Budizm’de Yorum Farklılıkları

Sabri Şatır


Buda, öteki dinlerde olduğu gibi, kurucusunun ya da bir kurulun merkezi otoriteyi sağlayıcılığının oluşmasına fırsat ve izin vermemiş, Sangha’nın Dhamma tarafından, Dhamma’nın yerleştirdiği anlayışla, uyum içerisinde yönetilmesi yolunu seçmişti. Ölüm döşeğinde yatarken, yakınları tarafından, ondan sonra onun yerini kimin almasını istediği sorulduğunda, aynı şekilde, Dhamma’nın uyumlu birleştiriciliğinin yeterli olduğunu, bir başka öndere ihtiyaçları olmayacağını söylemişti. Onun bu önerisine uyuldu ve uzun bir süre, birlik ve uyum, disiplin, aynı anlayışın korunması sayesinde sürdürüldü. Ancak, zamanla, Buda’nın ölümünden 150-200 yıl kadar sonra, bu özgür ortam içerisinde, disiplin, uygulama ve felsefi yorumlarda farklı görüşler ve bölünmeler çıkması kaçınılmaz oldu. Ama topluluk içerisinde yerleşmiş olan ve toleransa dayanan uyum, kamplaşmalara kadar varan ayrılıklara yol açmadı.

Eskilere karşı gelişen ve Mahasanghika diye anılan bir grup arahant’ın öncülüğündeki gelişim, daha sonranın, Mahayana Budizm’in öncüsü oldu. Mahasanghika’lar eskilere göre daha özgür görüşleri ile, disiplin kurallarının yorumunda ve uygulanmasında daha yumuşak davranılması, evsiz yaşama geçmemiş olan örgütdışı kardeşler konusunda daha az seçici olunması; kadınlara çalışmalarda daha fazla etkenlik tanınması gibi, reformist sayılabilecek bir yol izlediler. Buda’nın kişiliğine ilişkin, ona doğaüstü nitelikler yakıştıran yorumlar ve doktrinsel konularda farklı görüşler de gecikmedi ve farklılıklar daha da ciddi boyutlar almaya başladı.

Sonunda, eski çağdan yeni çağa geçerken, aralarında daha önem kazanmaya başlayan Mahasanghika’larla birlikte, on sekiz farklı gruplaşma (okul) oluştu Sangha içinde.

Bunlar içerisinde Mahasanghika’lar, Buda’nın sürekli kaçındığı metafizik ve kozmoloji gibi unsurları benimseyerek, bunlar üzerine kurulan bir felsefi sistem geliştirdiler ve yine Buda’nın sürekli kaçındığı spekülasyonların önünü açtılar.

Budizm bakımından büyük önem taşıyan bu gelişmeyi izleyenler, kendilerine, önceleri Bodhissatva-Yana10 (Boddhissatva-Araç), daha sonra da “Büyük Araç” anlamına gelen Mahayana adını verdiler. Buda’nın yolunu izliyor olarak kendilerine Therevada (Eskiler) diyenlere de Hinayana, “Küçük Araç” dediler.

Teherevada (Hinayana)

Hinayana Budizm’e göre bir kimse Buda’nın gösterdiği yolda ilerleyerek kendi kurtuluşu için çaba gösterir; kurtuluşu başkalarının kurtuluşuna bağlanmaz. Başta gelen ilke, başkalarını kurtarmaya girişmesinden önce Sekiz Dallı Yol’u izleyerek kendi kurtuluşunu sağlamaya çalışması, kendi çabasıyla Aydınlamaya kavuşması, arahant olmasıdır. Erdemlerin en başta geleni de, kendi yararını gözetmekten arınmış olan bilgeliktir. Başkalarına iyilik yapma eylemine girişmekten önce, bu bilgeliği kazanmalıdır. Ona yardım edecek tanrılar ve insanüstü güçler olmadığına göre, birey bu çabasında yalnızca kendine güvenmek zorundadır.

Buda, önce kendi kurtuluşu yolunda çaba sarfetmiş, kendine güven kazanmış, onu başarıya götüren yolda yürümelerini başkalarına da gösterdikten sonra

Buda nasıl tanrı, öteki dünya, cennet ve cehennem, Nibbana gibi konulara ilişkin spekülasyonlar yapmaktan ve metafiziğe yönelmekten kaçındıysa, onun izinde yürüyen Therevada Budistleri de spekülasyon yapmayı ve metafiziğe yönelmeyi özden sapma olarak gördüler. Bu nedenledir ki bir metafizik ya da felsefe sistemi geliştirmediler. Edebiyatları (abhidhamma) bu nedenle analitik, psikolojik ve ahlaksaldır.

10 Yana: Taşıt, özellikle sal; insanları yaşam ırmağında bilgilenmeye, ruhsal aydınlanmaya doğru götürecek olan sal.

Ancak, Therevada Budistleri zaman içerisinde keşişlik ve manastır uygulamalarını Buda’nın onaylamayacağı boyutlarda abarttılar. İsteklerden ve hırslardan arınma, dünyadan ve yaşamdan tiksinme, el ayak çekme ve çilecilik uygulamalarına ve aşırılıklarına gittiler. Keşişler kendilerini ayrıcalıklı bir sınıf durumuna sokarak halktan uzaklaştılar ve sürekli manastırlarda yaşamaya başladılar; halkın üzerindeki eski etkenliklerini yitirdiler. Dhamma, bir kimsenin kendini en başta ahlak kurallarına, meditasyona ve bilgelik geliştirilmesine adaması gerektiğini önerdiği halde, katı ve hiçbir şekilde değiştirilemez disiplin kurallarına uyulması tek önemsenen ilke oldu. Buda kendisi de manastırda disipline önem vermişti gerçi, ama bunu manastır düzeninin sağlıklı işlemesi için bir araç olarak görmüştü, bir gün amaç haline getirileceği aklına gelmemişti kuşkusuz. Dahası, ölümünden sonra derlenen ve doktrinleştirilen Buda’nın sözleri (Sutta) üzerinde yorum yapma özgürlüğüne de son verildi. Arahant'lık, yaşanan keşişlik süresinin uzunluğuyla ve ezbere okunan sufia’ların sayısının çokluğuyla kazanılan bir durum oldu.

Mahayana

Budizm’in aldığı, onu halktan uzaklaştıran, amacından saptıran bu içe kapalı şekil, sonunda Buda’nın kişiliğine ve öğretilerinin özüne ilişkin yorumların ve uygulamalar üzerine eleştirilerin kaynağı oldu. Buda’nın amacı, keşişlerin kendi kabuklarına çekildiği ve halktan uzaklaştığı bir kapalı düzen değildir, dedi farklı düşünenler. Bireyler olarak herkesin kaderi bir biriyle bağlantılı olduğuna göre, keşişlerin halkın içine ve yaşama inmeleri, halkla kaynaşmaları ve onların ıstıraplarını paylaşmaları, Budist inancını onlara da kazandırmaya çalışmaları, bunları esas ilgi alanları yapmaları gerekir.

Eskilerin, insanın evrende kendi başına olduğu, ona yardım edecek tanrılar ve insanüstü güçler olmadığı, bireyin sadece kendine güven duyması gerektiği; Buda’nın koyduğu bir ilke olamaz. Budizm’in, “Kendi ışıklarınız olun; kendi kurtuluşunuz için çabalayın” önerisi sadece ve öncelikle kendi kurtuluşunuzu düşünmeniz anlamına gelmez. Birey yaşamda tek başına değildir ve kurtuluşu için kendine güven yetersizdir, ondan önce kutsal yardıma gereksinimi vardır. Arahant’ın yolunu izlemek, bireyin sadece kendi Nibbana’ sim araması olduğu için bencilliktir. Buda’nın şefkat ilkesine verdiği önemle bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, Buda’nın, yaşamını başkalarına hizmete adamadan Nibbana’ya ulaşmak istemiş olması düşünülemez. Eskiler onun feragatini pek önemsemediler ve üzerinde durmadılar. Oysa Budizm’i canlı tutan unsur, Buda’ya ıstıraptan kurtulmanın yollarını gösteren iç görüsünün yanında, başkalarına duyduğu sevgi ve acıma duygusudur. İşte bu nedenledir ki, aydınlanması ile Nibbana’ya erişmiş olmasına karşın, ondan vazgeçerek yaşamını başkalarına adamaya hasretti; Buda olmadan önce Bodhisattva, “Budaolacak kişi” olarak kalmayı seçti.

Zira eskilerin Budadıktan önce ulaştıkları arahant’lıkta, “Ben” ve “Benim” duygusuna bağlılıktan henüz tam olarak sıyrılınamamıştır ve Buda, Nibbana’ya, bu bağlılığı üstünden tam olarak atamamış olarak gitmiş olmaktadır ki, bu durum, Buda’lıkla bağdaşmamaktadır. Hedef arahant'lık, yani öncelikle kendi kişisel aydınlanması değil, şefkatliliğin kişileştirilmesi durumu olan Buda’lık olmalıdır.

Bu şekilde Mahayana Budizm’de, Bodhisattva, eskilerdeki, bin yılda bir gelen ayrıcalıklı bir Buda olacak kişi olmaktan çıkarılıp, sonsuz şefkat duygusu kazanmış ve kendini, başkalarını acılarından kurtarmaya adamış olan herhangi bir sıradan insan olarak görülür olmuştur.

Özetlenecek olursa, Mahayana Budizm’e göre, Buda’nın izinde yürüyen bir Budist’in yapması gereken, şu ilkeleri göz önünde bulundurmak ve onları yaşamında uygulamaktır.

(a) Boddhisattva ideali: Eskiler gibi kendini Samsara döngüsünden kurtarmayı ve Buda olmayı amaçlayan arahanlıkla yetinmeyip, kendi yaşamını başkalarının mutluluklarına, kendini onların acılarını dindirmeye adayan, “Ben” duygusunu tümüyle üzerinden atmış olan kişi. Bodhisattva kendini Nibbana’nın eşiğine kadar getirdiği halde onu başkaları için de mümkün kılmak üzere dünyada kalmayı seçen, kendini başkalarına yardıma adayan ve ilerideki bir yaşamda bir Buda olmak yolunu seçen, yani diğerkamlığın en yüce aşamasına ulaşan, özü tambilgelik (bodhi) olan kişidir. Bodhissattva'da en çok arandan nitelik, EnYüceBilgelik (MahaPrajna) ile, her canlı için duyulan EnYüceŞefkat’in (MahaKaruna) biraradalığıdır.

(b) Altı Erdem ve Bodhisattva Yolu:

Bodhisattvahgı seçmiş olan bir Budist öncelikle kendini şu altı erdem (paramita) ile tamamlamalıdır: vericilik, ahlaklılık, sabır, gayret, meditasyon, bilgelik. Bu altı erdemi kazanmayı tamamladıktan sonra, dört safha daha geçirip bir çeşit doğaüstü kişilik kazanabilir ve EnYüceŞefkat’i ve EnYüceBilgeliği temsil eden bir semavi (göksel) Bodhisattva olabilir.

Şefkat (karuna) ile bilgelik (prajna), birlikte, başkalarının, sadece insanların değil, tüm canlıların acılarını hissedebilmek için elzem olan niteliklerdir bir Bodhisattva için.

Bu anlayışa göre, her birey potansiyel bir Buda’dır. Yaşadığı sürece bir Bodhissattva’dır ve her yeniden doğuşta, sonunda tarihsel Buda gibi bir Buda oluncaya dek daha fazla erdem kazanmaktadır. Bodhisattva’lar, yeniden doğuşlar arasında uzun dönemler gökte otururlar. Bu yeni görüşe uygun olarak, Bodhisattva’lardan kimileri, onlara tapanlara yardım eden tanrılara dönüştürüldü. Böylece, eski Budizm’de bulunmayan, tapınmaya ve bağlılığa dayanan bir tanrı inancı başlatıldı.

Bu yorumlara koşut olarak, tarihsel Buda’ya insanüstü nitelikler yakıştırıldı ve geçmiş yaşamlarına ilişkin bir mitoloji oluşturuldu. Sonunda, insanüstü varlığın bir avatara’sı (Hindu mitolojisinde bir tanrının insan veya hayvan şeklinde yeryüzüne inmesi) durumuna yüceltildi; insanlara öğretmek için gelen ve ileride de gelecek ve sayıları giderek çoğalacak olan, çok sayıdaki Buda’lardan biri olarak anıldı.

Eski Budist türbeleri ve anıtları tapınaklara dönüştürüldü, içerilerine Buda’nın heykelleri yerleştirildi ve düzenlenen ayinlerde bunlara mistik yöntemlerle tapınıldı. Buda’nın sözlerine kutsal yazılar niteliği verildi. Bu şekilde, bir ahlak felsefesi olarak başlayan Budizm, teolojik ve metafizik unsurların sokulduğu, kurumlaştırılmış bir din şekline getirildi. Tanrı konusunda herhangi bir yorum yapmaktan kaçınan Buda’nın kendisi ise tanrılaştırıldı.

Hinayana ile Mahayana arasında bir fark da, kullanılan dildir. Hinayana Budistleri, Buda’nın kullandığı Pali dilini izlemişken, Mahayana Budistleri Sanskritçeyi seçtiler.

Bir önemli değişim de, daha önce tohumları atılmaya başlayan, ama İmparator Aşoka’nın Budizm’in koruyuculuğunu üstlenmesi ile (M.Ö. 3. yüzyıl) güçlenen ve yerleşen, halktan, örgüt dışı katılımlara verilen önem ve yerdir. Mahayana Budizm’de gerçekleşen bu durum, bir yandan Mahayana’nın oluşumunu da hızlandıran etken olarak kabul edilir.

Budizm’in her iki kolu da M.S. 7. yüzyıl dolaylarında Hindistan’da canlılığını yitirdi, çok ufak bir kesim dışında silindi. Hinayana Budizm, Seylan, Burma, Tayland ve Kamboçya’da varlığını ve canlılığını sürdürürken; Mahayana Budizm ise Moğolistan, Tibet, Çin, Kore ve Japonya’da yaygınlaştı. Mahayana Budizm, bir başka kolun, Zen Budizm’in ortaya çıkmasını sağladı.

Zen Budizm

Budizm’in Mahayana kolu, M.S. 1. yüzyıldan başlayarak Çin’e girmeye, kutsal kitapları Çince’ye çevrilmeye başlamıştı.

Çinlilerin düşünce yapısı, yüzyıllar içerisinde, bir yanda Konfüçyüsçülüğün ussalcılığı ve insancılığı, ailede ve toplumda düzenin, öğrenimin ve geleneğin ağırlıklı yeri; diğer yanda Taoculuğun, insanların sezgi yoluyla iç dünyalarına ve mutlak gerçeğe ulaşma önerisi ile kaynaşarak yoğrulmuştu. İkisinin biririni tamamlayıcılığı, Çinlilerin yaşama ve bir kimsenin yaşamım kazanması için çalışması gerekli olduğu ilkesine bağlı kalmalarım sağlamıştı. O kadar özümsenmişti ki bu ilke, bilgelik, dünyasal yaşamdan hiç ayrılmamak anlamı taşımaktaydı. Bu nedenle, Budist keşişlerin dünyadan el ayak çekme ve dilenme alışkanlıkları ve Çince’ye çevrilen Sutra’lardaki metafizik, onlara ters gelmişti.

Altıncı yüzyılın başında, M.S. 520 yılında, Buda’nın izleyicilerinden Bodhidharma Çin’e geldi. Buda’nın gerçek bir izleyicisiydi Bodhidharma. Budizm’in, Buda’dan o yana, mantıksal ve ussal yöntemler izlenilmesi ve sözcükler aracılığıyla kutsal kitaplara aktarılması sonucunda, zihinsel-kavramsal düşüncenin ifade sınırlılığı içerisinde dondurulduğu, gerçeğin özünden saptırıldığı inanandaydı. Bu inancı doğrultusunda, Budizm’in özünü, Buda’nın öğretisinin gerçek ruhu olan aydınlanmanın ani ışığı satori (Aydınlanmaya giden yola ışık tutan, ani sezgisel kavrayış kıvılcımı) unsurunu getirdi Çin’e.

O güne kadar Budizm’e pek sıcak bakılmayan Çin’de, Bodhidharma’nın getirdiği öz, yeşerebileceği bir toprak buldu. Bir yandan Taoculuk’la kaynaşması ve içsel değerlere verilen vurgunun geliştirilmesi; bir yandan da Konfüçyüsçülüğün yaşama bağlılık ve çalışma ilkelerinin benimsenmesi; burada Budizm’in önemli değişimlere uğramasına, ileride Tsan (Zen, Japoncasıdır) olarak gelişecek olan mezhebin tohumlarının atılmasına neden oldu. Bodhidharma, bu tohumların atıcısı olarak, Mahayama Budizm’in bir kolu olan ve Meditasyon Mezhebi olarak bilinen T’san (Jhana\ skt. Dhayana, Meditasyon) Budizm’in kurucusu sayılır. Bodhidharma’nın 150 yıl sonraki izleyicisi olan Huineng’in de, salt Çin Budizm’i olan T’san’ı olgun şekline getirdiği kabul edilir. Esas başlangıcı ise Buda’nın kendisine kadar geriye götürülür ve Buda’ya yakıştırılan şu olay ile desteklenir:

Belgelerle desteklenen olaya göre Buda, daha aydınlanmasının ardından, öğretisinin doğrudan anlaşılamamasından, bunun için sözlü açıklamalara baş vurmak zorunda kalmasından hoşnut değildi. Bir gün, sözlü öğretiye girişmeden, doğrudan iletişime başvurmaya karar verir ve bir lotus çiçeği doğrultur yandaşlarına; sadece bir kişi, Mahakaşyapa anlar Buda’nın Dhamma’yı ilettiğini ve bilgece bir tebessümle bunu belli eder, Buda da yine bilgece bir karşı tebessümle onu onaylar. Buda’nın, elindeki lotus çiçeğini göstermesi ve sessiz bakışı ve sadece bir gülümseme ile açıklanan bilgelik, Mahakaşyapa’dan Bodhidharma’ya dek, bu şekilde aydınlığa kavuşan yirmi sekiz bilge yandaş tarafından, birinden ötekine aktarılır.

Bodhidharma’nın bir öğrencisinin, ustasından aldıklarını aktarmak için oluşturduğu şu dörtlü, Zen felsefesinin özünü ifade eder:

Öğretinin dışında ve gelenekten ayrı,

Sözcükler ve harfler üzerine kurulmayan,

Doğrudan insan ruhunun içini hedefleyen,

Kişinin doğasının derinini gören ve

Budalığa varan.

Kısaca özetlenecek olursa, Zen Budizm, ussal ve mantıksal düşünmeyi, akıl yürütmeyi (muhakemeyi), düşüncelerin ifade aracı olan sözcükleri, kavramları, tanımlamaları; bireyin sezgisel gücünü engelleyen “mikroptaşıyıcılar” olarak kınar. Zen’in özü, bilgeliğin, sözcüklere bağlı olmadan, yani zihinsel düşünceyi devreye sokmadan, sezgisel olarak anında ve doğrudan iletilmesi, bir kimsenin kendi içini doğrudan görebilmesidir.

Bilenler konuşmazlar

Konuşanlar bilmezler

Suskun olduğun zaman “O” konuşur

Konuştuğun zaman “O” suskundur.

Onuncu Yüzyılda, mantıksal yolla çözümlenemeyecek bilmeceler olan Koanlar, Şaton ye ulaşmak için uygulanan yol, ya da araç olarak yerleştirildi. Zen’de esas, mantıksal düşünme alışkanlığından kurtulmak, üzerinde düşünmeden anında hareket etmek olduğuna göre, yöntem de, usta ile öğrenci arasındaki karşılıklı kısa ve etkili konuşmalarda (monda) öğrenciye, zihinsel düşünmenin mantıksallığına düşmeden koan'ı çözme alışkanlığını kazandırmaktır. Koan’ın en belirgin amacı, zihinsel şaşırtmalarıyla usu (muhakemeyi) afallatarak ve hatta usandırarak devreden çıkmaya zorlamak, bu suretle öğrencinin bilinçli akıl yürütme gücüne olan güvenini zarflatmak, bilinçaltının kaynaklarından gelen kıvılcımın, Satori'hin, yolunu açmaktır. Koanların mantıksal açıklamaları olmadığı, amaçlarına ters düşeceğinden olamayacağı için, bunların ustalar tarafından saptanmış çözümsel yanıtları da olamaz ve yoktur.

Zen Budizm’deki amaç, temelde sade olan esasa dönmek; bu esas üzerine yapılan öğretileri, uygulamaları, ahlak kurallarım, doktrinleri, kitapları vb. bir kenara bırakarak, Buda ile Mahakaşyapa arasında geçen lotus ve karşılıklı tebessüm olayının simgelediği doğrudan aydınlanmaya dönmek, bunu doğrudan kalpten kalbe iletişim olarak Budizmin esas uygulaması yapmaktır.

Bununla beraber, Zen ustalarının, kültürel düzeyi yüksek kişiler olduğu ve kendilerini gerek geleneksel öğretilerle, kutsal kitaplarla v.b. gerekse Zen üzerine yazılı kaynaklarla ve dinsel metinlerle yetiştirdikleri göze çarpar, ki bu, Zen uygulamasının, sıradan halktan çok, Budizm’in derinine inmiş ustalara özgü bir dal olduğuna işaret eder.

Zen Budizm, köklü yerleşeceği Japonya’ya, Mahayana Budizm’in görülmeye başlamasından beş yüzyıl kadar sonra, Çin’de eğitim gören iki Japon keşiş aracılığıyla geldi. Daha çok Koan uygulamasına verilen önem farklılıklarına göre Shington, Tendai, Rinzai, Soto, Obaku, Kegon gibi kollara ayrıldı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe