Buyurma Üzerine Düşünme

Uluğ Nutku


Buyurmanın iki anlamı olduğunu biliyoruz. Hatırlatmak için değil, neden iki anlama geldiğini anlayamadığım için belirtiyorum. Birincisi söylemek, konuşmak. Konuşma elbette dilin her kipinde olur. İkincisi ise tek kipte konuşmaktır: 'böyle yap'. 'Böyle yap', şu sınırlamaları getirir: 'böyle konuş', 'isteğine göre değil, benim söylediğime göre yap ve konuş; başka kipte düşünme, düşünsen bile öyle yapma, böyle yap. ' Ama birisi bana 'söyle, konuş' dediğinde henüz 'benim söylediğimi, söyleyeceğimi söyle' demiyor, sonra diyebilir.

Onunla herhangi bir kipte konuşmaya başlayabilirim. Herhalde 'buyur'un geniş anlamı bu.

Bir arkadaşımıza 'bize buyur' dediğimizde üçüncü bir anlam çıkıyor gibi: gel. Buyruk değil, davet; ama gelmesini konuşmak için istiyoruz, susarak oturması için değil. (Sivas 'da eve davet için 'yakma gel' deniyor). Kapıyı çalan birisine, açtığımızda, tamsak da tanımasak da 'buyurun' deriz; ama tanımıyorsak, içeri girmesini isteyerek değil, konuşmasını isteyerek 'buyurun' deriz. Buyur etmenin konuşmaya davet olmasına rağmen 'bana yapacaklarımı söyle' anlamı yok. O tanıdığımız birisi ise, buyur etmemiz içeriye davettir de, ama bağlamında bize vereceği buyruğu dinlemeye davet yok.

Anlaşılan, buyrukçuluğu davet etmek istemiyoruz; buyrukçu, davetsiz misafirdir. Ama her günümüzün büyük kısmında çeşit çeşit davetsiz misafirlerle karşılaşıyoruz. Öğretmen öğrenciye 'yap' der; anne baba çocuğa 'yapma' der; evliliğin ilk gününden sonra da eşler birbirine 'yap-yapma' demeye başlar.

Buyruk kipindeki her sözün buyruk olmadığı belli; istek, hatta rica bildirebilir, 'bunu benim için yap' deyişimizdeki gibi. Burada ayrıntısını tekrar etmek istemediğim önceki bir konuşmamda 'haddini bil' ile 'kendini bil' arasında, felsefi söylem bakımından bir ayrım yapmaya çalışmıştım. Burada kısaca başka türlü söyleyeceğim. 'Haddini bil' bir azarlama da olabilir, bir öğüt, bilgece bir sınırlandırma da. Ama İkincisi, dinden çıkıp felsefece benimsendikten sonra, bir çağrı oldu ve düşündüğü gibi eylemeye ancak bir çağrı olabilirdi.

Felsefenin karşısında azarlayacağı bir kimse yoktur. Filos, arkadaş, azarlamaz, bu nedenle sevilir. Sofo sbilge olmanın koşulu, karşısındakini anlamaktır. Felsefenin öğüt vereceği kimse de yoktur; böyle sananlar bilgelikte yanılır. Buyrukçu hiçbir filozof yok mudur sorusu gereksizdir, çünkü buyrukçuysa zaten filozof değildir. Kant'ın hem de 'kategorik' dediği buyruk, her insanda olabilecek içten bağlanmanın (obligatio) anlatımıdır ve bu haber kipinde de söylenebilir, istek ve dilek kiplerinde de: öyle eylesen ki, eyleminin kuralı genelgeçer olsa. Oysa asıl buyruk yaptırımcıdır, kip değiştirmez, istisna tanımaz. Musa peygamberin başlattığı buyrukçu konuşma geleneğinin yanma hiçbir felsefi söz yaklaşamaz bile. 'Kendini bil'in içerdiği sorgulamacılığın yanına da öbürleri yaklaşamaz.

Gelelim 'yasağ hemşerüm' deyişimize. 'Yasağ' kelimesindeki ğ (yumuşak g) sertleşip 'yasak' olmuş; ke'si (k) de düşerek 'yasa' olmuş. Böyle olmasaydı ama olmuş, çaresizce olmuş. Hukukun vicdan karşısındaki çaresizliği de bu. Filozoflar bu çatışmayı (geçerlikteki hukuk ile hak duygusu çatışmasını) zaman zaman yazılı bilince taşıdılar. 'Kükreyen aslanlar', vicdanı ziyaret eden dindarlığın yasalara gönderdiği benzetme, bildiğim kadarıyla Augustinus'un, yedi yüzyıl kadar sonra da Aquinas’ın kaleminde var. İkisi de hem Kilisenin otoritesi hem filozof. AvrupalInın insan üzerine bilinci, tüm önyargılara sapmalar kerre içine alınırsa, bu çelişkinin bileyi taşında keskinleşti. Hobbes'un zamanına gelindiğinde Tanrı Devleti artık tükenmişti. Canavar Leviathan meydanda tek başına kalmıştı. Bundan sonra yapılacak olan ve yapılan Leviathan'n buyruklarını 'haddini biT çerçevesine yerleştirmekti; ona yaklaştırmak, onunla bağdaştırmak için yollar aramaktı. Öyle görünüyor ki, hiçbir siyasal rejim bunu başaramadı, Leviathan'ı ehlileştiremedi, sivilleştiremedi. İnsan, civis, yurttaş 2 olunca, civilis, medeni olması olanaksızlaşıyor gibi görünüyor. Hobbes bunu fark etmişti, ama sunduğu iki seçenek de olumsuzdu: homo homini deus et homo homini lupus: insan insanın tanrısıdır ve insan insanın kurdudur. Aynı cümlede ( De Cive eserinde) karşıt görünen ama pekala uzlaşan bu iki niteleme var; birincisi, herhalde ehvenişer sayıldığından, Hobbes'a sormadan kesip atılmış ve unutulmuştur.

Leviathan'ın mahareti kelle koparmak değil, aba altından sopa göstermektir. Montesquieu bugün yaşasaydı ve Türkçe konuşsaydı, 2547'nin ruhu için böyle söylerdi. Okuyalım, görelim: İkinci Bölüm, Genel Hükümler, Amaç, Madde 4c) Yükseköğretim kurumlan olarak yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırma yapmak, bilgi ve teknoloji üretmek, bilim verilerini yaymak, ulusal alanda gelişme kalkınmaya destek olmak, yurtiçi ve yurtdışı kurumlarla işbirliği yapmak suretiyle bilim dünyasının seçkin bir üyesi haline gelmek, evrensel ve çağdaş gelişmeye katkıda bulunmaktır.

İyi ama ezbere konuştuğunu ele veriyor. Kendini uğraşma veren kişi bilim dünyasının seçkin bir üyesi haline gelmeyi amaç edinmez. Ve, amaç edinmediği için (çift tırnak içinde) "seçkin" duruma gelebilir. Bundan sonra Hamlet'den bir alıntı gelmeliydi: "olmak mı, olmamak mı, işte mesele bu. " Aynı bölümde Ana İlkeler Madde 5'e geçelim: b) bendindeki ilkeye bakalım: Milli kültürümüz, (dikkat: cümlenin öznesi budur), örf ve adetlerimize bağlı, kendimize has şekil ve özellikleri ile evrensel kültür içinde korunarak geliştirilir ve öğrencilere, milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirici ruh ve irade gücü kazandırılır.

Çoğu cümle gibi bunda da bozukluk var; 'bağlı'dan sonra virgül çıkarılarak 'bağlılıkla' demek gerekir. Dilbilgisi ikazımızdan sonra sondan başa gidelim. Birlik ve beraberliği kuvvetlendirici ruh ve irade gücü kazandırmaktan söz ediyor. Bu kafayla öğrenciye hiçbir şey kazandıramazsın. Kırk yılımda öğrencime böyle şeyler söylemedim, aklıma gelmedi, kırk yıl daha düşünsem gelmez. Bunlar ancak özgür, korkusuz çalışma ortamında, bilim ethos'u, duygu birliği içinde kendiliğinden gerçekleşecek durumlardır. "Ama"larla, "ancak'larla sopa gösterirsen, istediğin geliştirme ve korumayı sağlayamazsın. Önemli olan, öğrencinin felsefe sorunlarıyla kendi yaşayışındaki sorunlar arasında bağ kurabilmesidir. Yeni gelen öğrencilere felsefeyle uğraşmaya neden geldiklerini bazen sorduğumda ve sık sık "topluma yararlı olmak için" cevabını aldığımda, bu yanlış başlangıç karşısında, felsefeye onlarla yeniden başlama gereğini hep duydum.

Yasa(ğ) evrensel kültürden söz ediyor ve bunun içinde kültürümüzün kendimize has şekil ve özelliklerinin korunarak geliştirilmesini istiyor. Felsefede öyle değerli araştırmacalar var ki, bunlar ömürlerinin büyük kısmını, diyelim ki Aristoteles'in Metafiziğini, yahut Kant'ın Kritiklerini incelemeye vermiştir ve bunu ne evrensel bir kültür anlayışıyla ne de milli kültürleriyle onlara şekil vererek yapmışlardır; çünkü böyle bir şey olanaksızdır. Olanaklı olan ve bizim yapmaya çalıştığımız, sorunları kendi dilimizde yoğurmaktır ve bunu başarırsak, başka dillerden kimseler bizi okumaya gelirler. Koruma ve geliştirmenin başka türlü olamayacağını düşünüyorum. 'Evrensel Kültür' severek okuduğum bir derginin adıdır. Fakat dünyada evrensel olan bir kültür hiç olmamıştır. Yasağ, dünya kültürlerinin çeşitliliğini tanımayı, anlamayı, iletişim kurmayı amaç olarak belirtebilirdi. Ramazan davulcumuz bir geleneğimizi sürdürür. Uzak Doğuda başlarının üzerine büyük tencereler koyarak dans edenler de bir geleneği sürdürür. Hindistan'da her yıl timsah besleme bayramında besleyecek timsah arayanlar da bir geleneği sürdürür. Onlar kendi kültürleri içindeler, yapay bir evrenselliğin değil. İnsanlar evrensel haklarda birleşmeye gidiyorlar ve örf ve adetlerinde bu haklara aykırı düşenleri de artık anlıyorlar. Verdiğim örneklerde* hiçbir aykırılık yok, ama evrensel değiller.

İtiraf etmeliyim ki bu konuşmayı evde hazırlarken söylediklerimin yöneticilerimizin kulağına gidebileceğini, felsefenin karşıt kültürünün hakkını verebileceklerini, bu nedenle de emekli maaşıma zam yapabileceklerini, hatta bir maaş da ikramiye verebileceklerini hep ümit ettim.

Son zamanlarda Thomas Hobbes gene aklımı çelmeye başladı, yeryüzü canavarı; yüzünden.

Konuya bir de tersinden bakalım ve soralım: Leviathan olmasaydı nasıl yaşardık? Bu soruya önce Hobbes'un, sonra da, kendisi bir canavardan söz etmese de, bir yaklaştırmayla

Hume 'un cevabım veriyorum. Hobbes devlet öncesi doğal durum üzerine, sanki toplumsallık da yıkılmış, yıkılacakmış gibi, (Leviathan XIII) şunları söylüyor: "Çalışmanın gereği yoktur, çünkü verimi belirsizdir. Dolayısıyla, toprak ekimi yoktur; denizcilik yoktur...Ferah bina yoktur...Zamanı ölçme yoktur; sanat yoktur...Toplum yoktur; ve en kötüsü, sürekli korku ve şiddetle ölüm tehlikesi vardır; ve insan hayatı, yapyalnız, zavallı, çirkin, hayvanımsı ve kısadır. "

Hobbes'un sayıp döktüğü "yok"lar Hume için birer nimet. "Yok"lar mutlak uyumluluğu sağlayacak. Ayrıca, süreklice ılımlı bir mevsimdeyiz. Şöyle (An Enquiry Conceming The Principles Of Morals, İÜ): "Mevsimlerin sürekli ılımlılığı tüm giysileri ve örtünmeyi lüzumsuzlaştırır; taze otlar en lezzetli yiyeceği, berrak pınar en hoş içeceği insana sunar. Zahmete katlanarak çalışmak gerekmez; toprak sürülmez; denizcilik yapılmaz. Müzik, şiir ve tefekkür insanın tek işi olur; sohbet, şenlik ve ahbaplık tek zevki olur. "

Bu karşılaştırma cennet-cehennem karşılaştırması değil; çünkü her iki durumda günaha girmek olanaksız. İki yaşayış tarzı anlatılıyor. Benzer durumlar farklı tasvir ediliyor. Birisini seçmek durumunda kalsak, hangisini seçeriz? Ama zaten seçmişiz. Ben gene de son seçimi, hiçbir telkinde bulunmadan, tam da bu Unesco'cu günümüzde sizlere bırakmak istiyorum.

(Ankara Üniversitesi Felsefe Bölümünün "UNESCO Felsefe Haftası" dolayısıyla düzenlediği "Buyruk" başlıklı panelde konuşma. 17 Kasım 2005.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe