Felsefe

 

 

 

Çağımızın İlk Aforızmacısı: Stanislaw Lec

Karl Dedecius


Kemikleşmemek, ama gücünü yitirmemek, görev başında olmak, ama yerinde saymamak, esnek olmak, ama bükülmemek, arslan ya da kartal, ama gene de hayvan olmamak, tek yanlı olmamak, ama iki yüzlü de olmamak Nasıl bir görevdir bu?

-Lec

 

İlk karşılaşma

Ellili yılların sonunda Polonya basınını okumaya başladığımda, dergilerde, oraya buraya serpiştirilmiş “'Taranmamış Düşünceler” adlı aforizmalar gözüme çarpmıştı. Bu aforizmalardaki anlatımın keskinliği, gözlemin ve tanımın olağanüstülüğü, imgelerin şiirselliği büyülemişti beni. Onları toplamaya ve yaratıcısını aramaya koyuldum. Ondan ilkin Varşova’dan haber aldım. Benim Lehçe yazılmış mektuplarıma Almanca yanıt vermişti. Anlaşılan inanmış bir sosyalistti ve bana, bu yabancı mektup arkadaşına, “Muhterem Bey” diye monarşist bir tarzda hitap ediyordu. Önceleri bunun bir mizahçının muzipliği olabileceğini düşündüm, sonradan ise bunun böyle olmadığını, hitap tarzının hüzünlü bir ciddiyet ve yıkık bir dünyanın anılarını taşıdığını farkettim. Bu dünyadan yansıyanları hala içinde barındırıyordu bu sevimli militan ozan. Sözün kısası, onun aforizmalarını topluyor, Almancaya çeviriyor ve seçkiler yapıyordum.

 

Soy

Herhalde biz Atlantis’te yaşamış kavimlerin torunlarıyız. Yitik topraklara olan daimi sıla hasretimiz bu yüzdendir.

 

Letz ailesi Galiçya’da oturuyordu. 1914’de Ruslar Doğu Galiçya’ya geldiklerinde, Viyana’ya kaçtılar. Babası, Berıno Letz de Tusch, banka müdürüydü. Annesi Adele ise Jan de Safrin adlı bir toprak ağasının kızıydı.

Babasını kaybettiğinde Letz 6 yaşındaydı. Savaş bittiğinde annesi Lemberg’e taşındı. Stanislavv Jerzy Lamberg’te ortaöğrenimini bir Protestan okulunda tamamladı. Burada Almanca öğrendi. Sonra ünlü Karmeling Lisesi’ni bitirdi. Daha sonra 1927’de adı kendi belgelerinde de Lehçeye çevrilmiş olan Lec ( = Letz) hukuk fakültesine geçebilmek için Lehçe okudu.

“Lec’i 1928’de Lemberg’de tanıdım. Öğrenime yeni başlamıştık. Biz güçlü ve kendi yoluna giden, adalet ve özerklik talep eden bir kuşaktık. Lec, aydın bir aileden geliyordu. İsteseydi hayatını çok kolay bir şekilde kurabilirdi. Ama o, yeni bir ahlak, yeni bir etik arıyordu.”

Öğrencilik yıllarındaki arkadaşı ve dostu Jan Spiewak, Lec’le ilgili anılarını böyle anlatır. Anlattıklarına göre, Lec’in evi pahalı mobilya ve halılarla döşeli bir evdi. Lec bu evde varlıklı bir yaşam sürüyordu. Ama öğrenci Lec, ailesinin varlığının anımsatılmasından pek hoşlanmazdı. Podoliens’in yoksul köylüleri ve oranın yevmiyecileri ile olan ilişkileri onu sosyalist düşünceye götürdü:


 

Bir ruha sahip her insanın eo ipso (kendisinin) varlıklı bir sınıfa dahil olduğunu düşünmüyorum.

Lec, 1933’de üniversiteyi yüksek lisansını tamamlamış olarak bitirdi.

 

Yol

İkimizi de bir türlü birbirimize ulaşamadığımız bir telaş içinde görüyorlar. Yükün ağırını ben taşıyorum. Sense parti rozetini.

 

Lec ilk defa 1929 yılında “Bahar” adlı şiirini Thgeskurier Magazin’de yayımlattı. O zamanlarda Lec, tıpkı amcası gibi modaya uygun baston ve monokl taşıyordu. Amcası Bruno Jasienski, Leh futuristlerinin öncülerindendi. Lec de diğer arkadaşları gibi pipo içerdi. Yaşamındaki bu taşkınlık dönemi uzun sürmedi. Lemberg’te halk arasında keskinleşen sosyal çelişkiler Lec’i solcularla bir araya getirdi ve şiirine politik bir boyut kazandırdı. Ukrayna’da yayımlanan, devrimci “Wikna” adlı haftalık dergi çevresinde yer alanlarla ilişki kurdu ve çeşitli dergilerde aktif olarak çalıştı.

Lec, politik faaliyetinden ötürü Lemberg’i terk etmek zorunda kaldı. Varşova’ya gitti, orada kısa zamanda şairliği ve mizahçılığıyla ünlendi.

İlk şiir kitabı “Renkler”, 1933’de Varşova’da çıktı. Bu kitap çeşitliliğin yanında, ilk sanatsal denemelerinin güvensizliğini de barındırıyordu. Yayımladığı ikinci kitap, “Hayvanat Bahçesi” değişik, ama benzeri özellikler taşıyordu.

1936’da Lec, Leon Pasternak’la birlikte bir edebiyat kabaresi olan “Haylazlar Tiyatrosu”nu kurdu. Bu tiyatro ilk gösteriminin hemen ardından sansür tarafından kapatıldı. Lec, aynı yıl kültür emekçileri kongresine katıldı ve konuşmasından ötürü Varşova’yı terk etmek zorunda kaldı. Czortkovv’da bir avukat bürosunda çalışmayı denedi, ama kısa bir zaman sonra Varşova’ya geri döndü ve orada evlendi. Karısıyla mütevazı bir eve taşınan Lec, öğle yemeklerinden kısıp akşamlan Gombrovvicz, Ginczanka ve Pasternak’la birlikte müdavimi oldukları yerlerde buluşup sohbet ediyordu.

1936’da yayımlanan üçüncü kitabı “Hamasi Taşlamalar”, bir yazar ve insan olarak Lec’i belirleyen çelişkilerin tam bir ifadesi sayılabilir. Bu kitaba egemen olan mizah anlayışı şöyleydi: “Hamasetin toprakla örttüğü yerleri mizah kazımalıdır.”

Aslında iki adımda (cümlede) bir kendi kendisine takılıp tökezlerdi Lec. Bunun nedeni, çağdaş Polonyalı Lec’in yoluna ezeli Yahudi Lec’in, bugünkü Polonyalının yoluna dünkü Avusturyalının, aristokratın yoluna sosyalistin, kozmopolitin yoluna yurtseverin, şairin yoluna mizahçının çıkmasıydı.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Lec yeniden Lemberg’e döner. 1941’de Alman askerlerinin Polonya’ya girmesiyle tutuklanır ve Thrnopol toplama kampına götürülür. Şans eseri iki kez kurşunlanmaktan kurtulur. İkincisi, kampın dağıtılmasından hemen önceye, 1943’e rastlar. Birkaç tutsakla birlikte, Alman üniforması bulmuş ve kaçmak üzeredir. 1943’de Thrnopol’dan kaçmayı başarır. Varşova’ya geldiğinde tüm gücünü tüketmiş ve intihara yaklaşmıştır. Bu güç zamanlarda direniş hareketiyle ilişki kurar ve kendinde yeniden yaşamak cesareti bulur. “Savaşta Asker” adlı bir dergiyi yönetir ve burada yazar.

1945’de “İğneler” adlı yeni bir mizah dergisinin çıkmasında Lec’ in büyük payı vardır. Bunun yanısıra çeşitli dergilerin redaktörlüğünü de yapmıştır. Lec’in savaş sonrası kitapları genellikle partizanların yaşantılarını anlatır. Örneğin “Muharebe Notlarında olduğu gibi.

1955’deki “Polonya Ekimi’ ile Lec tamamen aforizmacı olarak tanınır. Kısa bir zamanda “Taranmamış Düşünceler”i dillerden düşmez olur. Başkentin tüm redaksiyon kapıları Lec’e açılır. O ise acı yazgısını ve kuşkulu düşüncelerini minik cümlelerle aktarır.

Kısa tutalım. Dünya sözcük enflasyonu geçirmekte.

Fesefi düşünce biçimi ve cesur atılımları bu minik sözlerden büyük bir kütüphane doğurdu. Lec, artık biçimini bulmuştu. İnadın, hoşgörünün, şiirin ve mantığın birleştiği en kısa ve keskin terminolojiyi yaratmıştı o. Binlerce yıllık deneyimi, genel söyleşinin diline sunmuş ve ironiyi bu deneyimin denektaşı yapmıştı. Düşüncelerini kafeslerde, tramvaylarda, parklarda not ederdi. K. T. Tbelitz, Lec’in bu çalışma biçimi hakkında şöyle der: “Lec, felsefik-peripatetizmin (gezimcilik) son Avrupalısıdır.”

Lec, bu dönemlerde az şey hakkında çok şey yazılmasını sıradan bulduğundan, çok şey hakkında az şey yazmayı denemek istiyordu.

Dünyada tek bir söz söylemek isterdim; bunu beceremediğimden yazar oldum işte.

 

Aforizma

Bir düşünceyi yakalamak için çok düşünceye ihtiyaç vardır.

 

Epigramın (iğneleme), Maxime (özdeyiş), Glosse (iğneli makale) gibi kısa edebi türler arasında aforizma sürekli güvenceden yoksun bir yaşam sürdürmüştür. Bunun nedeni, biçiminin zor anlaşılır ve tanımının zor yapılabilir olmasıdır. Hipokrates den bu yana bilgece fragmanlar, aforizmalar olarak görülür ve gereken saygıyla İncelenirdi. Bunun yanında düşünürlerin ve yazarların tamamlanmamış, yarım kalmış hırdavatları da aforizma diye adlandırılır ve bu yüzden bunlara pek değer verilmezdi. 1798’de Athenaum ragmanlarıyla Friedrich Schlegel, aforizmayı edebi bir tür olarak açık bir şekilde belirlemeye ve edebiyatta hak ettiği yeri vermeye çalışmıştır. “En önemli bilimsel buluşlar felsefi nüktelerdir”, şeklinde genellemeler yapan da odur. Schiller ise bu yaklaşıma burun kıvırmış ve Schlegel’i “kendini beğenmişlik’Te suçlamıştır. Bunun üzerine Goethe önceleri Schiller ve Schlegel’i yatıştırmaya çalışmışsa da, sonunda aforizma türü yazını “belli bir ciddiyet, belli bir derinlik ve liberallik” olarak değerlendirmiştir. Nietzsche ise bu konuya resmen taraflı yaklaşmış ve aforizmayı “sonsuzluğun biçimi” biçiminde değerlendirmiştir. Öteki bazı yazarların aforizma tanımlamaları ise şöyledir: “Fermenta cognitionis / Bilginin coşması” (Novalis), “Düşüncenin şiiri” (Humboldt), “Bağımlı tinin patlaması” (Schlegell), “Uzun bir düşünce zincirinin son halkası” (v. Eschenbach), “Alınyazısı” (Musil). Polonyalı yazarların ise daha özgün, genelde kendi kendilerini alaya alan mazoşist bir yaklaşımları vardır: “Aforizma ışık verir ve o cılızlığıyla maval okur.” (Irzykovvski), “Son halkası paradoks olan bir düşünce zincirinin, sondan bir öncesidir aforizma” (Novvaczynski), “Ağıt duvarında bir afiş” (Brudzinski), “Tatlı şeker tadında acı haplar. Haplar zararsızdır. Zehir taddadır.” (Lec).

Aforizma, Lec tarafından yenilenmiş ve yeniden edebi bir sanat biçimine bürünmüştür. Kısalığı özellikle etkili olmuştur. Dili tutulanı hedef alarak çağdaşlarını en zayıf yerinden vurmuştur.

Aforizma kısa ve özlüdür; işini zaman ve mekan savrukluğuna düşmeden yapar. Sert karşı koyuşundan ötürü büyük, anlamsız bahaneler az bir zahmetle açığa çıkmıştır. Vaktimiz ne kadar azalırsa, ki vaktimiz hep azalmakta, kısa sanatsal türlerin kıymetini o kadar iyi öğreneceğiz.

Aforizma, ajitasyonla yarenliği, bilgiyle ikrarı birleştirerek, diğer edebi türlerin kapsamlı bir biçimde yaratmadığını çoğu kez tek bir cümlede yaratabiliyor.

Nükte rastlantısal, fıkra bir buluş olabilir, sağlam bir aforizma ise daima taşlama, iğneleme yüklü olmalıdır; yani güncelliğin tuzağına karşı bir taarruz olmalıdır.

Rastlantılar kendiliğinden, ilhamlar kazalar gibi ansızın gelebilir. Taşlamalar ve iğnelemeler ise içten içe yavaş yavaş olgunlaşırlar; cesaret, süreklilik, yaşantı ve sonuç önkoşuldur. Yüzyılımızın Leh aforizması, mizahının sivri mızrağında matem mendili taşır. O, diğerlerine göre daha az “eğlenceli”dir, daha az “parlak”tır, ama daha çok “ontolojik”tir. Zemininde darağaçları, çarmıhlar, kafesler ve zincirler vardır. O hafiflik gösterdiği yerlerde bile acı bir hakikat ve hüzündür. Bazı sırdaşları ve okuma yeteneklileri için yol açtığı çağrışım ufku, zengin resimlerle ve büyük bir aydınlatma gücüyle doludur. Söylediği şey (bazen zararsız) ile düşündüğü şey (genelde korkunç) arasındaki çelişkiden, arınma (katarsis) doğar.

 

Konu

Lec öncülerinin ve çağdaşlarının arasında her şeyden önce zenginliği ve ağırlığıyla ön plana çıkar. Onun düşünceleri insanların alınyazıları ve varoluşlarının en duyarlı güncel sorunlarını irdeler. Lec, birçok bilimsel kitabın yapamadığını yapar; İkiyüzlü gökyüzünün ve süslü püslü cehennemlerin maskesini düşürür; açık ve tez elden önümüze serer. Yazılarında kısalığın özlülüğünün yanısıra, sözün en eski ve tanrısal anlamıyla doğruluğu ve etkililiği de vardır. Lec’in eserleri Mişna gibi altı konu çerçevesinde toplanır; Din, ahlak, devlet, iktidar, hakikat ve hukuk.

 

1.

İnsan tanrısını değiştirmeden, inancını değiştirebilir.

Belki de tanrının kendisi beni dinsiz yaptı.

Kendi suretinize göre tanrılar yaratmayın.

Öteki dünya bu dünyada çıkarılmış yasalarla yönetilir.

Cehennemdeki şeytan olumlu bir figürdür.

Kör inanç kem gözlüdür.

Yamyamlığın çöküşünü müjdeliyorum: İnsan insandan tiksiniyor.

Çağın hastalığı: Politik bezlerin hiperfonksiyonu.

Şekillerdir şeklimizi bozan.

Vicdanı tertemizdi. Onu hiç kullanmamıştı.

3.

Yurttaş ne kadar küçükse, imparatorluk o kadar büyüktür.

Yurttaşlar salt titrese bile devletin temel duvarlarında çatlaklar oluşur.

Yurtseverlik (yabancı) sınır tanımaz.

Kendine iyi bak. Devletin malısın.

Kölelerin rüyası: Efendisini kendisinin satın alabileceği bir pazar.

Tarih, nasıl çarpıtıldığını öğretir.

4.

Şiddetin zaaflarıdır korkunç olan.

Cahiller dikte etmeli.

Bir dizi sıfırdan kolayca bir zincir yapılır.

Özgürlük yalandan gösterilemez.

Ufku en geniş olanın önünde en kötüsü açılır manzaraların.

5.

Gerçeğe yaklaştığımız ölçüde, gerçeklikten uzaklaşırız.

İnsan kendini daha derine gömmek için gerçeği arıyor.

Her şeyin tamam olması gerekliyse, bazı şeyler tamam değildir.

İnsan, eğer hakikati biliyorsa, bunu kendi kendisine söylemesi zordur.

6.

Adaletin yolundan çekil. Çünkü kördür o.

Hukukun sorunsalından: Kaç ölüye kadar yanılabiliriz?

Salt paragraf işaretleri işkence aleti gibi görünür.

Bazen suç, günahın bir sonucudur.

İç yaşamın yeniden özelleştirilmesinden yanayım.

Kurban devamlı cinayete ortaktır. Hem de olumsuz yönden.

 

Tekrara dayanan, deney ve temel yaşam teoremi üzerine kurulan “Yahudi Kanun Öğreti Derlemesi” olarak bilinen Mişna, Lec’in “Taranmamış Düşüncelerinde bir ayrıntı olarak yer alır.

“Düşüncelerim üzerine kaç zamandır kuluçkaya yattığımı mı soruyorsun, güzel kadın? Altı bin yıldır, ilahi, altı bin yıldır.” Böylece bir sosyalist olarak Lec, kültürün tarihsel sürekliliğine olan inancını açıklıyordu. Yöntem olarak düşüncesi eskiydi. Ancak şimdi bu düşüncenin, yeni acılara yeni biçimlerle karşı çıkması gerekiyordu.

Aforizma yazarları doğaları gereği tek tüfektirler, ne var ki hedefleri apaçık belli değildir. Mücadele yöntemleri ise dogmalar şeklinde önceden belirlenmemiştir. İspanyol döneminde Yahudi bir filozofun dediği gibi, “ikili mücadelede hep kötü olan yener.” Lec yenilmemek için hiçbir zaman düelloya girmemiş, hep düşünsel açıdan kesin sonuca götüren meydan muharebeleri içinde kalarak dövüşmüştür. Lec, çoktan beri geleneksel bir Doğu Avrupa Yahudisi değil, asimile olmuş bir Avrupalıydı. Yürüyen bir tarihsel aykırılıktı. Deyişlerine Midraş’ın şiirselliğini, yorumunu ve ajitasyonunu katıp Varşova kültürüne ayrı bir tad veriyordu. Onun büyüklüğü sembolik bir güç de kazanır. Çünkü o bir halkın ve çökmediyse de çökmekte olan bir altkültürün son temsilcilerinden biridir, bir anıttır. Lec bu bakımdan diğerlerinden çok Musil’in tanımına denk düşer: “Aforizma alınyazısı olmalıdır.” Lec’in aforizmalarının alınyazısı vardır, kendileri de alınyazısıdır. Uygarlaşmış yamyamlığın yamrı yumruluğu, yazı üstatlarının cehaleti, adalet bakanlarının adaletsizliği Lec’in tematik eksenini oluşturur. Ve bunların tümü acı deneylerin yaralarıdır.

 

İyi insan değil miyim?
sıkılmış yumruklarla
kan akan dramlardan
bu bir kaç damla gülüşü sıkarım
ve bu gülüşlerde tan ağarması bilinsin diye
sabah yıldızları yansır.

 

Bu Jean Paul tarzında bir düşünce üretimidir. Dünyadaki yaşanmış ve aşılmış acıların mizahı.

Lec’in aforizmaları ki onlara haklı olarak maxime (özdeyiş), sentez (ulusöz) ya da fragman değil de, düşünceler adı takılmıştır her şeyden önce, yaratıcı düşünmenin büyük seferberliğidir. Aforizmalarının yayımlandıkları her yerde yankı bulması bu kanıyı doğrular. Lec bunu üç yoldan elde eder:

 

1. Dolaylı angajmanı,
2. Paradoksal tahrik etkisi,
3. Politik ve ahlaksal zemin sağlamlığı.


 Örneklersek:

1.

Düşüncelere bekçilik etmek için de harem ağaları kullanılır.

Acaba düşüncelerin üretimi doğal üreme kuralıyla mı olur?

Düşüncelerin sayısını öyle arttırmak gerekir ki, muhafızların sayısı yetmesin.

2.

Hayvan da düşünür. İnsanın içinde.

Düşüncesizlik öldürür. Başkalarını.

İnsanların düşünmeye zorlamayan düşüncelerden hoşlandıklarını görüyorum.


 

3.

Kendime bile açamadığım düşüncelerim var. Siz onların hepsini tanıyorsunuz.

Düşünceler gümrüğe tabi değildir. Evet, sınırları geçmedikleri müddetçe.

Kime karşı mı düşünüyorum? Onu bana yasaklayanlara karşı.

 

Düşünmek, aforizma yazarını zorunlu olarak ontolojik sorulara götürüyor ve “Hamlet Durumu” bu sorularla bir anlamda çağdaş bir ayrımlaşmayı yaşıyor.

 

-Başkalarının adına kaç Hamlet "Olmak ya da olmak” diyor.

-Hamlet'in sorusu her ülkede başka çınlar.

-Kuklalar prens Hamlet'in monoloğunu boşuna düşlerler.

 

Düşünmekle varolmak arasındaki uçurum, insanı karar vermeye zorluyor. Lec, düşünmeyi varolmaya yeğliyor.

 

-Varolmak değil, düşünmek, düşünmek, düşünmek.

 

Eğer bu sonuç, teslimiyete çağrı olarak anlaşılırsa, Lec’in tüm düşünce yapısı Jaspers’in tek bir öğretici cümlesiyle yıkılabilir. “Akıl, bildiğim için değil, uyguladığım için vardır.” Burada iki aforizmanın uzlaşmaz çelişkisi sözkonusudur.

Ancak Lec ile Jaspers arasındaki çelişki yalnız görünürdedir. Öyle durumlar vardır ki, söyleyerek ya da yazarak resmen kabul ettiğimiz bilgilerimizi ve düşüncelerimizi zaten hayata geçirmişizdir. Öyle durumlar vardır ki felsefi düşünce, herhangi bir felsefi fikri pratiğe geçirmekten daha çok cesaret ve güç ister. Jaspers ile Lec arasındaki farklılık aynı zihniyetin değişik coğrafik/politik konumundan kaynaklanmaktadır. Bazı zaman ve mekanlarda varolmak düşünmekten daha kolaydır. Böyle ortamlarda yalnızca düşünmek korkunç bir tehlike demektir; varolmak ise daha az tehlikelidir. Bu düşünce, Aristoteles’in uygulanmış kararı niyetle bir tutan (proaraese) zihniyetini, Sokrates’teki “düşünmek varolmaktır”ı, Thomas von Aquin’deki ‘insan ne düşünüyorsa odur”u (cogito ergo sum) kendine örnek almıştır. Fakat Lec, yetkin bir filozof ya da bir yöntemci değil de, daha çok bir söz akrobatı olduğundan, düşüncesi, özünde sanatsal biçim dürtüsüne uyum sağlamıştır. Aforizmayı “Yapılabilecek tek gerçek ve özgür dil olan içsel dil” (Plato) olarak düşünmek, ajitasyon öğelerinin kullanılmasıyla Lec’i toplumsal bir olay yapmıştır. Sanatçı için düşüncesinin uygulanırlığı, onun biçimiydi.

 

Düşüncelerini törpüle. Bu belki kurtuluşun bir biçimidir, 

Bulaşıcı biç hastalık olarak düşünmek, dahası onun yönteminin yaygınlaşması, Lec için daha önemliydi. 

Düşüncelerin sayısını öyle arttırmak gerekir ki, muhafızlarının sayısı yetmesin.

 

Jaspers için düşünmek nasıl önkoşul ise, Lec için de biçim içerikle eşti: Çıkarım, çıkarsama, çıkarım doğruluğu. Lec düşünerek sakıncalı görünen ve resmi mercilerin yasakladığı algılamaları açmak istiyordu. Lec’in tiryakisi olduğu şey düşünceyi değiştirmek ve demokratikleştirmekti. Böylece yazıyı terkinden kurtarıp ebedileştirmek istiyordu. Zygmund Krasinskinin Delfina Potocka’ya yazdığı mektubun bir yerinde belirttiği gibi:

 

"Aptallığın çarpımı aptallığın gücünü aşar. Bu da aklın, başlangıcı demektir. Kötülüğün çarpımı ise iyinin tandaki kızıllığıdır."

 

Romantik Krasinski’nin bu bağlamda aklıma gelmesinin nedeni, Lec’in, eski, Polonya’ya özgü bir anımsatmasıdır. Burada romantik aydınlanmacı, aydınlanmacı da romantiktir. Burada akıl ve duygu birer yoldaş ve silah arkadaşı olarak ortaya çıkar. Bu silah arkadaşlığı Lec’in aforizmasını doğrudan doğruya “forum politicum”a ve günün parlak ışığına götürür. Lec’in en vurucu sözlerinden birisi, iki hücreye bölünmüş yeryüzümüzün traji/komik durumunu yansıtan şu sorudur:

 

Şimdi kafanla duvarı deldin. Söyle bakalım, komşu hücrede ne halt edeceksin?

 

(Düşünülmüş) bir yanıt şu olabilirdi: Özgürlüğe ve “mukaddes ülkeye” kaçmamızın tek engeli kendimiziz. İnsan kendi hapishanesinde tutuklu bir varlıktır ve bu tutukluluğunu her yere beraberinde taşır. Kaçamaması bu yüzdendir işte. Coğrafi ve ideolojik yerini değiştirse de kaçamaz. Ve aynı deneyimlerden çıkan yalın, ama şaşırtıcı bir saptama daha:

 

Uçurum değil, seviye farklılığı ayırır.

 

Ve akla yatan bir görüş:

 

Dünyanın tüm köstebekleri bir zincir oluşturur.

 

Anarşizmin tek olumlu motivasyonunu yazmayı başaran herhalde Lec’tir:

 

Zalim bir hukukun hükmettiği yerlerde halk haksızlığı özler.

 

Bu politik bakışın en sık ve en ateşli biçimde dile geldiği yapıt “Taranmamış Düşünceler”dir.

Öyle büyük boş laflar vardır ki, içlerinde bütün bir ulus esir tutulabilir.

 

Tarafsızlar da tarafsız değildir. Onlar adaletten yanadır.

Heykelleri yıktığınızda kaidelerini koruyun. Onlar yeniden kullanılabilir.

Bir yamyamın, yediği insan adına konuşma hakkı var mıdır?

 

Kır atlar gibi görünmek için kendi ayağıyla demir parmaklıklar arkasına giden zebralar bilirim.

Lec’in aynı konuları tekrar tekrar ele alması ve işlemesi, imgelem yetersizliğinden değil, tam tersine esin zenginliğinden kaynaklanır. Saptamaları çeşitli konulara yönelir ve onları sorularla, ünlem işaretleriyle, iki nokta üst üstelerle ve tırnak işaretleriyle tam püf noktasından vurur.

Lec’in aforizmaları yazmaya, edebiyata ve şaire dair “altın düşüncelerin” zengin bir kaynağını oluşturur. Önümüzdeki yüz ve daha fazla yılın alıntıcılarını, derlemecilerini, slogancılarını ve taklitçilerini besleyecek en azından bir düzine söz yaratmıştır.

 

Cahillerle anlaşabileceğimiz bir alfabeyi kim bulacak?

Kemkümleri duyuyor musunuz? Onlar sesli harflerin yok olmasından sonraki sessiz harflerin korosudur.

Dikkat edin! Hor gördüğünüz bir cahil 'T'nın üzerine nokta koyabilir.

 

Lec bize, Ezopvari bir üslûpla küçük hayvanlar aleminden insan kılığına girmiş kurtları, koyunları, arslanları ve pireleri sunar. Onlar oyun oynarlar, gösteri yaparlar, dile gelirler. Bu yumuşak kışkırtma, şeytanlar kadar meleklere, cellatlar kadar kahramanlara, kurtarıcılar kadar da ikiyüzlülere yöneliktir.

 

Ah, keşke bir tanrı da "Bana iman edin!” değil de "Bana inanın!" deseydi.

 


 

Dinsizliğin de herhangi birinin kutsallığı olabileceğini unutmayın. Onunla alay etmeyin.

Lec’in şöhreti Maxim Gorki’nin bizim için artık geçerli olmayan “İnsan, nasıl da onurlu geliyor kulağa” sözünün ters çevrilmesinde ortaya çıkıyor. Lec, insanı insanla karşılaştırıyor ve sonucu gönül okşayıcı (her ikisi için de) bulmuyor. Onun uyarısı şöyle:

—İnsanlara güvenmeyin! Onlar büyük işlere muktedirdir.

O bizi (Calutların) büyük işleri konusunda uyarıyor. (Davutların) küçük işlerine geri dönmeye çağırmıyor. Yüreği alçakgönüllü simgelere bağlıdır onun: Postal, saz ve gerekirse sapan. Aklın romantik yanı görülür onda.

 

Kaynaklar

Çok pınarlardan su içtim ve sonsuza dek susuzum.

 

Lec, düşüncelerini ne tek bir ülkeden ne de salt bir zaman diliminden, aksine çok çeşitli kaynaklardan beslemiştir. O eski deyimlerin yeddiemini, cefakarların can dostuydu. Yidiş deyişler derlemesinin köklerinin Slav Avrupası’nda olduğunu ve bunların bize Slav Musevilerine ulaştırıldığını unutmayalım: Nachman Krochmal (Galizien XVUI/XIX), Mordechai Michelson (Petrikau XIX/XX), Zwi Berger (Drohobycz XIX), Rabbi Halocki ve M. Tvversky (Shitomir XIX/XX), E. Dmomoracki (Varşova XX) ve daha niceleri tarafından. Şu deyimlerde “Taranmamış Düşüncelerin kökenleri kolayca görülebilir.

 


 

Kendini Atlas sanan kambura bak hele!

Hüzünlü zamanlarda çiçek açar espriler.

Kan düşmanları ortak cephe kurarlarsa, o zaman vay haline insanoğlu!

Habil ile Kabil, tüm dünya tarihinin özüdür neredeyse.

Doğru hedefe de eğri yollardan ulaşılır.

Temiz elleri olan insanların da kirli düşünceleri vardır.

Bir yalancının iyi bir belleği olmalı.

Sır olmasalardı, bilemeyeceğimiz sırlar vardı.

Akıllı olan sözünü hesaplı kullanır.

Sözde, kısa düşüncede geniş ol. (Soferim deyişleri).

Düşünmek özgürlüğün dünyasıdır. (Moschke Ibn Esra)

Kötü bir düşünce yüreği kirletir. (Bachia).

 

Bu sözler Kızıldeniz, Baltık Denizi ve Karadeniz’deki iki damla su gibi Lec’in “taranmamışlarına” benzer. Bu kıyaslama, kendini bin yıllık olarak anan Lec’in çağdaşlığını daha çok gösteren en eski geleneklere dikkatimizi çekiyor.

Lec, tarihsel olarak kendini beş bin yıldan beri deyişlerle besleyen bir halktan ve varolma savaşımını her şeyden önce esprinin silahında ve şiirin kasiberinde (gizli mektup) başarmaya alışmış bir ülkeden geliyordu. Lec’in özdeyişleri çevrikleme* (anagram) bir özellik taşır ve dil oyunundan alınan tad kadar, takılmaca bir düşünce biçiminden oluşur. İmgeler kodlara bürünmüş, kerametli laflar tanımlar biçiminde yoğunlaşmış, trajediler nüktelere indirgenmiştir. İçlerinde 'Talmud’un ve Alexandr’ın fikirlerini bulmak hiç zor değildir. Talmud’taki Halacha’nın Aggada’yla bütünleştiği gibi Lec’in düşünce dünyasında da pedagojiyle edebiyat iç içe geçmiştir. Bu gelenek anlamında “Taranmamış Düşünceler” yetkin bir öğretici bilgiyi içerir, aynı zamanda soylu ve öğreticidir: Tekrar olarak (Mişna), sürdürüm olarak (Tossefta) ve tamamlama olarak (Gemara). Samilerin yazıları başlangıçta soyut kısaltmalar yapmaya zorluyordu. Bu, ünlülerden vazgeçmeye kadar varıyordu. İdealleri yoğun stenografik yazıydı. Ayrıntıyı önemseyen ve ayrımlı bir çeşitliliği kutsal sayan Yunanlılar ise, böyle kurallara uymayıp Avrupa’ya fonetik yazıyı getiriyorlardı. Lec, Arami dilindeki ünsüz düzeninin gücünü, Ukraynacadaki ünlü düzeninin çekiciliğini almış ve Almancanın grameriyle en çok sevdiği dilini, yani Lehçeyi geliştirmiş ve onu sözdizimsel sabit bir aygıt haline getirmiştir. Lec’de Talmud dilinin özlülüğü, İncil dilinin şiirsel yoğunluğuyla; Almancanın reformculuğu, Slavcamn canlılığıyla zenginleştirilmiştir. Böylece Lec, kendinde ve yazılarında bedevi çöl peygamberlerinin acılarını ve Spanioların (İspanyol Yahudilerinin adı) erken Ortaçağ’daki Yahudi/Moreks ortak yaşamının dünyasından ileri gelen Kanaanik* yumuşaklığını ve Alman diyalektiğini birleştirmiştir. Viyana kahvelerinin can daman ve Leh desporatlarının umutsuz serüvenciliğinin atılganlığı... Onun yaşam deneyimi Babil’in sürgün azabından, çileli özel yaşamına kadar uzanır. Yalnız böylesi bir yaşam yelpazesinde, Lec’ in antitezli zihniyeti, yaşamı olumlayıcı kötümserliği ve kuşkucu iyimserliği görülebilir.

 

*        Çevrikleme: Bir sözcük içindeki harflerin yerini değiştirerek yeni bir sözcük türetme. (Y.n.)

 

Lec’in esini hep, çocukluk yıllarında belleğinde kalan okul etütleri, gençlik anıları ve babaevindeki anı parçacıkları olmuştur. Kartesiyancı düşünme biçimi ve Freud’un psikanalitik örnekleri onun aforizma külliyatına katılmıştır.

 

Çoğu şeyi rüyalarda öğrendim. Orada insanlar zorlamadan konuşuyorlar.

Rüyalarınızı anlatmayın. Belki Freudcular iktidara gelirler.

 

Büimsel kategorileri kullanmak ve onları tepetaklak etmek Lec’in hoşuna gidiyordu.

 

*        Karaanik (Karaan): Filistin’in Suriye kıyıları. (Y.n.)

 

Fizik, buna ne dersin? İnsan sürtüşmeleri soğukluk yaratır.


 

Matematiğe katılmıyorum. Kanımca, sıfırların toplamı tehlikeli bir sayıdır.

Geometrinin ilerlemesi: General çizgi hiçbir zaman sayısız noktalardan oluşmaz.

 

Lec’in klasik ve çağdaş Polonya edebiyatıyla da akrabalıkları vardır.

 

“ Şair, içindeki akıntıda avlanır" imgesi.

 

Zygmunt Krasinski’nin buna benzer bir eğretilemesinin değişik bir biçimde söylenmiş halidir.

İnsan ne zaman insanlar arasındaki boşluğu yok edecek? sorusu Wislawa Szymborska’nın bir şiirinin altı mısrasının önemli bir drapesidir (kısaltmadır).
 

Gökyüzüyle yeryüzü arası
büyük mekanlara alışık,
yiteriz mekanda toprak ile kafa arası,
gezegenler ötesidir
acıdan gözyaşlarına giden yol...

-Dostlara-

 

Lec’ te öyle aforizmalar vardır ki, onları soldan sağa ve sağdan sola okuyabilirsiniz.

 

Dikte etmeli cahiller.

 

(Diktatörler cahildir. Dikte eden cahildir. Yani: onlara artık okuma ve yazmayı öğretin ki, kendilerini daha başka ifade etsinler.)

 


 

Bazı düşünceler yazılamaz, sadece düşünülür.

 


 

Lec belki burada, İbranice yazı tarzından, belki de eski usta Jan Kochanowski’nin iki taraftan da benzeri şekilde okuyabileceğimiz ve yorumlayabileceğimiz türden eski Leh Fraschki’lerinden (Epigrammen) etkilenmiştir.

Lec, alıntılarını yazar ironisinin sempatik duyarlılığıyla açıkça itiraf eder. Bir epigramında:

Bazen saatlerce sessiz sedasız kütüphanelerde otururum Ve bulmadan önceki dizelerimi okurum.

Aforizmanın en son tekniklerinden biri deyimleri yabancılaştırmak, ters çevirmek ve tamamlamaktır. Lec bunu ustaca yapıyordu.

 

Doğada hiçbir şey yok olmaz. Gerçekleşmiş umutların dıı.nda.

Öldürmemelisin, dedi ve bunu başkalarına kendin için yaptırabilirsen, diye ekledi.
İnsan insana zor kavuşur, ama dağ dağa her zaman.

İnsan, yaradılışın çıban başıdır.

 

Bazı ünlü yazarlarda olduğu gibi, Lec’e esin veren şeylerden biri de redaksiyon işiydi. Bir tiyatro dergisi olan “Dialog”un isteği üzerine tiyatro, dramaturji ve oyunculuk hakkında bir dizi düşünceler geliştirmişti. Bazen de “İğneler” dergisinde yayımlanan Ronald Searle’nin karikatüründeki gibi, rastlantısal izlenimlerden etkilenmiştir Lec. Karikatür yerkürenin yükü altındaki Atlas’ı göstermektedir. Aynı Atlas, daha sonraları Lec’in epigramında görülür.

 

Mizah fukarası gibiydi yaşlılar,
kimsenin aklına gelmedi
Atlas’ı gıdıklamak.
Onun omuzlarından düşebilirdi dünya.

 


 

Lec’in Alman ozanlan ve mizahçıları hakkındaki bilgisi yalnız Goethe’nin epigramlan, Grilparzer’in, Lessing’in, Morgensterrf in, Schnitzler’in ve Bürger’in hezel ve mizahi şiirlerini çevirmesiyle kendini göstermez. Onun deyişlerinin, epigramlarımn ve şiirlerinin birçoğu, konularıyla, imgelerinin biçimiyle ve ayrıntılarıyla Heine’in, Lichtenberg’in, Marie von EbnerEschenbach’ın, Kraus’un, Kaestner’in ya da Ringelnatz’m yapıtlarını hatırlatır bize. Kaestner’in bir şiirinden:

 

Bumerang

Vaktiyle bir bumerang vardı
azıcık boyu uzuncaydı
bumerang uçtu az biraz
lakin geri gelmedi
bu kez izleyenler saatlerce
beklerler bumerangı daha nice

 

Lec, bu kısa ve özlü vargıyı damıtıp şöyle ifade ediyor:

 

Bazı bumeranglar geri gelmez. Özgürlüğü seçer.

 

Buna benzer Erich Kaestner’in bir üçlüsünü saf nükteye çevirip anlatımı kuvvetlendirmiştir Lec:

 

İyi mi olacak,
kötü mü olacak,
diye sorarız yıl boyu.
Açık olalım:

 

Yaşam, ölüm tehlikesidir.

 

Lec bu, uzunca küçük şiiri sadelik ve şaşırtıcı bir mantıksal formülle ifade etmiştir.

Yaşam tehlikelidir. Yaşayan ölür.

Lec, kendinden yaşlı Viyanalı meslektaşı Kari Kraus’u biçim akrabası olarak duyumsar. (Bruno Schulz’un Kafka’yı duyumsadığı gibi.) Lec bazı teknikleri (mizah tanımı ve grotesk söz oyunları gibi) Kraus’dan almıştır. Örneğin:


 

Kraus: Çizme ne kadar büyükse, topuk o kadar büyüktür. Lec: Yurttaş ne kadar küçükse, imparatorluk o kadar büyüktür.

Paralellikler, nükteler ve Kraus’cu söz oyunları Lec’de sık sık göze çarpar. Almancaya çevrilmesi doğal olarak zor olur, çünkü bunlar Leh dili semantiği ve etimolojisi temelinde kurulmuşlardır. Kraus, deyimlere kanca takar:

 

Düşünceler gümrüğe tabi değildir. Fakat insanın başını derde sokarlar.

 

Lec ise aynı modeli başka bir yöntemle işler.

 

Düşünceler gümrüğe tabi mi? Şayet sınırları aşamazlarsa.

 

Nasıl ki, Lichtenberg’i eşsiz bilgeliğin zayıf ironisi, Kral Kraus’u bir mizantropun hırçınlığıyla tanımlarsak, Lec’i de melankolik dostluğuyla tanımlayabiliriz. İlk ikisine, ancak tahammül edebildikleri dertler veren, bir kambur gibi sırtlarında taşıdıkları şey, ki bu Kuno Fischer’in deyişiyle, mizah yeteneğini bileyen ve devinimde tutan bir güç, yaşam kavgasında yedek bir silahtırLec’de çarpıklıklarla dolu bir yazgının, inanılmaz zahmetler veren yüküydü. Lec çoğu zaman kaçan ve izlenendi; bir Yahudi, AvusturyalI, Polonyalı, göçmen, yine göçmen, monarşisi, sosyalist, pasifist ve partizan olarak hep kaçmıştı; Ukrayna’dan, Viyana’dan, Varşova’dan, TfelAviv’den, yine Varşova’dan, ta ki, ortaya ölümsüz aforizmalar çıkaran yazarın sonsuz, bedensiz özgürlüğüne dek... Lec, başkalarının zararlarına gülmeden, mahçupluğun hüzünlü bir gülümseyişi ve kederli bir merhamet ruhuyla, kendisini zorlayan bu dünya koşulları yüzünden taşlamalarda bulunuyordu. Lichtenberg’te alay, Kraus’ta sinizm vardır. Lec ise her şeyden önce şair olarak ahlakçı biridir.

Lec, aforizma sanatının “firma tabelası” olan “Taranmamış Düşünceler” markasını Heine’den almıştır, (“güzel taranmış, berber yüzü görmüş düşünceler”). Diğer yandan o Heine’den “De mortuis nil nisi bene / Yaşayanlardan yalnız kötülükle söz etmek gerekir” sözünü almamıştır. Lec’te sadece acı şeyler görülür, iftira değil.

Polonyalı Nowaczynski, aforizmalarını zerre kadar yüzü kızarmadan yirminci yüzyılın başlarında Marie von EbnerEschenbach’tan almıştır. Lec’te böyle alıntılar kendi yaratıcı öz dinamiğiyle bağlantılanmıştır. Doğal olarak aforizma sanatı yeni değildir ve tümceyi değişik biçimde kullanmanın deyiş (stilistik) vurgusu olanakları sınırlıdır. Lec’in tümce başlangıçları, onların vurgusu ve diyalektiği bize bilinen paradoksları anımsatır.

Deyimlerin şeklini bozma yöntemini Lec’ten öncekiler de kullanmıştır:

 

Oscar Wilde: Yanık çocuk ateşi sever.

 

Lec: Düşmanlarını affet. Hiçbir şey onları bu kadar öfkelendiremez.

 

Şüphesiz Lec, kendisine diğer aforizmacılardan, zamansal, mekansal ve biçimsel olarak daha yakın olan Kari Kraus’a çok şey borçludur. Çağdaş bir Polonyalı, Kari Kraus’un aşağıdaki afo. rizmalarını okusa, kuşkuya kapılmadan Lec’in olduğunu düşünürdü.

 

Örtbas edilen her şey açık değildir.

Züppeye güvenilmez. Övdüğü eser iyi olabilir.

Ağlamaya ve gülmeye tahammülün kalmadığı yerlerde, hiciv gözyaşlarının altında gülümser.

Bazıları neden yazar? Yazmadan duracak kadar güçlü bir kişiliğe sahip olmadığından.

 


 

Son Refakat

Nesillerden beri, burada, Viyana’da ölürüm.

Viyanalı kaprisi

“Taranmamış Düşüncelerle (19571959) Lec’in en verimli yaratım dönemi başlamış oluyordu. 1959’da bunlara ek olarak iki cilt epigramlar oluştu: “Binbirgece hezellerinden” ve “Dalgamı geçiyorum ve yolu soruyorum.” 1961 ve 1964 yılları arasında küçük ve uyaksız şiirler yazmaya başladı. Bunlar üç küçük kitap olarak Varşova’da basıldı.

 

1289’dan beri

Prag'da eski bir
sinagog yenilenmedi.

Duvarları
o zamanlardan beri
Yahudilerin kanıyla boyalıydı.
Taze
Yahudi kanı yeniler
alaca karanlıkta duvarlarını sinagogların.

Habil ile Kabil’e, 1961

 

Fakat Lec, ritmli şiirler de yazmıştır.

 

Eğer ozan sarsarsa
demir parmaklıkları deme
nasıl da değişik
ses veriyor harpler diye.

Habil ve'Kabil’e, 1961

 


 

Lec, görevinin doruğundaydı. Ve kendini yaratma sevinciyle dolu, ama yaşamının sonuna kadar vardığı itkisiyle yönlendiriyordu.

Bir ameliyat sırasında doktorlar, onda iyileşmesi mümkün olmayan bir hastalık buldular. Sonu, önündeydi artık. Dostları bunun farkındaydılar ve çaresizliklerini gizlemeye çalışıyorlardı. O da biliyordu bunu. Dostlarına karşı neşeli ve güldürücü olmaya çalışıyordu. Onu son kez Kasım 1965’te gördüm. Benim geldiğimin haberini almış, Varşova’nın dışında kaldığı sanatoryumdan kaçıp bir bastonla beni karşılamıştı.

 

Kimbilir, Kolomb daha neler keşfederdi, eğer Amerika karşısına çıkmasaydı.

 

Polonya Devleti kuruluşunun 1000. Yıl Şenlikleri’ne hazırlanıyordu. Caddeler ve dükkanlar Kral 1. Mieszko’nun afişleriyle süslenmişti. Lec, hüzün içinde:

 

İnsan birinci olmalı. Ben ise sonuncuyum. diyordu.

 

İlkbaharda kendisine en yeni epigram derlemesini düzeltmesi için vermişlerdi. Çalışmak için gücü kalmamıştı artık. El sallıyordu:

 

Daha önemli işlerim var benim. Ölümle meşgulüm.

 

Uzun bir zamandır mektup yazmamıştı. Dolaylı olarak durumunun ciddi olduğunu öğrenmiştim. 10 mayısta iyi haberler ve biraz da umutla Varşova’ya uçtum. Polonya Hava Yolları LOT’un uçağında gazete dağıttılar. Ben “Zycie Waryzawy”i aldım ve okumaya başladım. Gazetenin kısa bir haberinde donakaldım: “Mizahçı Stanislavv Jerzy Lec, yarın (11 mayıs çarşamba günü) düzenlenecek bir törenle eski askeri mezarlıkta toprağa verilecek.”

Stanislaw Jerzy Lec, uzun bir hastalıktan sonra 7 Mayıs 1966’da, saat 15.00’e doğru Hospital der Wandlung des Herrn’de kutsal Florian Kilisesi’nin karşısında ölmüştü.

Letz, İbranice’de mizahçı demektir. Ortaçağ Almancasında Letze (sınır istihkamı, koruma bekçisi anlamına geliyor) ona politik bir ağırlık veriyordu. Almanca’da letzen aynı zamanda serinletmek ve bunaltmak anlamına geliyor. Onun düşünceleri ise daha çok sonuncusunun çevresinde dolaşıyordu.

Povvazki mahallesinde, eskiden askeri mezarlık olan yöre mezarlığında, çarşamba sabahı, bunaltıcı ve durgun bir mayıs günü hemen hemen tüm Varşovalı edebiyatçılar meslektaşlarına ve dostlarına son saygı duruşunda bulunmak için toplanmıştı. Yazarlar Sendikası Başkanı Jaroslaw Iwaszkiewicz ve Artur Adam Miedzyrzecki, saygı duruşunda bulundular, şeref kıtası tören yürüyüşü yaptı ve top atışları eşliğinde selam durdu.

 

Yazık, cennete cenaze arabasıyla gitmek!

 

Bir mizahçı için devlet cenaze töreni! Bir general ve üç yazar meslektaşı dokunaklı sözlerle vedalaştılar. Genç ozanlardan biri, Zbiginievv Jerzyna, tabutun arkasında ağlamaklı gözlerle ölünün ödülünü taşıyordu. Ve Chopin’in cenaze marşı, ayak sesleri ve sessizce çıtırdayan ağaçların yapraklarına takılı kalıyordu...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült