Budizm’in Dayandığı Dört Yüce Gerçek

Sabri Şatır


Budizm’in başlangıç noktası, temelinde yatan “öğreti”, Buda’nın altını kalın çizerek vurguladığı şu sözü ile ifade edilir: “Ben size acıları öğretiyorum ve acılardan kurtulmanın yolunu.” Buda daha başlangıçta, amacının insanlara sadece acılardan kurtulmanın yolunu göstermek olduğunu açık dille ilan etmekle, insanların alışık oldukları dinsel mesajlardan birini beklememelerini uyarmıştı. Çünkü insanların elzem ihtiyacı, yaşamın dokusu halini almış olan acılarını yok edecek çarenin gösterilmesiydi ve Buda kendisi bunun yolunu uzun ve meşakkatli arayışının sonunda “görmüştü”, kendi kendine: “Dört Yüce Gerçek, tanrılardan indirilen doktrinlerden biri değildir, içimde yükselen gözdür. İçimde doğan bilgeliktir, içimde doğan ışıktır.” İnsanlara aynısını, kimseden, tanrılardan bile, yardım beklemeden, kendi kararları, azimleri, gayretleri ve kendilerine güvenleri ile yapmalarını, ahlaksal noksanlarından ve bozukluklarından kurtulma ve ahlaksal gelişim kazanma yolunda yürümelerini önermişti ve yolu göstermişti.

Bu yol, öncelikle, insanlık durumunun hiç de iç açıcı olmayan görünümü olan, “acılar gerçeğinin” temelinde yatan Dört Yüce Gerçek konusundaki bilgisizlikten kurtulmaktan, başka bir şey değildi. Dört Yüce Gerçek, Buda’nın izlediği görülen hekimlik yöntemi doğrultusunda şöyle özetlenebilirdi:

1        Hastalığın tanısı; İnsanlara gerçekten ıstırap veren bir “hastalık” durumu vardır;

2        Hastalığa yol açan bir neden vardır;

3        Hastalığı iyileştirmenin, huzura kavuşmanın çaresi vardır;

4        İyileştirme yöntemi, Sekiz Dallı Yol’dur.

BİRİNCİ YÜCE GERÇEK Dukkha: Tanı

Birinci gerçek her insanın duçar olduğu dukkha (skt. duhkha) hastalığının tanısını yapar. Dukkha, insanları huzursuz eden, en hafifinden en şiddetlisine kadar, fiziksel ve zihinsel acılar; ufak tefek hoşnutsuzluklar ve düş kırıklıklarından en ağır olanlara kadar uzananlar... Yaşamdaki yaşlılık, hastalık, ölümün yeniden doğumlarla yinelenmesinin getirdiği acılar... Hoşa gitmeyen, sevilmeyen kişilerle, şeylerle ve durumlarla biraraya gelmek; hoşa giden, sevilen kişilerle, şeylerle, durumlarla biraraya gelememek, ya da onlardan ayrılmak; istenilen bir şeyi elde edememek... Bu gibi durumların verdiği acılar.

Yaşamdaki değişkenlikten kaynaklanan acılar. Yaşanan zevkli, mutlu bir anının sona ermesinin normal olduğu ve her şeyin değişim içerisinde olduğu dünya da eninde sonunda son bulacağı halde ve bunu bilmemiz gerekirken, zevkli ya da mutlu bir anın sona ermesinin yarattığı sıkıntı, keder ya da mutsuzluklara kadar varabilen olumsuz hava... Yaşamın doğasında olan bu değişim durumunu, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını, bu nedenle de güvenilmezliğini, bilmezlikten gelip bize zevk ve haz, mutluluk veren bir duruma sanki kalıcıymış gibi, bağlanmak, onu bırakmamak, son bulmasından rahatsız olmak.

Şartlandıran durumlarla, “Ben”, “Benim” anlayışıyla

gelen acılar, kısacası, “İnsan Bireyini Oluşturan Beş Öge”nin “bağları”. “Ben” duygusunun ısrarlı tatminlik arayışlarına kendimizi bırakmak, buna engel olamamak... Yaşam boyunca sürekli duyulan tatmin olmama ve memnuniyetsizlik duyguları, açgözlülük...

Bu yanılgılı “Ben” duygusu anlayışı esasında tüm acıların başlangıcını oluşturur, Buda’nın şu sözünde özetlediği gibi: “Kardeşlerim, nedir dukkhal O, insan bütününün beş öğesidir.” Zira bu öğelerden her biri, tanha'ya (isteklere, tutkulara) düşkünlükleri ve bağlılıkları ile, acılara açıktır..

Görülüyor ki, Birinci Gerçek, insanların yaşamlarını içine soktukları “çivisi çıkmış” durumu, bir şeylerin bozuk olduğu kendi içlerindeki ve birbirleri ile ilişkilerindeki dengesizliği, bunların yaşamın dokusu haline getirilmesini açığa vurur.

Bu dengesizliğin, “çivisi çıkmış” durumun bilinmesi, kendi yaşamımızdan örnek durumların anımsanması; dukkha'nın, gerçekten, Buda’nın öğretilerinin merkezi haline getirdiği kadar, vahim bir durum olarak gösterilmesi, karamsar bir görüşün yerleşmesine, tüm sistemin pesimist bir din olarak damgalanmasına neden oldu. Her şeyden önce bunun yanlış ve haksız bir damgalama olduğunun belirtilmesi gerekir. Çünkü, Budizm ne kötümser ne de iyimserdir, yaşama gerçekçi bir gözle bakması nedeniyle, gerçekçidir ve doğrusu da budur. Zira insanlar genelde yaşamın hep iyi olan ve hoşlarına giden, işlerine gelen yanlarını görmeye eğilimli olduklarından, hoşlarına gitmeyen ve içlerini karartacak yanlarını görmezden gelme alışkanlığındadırlar. Yaşamı olduğu gibi, tatlı yanlarıyla olduğu kadar tatsız ve acı yanlarıyla da görmek istemezler, pembe gözlüklerini çıkarıp dünyanın gerçek yüzünün önlerine serilmesinden rahatsız olurlar. Oysa bir şeyler yapmak, yerinden çıkmış olan çiviyi yerli yerine oturtmak için gerçeklerle yüz yüze gelmekten başka çare olmadığını görmek ve korkmamak, gerçekleri kabul etmek gerekir. Bu insanlık durumu, hastalıktan korkan bir kimsenin, hekim tarafından incelenip bir hastalık çıkıverirse diye korkmasına ve hekim tarafından incelenmeye yanaşmamasına benzer.

Buda’nın gösterdiği yolda yürümeyi seçen bir kimsenin birinci adımı, bu yüzleşmeyi göze alıp bu konudaki bilgisizliğini yok etmesidir; zira insanları yanlış algılamalara götüren ve acılarına neden olan, öncelikle bu konudaki bilgisizliğidir. Yaşam boyunca karşılaştığımız ve karşılaşacağımız acılara üzülmek ve inlemek, yani yeni acılar çekmek dışında kayıtsız ve çaresiz kalmaktır. Ayrıca, bunların kaynağında yatan gerçek nedenlerin ne olduğuna ilişkin bilgisizliğin de sürdürülmesi, yani, nedenlerin varlıklarına ve eylemlerine devam etmelerine kayıtsız kalınması ve izin verilmesidir. Acıların yokluğunun vereceği huzura ve mutluluğa ulaşmanın yolunun bulunabileceğinin bilinmemesidir. Bu nedenle de yolun tıkalı kalmasıdır..

Acılarımızı tanımakla başlamak, her birinin fiziksel ya da psikolojik mi olduğunu saptamak, bu konudaki bilgisizliğe son verme safhasının ilk adımı olmalıdır. Acılarımızı tanımamız ilerledikçe ve derinleştikçe, yaşamımızda oynadıkları olumsuz rol kendini daha belirgin ortaya koyacak ve içimizde filizlenen, onlarla mücadele etme iradesi, gelişme ve güçlenme sürecine girecektir. Bu sürecin başarılı ilerlemesi, sonuçları bakımından etkili olacak güçlülüğe geliştirilmesi, bize düşer. Acılarımızı tanımamız geliştikçe, onlarla savaşa girişmek irademiz de güçlenecek, azim kazanmaya başlayacaktır. O zaman acılarımızı daha da yakından, ortaya çıktıkları her türlü şekilleri ile, gerçek yüzlerini gizledikleri durumlarda bile, tanıyabilme gayretimiz ve yeteneğimiz gelişecektir. Günlük yaşamımızda kendini gösteren ve tanımakta zorlanmadığımız acılar ve sıkıntılar, egomuzun bedenimizi ve bilincimizi denetim altına almak arzusu, zamanla yerini, yaratılışta kalıcı bir şeyin olmadığı ve her şeyin geçici ve sonlu olduğu görüşüne bırakacak, ikinci gerçeğe geçişin zemini hazırlanmış olacaktır.

İkinci yüce gerçek

Samudaya: Acıların Başlaması

Budizm’in temelinde yatan Dört Yüce Gerçek, özellikle de ikinci gerçek, “Birbirine Bağımlı Nedenler” doktrini ile yakından ilişkilidir. O kadar ki, ikisi, Budizm’in birbirinden ayrılmayan esas temelini oluştururlar. Buda’nın en yakın yandaşı olan Sariputta, Budizm’in temelindeki bu birlikteliği şu sözüyle ifade eder: “Birbirine Bağımlı Başlangıçları gören, Dhamma’yı görür; Dhamma’yı gören, Birbirine Bağımlı Başlangıçları görür.” Birbirini çember oluşturarak izleyen bu neden-sonuç sıralaması, tüm insan acılarının oluşumunun nedenleri sıralaması olduğu kadar; o acılara neden olan oluşumların da ortadan nasıl kaldırılacağını gösteren sıralanmadır, ikinci gerçek, birincide tanısı yapılan dukkha hastalığına yol açan nedenin araştırılıp ne olduğunun anlaşılmasıdır.

Bilgisizliktir bu neden ve isteklerdir, tutkulardır, ihtiraslardır. “Ben” yanılgısından kaynaklanan, “Ben”i besleyen, “Ben”in tatminlik arayışlarıdır.

Biraz daha ayrıntılayacak olursak: günlük yaşamda kendini sürekli gösteren tatminlik arayan istekler... Hiçbir şeyin kendimiz dahil değişmez ve kalıcı olmadığı dünyada, elde edilen isteklerin de kalıcı olmamasına karşın, bir kere yerine getirilen isteklerin daha sonra yeniden anımsanması ve özlem duyulması, tatminlik arayışının yinelenmesi... Sürekli yaşanan bu kısır döngü... Hoşa giden, sevilen kimselerle, şeylerle, durumlarla karşılaşmak, birlikte olmak isteği, ki bu, onlara bağlılığa neden olur, bağlılık da acılara. Hoşa gitmeyen, sevilmeyen kimselerle, şeylerle, durumlarla karşılaşmamak, bir arada olmamak isteği, ki bu endişeye ve korkuya neden olur. “Herhangi bir şeyi sevmesin hiç kimse; sevilen birinin ölümü keder vericidir. Hiçbir şeyi sevmeyenler ve hiçbir şeyden nefret etmeyenler bağlardan özgürdürler.” der Buda ve bir başka kez de şu örnek öyküyü anlatır: Bir gün kucağında ölü çocuğu, çırpınarak ve ağlayarak bir kadın gelir ve onu hayata döndürecek bir çare bulması için yalvarır Buda’ya. Annenin sevgiyle bağlandığı çocuğunun ölümünü kabul edemediğini gören Buda, ona yardım edebileceğini söyler ve hiç ölüm girmemiş bir evden bir miktar hardal tohumu alarak ona getirmesini ister. Kadın hemen fırlar Buda’nın yanından ve ev ev dolaşmaya başlar istenileni yerine getirmek üzere; ama ne çare ki ölümün hiç girmediği bir ev bulamaz ve akşam olunca döner Buda’nın yanma, ölümün herkes için doğal sonuç olduğu gerçeğini anlamış ve kabul etmiş olarak.

Devam eder dukkha'nın nedenleri sıralaması: Bağlanmaya, tutkuya, ihtirasa, şehvete kadar uzanabilen ve insanların yaşam yollarını şekillendiren oluşumlar: şehvet düşkünlüğü, varlıklı olmak, ün kazanmak ve mevki edinmek hırsları gibi, bir kimsenin yaşamında seçtiği yollar... Kendini beğenmişlik... Dar bir görüşe ve düşünceye, kurama, inanca şaplanıp ona bağlanmak ve onu sürekli savunmak, ki bu kendini kanıtlamak isteğinin bir çeşit göstergesidir. Sürekli tartışmalara ve sürtüşmelere yol açması nedeni ile de rahatsızlık ve mutsuzluk yaratan bir durumdur. “Belirli bir görüşe bağlanmak ve başka görüşleri küçümsemek buna pranga der bilge kişi.”

“Bir görüşe sıkı sıkı sarılırsanız, onu bağrınıza basar, ona bağlanırsanız, öğretinin karşı (daha huzurlu ve mutlu) kıyıya geçmek için kullanılan bir sala benzediğini, alıkoymak için olmadığını anlamamışsınız demektir.”

Ve Buda bir de benzetmeli öykü ile açıklar konuyu:

Karısı ölen ve bir oğluyla yalnız yaşayan bir adam iş için köyden ayrıldığı bir gün, eşkıyalar köyü basarlar ve talan ederler, sonra da ateşe verirler; adamın oğlunu da alıp götürürler. Akşam olup da köyüne dönen adam felaketi görür ve oğlunun da eviyle birlikte yanıp kül olduğu sonucuna varır. Çok sevdiği oğlunun olduğuna inandığı bir avuç külü bir keseye koyar ve her zaman yanında taşır. Yeni bir ev yapar ve orada yaşamaya başlar. Bir gece yarısı kapının çalınmasıyla uyanır, kapıyı çalanın kim olduğunu sorar. Kapıyı çalan, eşkıyaların elinden kaçıp gelen oğlu olduğunu söylerse de, inanmaz ve kapıyı bir türlü açmaz. Öylesine sevgiyle bağlanmıştır “gerçek” oğlunun küllerine. Bu benzetmeli öyküyü anlatan Buda, işte, der, bir düşünceye değişmez gerçek olarak böylesine bağlanırsanız, gerçeğin kendisi karışınıza çıktığı zaman, onu kabul etmeyeceksiniz hiç bir zaman.

Budist anlayışa göre, ahlak kurallarına ve söz verişlere, sırf uygulanması ve tutulması gerektiği için uymak ve bağlı kalmak, gerçek ve içten “iyiliğin” değil, bağlılığın kendisinin bir göstergesidir ve her bağlılık gibi olumsuz bir durumdur, dukkha'dır.

Çok kimse isteklerin insanın doğasında olduğunu düşünecekler ve bunun nedenin ortadan kaldırılmasını doğaya aykırı olarak yadırgayacaklardır. Doğrudur; istekler insanın doğal yanıdır, ancak, Buda’nın kastettiği, insanın sağlıklı yaşamını sürdürmek için gerekli olan doğal istekleri değil, insanlık tarihinin süreci içerisinde doğal olmaktan çıkıp aşırıya gitmiş ya da doğallıktan sapmış ve özedönüklüğe dönüşmüş olanlardır. Buda bunlar için özel bir sözcük kullanır: tanha. Sözcük anlamı “susamak” olan tanha, aşırıya kaçan, tutku haline gelen, “Ben”in tatminliğine dönerek, onsuz olunamaz duruma getirilen ve bağlanılan, devamlı doyum arayışı içerisinde olunan isteklerdir. Daha doğrusu, bağlanma durumunun kendisidir. Buda buna, bağlanmaya, bir benzetmeli öykü örneğini verir: Avcılar maymun yakalamak için ağaçların dallarına yapışkan zift sürerlermiş, elleri buralara yapışsın da yakalayayım diye. Merakına kapılmayacak kadar uyanık ve de açgözlülükten kendini kurtarmış olan maymun bu tuzaklardan uzak dururken; akılsız ve açgözlü olanı hemen gidip yakalarmış yapışkan dalı ve yapışan elini kurtarayım derken öteki eh ve ayakları da tuzağa yakalanıp avcının eline düşermiş.

Bu olayı anlatan Buda, işte, der, merakına ve açgözlülüğüne kurban olan maymun, uygunsuz yerlerde dolaşan bir kimseye benzer. “Böyle bir kimse, duyularının zevklerine kapılarak kendini onlara bağlar ve tutsak eder.”

Tanha, bireyin özüne dönük olan, egosundan kaynaklanan, bütünün (doğanın) iyiliğine değil “parça”nın (sadece kendinin) yararına olan bencil isteklerdir. Bunlar doyumsuzluğa ve dolayısı ile huzursuzluğa; oluşturdukları kamma sonucunda da yeniden doğuma ve çoğalmaya, sonu gelmeyen yeni doğumlara ve insanlar ve toplumlar arasında sürtüşmelere, kavgalara neden olmakla ıstırapların kaynaklarıdırlar. Doğal olan, dünyadan elini-ayağını çekmeden, doğanın verdiği güzellikleri ve duyusal zevkleri gereğince tadarak, ölçülü ve dengeli, yani orta yolu izleyerek, onlara bağlanmadan yaşamaktır. Sadece kendini düşünerek değil, başkaları için de duyarlı olarak yaşamaktır. Bu böyle olmadığı, ego başına buyruk bırakıldığı sürece, tanha egemenliğini sürdürecektir.

Buda’nın üzerinde durduğu, insanların özlerinin, “ben”lerinin bedenleri ve bilinçleri üzerinde kurmak istediği denetimden kaynaklanan acılar ve ıstıraplardır. İnsanlar özlerinin, “Ben”lerinin, her şey gibi geçici ve sonlu olduğunun bilincinde değillerdir. Bu bilinçsizlik içerisinde, sonlu olan her şeye ve kendilerine sonsuzluk yakıştırırlar ve, “Bu ben’im”, “Bu benim” diye kendi özlerinin ve çevrelerinin sonsuzluğu düşüne bağlanarak kendilerini aldatırlar, öze dönüklüklerini beslerler ve öze dönüklükleri içerisinde acı çekerler ve çektirirler.

Bu bilinçsizlik, insanların, egonun insanın değişmez doğası olduğu sanısından ve o nedenle de üzerinde durmamasından, daha doğrusu üstünde durmamak ve kabullenmek işine geldiğinden, çözümü olanaksız kabul etmesi sonucu insanda yerleşmiş bir kanıdır. Oysa “Ben” duygusu her ne kadar insanın doğasında var ise de, insanlık tarihinin süreci içerisinde güçlendirilmiş olan bu duygu hafifletilemez ya da yok edilemez değildir. Bunun kanıtım da Buda sunmuştur insanlığa ve kim ki onun işaret ettiği yolda yürümüştür, “Ben”in tutsaklığından kurtulmuş, mutluluğa kavuşmuştur, tanha'dan özgür kılınmış ve Nibbana’ya erişmiştir.

Buda’nın böylesine zorlu bir uygulama gerektiren mutluluk yolunu, “Ben size acıları öğretiyorum ve acılardan kurtulmanın yolunu” şeklinde basit bir ifade ile açıklamasının da nedeni, insanlara gerçeği, metafizik ve kozmolojik, felsefi spekülasyonlarla uzatmadan, açık ve basit dille kısa yoldan ifade etmekti, her konuda yaptığı gibi.

İnsanların, özellikle de Hindistan’da yaşayan ve çoğu Hindu dininden olanların ihtiyacı, acılardan kurtulmaktı. Özellikle Hinduların, çünkü onlar tüm insanların çektikleri, tanha’dan kaynaklanan acılara ve ıstıraplara ek olarak, kuşaktan kuşağa aktarılagelen bir yorgunluğun ıstırabını çekiyorlardı her şeyden önce. Hinduculuğun samsara, yeniden doğum, çemberi içinde sayısız yaşamlar sürdürerek iyi bir kamma oluşturmak için bitkin düşmüş olan bu insanların başta gelen umudu ve ihtiyacı bu çemberden, yeniden doğma “tutsaklığından” kurtulmak, Nibbana’ya kavuşmaktı. Birbirini izleyen, sonsuzdan gelen ve sonsuza uzanan doğum ve ölümler çemberi, reinkarnasyon, akla yatkın gelmeyen bir kısırdöngü süreciydi. Doğum da, bu inanç içerisinde, her şeyin, tüm acıların başlangıcıydı, nedeniydi. Buna karşın durmuyor, giderek artıyor, insanların acılarını ve kederlerini katlıyordu. Durmuyordu, çünkü, kamma yasasına göre, ruhun, daha önceki yaşamındaki kötülükleri telafi etmek için, “yeniden doğması” gerekiyordu. Buda’nın, anatta doktrini ile ruh diye bir şey olmadığını ileri sürmesi ve kamma, samsara, Nibbana inançlarına simgesel anlamlar vermesi, bu acıyı sona erdirme girişimi idi.

İnsanlar acılar-istekler (dukkhatanha) ilişkisini kendi yaşamlarında gözlemleyerek, bilgisizliğin isteklere, isteklerin de tatminlik arayışına, doyumsuzluğa ve acılara neden olduğunu görmeli, öğrenmelidirler. Görülecektir ki, bir isteğin yerine getirilmesinin verdiği haz, daha sonra anımsandığında aynı isteği yeniden uyandırır ve bu böylece sürer gider ve tatminlik için verilen çabalar ve düş kırıklıkları, acılara neden olur. Ancak kendi gücüne güvenen, sebatla gayret sarfeden bir kimse üstesinden gelebilir acıların ve ıstırapların, bunları sona erdirmeyi başarabilir. Bunun için kaynağa inip kaynaktaki aşırı isteklerle, tutkularla, bunların derininde yatan ego (ben) duygusundan sıyrılma çabasına girmek gerekir. Ama bundan önce, kendisine, isteklerine ve tutkularına, bunların onda yarattığı acılara ilişkin bilgilenmeyi, bu bilgilenme ile ulaşılabilecek olan bilgeliği kazanmak gerekir. Egonun insanın huzurunun ve mutluluğunun yolunu açan yanı olmaktan çok, denetime yanaşmayan, doğanın yasalarına uymayan, başına buyruk kalmaya azimli bir “baf? belası” olabileceğinin, ama denetim altına alınmasının olanaksız olmadığının görülmesi gerekir. Ve de, denetim altına alındığında, onun sana değil senin ona hükmedeceğin durumun, ideal durum olduğunun bilinmesi gerekir. Buda bunu iki vecize ile vurgular:

Özün efendisi özdür; daha mağrur bir efendi olabilir mi ki? Bir kimse özüne boyun eğdirebildiği zaman, başka türlü zor bulabileceği bir efendi bulmuş olacaktır.

Özün yaptığı, tasarladığı, olanaklı kıldığı kötülük, kötülüğü yapanı, aynen bir elması parçalayan bir başka elmas gibi parçalayacaktır.

Sonra da, irademizi derinine gözlemleyerek, onun bizi özgürlüğe, huzura ve şefkate doğru mu, yoksa acılara ve mutsuzluğa doğru mu götürdüğünü görmeli ve acıları besleyen “gıdaları” fark ederek onlarla beslenmeyi bırakmalıyız. Mutluluğa ulaşmanın ancak böyle mümkün olacağının bilincine varmalıyız; bu bilinç içerisinde acılarımıza yol açan nedenlere son verme kararlığında olmalıyız. Bu kararlılık, bağımsızlığa ulaşma yoluna girilmiş olmanın önemli göstergesidir.

ÜÇÜNCÜ YÜCE GERÇEK

Nirodha: Acıların son bulması

Tanhadukkha ilişkisinin insanları huzursuz ve mutsuz ettiği, yaşamlarını kararttığı görüldükten, bu konudaki bilgisizlik bilgilenmeye dönüştürüldükten sonra, kaynaktaki gerçek sorumlunun, “neden”in, tanhada, aşırı ve öze dönük isteklerde, onlara duyulan özlemlerde, beklentilerde, yani onlara bağlılıklarda olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Acıların nedeninin tanısı bu şekilde yapıldıktan sonra, tanha’nın tedavisindedir sıra. Görülüyor ki, tanha, öze dönüklük, bencillik, bağlılık, büyüteç altında ortaya çıkan tümördür ve iyileşme için bu tümörün zararsız hale getirilmesinden başka çare yoktur. Her şeyin, kendi kişiliğimizin ve onun her istediği şeyin, sürekli değişim içerisinde olduğu dünyada, bu anlayışa varmak ve tüm bağları bırakmak... Acılarımızın nedeni, kalıcı olmayan sahte bağlardan özümüzden ve özümüzün bağlandıklarından kaynaklandığına göre, bağlanmalardan kurtulmanın acıların sonunu getireceğini görmek... Bu bağlar kendi kafamızda, kendi aklımızın kurgusu olduğuna göre, yaşamımız boyunca aklımızda yarattığımız bu aldanmayı sadece aklımızın yok edebileceğinin bilincine varmak, görmek...

Acılara neden olan “hastalığın”, tanısının yapılması ve tedavisinin mümkün olduğunun ve huzura kavuşulabileceğinin ortaya çıkması, kendi başına, bireyde umut uyandıran, huzur duygularını başlatan, gelişmedir. Bu aşamaya kadarki bilgilenmesini tamamlayan, acılarından, sadece yaşanmaya değmedikleri için kurtulunması gerektiğinin bilincine varan bireyde şimdiden, Buda’nın gösterdiği yolda ilerleme isteği şevke dönüşmüş olur.

Öncelikle hangi isteğin iyi hangisinin zararlı olduğunun bilincine varmak; aşırı ve şiddetli olan ve bağlanılan istekleri, tutkuları, özellikle özedönük olanları, üremeye ve yaşamı yaygınlaştırmaya yol açan cinsel istekleri sakinleştirmek onun için olanaksız derecesinde zor görülmekten çıkmıştır. Acılarla yaşamanın ya da onlardan kurtulmanın kendi elinde olduğunun bilincine varmış, bunu başarabileceğine, parıltılarını görmeye başladığı huzura, Nibbana’ya erişmek için başarması gerektiğine ikna olmuştur.

DÖRDÜNCÜ YÜCE GERÇEK

Magga: Yol

Adım adım izlenen üç gerçekte varılan sonucun ardından izlenmesi gereken gerçek, acılara neden olan tümörün tedavisi ve zararsız hale getirilmesi, acılardan kurtulunması için gereken “reçetedir”. Dördüncü gerçek bu reçeteyi, iyileştirme yöntemini içerir: tanha’nın üstesinden gelmek, bencilliğin etrafına ördüğümüz kendi duvarımızı yıkmak. Yani kendi kendimize yarattığımız tanha'ya tutsaklık durumundan kendimizi kurtarmak. Bunun için, Birbirine Bağımlı Oluşumlar’ın etkilerini önleyecek ve ortadan kaldıracak olan Sekiz Dallı Yol’u izlemek.

Ancak, Sekiz Dallı Yol’da yürümeye başlamadan önce, üçüncü gerçekte şevke dönüşen isteği, tanha’nın üstesinden gelmek, köklerini söküp atmak, azimliliğe dönüştürmek, bunun kararını vermek gerekir. Bireyin bu yolu başarıyla izlemesi, bu kararın içtenlikle ve azimle verilmiş olmasına bağlıdır. Bir deneyelim bakalım, kabilinden bir anlayış içerisindeki bir başlangıçtan olumlu bir sonuç alınamayacağı kesindir. Bu nedenle, Buda’nın vurguladığı dukkhatanha (acılar-istekler) ilişkisi ve acılardan kurtulmanın mümkün olduğu, bunun da bireyin kendi elinde olduğu “öğretisi” içten olarak benimsenmiş olmalı, bu sorunu yenmenin, özgürlüğe ve mutluluğa kavuşmanın mümkün olduğuna güven getirilmiş olmalıdır.

Bu görüşe ulaşmış, yani acılarına neden olan tümörü beslemeyi sona erdirmek kararını azimle vermiş olan bir kimse, Sekiz Dallı Yol’da yürümeye hazırdır. Başarıyla yürümek, yani Oniki Birbirine Bağımlı Oluşum (Pratityasamatpada'yı, Bilgisizliği) etkisiz hale getirmek ve yolun sonunda erişilebilecek olan tek değişmezlik durumuna, Nibbana’ya erişmek, ancak böyle bir kimse için mümkündür.

*

Dikkat edilecek olursa, Buda’nın Dört Yüce Gerçek’te izlediği, doğrudan doğruya bir hekimin, daha doğrusu bir psikologun hatta uzman psikologun yöntemidir. Bu nedenle, Budizm, analiz ve psikanaliz dini olarak kabul edilir ki, bu da diğer dinlerden farklılığını, geleneksel anlamda bir din olmadığını, gösterir. Ayrıca, daha önce görüldüğü üzere, inanç, iman, tapınma, vahiyin de Budizm’de bulunmaması bu duruma işaret eder. İnsanların yaşamlarını karartan bir temel sorunun, analiz edildikten sonra teşhisin yapılması ve tedavinin mümkün olduğu sonucuna varılması, sonra da, tedavinin, yaşamda Sekiz Dallı Yol’un izlenmesiyle mümkün olabileceğinin önerilmesi, bir başka deyişle reçetenin verilmesi, tümüyle ve her yanıyla, tıp biliminin izlediği yoldur. Gerçekten de Buda burada, çağının hekimlik yöntemini insanın ahlaksal ve ruhsal alanında uygulamaya koymaktadır. Hem de yirminci yüzyılın psikanalistlerine taş çıkartırcasına! Bir farkla ki, inceleme, tanı, tedavi sürecinin hastanın dışından bir hekim tarafından değil, hastanın kendi etkenliği ile kendisi tarafından gerçekleştirilmesiyle.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe