Çağın Kişisi Olmak

İsmet Zeki Eyüboğlu


Bütün soydaşlarının mutluluğunu dileyen, kişiyi belli bir yerde, belli sınırlar içinde yaşayan, yaşama gereğinde bırakılan bir varlık olarak değil de, bir evren yurttaşı diye gören, görmeyi bilen kişidir çağın kişisi. Böyle bir kişi olmak, bu söylenenleri benimsemekle, uygulamakla, onların gerçekleşmesine çalışmakla, inanmakla olur. Evrende yaşar çağın kişisi, onun belli bir yurdu, belli bir bölgesi yoktur. Soyu bütün kişiler, yurdu bütün evren, ereği bütüncül bir mutluluktur, bağımsızlıktır, özgürlüktür. Bilge olmaktır çağın kişisi olmak. Onun yüreği yalnız kendi için değil bütün kişiler için çarpar, bütün kişilerin atardamarlarına sıcaklık yaymak için vurur.

Doğada belli soylar vardır kişilerin toplanması, birlikte yaşamaları yüzünden. Bu soyların oluşmasında, niteliklerin ayrışmasında, biçimlenmesinde ülkelerin doğal yapısı, doğa koşulları egemendir. Toprağın özü, bitki örtüsü, öteki doğa varlıkları bu oluşmada etkilidir. Ancak doğada bir Fransız, bir Rus, bir İngiliz, bir Çin ulusu yoktur, o toprak kesimlerinde, doğa koşullarına göre biçimlenen, oluşan kişiler, onlardan kurulu toplumlar vardır. Özel adlar, çağımızda «ulus» kavramı altında toplanan kuruluşlar yapmadır, uydurmadır. Doğada kişiler birer doğa varlığı olarak vardır, belli bayraklar altında toplanan birlikler olarak yoktur. Bunu, ulusların adlarının yeniliğinden, sonradan türetilmişliğinden anlıyoruz. Ulusların adlarıyla yaşadıkları toprak kesimlerinin adları çokluk özdeştir. Bu adlar doğal değil, birer kişi ürünüdür. Toplulukların belli adlar altında anılmaları evrende bölünmelere, ayrılıklara, uyuşmazlıklara yol açmıştır. Bir düşünün, evrende «burası Türklerin yurdudur», diye ayrılmış, sınırları doğal olarak çizilmiş, belirlenmiş bir toprak kesimi, bir ülke var mıdır? Yurttaş, yurt, bayrak, sınırlı bir toprak kesimi üzerinde yaşama gereği, yasaklar sonradan konmuştur. İşte çağın kişisi olmak bu bölünmelerin, ayrılmaların doğal değil yapay olduğunu bilen, bunlardan kurtulmanın, evrende doğal bütünlüğe ulaşmanın yollarını arayan, bu bütünlüğün kurulması için çalışan, bu bütünlük içinde mutluluğu özleyendir.

Doğa kişiye belli bir toprak üzerinde ölünceye değin yaşama gereği koymuyor. Kişinin doğal bir gelişim doğrultusunda olgunlaşan yetenekleri, ona, istediği bölgede doğa koşullarına uyma yoluyla yaşama olanağı veriyor. Bugün bilinen ülkelerdeki büyük, çağlar boyu süren göçler, yeni yerleşmeler, yeni yurt edinmeler bunu gösteriyor açıkça. Anadolu'ya, Avrupa'ya, Amerika'ya akın akın toplulukların göçtüğü, yerleştiği, yeni uygarlıkların gelişmesinde yardımcı olduğu elle tutulur belgelerden, kanıtlardan anlaşılıyor. Orta Asya'da yaşamış büyük bir topluluğun çağlar boyunca Batıya göçtüğünü, Avrupa içlerine değin gidip yerleştiğini, Anadolu'yu kapladığını biliyoruz. Durum Mısır, İran, Mezopotamya ülkeleri için de böyledir. Bu göçler, doğada belli bir yerde çakılıp kalma gereğinin olmadığına kanıttır. Kişi topluluklarının başka ülkelere göçerek yeni yurt edinmelerini engelleyen yasalar çok sonraları koyulmuş, uygulanmıştır. Eskiden böyle kesin sınırlar, bölünmüş topraklar, sayısız yasaklar yoktu. Uygarlık geliştikçe, yayıldıkça ona karşıt olarak sınırlamalar, yasaklar da çoğalmış, gelişmiş, yayılmıştır. Kişi anlayışı öyle bir düzeye varmış ki uygar olmak nerdeyse yasak koymakla eşanlamlı sayılmıştır. Bu tutum uygarlığın özüyle, ereğiyle bağdaşmaz. Kişi güçlendikçe, belli bir topluluğun yönetimi altına girme olanağı arttıkça düşüncenin, sevginin yerini güç almış, uygarlığın ürünleri bu gücün denetimi altına girmiş, onun yararına, belli bir yönetici kurulun çıkarına kullanılır olmuştur. Özellikle paranın bulunuşu, ona dayalı kurumların oluşması uluslar arasında ayrılmaya yol açmıştır. Bugün yeryüzünde kullanılan para türleri sayısınca, daha da çok, ulus vardır. Para türü, geçer akça türü topraklara sınır koymada, giriş çıkışları yasaklamada bir araç niteliğindedir.

Kişinin bu tür araçlarla bağımlı olmaması, düşünürken, belli koşullara saplanıp kalmaması gerekir. Önceden verilenle düşünmek, eskiden beri uygulanan bir düşünme yönteminin egemenliğine sığınmak çağın kişisi olmayı önler. Bir kişinin yaratıcı olması düşünürken önverilerden, alışılmış kuralların etkisinden sıyrılmasına dayanır. Eski kurallara, eski ilkelere göre düzenlenen bir düşünme yeteneği ne yeniyi bulabilir, ne de yaratıcı olabilir. Bu nedenle de çağın gerisinde kalır. Düşünme yeteneğimiz, elimizde olmadan, eski ilkelerle koşullanmıştır. Başarı bu «koşullanma»nın dışına çıkmada, yeni bir yöntemle, yeni bir atılımla düşünme akımını sağlamadadır. Yoksa eski gereçlerle yeni yapı kurulmaz, kurulsa bile güvenilir olmaz, ancak samanlık olarak kullanılabilir. Kişi en yeni buluştan, en yeni gereçten yararlanır eskiyi korumak, eskiden kalanı yeni gösterme düşüncesiyle onarmak için. Bu tutum aldatıcıdır, bir görünüş kişisi olmadan öteye geçemez, böyle yapan. Ulusları belli yerlere yerleştirmek, yerleşme yerini sınırlarla çevirmek, sonra «yurt» denen bir kavramın altında toplamak saldırıların sürdürüldüğü çağlardan kalmadır. Toplum gücünün belli ellerde toplanması, «yönetici» denen bir küçük topluluğun doğması, egemenle uydu adı verilen karşıt birliklerin oluşması kişiyi sınırlandırmıştır. Bu sınırlandırmada geçim, inanç, konuşulan dil gibi köklü etkenler vardır. İşte bu etkenler çağlar akıp geç. tikçe birtakım kavramların doğmasına olanak sağlamıştır. Bu olanakların yarattığı «ulus», «yurt» gibi yapma kavramlar gene çağların geçişiyle belirginleşmiş, belli bir toprakta yerleşmeyi sağlamıştır. İşte bu tür yerleşmenin etkisiyle bugün «devlet» denen kurum ortaya çıkmıştır. Aşağı yukarı altı bin yıllık bir geçmişi olan bu kurum en kesin tanımını Roma uygarlığında kazanmış, yeni uyanış (renaissance) döneminde de son biçimini bulmuş, konuşulan dillere göre yorumlanmıştır. Bu yorum sonucu çağımızda «ulus topluluğu» denen biçime ulaşılmıştır. Ayrı ayrı dillerle oluşan bu topluluklar «ulus» adını alırken yaşanan toprakların sınırları daha kesin olarak çizilmiştir. Bu yeni birlikler, bu ulusçu kuruluşlar belli bayrağı, belli bir konuşma dili, belli bir inanç düzeni olan topluluklardır. Kendilerine göre yasaları, eğitim, öğretim kurumları, üretim, tüketim örgütleri, egemenlik anlayışları, kesin sınırları vardır bunların. Bu kuruluşlarla yasakların sayısı da çoğalmış, vuruşmalar, saldırılar hızlanmış, sınır karakolları pekiştirilmiş, sözün kısası komşuluklar karşılıklı anlaşmalara göre denetim altına alınmış, geziler, göçler belli koşullara bağlanmış, yaşamanın tadı tuzu kalmamıştır.

Bu kuruluşların ardından onlara uygun bir düşünme akımı oluştu. Kişi, içinde yaşadığı toplumun inancıyla, yaşama anlayışıyla, eğitim, öğretim görüşü ile bağımlı bir düşünme biçimini benimsemiştir ister istemez. Böylece uluslara göre düşünme biçimleri doğdu. Çağımızda «Alman düşüncesi», «Fransız sanatı», «Türk inancı», «İngiliz felsefesi» denen uygarlık ürünleri böyle biçimlendi. Gerçekte bu ürünler tek tek ulusların değil, bütün yeryüzü kişilerinin ortak yaratmalarıdır. Bu yaratma eyleminde karşılıklı etkiler, esinlenmeler, yardımlar, besleyip beslenmeler önemlidir. Ancak ulusçu düşünce bunları bir yana iterek belli bir ulusun damgasıyla sergilemektedir.

Çağın kişisi olmak bu damgaya aldanmamayı, bu ulus denen topluluğa vergi tanımlara, sınır koymalara karşı çıkmayı, uygarlık ürünlerinin yaratılmasında bütün kişi soyunun, yeryüzü yurttaşlarının emeği olduğu. nu bilmeyi, savunmayı gerektirir. Bunu yapan kişi bilge kişidir, bilge adı ona yaraşır ancak. Ayrı ayrı dillerin konuşulması böyle düşünmeye engel olmadığı gibi bütün yeryüzü yurttaşlarının bir dille konuşmalarına özlem duymak da bir ulusun bireyi olanı suçlamayı gerektirmez, dilin önemsenmediği anlamına gelmez. Yeryüzü yurttaşlığı, bütün konuşulan dillerin bırakılması, yeni bir dil yaratılarak anlaşma olanakları sağlanması demek değildir, böyle düşünmek bilgeye değil çılgına yaraşır. Kardeşliğin kurulması çok uzun çağların geçme. sini gerektirse bile olanaksız değildir, kişiler, uluslar arasında kurulacak bir uyum, bir içten bağlaşım uygarlığın gelişmesi, bilginin etkisi, aydınlığı altında yeni yeni anlaşma yolları bulacaktır. Bu konuda dilin önemi açıktır, ancak dil ayrılığı uluslararası uyumsuzluğun, gerginliğin nedeni sayılmaz. Ayrılığın en ağır basan nedeni düşüncenin bütün kişileri kucaklayacak bir olgunluk düzeyine ulaşamayışıdır. Çağın kişisi olmanın güçlüğü de buradadır işte.

Kişinin yüreğinde düğümlenen yaşama korkusu yerine yaşama sevincini, birlikte olma tutkusunu geliştiren düşünce çağın düşüncesidir, engelleyen bir eylem değil. Çağların niteliklerine göre düşünce ürünleri, düşünme yöntemleri vardır. Bir ülkede yaşanan çağda uygulanan öğretim, eğitim yöntemleri, yönetim koşulları, düşünme kuralları geçmişten olduğu gibi aktarılmışsa, yeni bir anlayış düzenine göre biçimlendirilmemişse, o ülkenin kişileri çağın gerisinde kalmış demektir. Yoksa yeni kuruma eski yöntem yakışmaz. Çağların, ayrıca, uygarlık düzeyine, bilgi aşamasına göre yöntemleri oluşur. Bir çağ kendi yöntemini de birlikte getirir. Çağın kişisi olmak bu yöntem bilincine varmayı, yöntemi olaylardan çıkarmayı bilmeyi, gerekli kılar. Deney bilimlerinin en kesininden deneydışı bilimlerin en soyutuna değin uzayan değişik araştırmalar, incelemeler çağın anlayışına dayalı yöntemlerle bağlaşımlıdır. Bunun dışında kalmak, yeniye eskiyi uygulamak çağın bilim görüşüne, gerçeklik anlayışına karşı çıkmaktır. Bir çağ, kendi boyutları içinde anlaşılabilir. Geçen çağ geleni etkiler, ancak onu yeniden kuramaz, bir çağ ötekine aktarılamaz.

Çağlarındaki buluşları ne denli ileri bir aşamada olursa olsun, günümüzün fizik sorunları Galileo, Kepler, Newton gibi bilginlerin öngördükleri yöntemlerle çözümlenemiyor, gök incelemeleri de öyle. Ardarda gelen çağlar yeni buluşlar, yeni araştırma yöntemleri getirdiler. Bir diri gövdeyi oluşturan en küçük boyutlu öğelerin, dokuların yapısı bundan yüz yıl önceki bilim yöntemlerine göre incelenmiyor, incelenemiyor. Yeni olaylar yeni sorunları doğururken yeni çözüm yollarını da birlikte getirdiler. Aradaki benzerlik, kuruluş biçimi ne denli büyük olursa olsun günümüzün en durağan toplumu bile elli yıl önceki gibi değildir, umulmadık gelişmeler, umulmadık değişmeler olmuştur. Çağın kişisi bunları görmekle, bilmekle, anlamakla yükümlüdür, sorumludur. Bundan yüz yıl önce bir ulusun başında en büyük, en yetkili kimse istediği ulusla savaşa girebiliyordu, onun ağzından çıkan bir buyruk savaşın başlamasına yeterliydi. Bugün değil bir başkan, bir ulus bile tek başına savaş açma yetkisini kendinde bulamıyor. Savaş koşullarının boyutları çok mu çok genişledi, başka ülkelere değin uzadı, yayıldı. Bir toplumda beliren çalkantı birçok ulusu etkiliyor, ilgilendiriyor günümüzde. Bir ülkede suçluların yargılanması, verilen yargıların kesinleşip uygulanması bile başka ulusları etkiliyor, bir takım girişimlere çekiyor. Bunlar, çağımızda, bir ulus şöyle dursun, bir kişinin bile tek başına olmadığını, çok geniş bir ilgi alanında yaşadığım gösteriyor. Uzak bir ülkede davranışlarından dolayı yargılanan bir bilginle, bir aydınla, bir yöneticiyle yalnız kendi ulusu değil komşu olan olmayan uluslar bile ilgilenmeden edemiyor, yargılananın uyruğu olduğu ulusun içişlerine karışmaya değin büyüyor ilgi, sorumluluk anlayışı. Ulusların belli sürelerde yapılan seçimleri bile komşular için birer sorun oluyor. Yönetimi ele alacak kuruluşun görüşü, yönetim anlayışı, tutumu komşu uluslar arasında tartışma konusu oluyor. Bu, bize, kişinin yalnız kendi toplumunda değil çağında yaşadığını, çağının varlığı olduğunu gösterir. Düşüncelerin, görüşlerin, eski dönemlere oranla, alanları çok genişledi. Bir aydın, başka bir ülkede yaşayan aydınla özdeş görüş ortamında bulununca birlik, bağlılık kendiliğinden oluşuveriyor. Birine karşı girişilen bir eylem ötekini uyarıyor, girişime geçiriyor.

Çağımızda uluslararası ilgilerin, bağlaşımların doğmasına, kurulmasına düşünceleri hızla yayan basın araçlarının, öteki buluşların (radyo, televizyon) büyük ölçüde yardımcı olduğu açıktır. Hızlı etkilenmelerin, tepkilerin, ilgilenmelerin başlıca kaynağı budur. Bu konuda bilginin, onun ışığında aydınlanmanın da ayrı bir önemi vardır. Bilgi aydınlığının alanı genişledikçe ilgi de büyüyor, birliği yaratan koşullar artıyor. Bu nedenle çağdışı bir tutum, bir davranış, karşısında çağdaş olanı buluyor. Bu çağımızın bir iyiliği, bir güzelliğidir kuşkusuz. Uygarlıkla araçlar karşılıklı olarak birbirini geliştiriyor, etkiliyor. Bundan başka, uluslar, kişiler arasında hızla gelişen bir birlik, bir yaklaştırma oluştum. yor. Çağımızda uygar olmak araç kullanmaktır bir bakıma. Kullanılan araçların niteliği, görünüşte de olsa, uygarlığa karşı duyulan ilginin, ondan yararlanmanın bir kanıtıdır. Düşünce bakımından en geri kalan, en geriye dönük olan, eskiye bağlanan bile yeni araçlardan yararlanmada ilericilerden geri kalmıyor. Karanlık düşüncelerini aydınlık saçan araçlarla yayma yolunu arıyor, buluyor da. Uygarlık ışığı akı da aydınlatır karayı da. Kimi yerlerde, düşüncelerin katılığı yüzünden, uygarlık sıcaklığı karanın kabuğunu birden eritemiyorsa da yavaş yavaş inceltiyor, ağır ağır özüne, katılaşan içeriğine giriyor. İşte katı, karanlık başların çok ağır yürüyen değişmesi bundandır. Yeni araçları çağdışı bilgilerin, geçerliği kalmamış düşünce ürünlerinin yayılması yolunda kullanmak çağdaş bir yaşama görüşünü benimseme anlamına gelmez. Sözgelişi: evrenin yoktan yaratıldığını, ölümden sonra dirilmenin, yargılanmanın gerçek olduğunu, kişi soyunun «Adem ile Havva» ikilisinden türediğini, o günden beri suçluluk taşıdığını kapsayan görüşlerin yayılmasında çağdaş araçlardan yararlanmak uygarlığın gelişimi karşısında akıntıya kürek çekmek, çağdaş buluşları kötüye kullanmaktır.

Çağın kişisi olmak çağın bilgileriyle donmayı gerekli kılar. Çağın bilgileri de kaynağını çağdaş olaylarda bulan, yaşanan bilgilerdir. Geçmişten bir süs takısı gibı aktarılan, birer kavram olmaktan öteye geçemeyen, yaşama uygulanamayan bilgilerin çağdaş anlayışla ilgisi yoktur. Çağdaş bilgi yaşama yararlı olan, kişiye yeni bir düşünme olanağı sağlayan, düşünme yeteneğini geliştiren, geçerli bir yöntem öğreten, aydınlatıcı, geliştirici bilgidir. Sözün kısası olayların, yaşamın bilgisidir. Bu bilgi, içinde yaşadığımız evrenle bağlantılıdır, yaşama düzen veren bir niteliktedir, ölümden sonra başlayacağı söylenen başka türden bir yaşamı düzene koymak bu evrende yaşayanın görevi değildir artık.

Çağın bilgisi bir yerde duran, devinim gücünü yalnız öğretim yoluyla aktarmalarda bulan, gerektiğinde başvurulan bir bilgi değildir. Onun eski nesneler gibi sandıkta yeri yoktur, müzeyi de gerektirmez. Çağın bilgisi sürekli bir yenileşme içinde olan, doğurucu, yeniden yeniyi türetici, üretici bilgidir. O, ne olayların ardından koşar, ne de olayların önünde gider. Olayların içinde oluşturucu bir öz olarak bulunur. O özü kavrayan olayı da anlar, oluşun kaynağına varır, olayları kavradıkça kendini de tanır. Bir kişi olarak olayların neresinde bulunduğunu görür. Çağın bilgisi bir gözlük değil bir ışıktır, bakmaya değil aydınlatmaya, karanlığı, bilinmeyeni ortaya çıkarmaya yarar. Çağın kişisi olmak bu bilgiyi edinmeye dayanır. Bu bilgi uygulamak içindir, atalardan kalan değerli bir andaç, sevgiliden gelen güzel bir gönderme gibi evde saklamak için değil. Saklanan, gerektiğinde ortaya konan bilginin çağımızla ilgisi yoktur, o bir ortaçağ ürünüdür. Bildiğini uygulamayan bir kimsenin bildiğine inanmak da doğru olmasa gerek. Bilgi bileni değiştirmezse, ona yeni bir davranış biçimi getirmezse neye yarar? Çağın kişisi çağın bilgisiyle kaynaşandır. Eskiden çok iyi bir ressam olan sonradan resim yapmayı bırakabilir, bir ozan şiir, bir öykücü öykü yazmayabilir, bir yontucu yontu yapmaktan vazgeçebilir. Ancak bir bilgin bilmeyi bırakamaz. Bilgi alanında, bilmede ne iş bırakma vardır, ne de emekliye ayrılma. Elde olmayan nedenler yüzünden unutma ayrı bir konudur, onunla yetkili uzmanlar uğraşır.

Çağın bilgisi gelişen olaylarla birlikte yürür, çağın kişisi de bu bilgiyi olayların içinden edinir. Önceden kazanılmış soyut kavramlarla olayları tanımlamak gerçeğe aykırı düşer Bu aykırılık yepyeni koşullar altında oluşan bir olayı daha önceden, o olayla bağlantısı olmayan, başka bir olayın yorumundan edinilmiş izlenimlerle açıklamadan doğar. Bu konuda en çok güvenilen kanıt David Hume’un ileri sürdüğü «benzerlik», ya da «ardarda geliş» ilkesidir. Oysa bu bilgenin gözlemlediği olaylarla çağımızdakiler arasında, benzerlik bir yana, «oluş ortamı» ayrılığı vardır. Çok verimli olarak bilinen, verimliliği deneyle kanıtlanan bir tarlaya belli bir buğday türü ekilince birkaç yıl sonra ürünün azaldığı, buğday türünde bir gerileme olduğu görülür. Bire on veren buğdayın verim niceliği azalır, sekize, beşe düşer. Toprağı gübrelemek de yetmez, dinlendirme yoluna gidilir, ya da buğday türü değiştirilir. Bu olayda etkili olan tek neden toprağın besleyici gücünün tükenmeye başladığı, eksildiğidir. Oysa bu toprağa alışılmış gübre değil de yapay gübre karıldığında verim gücü birden yükseliyor, bilmem kaç yıl sonra bu gübre de yetersiz kalıyor. Bu olay toprakta bir değişmenin olduğunu, önceki durumun korunamadığını gösterir. Buna benzer bir örneği ormanlarda da görürüz. Toprağına el sürülmeyen, ancak ağaçları kesilen kimi ormanların bir daha eski duruma gelmediği deneylerle, gözlemlerle anlaşılmıştır.

Yukarda verilen örnekler değişmenin elle tutulur kanıtlarıdır. Bu örneklerin bize öğrettiği de doğanın hızla değiştiğidir. Biz doğada gözle görülen, elle tutulan değişmelere inanıyoruz da bir kişinin yaşam süresini çok aşan, birkaç kuşak, ya da birkaç yüzyıl boyunca uzayan bir değişmeye, onu açıkça görmediğimizden dolayı inanamıyoruz. Bu olay bize doğanın gerçeğinin çok mu çok üstümüzde olduğunu, anlayış gücümüzü aştığını, yaşam süremizin kısalığı nedeniyle ona yetişemediğimizi gösterir kesinlikle. Çağın kişisi bu gerçeğe inanandır, ona saygı duyandır. Doğada görülen değişme karşısında kişi olduğu gibi kalamaz, değişme akımının dışında kendi bütünlüğünü koruyamaz. Bu değişme kişinin gövdesinde bir doğal olay olarak yerini alır da kişi bunu çokluk düşünmez bile. Yaşlanma, güçten düşme, inançların gerektirdiğini yerine getirememe, inançlarla davranışlar arasında bağlantı kuramama, başka türlü inanma başka türlü davranma. Bu tür olaylar kişinin bilmeden değiştiğini kanıtlar. Oysa kişi bunları düşünmek bile istemez, özellikle düşünce düzeyinde olduğu gibi kaldığını sanır, bunu bir başarı sayar. Böyle bir kişi çağın kişisi değildir, o düşünce bakımından, bir kalıntıdır ancak.

Kişinin bilgisi, önce de söylendiği gibi, olaylarla bağlantılı olduğundan, olaylar geliştikçe gelişir. Olayların kendilerini dile getiren özlerindeki bilgi olanaklarıdır, kişi bu olanakları olaylardan edinir, bu yolla olayları anlar. Bu anlama, olayları kavrama çağın gelişimi. ne dayanır. Bir çağın olaylarında geriye dönüş olmadığından, onlarla, daha öncekileri açıklama olanağı da yoktur. Çağdaş bir olay kendi oluş ortamı dışında düşünülemez, bir başka ortama aktarılamaz. Çağın kişisi olmak bu gerçeği de bilmeyi, ona varmada bir özveri gücü taşımayı gerektirir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe