve sosyal siyaset uzmanlarına yöneltecektir. Croce'nin eserleri şimdiden bunun belirtilerini göstermektedir, Spengler, Pareto, Ortega, Sorokin ve hepsinden önemlisi Toynbee'nin eserleri de keza böyledir. Lenin ve Wilson'ın gösterdiği üzere büyük devlet adamları Augustus, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius çok gerilerde değildir.

Şimdi sona ermekte olan çağın başladığı 17. yüzyıldan beri uygar dünyamız birbiriyle yarışan ve çarpışan birçok devletten müteşekkildir, aynı şey Çin ve Grek dünyasında karşılık gelen büyük felsefe çağı, Konfüçyüs ve Sokrates dönemi için de doğruydu. Her üç çağ da felsefi temellere sahip yeni, kimi zaman eski usullerin / düsturların görülmedik idealistlikte bir coşkuyla savunulduğu veya siyasete tatbik edildiği çağlardı. Filozoflar insanları ideal bir yönetim tarzı altında toplayabilecek ahlaki ilke arayışı içindeydiler ve aslında bu ilkelerden bazıları az veya çok derecede, az veya çok başarıyla, kısa bir dönem için, birçok veya birkaç yerde hayata geçirildi. Felsefi çekişme uluslararası yarışmayı zorunlu kıldı. Konfüçyüs Çindeki hiçbir eyaletin önerilerini benimsemediğinden acı acı yakınıyordu. Buna mukabil Klasik Grek devletlerinden bazıları neredeyse Platonikti. Nitekim çağımızda da Locke, Marx ve Spengler'in düşüncelerini takip eden devletlerle karşılaşıyoruz.

Fakat gerek filozoflar gerek halklar gerekse her ikisi açısından karmaşık bir başarısızlık unsuru geçmişte de günümüzde de mevcuttur. Faşistler bugün Spengler'in öngördüğü türden bir devletin ideal bir yönetim tarzı olduğunu içtenlikle düşünüyorlar mı? Peki dürüst Ruslar çeyrek yüzyıl onu gerçekleştirmeye çalıştıktan sonra Marksizm hakkında ne düşünüyorlar? Peki ya "demokrasi"nin geleceği? Veya bu bakımdan nedir "demokrasi"? Eğer demokrasi Batı toplumu için ideal yönetim tarzı ise mevcut savaş [U. Dünya Savaşı] sona erdikten sonra dünyanın sulh ve sükûneti için öngördüğü çare nedir? Burada bu soruları cevaplandırmak için teşebbüste bulunulmayacaktır, bunlar felsefe çağının sonuna doğru sunduğu usul veya düsturlar için insanların coşkularını kaybettiklerini, sonuçlarıyla hatta sönük biçimde dahi tatmin olmadıklarını ihsas etmek amacıyla burada ifade edilmiştir yalnızca. Karmaşık başarısızlık işte bu fenomende açık ve belirgin hale gelmektedir. Burada ele alınıp incelenen iki tarihi örnekte—belki de tarihin göstereceği en önemli örnekler—savaş makineleri uygarlık mücadelelerinin sonunu getirir. Orta ve doğu Çin'in uygar devletleri, tıpkı Grek şehir devletleri gibi, uygarlığa en kayda değer katkısı bir güç siyaseti kapasitesi ve sert kanunlar külliyatı oluşturup hayata geçirme yeteneği olan Leviathanların önünde düşer.

Yine de bu başarısızlık sadece felsefe çağının mücadelelerinin beklenmedik sonucunda aranmamalıdır. Bu böyle bir çağın başlangıcında örtülü olarak mevcut görünür. Felsefeler bu başarısızlığa bir itiraz olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim Taocular Çin'de toplumdaki yozlaşma ve çöküşün etkilerinden bir kopuşu temsil ediyorlardı. Onlar dünyadan el etek çekmeyi ve ilkel topluma geri dönüşü vaaz ediyorlardı. Öğretilerinin yaygınlaştırılmasına dönük her türlü çabaya karşı koyuyorlardı, çünkü onlar için bu tür çabalar beyhude ve hatta zararlıydı. Onlar sadece bilgenin kendini Tao'yu araştırmaya vermesiyle ve ortaya koyduğu güzel örnek yoluyla insanların kendisini takip etmesiyle ilgileniyorlardı. Örgütlenmiş toplum kendi bünyesinde kaçınılmaz / önüne geçilmez kötülükler barındırıyordu ve ıslah ya da düzeltme çabaları beyhudeydi. Bu ziyadesiyle özel bir felsefeydi çünkü ancak bilge Tao'ya ulaşabilirdi; bu sebepten ötürü sıradan insanlar arasında pek revaç bulmamıştı. Taocular insanların işlerine fülen katılmanın bir kıymetinin olmadığını, hayırhah faaliyet için faaliyette bulunmamanın [hareketsizliğin] tercihe şayan olduğunu savunuyorlardı ki bu bizatihi o dönemde işlerin gidişatı hakkında bize ipuçları sunan bir belirti olarak görülebilir. Temel eserleri, Tao Te Ching, bu hareketsizlik ilkesini açıklayan birçok misal verir. Buna göre bir sürahinin değeri etrafını sardığı boş alanda yatar ve bir tekerleğin faydası tekerlek kasnağı veya parmaklarında değil fakat tekerlek poyrasının sardığı boş alana dayanır.

Taoculuk mistik bir inançtır ve ancak felsefi bir tabiata sahip ve aynı zamanda örgütlü toplum için müşterek olan her türlü tasa ve insani sorumluluktan azade olanlara faydalı olabilir. Varlıklı veya fevkalade okumuş ve bilgili olan Çinliler her türlü dünyevi tasa ve kaygıyı bir kenara bırakıp bir dağa çekilebilirlerdi fakat insanların büyük çoğunluğuna bu felsefenin sunacağı pek az bir şey olabilirdi çünkü hayatlarını idame ettirebilmek için hareket zorunluluğu [ Neticesi itibariyle hayırlı sonuçlar doğuran.] her daim önlerindeydi ve her türlü dünyevi faaliyeti terk eden bu düşünce sisteminden çok az rehberlik görürlerdi. Toplumu yeniden örgütlemenin yolunu arayan Çinli devlet adamları ve yöneticiler de Taoculuğu reddetti, çünkü o örgütlü toplumu kötü bir çözüm yolu olduğu için mahkûm ediyordu.

Taocu okul Grek düşüncesinde hemen hemen aynı dönemlerde ortaya çıkmış olan Stoacı okula çok benzer. Stoacılar için hayat tarzı, Marcus Aurelius tarafından ifade edildiği şekliyle, tabiat kanunlarıyla uyum içindeki faaliyete dayalı basit bir hayattı. Bu da yine ancak seçkin bir zümre için tasarlanmış bir düşünme sistemiydi. Stoacılığın vazettiği görüşler bütün insanlar için tatbik imkanı olmayan görüşlerdi, çünkü Stoacılar tabiata uygun faaliyette bulunabilmenin yegane yolunun tabiat kanunlarına dair eksiksiz bir bilgi sahibi olmak olduğunu savunuyordu, böyle bir şey de ancak okumuşlar için mümkündü. İki sistem arasındaki en önemli farklılık toplum hakkındaki görüşlerde kendini gösterir. Taoculuk toplumu mahkûm eder ve iyi hayatın toplum dışında yaşanmasını savunur, buna karşılık Stoacılık böyle bir hayatın toplum içinde, ama aynı zamanda kişinin kendi içine çekilerek yaşanması gerektiğini savunur. Belki Stoacılık Grek siyaset felsefesiyle bu noktada uzlaşır. Grekler uzun yüzyıllar boyu yüksek derecede örgütlü toplulukları tecrübe etmişlerdi ve bir topluluk içinde yurttaşlık belki de Grek ihtirasının doruk noktasıydı. Stoacılık Grek şehir devletinin çöktüğü esnada ortaya çıktı fakat Grek düşüncesi hala temelli olarak toplumsaldı; bu sebepten ötürüdür ki başarılı olmayı uman herhangi bir düşünce sisteminin öğretisi içinde örgütlü toplumda birey ve onun başka insanlarla ilişkileri ve yükümlülükleri üzerine belli bir vurguyu içermesi zorunluydu. Bu iki okulu ortaya çıkaran siyasi şartlar da birbirine benzerdi, çünkü Stoacılık geliştiğinde İskender küçük Grek şehir devletlerini silip süpürmüş ve oradaki hayatla ilgili bütün kadim felsefe ve din biçimleri işlevsiz hale gelmişti; dolayısıyla eski şehir devletlerinden daha geniş topluluklarla ilgili düşünceler geliştirmek bu yeni öğreti için zorunluydu; Stoacılıktaki evrensellik fikrinin de temeli budur. Taoculuk Savaşan Devletler döneminde ortaya çıktı. Bütün gelenekler, ahlaki düsturlar ve ananevi ayinler ve merasimler terk edilmişti. Şu halde kendini hissettirmeye başlayan kargaşa döneminde güvenli kılavuzlar olacak yeni davranış kalıpları geliştirmek her iki okul için de bir mecburiyetti. Halkının temel fikirlerine daha yakından bağlı olan Stoacılığın daha geniş bir tesir sahası olacak, buna karşılık halkının temel görüşlerinden daha fazla ayrılmış olan Taoculuk buna rağmen daha uzun ömürlü olacak ve genellikle köklü bir değişim.için bir araç olarak hizmet edecektir.

Tatbikattan uzak idealizmine rağmen Taoculuğun kökleri Çinlilerin bariz niteliklerinden birinde, sabırlı dayanma gücünde bulunur. O her zaman Çinlilerin kılı kırk yaran düzenlemelerden hoşlanmama ve doğrudan ilgilerini çekmeyen bütün işlerden düşünsel bakımdan uzak durma eğilimlerine hitap eder. Hatta Çin'de büyük bir başarıyla karşılaşmasa bile Taoculuk bir felsefe okulu olmaktan çıkıp popüler bir dine dönüştükten çok sonra, aile bağlarının ve kamu görevlerinin değerini yadsıyan, tefekkürü ve katılmamayı / karışmamayı ön plana çıkaran bir sistem arzusu varlığını sürdürdü. Nitekim Budacılığın Çin'de kazandığı başarı Taoculuğun Çin ruhiyatında dünyadan el etek çekme fikrini yerleştirmiş olmasından kaynaklanır.

Konfüçyüs esas itibariyle bir siyaset düşünürüdür ve onun bütün öğretisi döneminin bu gevşek ruhuna karşı bir tepkiydi. Anaya babaya saygı, ana baba katilliğinin görülmedik bir şey olmadığı bir çağda vazediliyordu. Krallıkları Göğün Oğlunun ellerinden zorla almaya çalışan muhteris soylulara Konfüçyüs sadakati öğretiyordu. İnsanların eski kurbanları ihmal ettiği ve silahşörlük kurallarını hiçe saydığı bir vasatta merasimler ve ayinler yüceltiliyordu. Bunlar sırf kendileri için kendilerinden ötürü yüceltilmiyordu, büyük bilge bunların yerine getirilmesiyle remz haline getirilenin iç erdem olduğunu söylüyordu. Katı davranış kuralları gerekliydi, çünkü bu iffetsizlik ve ahlaksızlığın yaygın olduğu bir dönemdi, hatta prensler bile ensest suçu işliyorlardı.

Konfüçyüsçüler dünyayı altın çağın erdemlerine geri dönüşle ıslah etmeye çalışıyorlardı. Dünyada bozulan şeyleri yoluna koymanın tek yolu kadim zamanların erdemlerine geri dönmekti; bu sebepten ötürü kadim zamanların edebiyatına özel bir kıymet verildi ve muhafaza altına alındı. Onlar hakiki mürtecilerdi çünkü geçmişin, mevcut ve müstakbel her toplumun örnek alması gereken modeli içinde barındırdığına sarsılmaz bir inançla inanıyorlardı. Konfüçyüs eski zorbaların veya ilerlemeci mutlakıyetçilerin savundukları şekliyle güç ve şiddetle yönetim yerine erdemle yönetim teorisini savunuyordu. Konfüçyüsçüler yönetimin halk arasındaki rekabete karışmaması gerektiğini teklif ediyor ve ahlakın hukukun temeli olması gerektiğini kesin bir dille ifade ediyorlardı.

Konfüçyüs öğretisinin Çin halkının hakiki karakterinin gerçekçi bir değerlendirmesi üzerine oturduğuna inanmak kolaydır ve aynı zamanda bu öğreti Çinlilerin ruhunda doğal olarak pek iyi gelişmemiş nitelikleri çok güzel uyarıp teşvik eder. Konfüçyüs hemşerilerinin tarafgirliğinden mustarip ve müştekiydi, döneminde neredeyse kaybolmuş olan evlatların itaatkarlık ve sadakat erdemlerini ön plana çıkarıyordu. Çinliler çocuklara doğal olarak düşkün ve müşfik ve aynı zamanda disipline karşı oldukları için, Konfüçyüs gençlere yönelik bugün bize haşin görünebilecek katı bir terbiye ve eğitim programı hazırladı fakat böyle bir programın önemle üzerinde durulmamış olsaydı gençlerin mahıv ve ziyan olması kaçınılmazdı. Sadakat ve kamu hizmeti soyluların en başta gelen erdemleri olmamış olsaydı kabile ve ailenin bencil çıkarları devlet için ölümcül hale gelirdi. Konfüçyüsçüler ideal insanın ihtiyatlı, halim ve kendine hakim olması gerektiğini o kadar iyi öğrettiler ki bugün biz Çinlilerin karakterinin doğal olarak bu idealle uyum içinde olduğuna inanmakta hiçbir güçlük çekmiyoruz. Konfüçyüs bunların bütün insanlar için doğal olarak kolay olduğundan dolayı değil fakat her tarafta insanların ahlaki erdemlere aldırış etmeksizin yaşadığını gördüğü için bu şeylere büyük önem atfediyordu. O toplumsal düzenin çökmekte olduğunu ve insanların yeni ve daha az ulvi davranış ilkeleri ve ahlak prensipleri benimsediklerini gördüğü için geçmiş çağlara ait VVu'nun ve Yao ve Shu'nun erdemlerini zikrediyordu.

Çin düşüncesinde Konfüçyüs'ün yeri bir ölçüde Sokrates'in Batı Avrupa düşüncesindeki yerine benzer. Her iki durumda da düşünce sistemi kurucunun hayatta olduğu süre içerisinde hayata geçirilme imkanı bulmaz ve akıbetleri büyük ölçüde kurucunun kişiliğine bağlıdır. Her bir kurucunun belli sayıda takipçileri oldu ve daha sonra her iki felsefe de, bugün bizim elimizde olduğu haliyle, bu takipçilerden bir yanda Mencius'un, diğer yanda Platon'un sistemleştirme çabalarının bir sonucudur. Her bir okul kendi bölgesinde düşünceyi teşvik etti ve başka okulların doğumuna vesile oldu, bunlar temel okulla kimi zaman uyum içinde kimi zaman ihtilaf halindedir. Belki daha sonraki Çin okulları Konfüçyüs'e Grek okullarının Sokrates'e bağlı olduğu kadar bağlı olmadı. Platonculuk, Aristotelesçilik, Stoacılık ve Epikürosçuluk—bunların hepsi de Sokratik geleneğin kısmi türevleriydi. Bu daha sonraki Grek sistemlerinin her biri farklı bir İyi fikrine sahiptir fakat hepsi de iyi bir insan örneği olarak Sokrates'e işaret eder. Konfüçyüs felsefesinin nihayetinde diğer bütün Çin düşünce okullarını beslemiş olması, bütün bu Grek düşünce okulları yan yana gelişmiş olmasına karşın, bu iki temel sistemin iki toplum içindeki yerinde bir farklılık oluşturur. Dolayısıyla bu karmaşık etkenler herhangi bir batı sisteminin Konfüçyüsçülükle tam olarak mukayese edilmesini güçleştirir.

Hem Sokrates hem Konfüçyüs iyi teşkilatlanmış bir devlet yapısı için ahlak ve siyaset birliğinin gerekli olduğunu vurgular. Sokrates'in müspet felsefe yapma tarzı münhasıran ahlaki bir karaktere sahiptir—münhasıran erdemin doğasına dair bir araştırmadır. Bununla beraber Sokrates'e göre erdem bilgi, bilgelik, derin kavrayış ve seziştir; erdem artık doğuştan veya mekanik olarak elde edilen bir güç veya kabiliyet değildir; erdemli bir eylem ilgili olduğu şeylere; şekillendiği amaç, araç ve sınırlara dair açık bilinçli bir algıdan neşet eden bir eylemdir. Bu görüş bütün erdemlerin özdeşliğini, ve erdemin öğretilebilirliğini öngörür—ki bu sayede evrensel anlamda insani bir şey, herkesin eğitim ve uygulamayla elde edebileceği bir şey haline gelir.

Konfüçyüs için erdem eski zamanların örf ve uygulamalarına geri dönüşte bulunur. Bütün ayin ve merasimlerin yerine getirilmesi suretiyle erdemli yaşama alışkanlığı elde edilir ve sembolleştirilir. Bu dini merasimlerin yerine getirilmesi erdemin gerekliliğini, hem onu yerine getirenlerin hem bu yerine getirmeyi seyredenlerin ruhunda en mutena köşeye yerleştirir. Dolayısıyla Sokrates gibi Konfüçyüs de erdemin herkese öğretilebileceği fikrindedir.

Bu kurucuların her ikisi de erdemin bütün insanlar için ortak bir şey olduğunu öğretti. Ve herkes için ortak olduğundan ötürü de yönetim Sokrates'e göre "filozof krallar"ın, bilgelikte üstün olan kimselerin—çünkü bilgelik erdemdir—ellerine bırakılmalıydı. Bir siyasi ahlak öğretmeni olarak Konfüçyüs yönetimin bireyler için geçerli olan aynı ahlaki kurallara tabi olduğunu vurgular. Ahlakı siyasetten ayırmaz ve erdemli yönetimin iyi toplum hayatına ulaşmanın en güvenli yolu olduğunu bildirir. Ayrıca erdemli yönetim insana en yakın yönetim olduğu için devletin asli gayesine ulaşmanın en kolay yoludur, çünkü erdemli bir yönetim insan tabiatıyla mükemmel ahenge yaklaşan bir yönetimdir. Erdemli yönetim en doğal yönetim olduğu için aynı zamanda en evrensel yönetimdir, çünkü insan tabiatı her ne kadar farklı gelenek, kültür ve mizaçlara bürünse de bütün insanlarda birdir.

Bu özel nokta Platon'un sistematik düşüncesinde daha belirgin biçimde ortaya çıkar. Devlette Muhafızların, bilgelik bakımından üstün olanların elinde olan ideal yönetim tarzını ana hatlarıyla ortaya koyar. Konfüçyüs gibi Platon da erdeme uygun yönetimin hükümetlerin erişmeye çalışmaları gereken mefkure olduğunu söyler ve böyle bir yönetim kötülüklere izin vermeyecektir, çünkü erdemli bireylerden oluşan bir devlete hiçbir kötülük bulaşamayacaktır. Platon'a göre yönetimin dizginlerinin en bilge kişinin elinde toplanması gerekir; Konfüçyüs'e göre o, ayin ve merasimleri icra sanatlarında hüner ve maharet sahibi birisi olmalıdır, çünkü o karakterinin tabiatını onun sayesinde sembolleştirir ve belirtilerini dışa vurur.

Hem Konfüçyüs'ün hem Platon'un bütünün parçalarından fazla olduğunu kabul etmemiş olması yeterince tuhaf görünür. Platon'un bu konudaki kanaati nispeten açıktır çünkü onun Devlette ortaya konulduğu biçimiyle ideal devleti (görünürde) farkında olunmayan, devletin efhosunun onun uzuvlarının ethosunun hülasası olduğu varsayımı üzerine oturur görünür. Bizzat Devlet bireyin ruhunu tekamül ettirme, devleti tekemmül ettirme amacıyla yazılmış bir incelemedir, çünkü devlet "büyük ölçek" bireyden başka bir şey değildir. O bu öğretide devlette bulunan şeyin bireyde de bulunması gerektiğini ileri sürer; zira başka türlü devletin ferdi uzuvları dışında devlete herhangi bir şey nasıl girebilir? Kral ve bireyler tarafından sembolik törenlerin icra edilmesi üzerindeki ısrarıyla Konfüçyüs'ün öğretisi de büyük ölçüde aynı sonuca ulaşır. Konfüçyüs bireylerde erdemin geliştirilmesiyle devletin de buna uygun olarak sınırlanacağını bildirir. Bu ustaların bu konulardaki tartışmaları önemlidir fakat yeteri kadar ileri gitmezler.

Onlar topluluk faaliyetinin önemini asgari düzeye indirmiş görünürler. Erdemli bireylerden oluşan bir devletin gelişmiş bir devlet olmasının daha muhtemel olduğunu, ama buna karşılık erdemli bireylerin varlığının kendi başına zorunlu olarak böyle bir devletin mevcudiyetini temin edemeyebileceğini kabul ederler. Hepimizin bildiği öyle insan grupları vardır ki kendi başına alındıklarında zarif ve soyludurlar ama bir araya geldiklerinde oluşturdukları topluluk, faaliyetleri itibariyle tanınmaz haldedir. Konfüçyüs ve Platon'un öğretileri bakımından bireycilik, daha az gelişmiş toplumların ayırt edici özelliğidir; dolayısıyla belki de ne Grekler ne Çinliler insan tabiatını yeterince anlamış ve müşterek faaliyetin ferdi faaliyetlerin toplamından daha fazlası olduğunu idrak etmişlerdir.

Nasıl ki muhtelif Grek düşünce okulları Platon'un öğretisine geri dönmüşlerse Konfüçyüs'ün aşırılıktan uzak takipçileri de Mencius'un öğretisine geri dönmüşlerdir. Her ikisi de insanın özü itibariyle iyi olduğunu ancak eğitim eksikliği sebebiyle kötü yollara tevessül ettiğini öğretti. Konfüçyüs'ün öğretisi sadeliğiyle içinde bütün Batı sistemlerinin unsurlarını barındırır ve Çin toplumunun bütün yapısına rengini verir; devlet Konfüçyüsçülüğün kabulünden itibaren askeri bir güce veya hukuki cezai müeyyidelere değil her zaman manevi bir otoriteye dayandı ve daha sonraki hanedanlıklar iktidara erdemleri yeterli olmadığında geri çekilmesi mukadder olan Göğün himayesi sayesinde buna sahip olduklarını inkar etmediler. İnsan tabiatı itibariyle iyi olduğundan erdemli olmak için sadece eğitilmeye muhtaçtı ve gençlerin doğru eğitimi bilginlerin en başta gelen vazifesiydi. Yöneten sınıf adalet teşkilatının yakışıksız muamelelerine veya onur kırıcı davranışlarına maruz bırakılmazdı, bunlar aşağı sınıftan ve eğitimsiz kimselerle sınırlanmıştı.

Bir felsefe olarak Konfüçyüsçülük yirmi beş yüzyılı geride bırakmıştır. O günün toplumsal ve siyasal şartları bugünün şartlarından çok farklıydı; bu sebepten ötürü Konfüçyüs ve takipçilerinin düşüncelerinin çoğu modern toplumda kabili tatbik değildir. Bununla beraber Konfüçyüsçülüğün gerek Çin halkının siyasi teşkilatlanmasının şekillenmesinde gerekse siyasi psikolojilerinin gelişmesinde büyük etkisi olduğu bir vakıadır. Batı sisteminin ne derece mükemmel olduğu meselesi bir tarafa, yeni Çin'in teorik temelleri zorunlu olarak kendi kaynaklarından çok Batıdan devşirilmeyecektir. Batıcılar sistemlerinin eksiklerinin farkındalar ve geliştirmenin yollarını arıyorlar, ve Çin eğer dünyaya katkıda bulunacak herhangi bir şeye sahipse Konfüçyüsçülük onun küçük bir parçası olmayacaktır.

En son ortaya çıkan Hukukçular okulu [fa chia, veya fajia] kelimenin gerçek anlamında bir felsefe okulu değildir; insan davranışı ve toplumun yeniden yapılanması için ahlaki bir temel aramaz çünkü insanın tabiatı itibariyle kötü olduğu fikrini kabul eder. Hukukçular katı gerçekçiler okulunu temsil eder, filozof olmaktan çok devlet adamıdırlar ve savaşları başarılı bir şekilde sürdürme gibi özel bir amaçla toplumu yeniden örgütlemeye çalışırlar, Li'nin[1] gelişmekte olan Çin toplumuna disiplini kabul ettirecek kadar güçlü olmadığını savunurlar. Yasayı yönetimin dayanması gereken gerçek ilke olarak yüceltirler. Yasa milletin kaderi hakkında son sözü söyleyen olmalıdır. Ch'in'in Hukukçu vekilleri yönetimi ele geçirdiklerinde nazariyelerini tatbik etme imkanı buldular ve bu eski Çin eğitimi için ölümcül oldu.

Grek felsefesi tarihinde benzer bir düşünce sistemine rastlanmaz. Grek toplumunun böyle bir sistemi geliştirmedeki başarısızlığının izahı en iyi her iki toplumda ailenin yeri ve konumu karşılaştırılarak yapılabilir. Çin toplumu her zaman, hatta yüksek bir kültüre erişirken bile, aile dayanışmasına o kadar bağlıydı ki daha yüksek kurumların çoğu nispeten gelişmemiş durumdaydı; bu sebepten ötürü çöküşleri çok kolay oldu. Dolayısıyla Savaşan Devletler döneminde Hukukçular devrimci bir hüviyete sahiptiler ve kanaatlerine göre Çinlilerin o zamana kadar yeterince dikkat göstermediği daha yüksek kurumlar açısından doğrudan çareler öneriyorlardı. Buna karşılık Grek toplumu her zaman doğrudan ve geniş ölçüde yasa ve düzene bel bağladı, dolayısıyla felsefi bakımdan reformcu sayılabilecek herhangi bir okulun bu açıdan bir çözüm önermesi devrimci nitelikte kabul edilemezdi. Fakat böyle bir okulun ortaya çıkmasını, yani Roma hakimiyetinden önce daha da belirgin biçimde engellemiş olan Grek dünyasının kendine özgü şartlarıydı. Çin'den farklı olarak Greklerin etrafı ileri düzeyde gelişmiş başka devletlerle sarılmıştı ve Savaşan Devletler döneminde olduğu gibi, Çin'in gerilemesine benzer şekilde Grekler de gerilemeye başladığında derhal bu civar devletlerin saldırısına uğradı.

Mamafih Çin'deki Hukukçuların düşünce ve siyasetiyle Romalıların hukuka yaslanmaları arasında gerçek bir benzerlik vardır, çünkü Romalılar nihayetinde Helen dünyasının tarihinde Ch'in'li Hukukçu devlet adamlarının Çin toplumunda oynadığı birleştirici rolünü oynadılar. Bu karşılaştırma esas itibariyle bir karşıtlaştırmadır. Belki bu ikisi arasındaki yegane benzerlik hukukun önemi üzerindeki ısrarlarıdır. Kuşkusuz Çinlilerin hukuk veya yasa fikri nazariyeden, yani insanın tabiatı itibariyle kötü olduğu temel varsayımından doğmuştur. Fakat batı düşüncesinde çok daha sonra ortaya çıkan Romalılar hukuka tamamen pratik mülahazalarla, yani çok çeşitli unsurlardan oluşan imparatorluğu bir arada tutma yolu olarak başvurmuşlardır. Çinlilerden farklı olarak Batıda insanlar hukuk ve düzene karşı nefret veya hoşnutsuzluk duymuyorlardı. Dolayısıyla Roma hukuk ve düzen geleneği batı toplumuna Çin toplumunda Hukukçuların geleneğinden daha müspet bir tarzda nüfuz edebildi.

Hukukçular ana gayelerinde, her rakip öğretiyi sürekli baskı altında tutma girişiminde başarısız oldular ve neticede başkalarının başına gelmesine vesile oldukları aynı akıbeti paylaştılar. Nihai zafer Konfüçyüsçülüğün oldu, daha sonra Konfüçyüsçüler tarafından geliştirilen yönetimin himaye ve desteğini tek başına hak eden tek ortodoks öğreti fikri eski hukukçular okulundan geri kalan tek kalıntı oldu.

Çin düşünce sistemlerinin belki de en az müessiri ama ahlaki bakımdan eski Çin okullarının tümünün en İnceliklisi olan esas ve usulleri vazeden Mozi'nin öğretisidir. Mozi ve takipçileri dünyanın kötülükleri için çarenin evrensel sevginin, feodal toplumda dışa vurulduğu şekliyle dar bir kabile sevgisi değil, fakat aile ve devletin sınırlarını aşan herkese eşit sevginin yaygınlaştırılmasında yattığına inanıyorlardı. Savaşı bütün suçların en büyüğü olarak mahkûm ediyorlardı ve dünya çapında sevgiye dayanan bir krallığın arayışı içindeydiler. Mesih'ten beş yüz yıl kadar önce vazedilmiş olan bu sistem bir kurtarıcı düşüncesi ve iyiler için ölümsüzlük, kötüler için ebedi mahkûmiyet inancı dışında fülen Hıristiyanlığın bütün ayırt edici öğretilerini içinde barındırıyordu.

Mozi'nin öğretisindeki bu evrenselliği doğuran şartlar Helen dünyasındaki beynelmilellik fikrini besleyen şartlarla aynıydı. Eski sadakat bağlarının zayıflayıp kaybolduğu bir toplumda yenilerin ortaya çıkması ve onların yerini alması bir zorunluluktur. Büyük İskender Grek şehir devletlerine boyun eğdirdiğinde Stoacılar genişleyen Helen toplumu için geçerli olabilecek yeni sadakat bağları bulma göreviyle karşılaşmışlardı; Stoacıların evrensellik ülküsünün arkasında yatan budur. Çin'de ulusal devletlerin çöküp parçalanmaya başladığı Savaşan Devletler döneminde Mozi ve takipçileri de öğretilerinde bir kabile veya devletin dar sınırlarını aşan bir birlik bağı geliştirmeye çalışıyorlardı; Çin düşüncesindeki evrensellik eğiliminin arkasında yatan da budur.

Bir dini felsefe türü olarak Mohizm'in 6. yüzyıl Grek dünyasında Orpheus ismi etrafında şekillenen mistik bir inanç biçimiyle ortak pek çok yönü vardır. Orpheusçuluk tıpkı Mohizm gibi serbest bir dindi ve toplumsal yapıdan bağımsızdı. Gerek Çinliler gerek Grekler arasında toplumsal bağ, dayanışma duygusu kan bağıyla birbirine bağlı olan topluluğun sınırlarının ötesine geçmişti; daha ötesi yabancı addediliyordu. Her iki toplumda, her ikisi de sınırları aşan ve akrabalık bağlarını asgari düzeye indiren öğretiler vazeden bu düşünce sistemlerinin ortaya çıkışı çok belirgin sonuçlar doğurdu. Bütün insanların kardeş olduğunu vazeden bir öğretinin vazedilmesi eski dayanışma fikrini eski sınırlarından kurtardı ve onu bütün insanları hatta bütün canlı varlıkları içine alacak kadar genişletti. Kişinin kan bağıyla bağlı olduğu yakınlarına sadakat her iki toplumda da bütün insanları sevmek anlamına geldi. Kan bağına dayalı eski dayanışma fikri beraberinde herhangi bir üyenin fül ve davranışlarının sorumluluğunun kan bağıyla birbirine bağlı topluluğun diğer bütün üyeleri arasında yayılmasını getiriyordu. Bu uygulama Çin'de belli bir ölçüde geçerliliğini korudu, çünkü Çin'de aile konumunu muhafaza ediyordu, halbuki Grek dünyasında Hıristiyanlık Orpheus'un öğretisine benzer görüşler vazederek ortak sorumluluk fikrine farklı bir yorum kazandırmış oldu.

Bu iki sistemin önemiyle ilgili bir karşılaştırma yapmak zordur, çünkü Orpheusçuluk Grek tarihinde çok erken bir tarihte ortaya çıkarak neredeyse tamamen karanlığa gömülmüşken Mohizm Çin tarihinde daha sonraki bir aşamada sahneye çıkarak geleneksel Çin düşüncesinden tam bir kopuşu temsil eder. Hıristiyanlık öğretilerinin Karanlık Çağda egemen olması ne kadar mümkünse Savaşan Devletler dönemi gibi bir çağda Mohizmin ideallerinin hayata geçmesi de ancak o kadar mümkündü. Mozi’nin öğretisinin gerçek amacı rakiplerince görmezden gelindi ve yanlış tanıtıldı ve sistem pratik uygulaması veya değeri olmayan tuhaf ve hayali bir inanış olarak gözden düştü. Çinliler pratik insanlardır ve insanlara, yabancıları kendi yakınlarını sevdikleri gibi sevmelerini öğreten ve savaşı en büyük suç olarak mahkûm eden bir öğreti belki kendi başına yüce ve soyluydu ama insanların şevki tabilerine karşıttı. Mohizm okulların yasaklamasından ve kitapların yakılmasından asla kurtulamadı. Çin'in daha sonraki tarihinde öğretinin izleri açık değildir.

Klasik Grek ve Çin'de düşünce hareketlerinin gelişimindeki bu benzerlikler çok ileri götürülemez. Yurttaş ve demokratik yönetim bakımından siyasi özgürlük fikri Çin'de hiçbir zaman kendisine bir yer bulmadı, bu sebepten ötürü Çin ve Grek dünyasında bazı temel meselelerle ilgili düşünceler hiçbir zaman örtüşmez. Bundan dolayı da Çin'deki felsefe çağının Greklerin klasik çağında olduğu gibi her faaliyet alanında üstün olduğu söylenemez. Sözgelimi sanat ve şiir sözü edilen klasik çağda doruk noktasına ulaşmış, ama Çin'de ancak aradan birkaç yüzyıl geçtikten sonra benzer bir mükemmeliyete ulaşılabilmiştir; Grek kültürü her sahada aynı anda birdenbire çiçeklenip zirve noktasına ulaşırken Çin uygarlığı uzun bir zaman dönemi içinde yavaş yavaş gelişmiş, her bir dönem gelişen kültüre farklı bir şey sunarak katkıda bulunmuştur.

Çin'de siyasi teşkilatlanma biçimi hiçbir zaman sorgulanmamıştır. Ataerkil ilişkilere dayalı monarşi hakimiyetin doğal ve kaçınılmaz aracı olarak kabul edilmiştir. Aristoteles Politika'sında ataerkil yönetime belli bir eğilim gösterir; devleti hane ve köy gibi ilk birliklerin tam gelişimi olarak görür. Bu ilk kurumların başında onların faaliyetlerini yürüten bir kişi bulunur; bu sebepten ötürü devletin başında da ilgileri bütün toplumun iyilik ve hayrına dönük olan tek bir kişi bulunmalıdır. Karşıtlık noktası Çin felsefe okullarının monarşinin dayanması gereken ahlaki temellerle uğraşma eğilimi içinde olmasından kaynaklanır. Siyasi formlarla değil de ahlaki ilkelerle bu meşguliyet bütün Çin düşüncesinin ayırt edici özelliklerinden biridir ve önce formlar geliştirme daha sonra ahlaki ilkeleri bunlara uyarlama eğiliminde olan Batı dünyasında ulusların benimsediği bakış açısıyla keskin bir karşıtlık içindedir. Çin'deki monarşi kavramı Ortaçağ Avrupa dünyasında egemen olan monarşi kavramına yaklaşır. Siyasi iktidar veya yönetme erki nesilden nesile intikal eden bir tanrısal hak imtiyazı değildir, monarkın soyundan gelenler onu ancak erdemleri kendilerini yüce atanın kıymetli temsilcileri yapmaya yettiği sürece kullanabilirler. Çinlilerin erdemli kral fikri bütün siyasi felsefelerinin en zirve noktasıdır.

Grek özgürlük fikrine, yurttaşlık imtiyazına karşı siyasi iktidarın yegane sahibi olan Çin asilzadeleri oğlun babasına ve klan mensuplarına, memurun prensine, prensin Göğün Oğluna sadakatine sahipti. Yasalar sadece tebaaya uygulanırdı. Prens muhteris soyluları kendi Li'sine uymaya zorlardı, fakat Savaşan Devletler döneminde sadakat anlamsız bir tabir haline geldi. Bakanlar şahsi kazanç, ilkesiz ihtiras ve zorbalık timsali haline gelmiş olan prensler de Göğün Oğlunun otoritesini takmayarak, fütuhat peşinde koşuyorlardı. Felsefe okulları bu kötü gidişat karşısında ortaya çıktı. Greklerde filozoflar şehir devletlerindeki özgür kurumların zaferinin bir sonucu olarak serpilmişlerdi, fakat Çin'de filozoflar aynı zamanda siyasi sistemlerin çürümesi, kanunsuzluk ve düzensizliğin yayılması olarak ortaya çıkmışlardı.

Her ne kadar bu iki kadim felsefe topluluğu arasında birtakım benzerlikler görünse de burada her iki okulun birbirinden herhangi bir şey aldığını göstermeye dönük bir girişimde bulunulmamıştır. Ortaya çıkan benzerlikler bir dereceye kadar iki toplumda kendini hissettiren benzer şartların bir sonucu olarak görülebilir, insan varolduğu her yerde zorunlu olarak benzer sorunlarla karşılaşıyor ve bunlarla baş etmek üzere ortaya çıkan sistemler zorunlu olarak bir dereceye kadar benzerlikler gösteriyor. Tek başına bu olgu bile öyle görünüyor ki bütün insanların temelde aynı olduğunu ve farklılıkların tür değil derece farklılığından öteye geçmediğini gösterir. Dolayısıyla Batı toplumumuz Greklerin ve Çinlilerin uzun zaman önce karşılaştığı sorunlarla karşılaşmış ve karşılaşmaktadır.


Ne çağdaş felsefelerimizin esas itibariyle Konfüçyüs ve Sokrates'in, Taocu ve Stoacılarınkine benzer fikirleri yeniden üreteceklerini göstermek, ne de bugünün totaliterlerinin dünün sözü geçen Çinli Hukukçuların ve Roma'nın emperyal hukuk adamlarının muadilleri olduğunu kestirmek güçtür. Felsefemiz hiçbir şey ifade etmeyen bir kuru gürültü mü yoksa bizi Çinlilerin ve Greklerin hiçbir zaman bulamadıkları toplum sorunlarının çözümüne götürmekte midir? Bunu zaman gösterecek.

 

[1] Yüce Mutlak, insan davranışının örnek alması gereken standartla özdeş ahlaki yasa.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült