Çılgın Aşk

Andre Breton


Cinsel eylemin gerçekleşmesini, zorunlu olarak iki insan arasında bir aşk potansiyelinin düşüşü, yinelenmesiyle, aşıkların gitgide birbirlerine yetmeyecekleri bir durum yaratan bir düşüş gibi görmekten daha korkunç bir safsata yoktur. Aşk kendi gerçekliğini izlediği ölçüde yok olmayla yüz yüze gelecektir. Işığın her patlayışında yaşamın üstüne her seferinde daha koyu bir gölge düşecektir, insan burada bir başkası için seçicilik özelliğini yavaş yavaş yitirme eğilimi içine girecek, kendisine rağmen özüne dönecektir. Günün birinde sadece kendi ihtişamının kurbanı olarak yok olacaktır. Büyük evlilik uçuşu, ötekinin gözünde bir varlığın az ya da çok yavaş bir şekilde yanması sonucunu getirecektir ve bu yanmanın sonunda bunların her biri için gizem ve çekicilikle donanarak yeryüzüne dönmüş öteki yaratıklar yeni bir tercihle özgür olacaklardır. Bu anlayıştan daha duyarsız, daha hüzün verici hiçbir şey yoktur. Günümüz dünyasında acıma konusunda bundan daha kapsamlı, daha yaygın bir fikir tanımıyorum. Sözgelimi, yaşamaya devam eden Jülyet, Romeo için Jülyet olmayacaktı artık! Bu bakış açısını yönlendiren iki temel yanlışlığı belirlemek çok kolaydır: Bu yanlışlıklardan birinin nedeni toplumsal, ötekininki ahlakidir. Sadece güncel toplumun kendi ekonomik temellerinin yok edilmesiyle çare bulunabilecek olan toplumsal yanlış aşkta ilk tercihin gerçekten mümkün olmadığı, aşkın, özel bir biçimde kendisini empoze etme eğilimi içinde olduğu ölçüde egemenliğine en fazla düşman olan bir tercihsizlik ortamında gerçekleştiği olgusundan kaynaklanır. Buna karşı çıkarılan birtakım uğursuz düşüncelerin, açılan sinsi savaşın, dahası çevresine üşüşüp taciz etmeye hazır ve şiddetle düşman olan gözlemlerin, çoğu zaman bu aşkı anlamadıklarını kesinlikte itiraf etmek gerekir. Ama sanatta yüzyıllardır dile getirilmiş olan büyük umutların taşıyıcısı bu aşkı yenilenen yaşam koşullarında yenilgiye uğratacak bir şey göremiyorum pek. Toplumsal yanlışlıkla rekabet halindeki ahlaki yanlışlık aşkı zaman içinde gerileyen bir olgu gibi görmeye götürür; bu olgu içinde insanların büyük bölümü aşkta aşka yabancı saplantılardan, korkulardan ve kuşkulardan kurtaramazlar kendilerini, tanrının öldürücü bakışlarına karşı da savunmaya geçemezler. Kendi kendini inşa eden ve sürüp giden her şeyin, var olmak için önce bu terk edişi gerekli kıldığını gösteren sanatsal ve bilimsel deneyim burada da çok yardımcı olur. Sözgelimi Şiirin sahip olmadığı bu acı son izlen imi, aşkta kaybettirmekten daha iyi hiçbir şeye uygulanamaz. Böyle bir amaç, Hıristiyanlığın utanç verici günah düşüncesi evrensel ölçekte çürütülmedikçe tam anlamıyla sonuca ulaştırılamaz. Hiçbir zaman yasak meyve olmamıştır. Şeytana uyma kesinlikle ilahi bir şeydir. Bu şeytana uymanın objesini değiştirme gereksinimi, onu başkalarıyla değiştirme insanın masumiyete k arşı kusur işlemeye hazır olduğunun, bu kusuru kesinlikle işlemiş olduğunun kanıtıdır. Mut lak günahsızlık bağlamında bir masumiyettir bu. Tercih gerçekten özgürce gerçekleşmişse, bunu gerçekleştiren belki de hiçbir gerekçeyle inkar edemez onu. Suçluluk başka bir şeyden değil bundan kaynaklanır. Bu bağlamda alışkanlık, yorgunluk bahanesini kabul etmiyorum. Benim anladığım anlamda karşılıklı aşk, kendi arz umun her zaman çok şaşırtıcı sezgisiyle ve yaşamla daha fazla parlamış bir biçimiyle, sevdiğim insanın benim için gizemli olabilecek tam imajını bana binlerce açıdan yansıtan bir aynalar düzenidir.

Burada sisler sirkinin kapısının bu kadar sıkça aralanmasının nedeni girmek midir, çıkmak mıdır... Bu sorunun cevabı bilinememeye başlıyor artık. Muazzam çadır göz kamaştırıcı bir biçimde güneşle yamanıyor. Böylece keşfedilen ve gizli kalan arasında mükemmel bir süreklilik kuruluyor çok kolay bir şekilde. Uç noktasına götürülen arzunun sadece yaşamın her zaman yeni olan açıklıklarını bir ışı k demetiyle süpürmek amacıyla serpilmiş gibi gözüktüğü aşk için de aynı şey söz konusudur. Biraz önce içinden geçtiğimiz, birazdan tekrar geçeceğimiz kuğu tüyü dolu oda engelle karşılaşmadan doğayla temas ediyor. Üstlerinde hiçbir canlı yaratığın bulunduğuna dair bir belirti olmayan bal tabakalarını mavi ve altın sarısı renklerle süslerken ulaşamayacağımız sivri tepeden bize doğru kakan binlerce çocuk gözü görüyorum. Bir salıncak kuruluyor büyük olasılıkla.

Çok nitelikli felsefi bir bilinçle ittifak halindeki yüce imgelem Sade’ın, büyüklük kakımından çerçevesi Etna olan Justine’iyle boy ölçüşebilecek hiçbir şey icat etmemiştir: ”Bir gün bağrından ateş fışkırtan Etna’ya bakarken bu ünlü volkan olmayı arzuluyordum...”Şunu belirteyim ki tam bu sırada dile gelen Etna’nın anımsanması karanlıktan korkunç bilimini kahramanların hizmetine sunacak olan kimyacı Alm ani’yi ortaya çıkarmak gibi bir sonuç doğurmuştur. Birlikte doğadan ve insanlardan nefret etmelerinin etkisiyle Rousseau’nun yapıtını kat eden doğa ve ilkel insan sevgisine kargı şiddetle kargı çıkma Jerome ve Al mani doğayla sıkı işbirliği içinde kötülük yapmayı bir görev olarak üstlenirler. Kuşkusuz insan burada doğayla artık sadece cinayette birleşmeye razıdır: Geriye bunun hala doğayı sevmenin en çılgın, en tartışmasız biçimi olup olmadığını öğrenmek kalıyor. Kendisini ”doğa aşığı”yla taban tabana zıt biri kabul eden, bu doğanın celladı olduğunu söyleyen bu Alman nasıl oluyor da tohumunu akan yakıcı lavlara karıştırmaktan bu kadar zevk duyuyor? Böylesi bir imgelem gücüne ulaşmış Sade’ın, yakın zamanlarda bulunmuş olan ve büyük olasılıkla yapıtın planını oluşturan el yazısı küçük yapraklar rüzgarına attığı, böylesine dahice bir araya getirilmiş, bir araya gelmeleri böylesine yoğun ve böylesine kalıcı bir heyecan yaratmaya uygun sözcükleri gibi sözcükler duymadım hiç ben:”Bir deprem oluşturmak için sır.” Ama en şaşırtıcı olan da bu sırrın gerçekten açığa çıkmış olması insan doğasının en patetik yanlarından kirini açıkladığından her şeye rağmen yok edilemeyen unsurlarıyla militan anarşi en güzel soylu mektuplarını talep edemez: Suyla, eğe talaşıyla ve kükürtle yoğrulmuş, birbirlerine yakın yerlere konmuş ve toprakta ısınırken yeni kir püskürtü, doğa kendisini olaya kir kez kattığından daha güzel olan bir püskürtü çıkarma arz usu duyan on-oniki liralık sayısız ekmeğin yüzeysel b içimde gömülmesine tanık olmamızı isteyen insan olmuştur.”Yöntem basitti,” diyor Sade. Bu itirafta yıkıcı mizahtan geçen şeyden nasıl kaçılacaktır? İncelenmesi, mıknatıslı kutuplarından birini insan zihnine, öbürünü de doğaya yerleştirmeye götüren dünyanın çekiciliği hiç bu kadar acımasızca ortaya konmamıştır diye düşünüyorum. Bu çekiciliğin her halükarda var olduğuna inanmak, belli bir noktaya kadar, iki kutbun zıt ya da eş anlamlı olup olmadıklarını öğrenmenin ötesine geçmeyi sağlar.

Kötülük sorunu, insana ödevlerini dikte edebilecek bir iyiliğin aşkınlığı düşüncesinden kurtulmadıkça ele alınmaya değmez bir sorundur. Buraya kadar yoğun bir doğuştan gelen ”kötülük” düşüncesi en büyük devrimci düşünce değerini koruyacaktır. Bunun ötesinde insanın doğa karşısında hayranlıktan nefrete geçmenin getirdiği kadar sert olmayan bir tutum benimseyeceğini umut ediyorum. Doğaya kargı gitgide artan bir merakla eğilen insan sonunda aşağı yukarı Goethe’nin çağdaşı arından biriyle ilgili olarak düşündüğü şeyleri düşünecektir: ”Wieland’ı seviyor muyum yoksa nefret mi ediyorum ondan? Bilmiyorum. Gerçek şu ki onun duygularını paylaşıyorum.”

Doğa ancak benim için aşk olan, gerçek aşk, bir insanın aşkı olan bir ocağın alevleri yükseldiği ve alçaldığı ölçüde aydınlanmaya ve sönmeye, bana hizmet etmeye ve etmemeye boyun eğer. Ben bu aşkın yokluğunda gerçek boş gökleri, çiçekler çölü Ölü denizde yakalamaya hazırlandığım şeylerin su kesimlerini tanıdım. Doğa bana ihanet mi ediyordu? Hayır, yağmalanmasının kaynağının bende olduğunu hissediyordum. Eksik olan tek şey, var olana ödül vermek için benden kaynaklanacak ateşten büyük bir gözbebeğiydi. Alevlerin ışığında her şey nasıl güzelleşiyor! En küçük bir cam kalıntısı hem mavi hem pembe olmanın bir yolunu buluyor. Gözün artık en küçük bir çimen parçasını göremediği, her şeyin son derece buzlu ve karanlık olabileceği Teide üstündeki bu düzlükten başım dönünceye kadar senin biraz önce yaktığımız ve ortalığı kasıp kavuran çalı çırpı ateşi üstünde açılmış ellerini, büyüleyici ellerini, yaşamımın ateşi üstünde uçan saydam ellerini seyrediyorum.

Tapılası Teide, al yaşamımı! Bu ışıltılı ellerin önünde dön ve benim tüm yamaçlarımı harelendir. Seninle birlikte senin bedeninin, denizanalarının bedeninin tek bir varlığı olmak istiyorum sadece. Cehennemlerle birlikte gökyüzünün ağzı, seni böyle giz emli, böyle bütün doğal güzelliği göklere çıkaracak, her şeyi yutacak k adar yetenekli görmek istiyorum. Senin kutsal derinliklerinde, gizemli bir biçimde gücünü hazırladığın matematik çılgınlığın bu kör edici gül bahçesinde çarpan benim yüreğimdir. Siyah ve güzel titrek kanının dolaştığı atardamarların beni uzun süre tanıyacağım, seveceğim her şeye doğru, parmaklarımın ucunda bir kuş tepeliği yapacak olan her şeye doğru yönlendirmek üzere gönül indiriyor! Düşüncem seninle, senin yukarıda güneş doğarken içinde açtığın haykıran binlerce kakum ağzıyla konuşabilsin! Sen ki, gerçekten, üstünde biricik yıldırım dalını asılı tutmasaydın artık gemi olmayacak olan çiçekli gemiyi taşıyorsun, benim aşkımla karışıyorsun, bu aşk ve sen, kendi kendinizi parlatmak için sonsuzca oluşmuşsunuz siz. Senin fümerollerinin hızlı geçişinde dipsiz ışıklı büyük göller birbirini izliyor bende. Ebediyete giden bütün yollar, bütün kaynaklar, bütün ışıklar senden çıkar, Deryayı Nur, Kûhi N ur, titreyen tek bir pırıltının güzel doruğu! Uçurumun eteğinde, felsefe taşıyla yapılmış yıldızlı şato açılıyor.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe