Çifte Cehaletler

Thomas De Koninck


“Bir aptala seslenmek uyuşmuş bir insanla konuşmaktır: Sonunda "Ne var?” diyecektir. Bir ölünün ardından ağla, çünkü o ışığı terk etti, Bir aptalın ardından da ağla, aklını kaybetti. Bir ölünün ardından daha az acıyla ağla, çünkü rahata kavuştu,

Oysa aptalın hayatı ölümden beterdir. Bir ölünün yası yedi gün sürer, Aptalınki ve dinsizlerinki yaşamlarının her günü.”

(Sirak Kitabı, 22, 1012)

KRİZLER

Toplumlarımızda kendilerini gösteren ciddi krizlerin içinde en kolay seçilebilen şey kültürdür. Bununla birlikte, “dehşetle olan içlidışlılığımızın” insanlık için oluşturduğu, ve “mutlak yenilgi” olarak adlandırabileceğimiz şeyden önce kültürden yeniden söz etmek istemekte haksız değil miyiz? Çünkü “sanat, entelektüel uğraşlar, doğa bilimleri, sayısız derin bilgi biçimi zaman ve mekan içindeki katliam alanlarının ve Nazi ölüm kamplarının çok yakınında filizleniyordu. Eğitim ve siyasal pratik, Weimar’ın mirası ve birkaç metre ötedeki Buchenwald gerçekliği arasında ayrılma” olmadı mı? Auschwitz'in temsil ettiği kültür sonrası, Dante’nin Cehennemini “toprağın üstüne” taşımadı mı? George Steiner’in, T. S. Eliot'un yine de dikkat çekici olan Notes towards a Definition of Culture denemesini, “problemle başa çıkmaktaki yetersizliği” nedeniyle kınadığını hatırlıyoruz. Kosova, Bosna, Ruanda, Cezayir ve aktüel dünyadaki birçok başka yer, bizi bugün yeniden “dehşetle içlidışlı” bir hale getirmedi mi? Bunun kanıtı, Adomo'nun Auschwitz’le ilgili olarak ortaya çıkardığı gibi, “çoğu zaman yalnızca bu konulardan söz eden birini bile bunu ihtiyatlı bir şekilde yapmadığı ölçüde, sanki katillerin yerine o suçlu hale geliyormuşçasına, kendimizden uzaklaştırıyor" olmamızdır.1

1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi metni ve sayısız ayrılığın ötesinde yol açtığı olağanüstü birlik, 20. yüzyılın en büyük kazanımlarıdır. Gerçekten de “insan soyunun tüm üyelerinden ayrılmaz olan onur ile onların eşit ve devredilemez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlüğün, adaletin ve barışın temeli olduğu” kabul edilmiştir. Haklar zaten bölünemezdirler. İlk madde “insanların hak ve onur yönünden özgür ve eşit doğduklarını” belirtir. “İnsanlar doğuştan akla ve bilince sahiptirler, ve birbirlerine kardeşlik ruhu içinde davranmalıdırlar”.[1] [2] Elli yıl sonra bile, değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu sözlerin her zamankinden daha acil olduğu iyice anlaşılmıştır. Buna karşın son derece şaşırtıcı olan, apaçık etkisiz oluşlarıdır. Uluslararası Af Örgütü’nün oluşturduğu suç listelerinin de gösterdiği gibi, aslında bu dünyada insan hakları giderek daha çok hiçe sayılmaktadır. Eğer Bildiri’nin ilkelerinin 140’tan fazla ülke ve bölgede ihlal edilmeye devam ediyor oluşu, bu ilkelerin bilinçlere hiç yerleşmediğini gösterir. Buna nasıl bir çare bulunabilir?

Üstelik, dünya aç uluslar ve bolluk içindeki uluslar olarak bölünmedi mi? Zengin ülkeler ve yoksul ülkeler arasındaki eşitsizliğe, aynı ülke içindeki açık toplumsal eşitsizlikler ve en dayanılmaz ayrımcılık biçimleri de eklenmektedir: “1,3 milyar insan yoksulluk içinde yaşamaktadır”; “800 milyona yakın insan doyasıya yiyememektedir” ve “gelişmekte olan ülkelerdeki çocukların üçte birinden fazlası beslenme bozukluğu ve kilo yetersizliğinden zarar görmektedir” (Michel Beaud). “1929 bunalımının en kötü günlerinde bile, ihmal edilenlerin sayısı bu kadar yüksek değildi. Eğer 20 milyon işsize, her türlü dışlanmış olanları da eklersek, bu sürekli yoksullaşan 50 milyon kişilik bir Avrupa nüfusu eder. [...] Bunlardan 10 milyonu yoksulluk sınırının altında yaşamak kaydıyla.” Bu eşitsizlikler günden güne artmaktadır. “Dördüncü Dünya” deyişi, bir yandan en az gelişmiş ülkeleri diğer yandan orta ya da yüksek gelirli ülkelerdeki aşırı yoksul bölgeleri adlandırmak için kullanılmaktadır. Azgelişmişlik ve çok gelişmişlik her yerde kabul edilemeyecek bir biçimde bir arada bulunmaktadır. Yeni eşitsizlikler, yeni marjinalleştirmeler, yeni aşırı yoksulluk durumları, ortaya çıktıkları yerlerde son derece aleni adaletsizlikler sergileyerek çok büyük kazançların kaynağı olan küreselleşme sürecine eşlik etmektedirler, öyle ki insanların temel gereksinimlerinden yoksun olduğu bu durumların ortadan kaldırılması mutlak bir önceliğe sahip olmalıdır.[3] Bundan çok uzakta bulunmaktayız. Günümüz dünyasında en karlı “mal” ölüm silahlarıdır; teknokratlar bu silahların, bizzat bunları üretenlere karşı ve altına girdikleri borçla mahvolmuş Üçüncü Dünya ülkelerine satışını desteklemek gibi parlak bir fikre sahip olmuşlardır, çünkü benzer satın alımlar için borç almak gerekmiştir.[4] Ayrıca öyle görünüyor ki, “dünyanın en zengin 3 insanının serveti, en yoksul 48 ülkenin, ki bu Dünya devletlerinin toplamının dörtte biridir, gayri safi milli hasılasının toplamından fazladır”. Gerçekte, “Birleşmiş Milletler’e göre, tüm dünya nüfusunun temel ihtiyaçlarını karşılamak için (besin, içilebilir su, eğitim, sağlık) dünyanın en büyük 225 serveti üzerinden, toplam zenginliğin % 4’ünden azını almak yeterli olacaktır”. Kıtlıkla ilgili olarak, 1998 Nobel ekonomi ödülü sahibi Amartya Sen, “korkunç açlık tarihindeki en dikkate değer noktalardan biri olarak, demokratik bir yönetim şekline ve nispeten özgür bir basına sahip olan hiçbir ülkede hiçbir zaman ciddi bir kıtlık meydana gelmemiş olmasına” dikkat çekmektedir.[5]

“Adalet” en zenginlere bile olsa borçların (aşırı faizler de dahil) ödenmesini gerektirir, böylelikle zenginler daha da zenginleşeceklerdir. Ama aynı zamanda bunun, en yoksunlara aldırmadan, sert budama hareketleriyle yapılmasını mı gerektirir; “canı pahasına”mı zorlar? Bu “adaletin”, toplumsal adalet ve bizzat hakkaniyet üzerinde öncelik hakkı olacak mıdır? Şayet sonuçları işsizlik, adsız sefalet, toplumsal barışın, yani toplumun yok edilmesi olacaksa, bu adalet ne adına olacaktır? Bu şekilde, sözcüğün en basit anlamıyla, bizzat ekonomiye yardımcı olabileceğimizi mi sanmaktayız? Ignacio Ramonet problemi çok iyi özetlemektedir: “[...] Sözcüklerin ve şeylerin, bedenlerin ve ruhların, doğanın ve kültürün yaygın metalaştırılması, ki bu çağımızın temel özelliğidir, şiddeti yeni ideolojik düzenin merkezine yerleştirir.”[6]

ÖZYIKIM

Diğer yandan, özyıkım olgusunun, göreli maddi bolluk içindeki toplumlarımızda en çok da Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da, elbette yaşlı . insanlarda, ama özellikle gücünü yitirmiş, idealden yoksun bir toplumun karşılığım hayatıyla ödeyen ve kınanması gereken gençler arasındaki artışı karşısında uyuşturucu, . şiddet, suç oranı, birçok simgesel intihar davranışı ya da kelimenin gerçek anlamıyla sadece intihar yeniden kültürden söz etmek istemekle çok mu haksızlık ediyoruz? Bu daha çok eğitimciler ya da ebeveynler için ki hepimiz uzaktan ya da yakından . öyleyiz, acil bir problem oluşturmuyor mu? “Kültür”, ne vahşeti ne ekonomik, toplumsal ve siyasal yıkımları ne de bizim toplumlarımıza özgü bu son kötülükleri engellemeyi başaramadığına göre, kültürle uğraşmak kaçma ve sorumsuzluk anlamına gelmiyor mu?[7]

Bununla birlikte, tam anlamıyla ve yalnızca hesap açısından, dar görüşlü “pragmatikler” bile (Tırnak işareti içinde: Gerçekler söz konusu olduğunda tam zıttırlar), örneğin, aşırı uyuşturucu kullanımının beraberinde getirdiği ekonomik maliyetlerdeki baş döndürücü artışa karşı duyarlı olmalı ve uyuşturucu kullanımlarının nedeni konusunda kendilerini sorgulamalıdırlar. Biliyoruz ki en azından Amerika Birleşik Devletlerinde, AIDS daha çok eroin kullanıcılarının damar içi iğneler için kullandığı hastalıklı şırıngalarla geçmektedir. Değerli biyolog hekim Lewis Thornas’ın saptamasına göre, söz konusu olan milyonlarca insanın, çoğunlukla da gençlerin bakımı, “uzun dönemler, aylar, hatta yıllar boyunca tıbbın ulaşabileceği en ileri ve en pahalı teknolojileri; yavaş, acılı ve (olaylar bu durumdayken) büsbütün kaçınılmaz ölümleri” zorunlu kılacaktır. [...] [Ve ekler] “Ülke için, bu kadar büyük sayıda genç yurttaşımızın boşu boşuna kaybedilmesinin, büyüklüğünü salt mali açıdan bile kestirebilecek durumda değilim"; ki buna, yargı, “ceza mahkemesi”, kurumlar düzeyinde doğan büyük bedeller başka bir şeyden anlamayanlar için hala yalnızca dolar olarak de eklenmektedir. Gerçek pragmatizm (bir kez daha, yalnızca parasal yönden bakan dar görüşlü yöneticininki de olsa), Lewis Thomas’ın belirttiği gibi, “Toplumlarımızda, birçok genç insanımızı, bu toplumdan (intihara değinmeden) özellikle uyuşturucular yoluyla kaçma denemesine sürüklenmeye itecek kadar kötüye gitmiş olan şeyler nelerdir?” sorusunun cevaplanmaya çalışılmasını gerektirir. Toplumdaki böyle bir patolojiyi ve özellikle de, gençlerdeki böyle bir dramı neye bağlayabiliriz?[8]

Kabul etmek gerekir, “her bireyin içindeki evrenseli öldürmekten zevk alan bir toplumda yaşıyoruz” ve “intihara eğilimli olanı intihara sürükleyen” işte bu katildir. John Maynard Keynes’in İstihdam, Faiz ve Genel Para Teorisi’ndeki ünlü vargısının da gösterdiği gibi, çoğu zaman onların habersiz olmalarına karşın, insanları yaşattığı kadar öldüren de bizzat düşüncelerdir, bunu ne kadar söylesek azdır:

Ekonomi ve politika filozoflarının, doğru ya da yanlış, düşünceleri, genelde düşünüldüğünden daha önemlidir. Doğruyu söylemek gerekirse, dünya neredeyse yalnız onlar tarafından yönetilmektedir. Öğretilerin etkilerinden tamamen kurtulmuş olduklarını sanan işadamları, çoğu zaman bazı eski ekonomistlerin köleleridirler. Gaipten sesler duyan etkili derin görücüler, birkaç yıl önce bazı orta halli Fakülte yazarlarının akıllarına gelen ütopyaları yaymaktadırlar. [...] Er ya da geç, kötülük için olduğu kadar iyilik için de tehlikeli olanlar, oluşan çıkarlar değil, düşüncelerdir.[9]

BOŞLUKLAR

Estragon’un Godot’yu Beklerken de geçen sözüyle, “hiç eksik olmayan” boşluk sıkıntıya, illüzyon ve fantazmagoriden yarışırcasına hoşlanan narsist bir kültürle doruk noktasına ulaşmış derin bir motivasyon eksikliğine yol açarken iki yönlü gibi görünür aynı anda hem duygusal hem entelektüel; “idoller” varoluş modellerinin yerini tutar, mesleği tam da kendileri olmamak, bir başkasıymış gibi yapmak olan aktör ya da aktris gibi (Yunanca’da: hypokritos) Iago gibi: “I am not what I am” (“Olduğum şey değilim”: Othello, I, 1, 66). 10 (Öte yandan hiç kimse mükemmel insanların olabileceğini inkar edemez.) Okuldaki şiddetin büyük ve açık bir kaynağı da budur. Raoul Vaneigem doğru düşünmektedir: “Sıkıntı şiddete yol açar.”11 Benzer bir şekilde, Marc Auge’nin belirttiği gibi, “yeni iletişim ve görüntü teknikleri, diğeriyle olan ilişkiyi giderek soyutlaştırmaktadır; her şeyi görmeye alışıyoruz, ama yine de baktığımız kesin değildir. Aracılıkların yerini medyaya bırakması, kendi içinde bir şiddet olasılığım barındırır'’.

Yeni teknolojilerin ortaya çıkardığı bilgi patlaması ve yepyeni meydan okumalar, “olay bolluğu”, “mekan bolluğu” (Marc Auge), teknik fetişizmi, teknik bilgi yollarının görkemli bir şekilde [10] [11] [12] yayılmasının sunduğu aldatmacalar bilgisayarlar, elektronik medya, İnternet, ki bu şüphesiz yalnızca bir başlangıç deney yitimiyle, duyulur olanla ve somut gerçekle temas yitimiyle, artan bir edilginlik ve duyumsamazlıkla, örneğin okumanın gerektirdiği gerçek imgeleme ve düşünme deneyine, hatta kendi duygularının deneyine, gerçekten kendisinin olan arzu ve gereksinimlerin tatminine sırt çevirmeyle beraber gelir. Sayıları giderek artan ve eşsiz kabul edilen çalışmalar uzun süredir bu durumun sonuçlarıyla meşgul olmaktadır.[13] Kişilerin tersine nesneler, ancak Tanrı “ölüyken” ölçüsüz bir önem kazanmaktadır (hubris anlamında). John Updike’nin In the Beauty ofthe Lilies adlı romanının başarılı bir sunumunda, George Steiner, “Tanrının ya ölü ya da bir insan öldürme çılgınlığının konusu olduğu bir dünyada, şeyler her şeyi yiyen, fantastik bir yaşama ulaşmıştır. İkinci ya da üçüncü sıradaki kurgu ne kadar göz önünde olursa (Updike filmlerin, fotoğrafların, televizyonun dünyasızlığını tasarlamaktan büyük bir zevk alır), gerçek bir varolma isteği o kadar karşı konulmaz olur. “Kırıp geçirilmiş olan evreni” Tanrının çıkışıyla kırıp geçirilmiş karmakarışık şeylerle ve yapmacıkla tıka basa doldurmak gerekir. [...] İnsanın temeli (yitik) bir tanrısallıktı. Şeyler, işin içinden yalnız başlarına çıkabilirler”}4

Matematiksel evren, totolojik olmasa da, tek anlamlı olma avantajına en çok sahip olandır. Bazı biçimleriyle, örneğin temel aritmetik, hiçbir deney gerektirmeden, kapsamsız olarak ve yalnız nicel farklarla hemen herkes için öğrenilebilirdir; bu anlamda aynının bir çeşit sonsuz dönüşüdür. Teori ne kadar olağanüstü olsa da, sayının daha az “en ölü süreklilik, kapsamsız, farksız, karşıtlıktan yoksun süreklilik” olmadığını kabul etmek gerekir ve Hegel'in yazdığı gibi, nicelin kipi “farksız farkınki” olarak kalmıştır. Kullanımı, modem bilimlerde bildiğimiz mucizelere imkan veren matematiksel sembol daha da boştur; Bertrand Russell’ ın derin sözüyle, onun durumunda, neden söz ettiğimizi daha da az bilmekteyiz.[14] [15] Wıttgenstein 'ın matematikten büyülenmesi, matematiği derinlemesine eleştirmesine ve karşılığında, etiğin “deneyüstü” yapısını doğrulamasına engel olmamıştır.

Gödel’den bu yana biliyoruz ki, aritmetik kadar “basit” ve “totolojik” bir bilim bile henüz tamamlanmamıştır, yani ne doğruluğu ne yanlışlığı kanıtlanabilen ve karara bağlanamayan pek çok önerme vardır. Tüm sistem ancak bir son düşünce olabilir. “Böyle bir sistemin çıkışı, deneyin patlamasını, bilimin yaşamını oluşturan dünyayla bu ardı arkası kesilmeyen diyalogun sonunu ve içinde ne dünyanın ne bilimin, yalnızca homojenin sonsuz dönüşünün, aynının kendisiyle sürekli değişiminin bulunacağı kapalı, eksiksiz ve sessiz bir bütünlüğün kuruluşunu gerçekleştirecektir” (Jean Ladriere). [16]

Bununla beraber “güncel kültürün temelinde her yerde totolojinin de modeli bulunur, Je eşittir kendisi” (Lustiger). Resmi evrenselliğin kolay ulaşılabilirliği, buna bağlı olan tekniklerin evreninde, hatta, şimdi bu matematiksel evrenselciliğin başka bir etkisinden yararlanan para kadar eski bir sembolün durumunda bile açık olduğu gibi, ona görülmemiş bir güç verir: Bundan böyle parasal sembolün tüm insan ilişkilerine karışmasına izin veren, evrensel ve dolaysız, anlık iletişim. (Yeni olan, diye yazar Michel Beaud, alımın ve varlığın anahtarı olduğu kadar, aynı zamanda kalıcılığın ve yaşamanın da anahtarı olan para, tek evrensel değer haline gelmek üzeredir.”) Bunun dışında, elektronik imgeselin teknik egemenliğini de mümkün kılmıştır aynı tek anlamlılığa, indirgenmiş ve bunun sonucunda son derece yoksullaşmış, ama somut gerçekten daha gerçek olduğu sanılan gizil nesnelerden ve yapay dünyalardan oluşan, insana, “gezegen çapında narsist bir yansıma sunan bir çeşit varoluş protezi veren bir imgesellik”. Küçük çocuk için, dünya “sürekli bir gösteridir”, çünkü başlangıçta görmekten başka bir şey yapmaz; oysa görme “düşünceldir” (Maine de Biran); böylelikle küçükte “öznellik fazlalığı” olur, henüz bu anlamda işi, çalışmayı, gerçeği bilmez. Bizimki gibi bir gösteri toplumunun en azından bu açıdan çocuksuluk tehlikesiyle karşı karşıya olup olmadığını sormak uygun olur.[17] Yinelemek gerekirse, Nietzsche’nin ünlü bir sözünü değiştirerek, “gerçekdışı artmaktadır”.

İşte böylece, Nietzsche ve nihilizmden geçerek, Spengler, Hiedegger ve sonrasına kadar Tocqueville’den ve “mediokrite”den bu yana meydana gelen en karamsar kehanetler gerçekleşmektedir, Comelius Castoriadis’in Anlamsızlığın Artışı'nda belirttiği gibi: “Hatta, kendinden küstahça olduğu kadar aptalca bir hoşgörülük içinde “postmodernizm”de teorileştirmektedirler.” İtalya’da kendi temsilcileri tarafından yerinde olarak debole (güçsüz, zayıf) olarak adlandırılan “düşünme” hareketinin gerçekte denediği budur. Söz konusu boşluklar her şeyden önce kültürün yaratıcı özünü tehdit eder. Şu açıktır ki, kültürün, tam tersine, bu baygın uyku evresinin mümkün olduğunca kısa sürmesine katkıda bulunabilmesi gerekir.[18]

EĞİTİM VE KÜLTÜR

Kant, şüphe yok ki, “insanın karşısına çıkabilecek en büyük ve çözülmesi en güç problem eğitimdir” diye yazıyordu: Çünkü sağduyu [Einsicht] eğitime bağlıdır, ve eğitim de sırasıyla sağduyuya bağlıdır” (Über Padagogik, AK IX, 446). En azından görünür olan bu döngüden nasıl çıkılabilir? Eğitim problemi, tartışmaların her zaman en önemli noktasını oluşturmuştur. “Sanıyorum, insan için en önemli şey eğitimdir [paideusis]”, Sofist Antiphon bunu çok önceden ortaya koymaktaydı (DK 87 B 60). Ama kuşkusuz hiçbir zaman, aceleye getirilmiş reformların piyasa ve anlaşmazlıklar buna zorlamaktadır geçmişteki hataları tekrarlayıp problemleri daha da ağırlaştırdığı, ekonomi ve yönetimde de artık adet olduğu üzere, her sorumlu teşhis karşısında bir şeylerin aceleyle budanıyor oluşu ve nakledildiği bugünkü gibi bir problematikle belirmemişti.

Eğitim krizini, kültür krizini, kesin denilen bilimlerdeki ya da beşeri denilen bilimlerdeki krizi, öğretimdeki “sıkıntıyı”, edebiyatın “ölüşünü”, bilginlerin el ayak çekmesini, “pedagojizm”deki boşluğu (“öğretmeyi öğretmek” ama neyi öğretmeyi?), üniversitenin “çöküşünü” ve daha fazlasını ortaya çıkarmak önemsiz bir hale gelmiştir. Günümüzde bu krizlerden birini ya da diğerini açıklayan ve teşhisler sunan birinci kalite çalışmaların bolluğu, umut etme imkanı veren bir sağlık işaretidir. Farklı ülkelerdeki saptamalar şaşırtıcı derecede benzerdir, özellikle de anadil bilgisinin giderek fakirleşmesine dair olan, Michel Freitag gibi Daniele Sallenave’ın da eleştirel yönün ve anlatım yeteneğinin azalmasına yol açan demagojiye doğru kayış hakkında üzülerek hatırlattığı gibi, anadiller, herkes için dile ilk giriş yolunu, her şeyden önce eleştirel düşüncenin ve o halde düşünmenin yerini oluşturur. Yeni tanrıların ortaya çıkışı (örneğin “tüketim”, “bilim”, “teknoloji”) şunu açıkça göstermektedir ki, temel mesele basit bir “mühendislik problemi” değil, metafizikseldir (Neil Postman). Gabriel Gagnon sağduyulu ve cesur bir metinde bunu şöyle doğrulamaktadır: “Üniversite piyasasında, araştırmanın öncüleri içinde olduğu kadar entelektüel sıfatıyla böbürlenenler arasında da kaç tane “halı tüccarına” rastladım”. Öyle görülüyor ki, Fransa’da (başka yerlerde olduğu gibi), okulda “yükselen düzey” çoğu zaman yalnızca “kabaran cehalet denizinin” düzeyidir (Jacqueline de Romilly). George Steiner için, öğrenim bugün büyük ölçüde bir planned anınesia'dır (planlanmış bellek yitimi); Michel Serres çağdaş toplumlardaki “küresel eğitimsel yıkımdan” söz etmiştir. Genel olarak, “olağanüstü bilgi kazanımlarımız olağanüstü cehalet kazanımlarıyla sınırlı kalmaktadır [...]. Toplumun kara cahil köşelerinde kokuşanlardan farklı tezahürlüyle yeni cehalet taraftarlığı, artık kültürün doruklarından inmektedir. Hatta yalnızca Işık olarak davrandıklarını sanan bu bilginin üreticilerinin çoğu, kimseye görünmeden, ama bizzat bilginin merkezinde artmaktadır” (Edgar Morin).[19]

Kısa süre önce hekimler, AİDS virüsü bulaşmış olması nedeniyle öldürücü olduğunu bildikleri bir kanı vererek birçok kadın ve ' erkeği nasıl ölüme yollayabildiler? “Bütçe kaygılan” adına, bu büyüklükte dramlar nasıl meydana geldi? “Yönetimsel kaygılar ancak bir bahane olabilir, diye yazıyor Philippe Meyer, gerçek sorumlular cehalet ve şizoit bir yaşayıştır. Anlamaya çalışmamız gereken şey, “dehşete izin verenin, kurnaz ve sessiz mekanizmalar” olduğudur.[20]

Jean de Salisbury şunu soruyordu, “Kim kendi bilgisini önemsemeyenden daha utanç verici bir durumdadır?”. John R. Saul Bilinçsiz Uygarlık’ta aynı soruyu yeniden ve haklı olarak toplumun geneliyle ilgili olarak sorar: “Gerçekten de kendi bilgisini önemsemeyen bir uygarlıktan daha utanç verici ne olabilir?", ve yeni olanın bürokrasi değil, ama daha çok bütün bir “elitin”, çok önemli bir yetenek söz konusuymuşçasına, bürokratik bir etiğe yönetim etiğine karşı duran hayranlığı olduğunu gösteriyordu. Bizzat bir şey üretmeyen teknokrat elit, bireyin demokrasiyle olan ilişkisini de bozarak, grupların çıkarlarına hizmet etmiştir. Milli eğitim, kendisini piyasanın o anki gereksinimlerine uyarlayarak, özellikle de hızla gelişen bir teknolojiye ayrıcalık tanıyarak, kendisine pratik havası vermekte, ama bu sadece havadan ibaret kalmaktadır; bu şekilde artık kullanılmayan yeteneklere sahip diplomalılar “üreteceği” gün gibi ortadadır. Tam tersine gerçekçilik, gençlerin gelecek yıllarda kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelecekleri teknolojik değişimler de dahil, sayısız değişimi kabullenebilecek duruma getirmekle, onlara düşünmenin öğretilmesini gerektirir. Dostluk, açık yüreklilik gerektirmez mi?: İlgili kurumlara, kendilerine loncacı sistemin hizmetçilerini tahsis ederken, onlardan entelektüel liderlik yapmak yerine kısaca hiç şimdiki kadar gerekli olmayan rasyonel tartışmaları, eleştirel düşünmeyi bir yana bırakarak topluma ihanet etmelerini beklemeye hakkımız olduğunu mu söyleyelim? Fransa’da öğrencilerin gözünde, üniversitenin de “Uzmanlaşmış bilgilerin düzensizlik içinde bir arada bulunduğu ve hızla çoğaldığı ruhsuz bir yer” olarak yaşamla hiç ilgisi yoktur. Daniele Sallenave ise, bugünün üniversitelerini Lichtenberg’in ağzı da olmayan ünlü sapsız bıçağıyla karşılaştırmaktan çekinmez.[21]

Açıkça kendi çıkarları olmadığı zaman, şu anı (daha doğrusu bundan algıladıkları az bir şeyi) öze tercih eden bu siyaset adamları ve kadınlarının ya da yetkili konumda olanların çifte cehaleti de daha az zararlı değildir. Gelecek için gereksinimlerin en yaşamsal olduğu yerlere yapılan yardımları kesip durmaktadırlar: Eğitim dünyası, yüksek bilgi kurumlan, özellikle de araştırma merkezleri ve üniversiteler, böylece bu sonuncuların intiharlarını pratik olarak kaçınılmaz hale getirmektedirler.[22] Akılsızlık meslekten insanların doğruladığı gibi aslında zaten var olmayan temel araştırmaları engellemeye kadar vardırılmakta, ortalık bir o kadar da teknobilimle bulandırılmaktadır. Bununla birlikte, biraz sağduyu "e doğru bilgi, bilimin ve tıbbın henüz başlangıç aşamasında olduğunu ve ilerlemelerinin de her zamanki gibi öncelikle ne bulacağını önceden bilmeyen gerçek temel araştırmaya bağlı olduğunu görmek için yeterlidir. Tıp, en aşikar sonuçlarından birkaçıyla, cehaletimizi her gün daha açık bir şekilde hatırlatma üstünlüğüne sahiptir. 1973’ten bu yana, WHO tarafından (henüz sadece yeterli bilgiye sahip olunmadığı için iyileştirmekten çok uzak olunan) 30 yeni hastalık belirlenmiştir; örneğin, “neredeyse sıradan” bir hastalık haline gelmiş olan AIDS, 1983’te ortaya çıkmıştır ve Üçüncü Dünya’da korkutucu bir şekilde yayılmaktadır; ki buna eski bulaşıcı hastalıkların (özellikle sıtma, tüberküloz, sarı humma ve kolera) yoğun bir şekilde dönüşü de eklenmektedir.[23]

Yerinde olmayarak “ekonomi bilimi” olarak adlandırılan şeyin ortaya koyduğu çifte cehalet de sonuçlarıyla daha az açık değildir. John Maynard Keynes’in 1946’daki ölümünden beri, bu sözde bilim yavaş yavaş, onun bir dalına benzeyecek şekilde matematiğe yakın, çapraşık bir bilgi koluna dönüşmüştür. Artık eşitsizlik, yoksulluk, işsizlik ve benzeri somut konularla hiç ilgilenilmemektedir. Söz konusu olan daha çok büyük bir akademik oyundur. Eğer ekonomide de fizik ya da kimyanınkine benzer ilerlemeler kaydedilseydi, ekonomi, ulaşılmazlığından dolayı örneğin Einstein’in İzafiyet Teorisi’nden daha fazla kınanmayacaktı, çünkü İzafiyet Teorisi’nde, ampirik incelemeler ve sonuçlar teoriyi doğrulamaktan geri kalmamıştır. Ama ekonomide var olan, her zaman göreli olarak basittir ve zaten uzun zamandır biliniyordur, bununla birlikte “ekonomi biliminin” ulaşılamazlığı daha çok, yetersizliğiyle bir arada yol alır ve daha önce söz ettiklerimiz gibi ekonomik ve insanı başarısızlıkların temelinde ortaya çıkar. Amerikalı ekonomistlerin ifadesine göre, verimliliğin azalması ve ücret eşitsizliklerinin artması gibi fenomenler, ‘onların’ bilimleri tarafından bugün bile açıklanamamış olarak kalmıştır. 1995 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Robert Lucas ’ın yeni ve köktenci teorisinin sonuçlarının aslında bir fiyasko olduğu ortaya çıkmıştır. Matematiksel karmaşıklığı o arada teknik ' gelişmelere ve salt matematiksel nitelikte spekülasyonlara hemen hemen sonsuz bir alan sunmuştur. Temel postulatı yine de bu soyutlamalardan uzaktır. İlke olarak arzın her zaman talebe eşit olduğunu, kısaca işsizliğin imkansız olduğunu, çünkü bunun işçi arzının işçi talebinden daha yüksek olduğu anlamına geleceğini ortaya koymaktaydı. Oysa gerçeklere hiç aldırmadan, tam istihdamı bir başlangıç verisi olarak aldığı için baştan saçma olan bu postulat olmadan, Lucas’ın vargılarının çoğu geçersiz kalıyordu, ki bunlardan biri de sabit oranlı parasal artıştır (“monetarizm”). Buna karşın yöntembilimi, soyutlaması ve gerçek dünyadan uzaklaşması artarak devam eden makroekonomi alanında hala egemendir.

Bir diğer mesleki sorumsuzluk örneği, John von Neumarın’ın dahice oyunlar teorisinin, ortak noktaları başka bir müdahilin eylemlerine bağımlılık olan diğer alanlarda uygulanmasıdır: Örneğin, ölüm silahlarındaki yarış, karşılıklı ticari ilişki politikaları, fiyat savaşları. Bununla birlikte bu matematiksel oyunların yer verdiği son derece karmaşık işlemler, hiçbir zaman pratik çözümler üretmemektedir, ya (müdahillerin çoğalması oranında) çözüm bolluğunun içinden bir tanesinin seçilmesi gerekmekte, ya da kısaca hiç çözüm bulunamamaktadır. Ne olursa olsun bu oyunlar bir şeyleri önceden haber vermekten acizdir: Olumsallık, burada bile “bilim”in gözünden kaçmaktadır. Hiç şüphe yok ki,' bu oyunlara teslim olanlar için heyecan verici ve' eğlencelidirler. 1991’de “Ekonomi Eğitimi Mezunları Komisyonu”nu oluşturan Amerikalı l 2 seçkin ekonomist, “teknik beceriye sahip olmakla birlikte gerçek ekonomik problemleri bilmeyen bir aptal' bilginler” kuşağının yetiştiriliyor olmasından korktuklarını açıklayarak, gerçekçilik ve bilgelik sergilemişlerdir.[24]

Aptallar doğru sözcüktür (Yunanca’da pepaideumenos “kültürlü insan” sözcüğünün karşıtı olan idiötes “cahil” sözcüğünden Latince’ye idiota “cahil” olarak geçmiştir). Şanssızlık şu ki, uzman olarak hak etmedikleri ünleri, “bilimin” sihirli bir gücü olduğu ve “gücün gitgide uzman “bilginler” tarafından meşrulaştırılıyor gibi göründüğü” bizimki gibi toplumlarda bu aptallığın etkilerini yaygınlaştırmaktadır, Jacques Testart’ın belirttiği gibi: “Gerçekte uzman, kaygıları gidermekte ve “en kalifiye uzmanların” güvencesini alan yurttaşlar politik bir kararın saçmalığını ya da kinizmini ileri sürmekte tereddüt etmektedirler." Bu “aptal bilginlerin” ve, kültür ve düşünmeyle ilgili olarak onları dinleyenlerin düşmanlığı, nedensiz değil son derece haklıdır. Viviane Forrester eksiksiz bir biçimde “Çünkü hiçbir şey düşünmekten daha harekete geçirici değildir” diye yazar. “Ondan daha yıkıcı bir etkinlik yoktur. Daha korkulan. Ve de daha çok kara çalınan [...]. Düşünme olgusu başlı başına politiktir. Günümüzde düşünceye karşı, düşünme kapasitesine karşı, hiçbir zaman olmadığı kadar yoğun biçimde sürdürülen bu aldatıcı ve bir o kadar da etkili savaşımın nedenleri politiktir. Ki düşünme kapasitesi, şu an da olduğu gibi, bizim giderek tek çaremiz olacaktır.”[25]

Bir toplum uzun bir süre boyunca merkezi olarak hatta kafasında (daha doğrusu kafa diye adlandırılan şeyde) böyle bir boşlukla yaşayabilir mi? Gençlerin özyıkım istatistiklerine görülmemiş okul bırakma oranı eklenmektedir (Amerikan devlet okullarında yaklaşık % 50). Buna şaşırmak gerekir mi? Eski bir Yunan atasözü şöyle der, “Başlangıç, bütünün yarısından fazladır”. Genç insan esas itibarıyla çocukluğundan itibaren gerektiği kadar yeteneklidir, hatta o dönemde sonraki yaşantısında hiçbir zaman olmayacağı kadar öğrenme imkanlarıyla doludur; üç ya da dört yaşındaki bir çocuk, aynı anda üç dili ki bunlar karmaşık sistemlerdir başarıyla öğrenebilir ve çocuklar daha başka birçok öğrenme mucizesi gerçekleştirebilecek yetenektedirler; on bir yaşından sonra nöronların esnekliği, yaşla ters orantılı olarak azalır. Çocuk bundan zamanında yararlandırılamazsa, her insanın yaşamındaki bu olağanüstü dönem sonsuza dek yitirilmiş olur.[26] Üstelik, varlıklar ve nesneler için yaşanan ilk doğal duygulanım silinmez izler bırakır. Oysa, bizim toplumlarımızda yalnızca binlerce yoksul ve evsiz çocuk değil, zenginler arasında bile gittikçe artan sayıda genç, tinin gelişimi için en kaçınılmaz şartlar olan duygulanım, saygı ve dikkatten yoksun bıtalmışlardır[27] Bunlardan başka, okullarda da, en temel sayılmak gereken birçok konudan yoksun bırakılırlar. Sözde eğitim sistemi onları, örneğin, gerçek anlamıyla dilden ve edebiyattan, hatta tarih çalışmasından aptalca yoksun bırakmaktadır Alzheimer hastalığına yakalanıp hafızasını kaybedenlerin başlarına gelenleri unutması gibi: Kendilerinin ve diğerlerinin kim olduğunu unutmaktadırlar. “Bir kişi projeler üreterek bir geleceğe sahip olur; ama kimlik bilinci ve geçmişine bir anlam yükleme yeteneği olmadan bu onun için imkansız olacaktır. Kültürler için de durum farklı değildir. ”[28]

Şu görülüyor ki, her şey “kültüre” yüklenen anlama bağlıdır herkes sözcüğün boşa harcandığını bilmektedir. Tüm anlamlarıyla anlaşılması koşuluyla, yaşanan kötülükleri gerçekte yalnızca o düzeltebilir; daha da iyisi: Önleyebilir. Çünkü tüm kötülükler tam da, gerçek anlamıyla kültür deformasyonlarında, gitgide daha da büyüyen cehalet biçimlerinde kök salmıştır ve salmaktadır. Femand Dumont’un sözleriyle, “dilin, kültürün, düşünmenin . bozulması her şeyden önce tinsel bir dramdır, çünkü tinin bir trajedisidir. Kanımca, söz konusu olan en büyük adaletsizliktir, maddi adaletsizlikten bile kötüdür, çünkü bireyi derin insani kimliğinden yakalar. Oysa “kültür, topluluk pedagojisinden ayrılamaz bir kişiler pedagojisidir. Eğitim okulların girişimiyle başlamaz; kültür bütünüyle eğiticidir”. Eliot’un da açıkladığı gibi kültür parçalanması, olabilecek en kötü parçalanmadır; ve “bir toplumun maruz kalabileceği en kökten, [... ] en ciddi ve onarılması en zor parçalanmadır”.29

Toplumların evrimi her şeyden önce, üretim yollarından ya da siyasal düzenlerden de önce kültürle belirlenir; yeni iletişim güçlerinin siyasal eylem kadar ekonomi, bilim ve kültür dünyasını da hangi noktaya kadar yeniden yapılandırdığını görmüyor muyuz? Kültürün ve sonuçta kültürsüzlüğün bu önceliğinin çoğu zaman dramatik sonuçları vardır: Sözde “pratik” erkekler ya da kadınlar, kendilerini bizzat bir doxa’nın idaresine bırakarak ya da diğerini tamamen gözlerinden kaçarak yönetmekte örneğin, piyasa ideolojisinin asgari eleştirisini yapmaktan uzaktırlar ve bununla birlikte sonuçlarını da kolaylıkla görmezden gelmektedirler, özellikle de yalnız insanlarla ilgili olduklarında. Lord Acton tarafından eleştirilen gücün bozulmasının sonucu (ve belirtisi), bir hesap içine girmeyen insan. açısından “küçümseyi[29] [30] d bir kırgınlıktır" (Kierkegaard), ki Rene Char bunun içinde çok da doğru olarak “kesinliğin kaosunu” görmüştür.[31]

ETİK VE KÜLTÜR

“Ekonomik kriz” söz konusu olduğunda, egemen sofizm, aslında bunun sözde “değerler kriziyle” sanki hiç ilgisi yokmuş gibi davranmaktan ibarettir. John Saul, bizzat hizmet ekonomisinin yüceltilmesine, mali spekülasyonun meşrulaştırılmasına ve yeni iletişim teknolojilerinin göklere çıkarılmasına bağlı olan “yeni bir ekonomi mitolojisine” ve ekonomizme eleştirilmemiş bir boyun eğmeyi, saçmaya çok yakın olacak kadar derin bir bilinçsizlik edimi olarak nitelendirerek “içine yerleştiğimiz bu çocuksuluk durumu”nu ikna edici ve doğru bir şekilde açıklamaktadır. [32]

Piyasanın, toplumun bir aracı olarak, dilin ya da hesabınkiyle karşılaştırılan yaraarlığıyla ilgili olarak söz konusu edilmesi nedeniyle değil: Bununla birlikte, eşit olmayan bir toplumda, piyasa kendi başına, ancak eşitsizliğe hizmet edebilir. Max Weber çok önce, “kendi yaşattığına bırakıldığında piyasanın, ne kişileri ne kardeşliği ya da sevgi saygıyı, ne de kişisel topluluklara özgü ilk insan ilişkilerini, yalnızca nesneleri dikkate alacağım” belirtmiştir. Ignacio Ramonet’ye göre, piyasa bununla birlikte, düşünme tarzını biçimlendiren ikinci paradigmadan başka bir şey değildir. Birinci paradigma: İletişimdir. Ve “yalnızca dört temel özniteliğe sahip olan etkinlikler çok yoğun olarak gelişirler:

Dünya çapında, daimi, dolaysız ve maddi olmayan. [“DDDM sistemi” bunlardan ibarettir.] Bu dörtleme dünyasallaşmanın vurucu gücü, çağımızın en önemli ve belirleyici fenomenidir”.

İşaret ve simgelerin büyük medya tarafından kullanımı, yoklamalar ve reklam, ürettiği eleştirilmemiş konsensüse karşı olan her çağrışımın anlaşılmasını alışılmamış ve imkansız kılan, yeni bir zihin kontrolü sağlar. Oedipus gibi, “Ah! Böyle konuşulduğunu duymaya tahammül edilebilir mi?” (Kral Oedipus, bkz. 429) denecektir; somuta, eleştirel düşünmeye dikkat çekme bu kadar rahatsız edici hale gelir. François de Bemard tarafından oldukça ustaca gösterilen demokrasi maskesi altındaki oligarşi, şüphesiz burada en açık örneklemesini bulur, çünkü bu “demokratik” konsensüsün yönetiminde, bir avuç iletişim devini değil de neyi bulmaktayız? Özünde paradan başka ne vardır?[33] [34]

Temel sofizm, barbarlığa çok yakın duran etiksiz bir kültür sözcük anlamıyla bir çelişki değilmiş gibi, etik ve kültürü birbirinden ayırmaktan ibarettir. Bunu en azından Auschwitz’den, hatta çıkmakta olduğumuz, “doğanın her zaman bilimlerin ve tekniklerin etkilerinin karşısına çıkardığı sınırlan neredeyse sonsuz bir şekilde geri çekmiş”, ama “aynı zamanda barbarlığın sınırlarını da geri çekmiş ve geçmiş zamanların tanımadığı bir çeşit suçla, örneği ve öncesi olmayan bir suçla, insanlık suçuyla dolu olduğunu görecek” olan bu “şaşırtıcı yüzyıldan” öğrenmiş olmamız gerekirdi.” Claude Julien hatırlatır:

[ ...] Nazizm’in iktidara gelişi, ekonomik düzensizlik karşısında duyulan korku ve Bolşevizm’den duyulan kaygıdan çok, öncelikle kültürel bir feragatle mümkün kılınmıştır. [...] Bir ırkın üstünlüğü teorisini bilimsel olarak yaratmayı denemek için sahte bir bilime, sahte bir biyolojiye, sahte bir antropolojiye başvurmuştur. [...] Nazizm tarafından ileri sürülen sahte kültür kendisini sapkınlıklarla, zihin karşıtı suçlarla göstermiştir. [...] Nazizm daha çok, en yüksek kültürel değerlere bir ihanet sonucunda varılan nokta olmuştur.[35] [36] [37]

Adomo, çok da kahince olmayan bir metinde, “Auschwitz’in asla tekrarlanmamasını istemek her eğitimin en önemli arzusudur’’ diye yazıyordu. “Bu tüm eğitimin karşı koyduğu bir barbarlık şekli olmuştur. Barbarlığa yeniden düşme tehlikesinden söz edilmektedir. Ama bu bir tehlike değildir, Auschwitz bu yeniden düşüş olmuştur; ama bu yeniden düşüşü kolaylaştıran koşullar sürdükçe barbarlık devam edecektir. Tür.ı dehşet buradadır.” Bir başkasının insanlığını tanıdığımda, bunu, bu insanlıkla ilgili olarak, sonuçta kendi insanlığım konusunda bildiğimden başka bir şey olmayan bir ön bilgi sayesinde yaparım. Öyleyse barbar her şeyden önce, kendi insanlığı kadar başkalarınınkini de tanımama noktasında sapkın olandır. Tüm problem bilmediğini bilmemesidir.

Oysa eğer Nietzsche bir yüzyıldan daha önce (1887) dile getirilmiş olan gelecek iki nihilizm yüzyılı ile ilgili kehanetinde haklı çıktıysa (şu ana kadar ona nasıl hak vermeyiz?), ve nihilizmi tanımlamasında da haklı çıktıysa: “[...] Eksik olan amaçtır, eksik olan “Neden?” sorusunun cevabıdır; nihilizm ne anlama gelir? En yüksek değerlerin değer yitirdiği anlamına",36 tam da, ilkelerimizde olduğu kadar yadsınamaz olan gerçekte de barbarlıktan bu denli uzak olup olmadığımız sorusunun sorulmasına imkan vermiştir. Çünkü “nihilizm” sözcüğü o halde yalnızca, örneğin paranın bir “değer” olması anlamında, “değerlerden” fazlasının olmadığını gösterir. Rölativizm ve nihilizm bir arada yol alır: Adalet, dostluk, özgürlük, barış, insan, iyilik, mutlak, hatta Tanrı, ancak bundan dolayı diğerlerinin olduğu kadar “değer” haline gelir. Her şey aynı düzeydedir ve hiçbir şey (niltil Latince’de “hiçbir şey” demektir) eşsiz değildir. “Barbarlık, diye soruyordu Goethe, tam tamına eşsiz olanı bilmemesinden değilse neden ibarettir?”[38] Tüm problem bilmediği halde bildiğini sanmasıdır. Bu işin içinden nasıl çıkılabilir?


 

 

[1]        George Steiner, Dans le château de Barbe-Bleue. Notes pour une redeflnition de la culture [1971], Paris, Gallimard, “Folio”, 1986, s. 60, 40, 100, 67; T. S. Eliot ile ilgili s. 44 ve 13, 92, 98, 102, 11l,n3, 143; Theodor W. Adorno, “Eduquer apr£s Auschwitz", Modeles critiques, Paris, Payot, 1984 içinde, s. 205-219.

[2]        Bkz. The Universal Declaration of Human Rights and its Predecessors (1679-1948), Baron EM. van Asbeck, Leiden, E. J. Brill, 1949, s. 90-99; Declaration universelle des droits de l’homme, Uluslararası Af ÖrgUtU Belçika, Brüksel, Gallimard, “Folio", 1988, s. 18 ve 26.

[3] Michel Beaud, Le basculement du monde, Paris, La Ddcouverte, 1997, s.

25 (Birleşmiş Milletler Gelişim Programı, 1996, s. 23); Ignacio Ramonet, G£opoliuque du chaos, Paris, Galilc!e, 1997, s. 79. Bkz. Hans-Peter Martin ve Herald Schumann, Le piege de la mondalisation. L'agression contre la democratie et la prospirite, Paris, Actes Şud, \*997\ Michel Chossudovsky, La mondialisation de la pauvrete, Montreal, Ecosociete, 1998; Viviane Forrester, L'horreur ecomonique, Paris, Fayard, 1996; Une sociite en defıcit humain, Quebec, Centraide, 1998.

[5]        lgnacio Ramonet, Le Monde diplomatique, Kasım 1998 içinde, “Strategies de la faim"; Amartya Sen, El PUois, Madrid, 16 Ekim 1998 . içinde.

[6]        Ignacio Ramonet, G6opolitique du clhaos, s. 155-156. Bkz. Aynı yazar, La tyrannie de la communication, Paris, Galille, 1^99.

[7]        Bkz. Tony Anatrella, Non a la societe depressive, Paris, Flammarion,

1993; “Champs”, 1995; Marc Chabot, Pour enfinir avec soi. Les voix du

silicide, Montreal, VLB, 1997.

[8]        Lewis Thornas, “AIDS and Drug Abuse”, The Fragile Species, New York, Scribner’s, 1992 içinde, s. 57-64.

[9]        Marc Chabot, Pour en finir avec soi, s. 28; Tony Anatrella, Non a la societe depressive, s.34; John Maynard Keynes, Th.eorie generale de l'emploie, de l'interât et de la monnaie, Paris, Payot, 1969, 1988, s. 375376.

[10] Bkz. Samuel Beckett, En attendant Godot, Paris, Minuit, 1952, s. 92; Christopher Lasch, The Culture ofNarcissism, New York, Norton, 1979; Gilles Lipovetsky, Vere du vide, Paris, Gallimard, 1983.

[11]      Yazar devam eder: “Öğrencinin eli masaları ve sıraları kırarak, duvarları kaba işaretlerle karalayarak, çirkin giysileri parçalayarak, kızgınlığın, günlük pedagojik tuzak tarafından yıkılma, zorlanma, yağmalanma duygusuyla avutulduğu bir vandalizmi kutsallaştırarak öcünü alır" (Raoul Vaneigem, Avertissemenl aux ecoliers el İyc4ens, Paris, Mille et une nuit, 1995, örnek destekli başarılı çalışma: Pupitres de la nation, Aude Vincent'ın fotoğrafları, Fabrice Hervieu'nün metni, Paris, Alternatives içinde s. 49). Ayrıca bkz. Marie-Louise Martinez, Vers la reduction de la violence â l'4cole, Paris, Septentrion, 1996.

[12]      Marc Auge, LA guerre des reves, Paris, Seuil, 1997, s. 28-29.

[13]      Deney yit imi ilgili olarak, bkz. Giorgio Agamben, Infancy and History. Essays on the Destruction of Experience, Londra ve New York, Verso, 1993; Hermann Lübbe, “Erfahrungsverluste und Kompensationen. Zum philosophischen Problem der Erfahrung in der gegenwartigen Welt”, Der Mensch als Orienlierungswaise?ein interdisziplinürer erkundungsgang, Beitrage von Hermann Lübbe, Freiburg, K. Albert, 1982 içinde, s. 145-168; Odo Marquard, "The Age of Unwordliness? A Contribution to the Analysis of the Present”, İn de/ense ofthe Accidental. Philosophical Studies, New York, Oxford University Press, 1991 içinde, s. 71-90. Duy arlık yitimiyle ilgili, Amold Gehlen, “Nouveaux pbenoıbenes culturels”, Anthropologie et psycologie sociale, Paris, PUF, 1990 içinde, s. 192-210. “Bir megamakine sayesinde mümkün olduğunca az düşünmeye, çabaya ve kişisel ilgiye başvuran bir varoluş yaratma” denemesi ile ilgili, bkz. Lewis Mumford, ‘The Threat of Parasitism”, The Myth of the Machine, New York, Harcourt, Brace, Jovanovitch, 1970 içinde, s. 338345.

[14]      Marc Auge, Non-iieux, Paris, Seuil, 1992 s. 42 sq.; George Steiner, The Mew Yorker, 11 Mart 1996 içinde, s. 106.

[15]      “Böylece matematik ne hakkında ne konuşacağımızı asla bilmediğimiz ne de, gerçeğin ne olduğunu söyleyebildiğimiz bir konu olarak tanımlanabilmiştir.” (Bertrand Russell, "Recent Work on the Principles of Mathematics”, International Monthly, 1901,4. sayı içinde, s.84). Bkz., sayı ile ilgili, G.W.F. Hegel, Leçons sur l’histoire de la philosophie, 1. cilt, Paris, Vrin, 1971, s. 79-80; Encyclopedie des Sciences philosophiques, 1, La selence de la logique, Paris, Vrin, 1979, s. 540-541. Matematiksel simge üzerine, bkz. Charles De Koninck, The Hollow Universe, Oxford University Press, 1960; ve “Random Reflections on Science and Calculation", Lavai theologique et philosophique, 12, 1, 1956, s. 84-119.

[16]      Bkz. Ludwig Wittgenstein, “Die Elhik ist transzendental”, Tractatus Logico-Philosophicus içinde, 6.421; ve ünlü Conftrence sur ethique bkz. Jacques Bouveresse, Wıttgenstein: la rime et la raison, Paris, Minuit, 1973, özellikle s. 77 sq. ve 84; Jean Ladrifere, Les limitations internes des formalismes. Etude sur la signification du thioreme de Gödel eı des th£ordmes appareııtes dans la Morie des fondemenıs des mathdmaıiques, Louvain, Nauwclaerts, Paris, Gauthier-Villars, 1957, s. 410.

11 Bkz. Kardinal Jean-Marie Lustiger, “L'homme sans fin” (Etudes dergisi, 1983), Osez croire/Osez vivre, Paris, Gallimard, "Folio”, 1985 içinde, s. 343-344; ve Devenez dignes de la condition humaine, Paris, Flammarion/Saint-Augustin, 1995, s. 29; Michel Beaud, Le basculement du monde. s. 144-145; Jean Lacroix, Force etfaiblesse de lafamille, Paris, Seuil, 1948, s. 80 sq.

[18]      Bkz. Comelius Castoriadis, La montee de l’insignifiance. Les carrefours du labyrinthe IV, Paris, Seuil, 1996, s. 204-205.

[19]      Daha önce belirtilen isim ya da referanslara özellikle şunları da eklemek gerekir: Jacqueline de Romilly, L’enseignement en detresse, Paris, Julliard, 1984;. Edgar Morin, La connaissance de la connaissance, Paris, Seuil, (s. 13); George Steiner, “A Responsion", Reading George Steiner, Johns Hopkins University Press, 1994 içinde, s. 284; Michel Serres, Geopolitique du chaos, Ignacio Ramonet içinde, s. 133; Marie-Claude Bertholy ve Jean-Pierre Despins, La gestion de l’ignorance, Paris, PUF, 1993; Herve Bouillot ve Michel Le Du, La pedagogie du vide, Paris, PUF, 1993; Philippe Nemo, Le chaos p£dagogique, Paris, Albin Michel, 1993; Alain Caille, La demission des clercs. La crise des sciences sociales et l'oubli du politique, Paris, La Decouverte, 1993; Daniüle Sallenave, Lettres morıes, Paris, Michalon, 1995; Michel Freitag, Le naufrage del 'üniversite, Quebec, Nuit Blanche ve Paris, La Decouverte, 1995; Gabriel . Gagnon. Aucaıur des possibles. Montreal. Ecosociete, 1995 (s. 29); Neil Postman, The End of Education, New York, Alfred A. Knopf, 1995; Godelieve De Koninck, A quand l’enseignement?Plaidoyer pour la pidagogie, Montreal, Les Editions logiques, 1995. “The antilanguage assumptions of our culture”ı örneklemek için Christopher Lasch, Kaliforniya Üniversitesi’ndeki öğrencilerin ila 60’ının“remedial English" derslerine yazılmak zorunda olduğunu belirtiyordu. Stanford'ta, 1975 te başlayan öğrencilerin yalnızca çeyreği İngilizce sınavını geçebilmiştir, oysa ki “Scholastic Aptitude Test”te başarılı olmuşlardır (The Culture of Narcissism, s. 128).

[20]      Philippe Meyer, L'irresponsibilitd midicale, Paris, Grasset, 1993, s. 181-182.

[21]      John Saul, La civilisation inconsciente, s. 7 sq.; Philippe Bendton, De regalitepar defaut. Essai sur l’enfermement moderne, Paris, Criterion, 1997, s. 9-13; Daniele Sallenave, Lettres mortes, passim.

[22]      Bkz. Peter C. Emberley, Zero Tolerance. Hot Buttan Politics in Canada’s Universities, Toronto, Penguin Books, 1^996; Bkz. Alain Renaut, Les Rivolutions de l'universite, Paris, Calmann-Levy, 1995; ve Charles W. Anderson, Prescribing the Life of the Mind, University of Winconsin Press, 1993.

[23]      Bkz. Jacques Testart, Pour une ehique planetaire (Jens Reich ile), Paris, Mille et une nuit, 1997, s. 23-24: “Araştırma laboratuarlarında konseptler üretildiğini düşünüyorlar, organizmanın nasıl yaşadığını anlamaya çalışıyorlar... Bu çok güzel. Olağanüstü bir şey varolsaydı, bu hiç kimsenin durdurmak istemeyeceği temel bir araşurma olurdu. Siz öyle bir şeyle karşılaştınız mı bilmiyorum ama ben hiç karşılaşmadım. Benim kar-

şılaştığım şey, uygulamalı değil sonlu bir araştırma. Ne arandığı önceden biliniyor. Çoğu zaman son derece saygıdeğer bir amaç vardır. Ama örneğin AİDS denen bu korkunç hastalığa karşı bir aşı aranıyorsa, mekanizmaların anlaşılmasında bazı dolambaçlara soksa da bu, amacı aşıyı elde etmek olan sonlu bir araştırmadır. Başka bir deyişle bugün, yalnızca biyolojide ya da yalnızca tıpta değil, tüm araştırma dünyasında yaptığımız, sonlu bir araştırmadır. Nereye doğru yol aldığını bilir” (s. 23-24). Ve Lewis Thomas: “|...] AIDS, her şeyi hesaba kattığımızda, bilim için bir sorun ve bir savaşımdır. Biz yalnızca bu olağanüstü virüs ya da henüz ortaya çıkmaya başladığı gibi, hepsi birbiriyle yakından ilgili ama belli belirsiz bir şekilde birbirinden farklı olağanüstü bir virüsler dizisi ile ilgili yeterli bilgiye sahip değiliz ve daha öğrenecek çok şeyimiz var. Ve bana öyle geliyor ki bu ikilimden kurtulmanın tek emin yolu araştırma olmalıdır” (The Fragile Species. s. 43).

[24] Bkz. John Cassidy, The Decline of Economics, The New Yorker, 2 Aralık 1996 içinde, s. 50-60. L’horreur economique’te Viviane Forrester bu cehal:et tipi için doğru nitelemeler bulmuştur: “Kayıtsızlık acımasızdır'’ (s. 59); “İlgisizlik, uyuşukluk egemen olmuştur [...]" (s. 60).

[25]      Jacques Testart, Paur une ethique planetaire, s. 45; Viviane Forrester, L'horreur economique, s.96; kültürel değerlerin, “anlağınkilerin” zoralımı üzerine, bkz. S. 88, 114 ve passim.

[26] Bkz. Claude Hagege, L’enfant aux deux langues, Paris, Odile Jacob, 1996; Christian de Duve, Poussiere de vie. Une histoire du vivani, Paris, Fayard, 1995, s. 391-431.

[27]      Bkz. Andree Ruffo, Les enfants de l'indiff&ence: il suffil pourtant d'un regard, Quebec, Editions de l’Homme, 1993. Diğer yndan Aristoteles, Politique, VII, 17, 1336 b 30-33: İlk önce öğrenilen “her zaman en fazla sevdiğimizdir”.

[28]      Fernand Dumont, Raisons Communes, Montreal, Boreal, 1995, s. 103; bkz. 105 ve 24-225; bkz. Aynı yazar, L’avenir de la memoire, Quebec, Nuit Blanche, 1995. Quebec'teki durum için, bkz. Paul-Emile Roy, Une rdvolution avorııfe. L’enseignemenı au Qu4bec depuis 1960, Montreal, Meridien, 1991; Jean Larose, L‘amour du pauvre, Montreal, Boreal, 1991.

Femand Dumont, “Entretien", Virtualites, 2, 6, Ağustos-Eylül 1995 içinde, s. 20 b; ve Raisons communes, s. 100; T.S.Eliot, Nctes tcwards the Definiton of Culture, Londra, Faber&Faber, 1948; paperback, 1962, s.

[31]      Rene Char, Le marteau sans maitre, Toplu Eserleri, Paris, Gallimard, “Pltliade" 1983 içinde, s. 37. Bkz. Diğer yandan, Martha Nussbaum, Love's Knowledge, Oxford University Press, 1990, s. 76-77, 81-82; Charles Dickens, (Thomas Gradgrind kişiliğinin hesaba indirgemeyi canlandırdığı) Hard Times içinde, somutun kişiler, nesneler ve olaylar imgeleme ve duyguya hiç aldırmayarak bir “anlık’tan nasıl tamamen kaçtığını çok güzel bir şekilde ömeklemiştir.

[32] John Saul, La civilisation inconsciente, s. 12-13.

[33]       Bkz. Michel Beaud, Le basculement du monde, s. 111-112, (Max Weber, Economie et sociâtâ [1911-1913], c.2, Paris, Pocket, 1995, s. 410); Ignacio Ramonet, Geppolitigue du chaos, s. 67-69, 158 sq.; François de Bemard, L’embtime d£mocratique, Paris, Mille et une nuit, 1998.

[34]      Andre Frossard, Le erime contre l'humanite (1987), Paris, Livre de poche, 1989, s. 11." ‘İnsanlık suçu, doğmuş olması bahanesiyle birini öldürmektir” (s.96). Kurbanın insanlığı, açık ve kesin olarak yadsındığında, insanlık suçu olur” (s. 99). Bkz. Vassili Grossman: “İnsanlık dışı olan her şey saçma ve gereksizdir.” Evet, insanlık dışılığın bu mutlak zafer anında, şiddetin yarattığı her şeyin saçma, gereksiz, önemsiz, geleceksiz olduğu artık gün gibi ortaçladır” (Toutpasse; Julliard ve L'Age d'homme, 1984, s. 228; Stephane Courtois, Le livre noir du communisme, Paris, Robert Laffont, 1997 içinde, s. 826).

[35]      Claude Julien, Culture: de lafascination au mapris, Quebec, Musde de la civilisation et Fides, 1990, s. 15-17.

[36]      W. Adomo, a.g.e., s. 205.

[37]      “Nihilim: Hehangi bir hedeften yoksundur nihilizm, ve, ‘niçin' sorusunun cevabı yoktur onun. Peki, ne anlama gelir nihilizm? Anlamı şudur: En yüce değerlerin bile değersizleştirilmesidir." (Friedridı Nietzsche, Nachgelassene Fragmente, Herbst 1887 bis Miirz 1888, Werke, Kritische Gesamtaugsgabe, Berlin, Walter de Gruyter, 1970, VHl, 2 içinde, s. 14). Bk:z. Franco Volpi, il nichilismo, Rome, Editori Laterza, 1996, s. 3 sq.; Stanley Rosen, Nihilism. A Philosophical Essay, Yale University Press, 1969; Denise Souche-Dagues, Nihilismes, Paris, PUF, 1996; Michel Haar, Par-deli'ı le nihilisme. Nouveaux Essais sur Nietzsche, Paris, PUF, 1998; Maurice Blanchot, “Reflexions sur le nihilisme’’, L'entretien infıni, Paris, Gallimard, 1969 içinde.

[38]      Söz konusu olan Goethe'nin 22 Mart 1831 tarihinde, yani ölümünden bir yıl önce, Eckermann ile yaptığı bir konuşmadır: “Niebuhr haklıydı, der Goethe, barbarlığa bir dönüş öngördüğünde. Ve işte: Tam da içindeyiz; Çünkü barbarlık, tam tamına eşsiz olanı bilmemesinden değilse neden ibarettir? (das Vortreffliche)” (Goethes Gesprache mit Eckermann, 22 Mart 1831, Wiesbaden, Insel, 1955, s. 455; Paris, Gallimard, 1949, s. 345).

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | Küçült  
Felsefe