Böylesi Bir Masumiyet Bir Daha Asla

Jonathan Glover


Avrupa’da yirminci yüzyılın başında, insanların çoğu ahlakın otoritesini kabullenmişlerdi. Kendiliğinden itaat edilmesi gereken ahlaki bir yasa olduğunu düşünüyorlardı. Immanuel Kant, insanın zihnini hayranlık ve huşu ile dolduran iki olgu hakkında yazmıştı: “Üstümdeki yıldızlarla dolu gökyüzü ve içimdeki ahlaki yasa.” Kant’tan bir asır sonra 1895’te Cambridge’te, Lord Acton’ın da bu konuda hiç kuşkusu yoktu: “Düşünceler farklılaşabilir, tavırlar değişebilir, inançlar yaygınlaşabilir ve yok olabilir, ancak ahlaki yasalar sonsuzluğun tabletlerinde yazılıdır.”1 Yirminci yüzyılın başında aydın Avrupalılar hem ahlaki ilerlemeye inanmakta hem de insanların yarattığı zulmün ve barbarlığın gerilediğini düşünmekteydiler. Ancak yüzyılın sonunda, gerek ahlaki yasalar, gerekse ahlaki ilerleme konusunda inançlı olmak çok zor.

Ne var ki bazıları ahlaki yasalar hakkında hala çok inançlılar. Körfez Savaşı sırasında bir gazeteye gönderdiği bir mektupta Peder Denis Geraghty, “Kitle imha silahlarının kullanılması Tanrı’ya ve İnsan’a karşı işlenmiş bir suçtur ve ahlaki açıdan haklı bir amaca ulaşmak için kullanılmış olsa bile, bir suç olarak kalacaktır. Sonucunda iyilik elde edilecek olsa bile kötülük yapmak yasaktır,” diye yazmıştır.2 Birçok kişi, hatta onun düşüncelerine sempati ile bakanlar bile, Peder Geraghty’nin bu ifadesini gıpta ve kuşku karışımı hislerle değerlendirecektir. Onun sahip olduğu türden bir güven, bundan bir asır önce çok daha kolay dile getirilebilirdi. Acton’dan bu yana sonsuzluğun tabletlerindeki yazılar biraz soldu.

Ahlaki yasalar söz konusu olduğunda karşımıza çıkan güçlük, entelektüel bir güçlüktür: Onun varolduğu ve üzerimizde hak sahibi olduğuna dair makul nedenler bulmak. Bu, hiç de yeni bir sorun değildir; Platon da bu konuda yazmıştır. Ancak dinin otoritesinin çöküşü ve Tanrı’ya olan inançtaki azalma, günümüzde birçoğu düşünür olmayan kişiler için bunun bir sorun haline gelmesinin nedenleridir. Dini etiğin önünde diğer bir itiraz daha mevcuttur ve bunu Dostoyevski’nin Ivan Karamazof un ağzından ilettiğini görürüz.

Tanrı'nın yarattığı söylenen dünyanın özelliklerine işaret eden Karamazof, Tanrı'nın ahlaki bir otorite olarak üstlendiği rol için yeterliğini sorgular. Öncelikle çizilen dini tabloyu büyük ölçüde kabul eder. Bizce bilinmeyen bir maksadı olan, akıllı bir Tanrı'ya ve nihai ahenge inanmaktadır: “Bu, o kadar değerli bir şey ki tüm yürekler için yeterli, tüm isyanı bastırıcı, tüm gaddarlıklardan, tüm dökülen kanlardan sonra bile insanlığın kurtarıcısı; yalnızca affetmeyi olası hale getirmekle yetinmeyen, aynı zamanda insanların neden olduğu her şeyi kabul edilebilir yapan.”

Bu nihai ahenk, Ivan Karamazof'un kabulleneceği bir şey değildir. Bu, insanların yakıp yıktıkları, kadınların ve çocukların ırzına geçip onları öldürdükleri bir dünyayı da kabul etmek demektir. Bu dünya, insanların mahkumları son gecelerinde kulaklarından bir duvara çivileyip ertesi gün astıkları, (“Hiçbir hayvan insan kadar zalim olamaz, bu kadar sanatsal, bu kadar yaratıcı bir zalimlik sergileyemez.) hamile kadınların karınlarını kamalarla yarıp doğmamış bebekleri çıkardıkları, ardından onları havaya atarak süngülerinin ucu ile yakaladıkları ve üstüne üstlük “en büyük hazzı bunları annelerin gözleri önünde yaparak aldıkları” bir dünya. Bunların da bir parçası olduğu ahengin yaratıcısının ahlaki otorite olmak konusunda ne gibi bir iddiası olabilir?

Ahlaki ilerlemeye ilişkin diğer inanç da sarsılmıştır. Sorunlar olaylardan kaynaklanmıştır. Yirminci yüzyılın büyük çaptaki zalimlik ve katliamlar tarihini hepimiz çok iyi biliyoruz: Birinci Dünya Savaşı’ndaki karşılıklı katliamlar, Ukrayna’daki terör ve açlık, Gulag, Auschwitz, Dresden, Burma Demiryolu, Hiroşima, Vietnam, Çin Kültür Devrimi, Kamboçya, Ruanda, Yugoslavya’nın parçalanması. Bu isimler, akla başkalarını da getirmekte. Böylesi bir tarih nedeniyle, etik üzerinde eskiden olduğu gibi düşünmek zordur (veya zor olmalıdır).

Bu kitap, etiği ve bu tarihi bir araya getirme yönünde bir girişimdir. Kitabın adı olan İnsanlık: Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi ifadesinin biraz açıklanması gerek. Konu, insan ırkının yirminci yüzyıldaki ahlaki tarihidir. Ancak “insanlık” burada biraz farklı bir çağrışımla, insanlık dışılıkla karşıt anlamda kullanılmaktadır. Kitabın amaçlarından birisi, bu insanlık fikrinin içinin doldurulmasıdır.

İnsan ırkının yakın geçmişteki ahlaki tarihini tartışmak okuyucuya (bana da olduğu gibi) altından kalkılamaz, zor bir iş gibi gelebilir. Bu nedenle içerikte bazı sınırlamalar olduğunu baştan belirtmek gerekmektedir. Üzerinde tartışılan örnekler bakımından tarihsel olaylarda son derece seçici davranılmıştır. Bazı yerlerden (Hindistan ve diğer birçoğu) ya hiç bahsedilmemiş ya da çok az bahsedilmiştir. Bu, insanlığın bir bölümünün tarihinin diğerlerininkinden daha az önemli olduğu şeklinde bir düşünceyi yansıtmaz; burada belirleyici etken, daha geniş belgelendirilmiş ya da belgeleri daha kolay ulaşılır olan olaylardır. Aynı zamanda benim kendi birikimimin daha dar olan sınırlarını da yansıtmaktadır.

Yakın ahlaki tarihimizde bu kitapta ele alınan etik tartışmalardan ve insan kaynaklı vahşetlerden çok daha fazlası vardır. Daha geniş bir değerlendirme, elbette aile yapısındaki, çocukların gördüğü muameledeki ve kadın erkek ilişkilerindeki değişiklikleri de içerecektir. Daha birçok hususun yanında, fakirliğe, dini değişimlere, bilimin yaşam biçimimiz konusundaki düşüncelerimize olan etkisine, sekse ve ölüme, farklı kültürler arası ilişkilere, hayvanlara, doğal hayata ve çevremize karşı tutumumuzu da kapsayacaktır. Hiçbir tartışmanın tek başına bütün bunları yüzeyselliğe düşmeden kapsamasını bekleyemeyiz ciddi bir tartışmanın ise seçici olması şarttır. Bu saydığım diğer yönler gerçekten de incelenmeye değer, ancak yakın ahlaki tarihimizde yirminci yüzyılın zalimliklerini ana tema olarak almamız nedeniyle özür dilemek zorunda olduğumuzu düşünmüyorum.

Etik ve yirminci yüzyıl tarihi arasındaki bağı ortaya koymak için, öncelikle tarihe, sonra da etiğe yaklaşım konusunda birkaç şey söylemenin yararlı olacağına inanmaktayım.

Önce tarih.

Yirminci yüzyılın zalimlikleri hakkında konuşmak bir açıdan yanıltıcı olabilir. Barbarlığın yirminci yüzyıla has olduğu kanısı bir söylentidir. İnsanlık tarihinin tümünde savaşlar, katliamlar, her türlü işkence ve zalimlik yaşanmıştır. Dünyanın pek çok yerinde kabaca son yüzyıl içindeki değişimlerin daha eski devirlere oranla daha insani olan psikolojik bir ortam doğrultusunda meydana geldiğini düşündürtecek temeller mevcuttur.

Ancak yirminci yüzyıl tarihinin büyük kısmının çok acı bir sürpriz olduğu da doğrudur. Teknoloji, büyük bir farklılık yaratmıştır. Birkaç kişinin kararı, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan için dehşet ve ölüm anlamına gelir olmuştur.

Bu olaylar bizi yalnızca çaplarıyla sarsmamaktadır. En azından Avrupa’da, yirminci yüzyılın başlangıcı ile oluşan beklentilerle de tezattırlar. Napolyon’un yenilmesinden sonra Birinci Dünya Savaşı’na kadar Avrupa’da yaşanan neredeyse kesintisiz yüz yıllık barış ortamı, insan ırkının, savaşlarla dolu geçmişinden sıyrıldığını düşündürmüştü. 1915’te savaşta öldürülmesinden birkaç ay önce eve yazdığı mektubunda şair Charles Sorley, “Bu yüzyılda yapılan bir savaşın hiçbir mazereti olamaz: Savaşta yer alan tarafların hepsi onun oluşumunda aynı ölçüde suçludurlar,” diye yazmıştı.4 Çok yakın bir zamanda Körfez’de savaşmaya gidenlerin bazıları da savaşın bir mazereti olamayacağını hissetmiş olabilirler, ancak bunun özellikle yirminci yüzyılda ortaya çıkması gerçeği onlara o kadar da çarpıcı gelmemiş olabilir. Philip Larkin, “MCMXIV” adlı Şiirinde, Birinci Dünya Savaşı’nın başında orduya katılmak için gönüllülerin oluşturdukları kuyrukları şöyle tarif etmiştir:

Şapkaların tepesi, güneş

Bıyıklı arkaik yüzlerin üstünde

Hepsi gülümsüyor

Sanki bir Ağustos günü, bayram yerinde

Onun geçmiş yüzyıla ilişkin yorumu şuydu: “Böylesi bir masumiyet bir daha asla.”

Burada, yirminci yüzyıl tarihi üzerinde geliştirilen düşünceler, yüzyılın bazı olaylarını uygun bir insani bakış açısından görme çabasıdır. Zamanımızın giderek daha çok belirginleşen öyküsü hakkında ardı arkası kesilmez bir bilgi akışına sahibiz; o kadar çok gerçek var ki arkamıza yaslanıp her birinin anlamı ve göreceli önemi üzerine düşünmek çok zor. Milan Kundera, söz konusu bilgi akışının etkilerinden birini şöyle tarif eder:

Bangladeş’teki kanlı katliam, Rusya’nın Çekoslovakya’yı işgal etmesini bir anda unutturdu; Allende suikastı ise Bangladeş’in feryatlarını bastırdı; Sina Çölü’ndeki savaş, insanlara Allende’yi unutturdu; bu defa Kamboçya’daki katliam, insanlara Sina’yı unutturdu ve bu, sonunda herkes her şeyin unutulmasını kabullenene dek böylece sürecek.

Bu olayların bazılarını tekrar ele alırken, bunları gruplamak ve açıklamak için birkaç yol vardır. Immanuel Kant, aklın bilgiyi pasif olarak almadığı, bunun yerine dünyayı onun kavramları ve kategorileri bakımından aktif olarak açıkladığı konusundan bahsederken, doğayı bir öğrenci gibi değil, bir yargıç gibi sorgulamamız gerektiğini söylemiştir. Bu, tarih için de geçerlidir. Burada etiği, tarihin sorgulanmasında soru sorması için kullanıyorum.

İnsanları başkalarına zalimce davranmaktan alıkoyan unsurların hangileri olduğu ve davranışlara ahlaki kısıtlamalar getirmek için ne gibi nedenler olabileceğine dair çok fazla felsefi tartışma yapılagelmiştir. Bu “ahlaki kaynaklar” bizim çalışmamızın merkezinde yer alacaktır. Birinci Dünya Savaşı başladığında, atom bombası atıldığında, Stalin Rusyasında ve Nazi Almanyasında veya çok daha yakın bir tarihte Bosna’da ve Kosova’da bunlara ne olduğu konusunda sorular vardır. Tarihi sorgulamak için etiği kullanmamdaki amaç, insan doğasının çoğunlukla karanlıkta kalmış olan bir yanını anlamaya yardımcı olmaktır.

Ayrıca, tarihi anlamaya çalışırken etik konusundaki felsefi soruların göz ardı edilemeyeceği de tartışılacaktır. Bu sorulara verilen yetersiz yanıtlar, bahsi geçen felaketlerden bazılarının yaşandığı ortamın meydana gelmesine katkıda bulunmuştur.

Bu olayları bir perspektif içinde görmeye çalışma konusunda karşılaşılan bir sorun, söz konusu olayları yaşamamış olmamızdan doğmaktadır. Yaşadığım yer ve zaman konusundaki şansım nedeniyle tartıştığım konular üzerinde birinci elden bilgi sahibi olmadığımın gayet bilincindeyim. Tek bir savaşa bile katılmadan savaş hakkında yazıyorum. Hiçbirinin hükmü altında yaşamadan Nazizm ve Stalinizm hakkında, Latin Amerika’daki ve diğer yerlerdeki diktalar hakkında yazıyorum. Bunları bizzat yaşamış okuyucular zaman zaman getirdiğim sınırlamaları fark edeceklerdir. Farklı bir alan olan tıp etiği söz konusu olduğunda, düşünürler bazen abartılı bir güvenle yazarlar ki bu da onların insanın yaşadığı ikilemler gerçeği hususunda hiçbir deneyimlerinin olmadığını ortaya çıkarır. Aynı durum hiçbirini yaşamamış olmasına rağmen, Vietnam veya Auschwitz hakkında yazan biri için de geçerli olmalıdır.

Her ne kadar tecrübelerden yola çıkarak yazmak daha iyi olsa da, tecrübe etmemiş birinin de böyle bir girişimde bulunması için bazı nedenler vardır.

Hiç kimse bu olayların bir ikisi tanesinden daha fazlasını tecrübe etmiş olamaz. Tecrübesiz olmak insanın gözünü korkutursa, sonuçta içinden pek çok dersler çıkarabileceğimiz bu olayları bir bütün olarak görmeye çalışan hiç kimse olmayabilir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, düşünür Glenn Gray, Almanya’da bir Amerikan tümeninde görevliyken, tümen bir toplama kampına girmiş ve Gray, hayatta kalanlarla bir gün geçirmiştir: “Kurtarıldıkları ilk gün içinde, bu birkaç yüz kişide insan karakterinin tüm yönlerinin sergilendiğine şahit oldum ve belki de ileride bu insanlar tarafından bile tekrarlanamayacak bir gerçeklik anına rast geldiğimin farkına vardım.” Glenn Gray, bu ve diğer deneyimleri üzerine düşüncelerini daha sonra yayınlamıştır, ancak çok önemli savaş deneyimlerini kaydetmiş olanlar, çoğunlukla o an bu deneyimleri üzerinde düşünce üretemeyecek kadar meşguldürler. Bazen başkalarının barış zamanlarında, bu deneyimlerden insanların ilerde bunları tekrarlamalarını önlemek için dersler çıkararak yardım edebileceklerine dair umutlarını dile getirirler.

Bazı zalimlikler ise geçmişte değil, günümüzdedir. Bunlardan uzak yerlerde yaşama şansına sahip olanlarımızın bunlar üzerine düşünmekten çekinmesi gerekli. Bizler güvenlik içinde yaşarken, gazeteciler olanların dehşetini bize aktarmak için hayatlarını tehlikeye atmaktadırlar. Kurbanlar, bizim anlayabilmemiz için, acı içinde yaşadıklarını anlatmaktadırlar. Bunu çoğunlukla, eğer dünya bunu duyacak olursa bir itiraz olur ve bir şeyler yapılır inancı ile yapmaktadırlar.

Gazeteciler, gösterilen tepkilerle hayal kırıklığına uğrayabilirler. Bosna’daki savaşı aktarmış olan muhabir Ed Vulliamy, şunları yazmıştır:

Birçoğumuz, başlangıçta bir farklılık yaratabileceğimizi düşünmüştük. Dünyanın bu savaşın kurbanlarına neler yapıldığını seyretmesi, duyması ve okuması, ama yine de bir şey yapmıyor olması insana inanılmaz geliyordu. Daha da kötüsü vardı; diplomatlar da bir aymazlık içindeydiler ve bazı zamanlarda da siyasi liderlerin bize bir lanet okumadıkları kalıyordu.

Kurbanlar ve onların yakınları da gösterilen bu tepkileri vurgulamışlardır. Selma Hecimoviç, Bosna’da tecavüze uğrayan kadınların bakımını üstlenmişti:

Sonlara doğru, daima kanıtlama zorunluluğunda olmaktan bıkmıştım. Soykırımı kanıtlamamız gerekiyordu, kadınlarımızın tecavüze uğradıklarını ve çocuklarımızın öldürüldüklerini kanıtlamamız gerekiyordu. Ne zaman bu kadınların başlarına gelenleri dinlesem ve siz gazeteciler onlarla röportaj yapmak isteseniz gözümün önüne güzel evlerinde otururken hamburger yiyip bira içen, televizyonda kanaldan kanala gezen kayıtsız insanlar geliyor. Burada bundan daha fazla ne yaşanmalı, Müslümanlar daha fazla ne acılar çekmeli ki . . . sözüm ona uygar dünya tepki versin.

Uzaktan bu olayları düşünen bizler, bazen onları yanlış algılayabiliriz. Pek tabii ki anlamak, vahşetleri durdurmak için yeterli değil. Ancak alternatif olarak ortaya çıkan pasif tepki, bu olayların devamına yardımcı olmakta.

İkinci olarak, daha da deneysel olabilecek olan etik.

Etiğin felsefi tartışmasında vurgunun tamamen soyut sorulardan, daha pratik sorulara doğru kayması söz konusu olmuştur. Doğrunun ve iyinin tartışılması veya ahlaki yargıların analizleri tartışmaları önemlerini yitirmişlerdir. Artık haklı savaş, tıptaki ahlaki ikilemler, toplumsal adalet, insan hakları, feminizm, nükleer enerji karşıtlığı, genetik mühendisliği, hayvan hakları ve çevre sorunları hakkında tartışmalar yapılmaktadır. İlginin bu şekilde “uygulamalı etiğe” doğru kayması yararlı olmuştur. İnsani açıdan en önemli olan husus, kenar köşeden ortaya taşınmıştır.

Ancak uygulamalı etikte bile, bilinçlilik çoğu kez eksiktir. Yazılanların çoğundaki hava John Stuart Mill’in hala hayatta olduğunu ve yirminci yüzyılın hiç yaşanmadığını düşündürtebilir. (“Böylesi bir masumiyet bir daha asla” etiğe uygulanmamıştır.) Bunu etiği daha deneysel bir konu olduğu şeklindeki fikri körükleyerek değiştirmeyi umuyorum.

Bir dizi ahlaki ilkenin “uygulamalı” olmak zorunda olduğunu varsaymaya gayet hazır olmak mümkündür. Sonuç, faydacılığın bir biçiminin mekanik uygulaması veya adalet, özerklik, hayırseverlik ve benzeri hakkında bir hükümler listesi olabilir. Bu meydana geldiği zaman da, düşüncelerin hepsi tek bir yöne döner. İlkeler olduğu gibi kabul edilir veya üstünkörü bir şekilde “oluşturulur” ve bu ilkelerden pratik sonuçlara varılır. Burada eksik olan, iki yönlü bir etkileşimdir. Eğer pratik sonuçları aşırı derecede zulme, zor kullanmaya dayalı ise, pratik ikilemlerle karşı karşıya kaldığımızda önem verdiğimiz şeyleri göz ardı etmeyi veya yadsımayı gerektiriyorlarsa, ilkelerin de değiştirilmeleri gerekebilir.

Birçok düşünür, ilkelerin pratik sorunlara gösterdiğimiz tepkilerimizle şekillendirilip değiştirilebileceği beklentisi ile deneme kabilinden ortaya konulduğu daha faydacı bir etik biçimine sempati ile bakmaktadır. İlkelerimiz ve duygusal tepkilerimiz arasındaki karşılıklı ayar, bizi John Rawls’un belki de biraz iyimserce, “düşünsel denge” olarak adlandırdığı orta noktaya götüren bir süreçtir.

Ancak faydacılık, etik inançlarımız insanları ve onların yaptıklarını deneysel olarak anlamamız ışığında değiştirilebilir olmalıdır fikrini de içerecek şekilde bir adım öteye götürülebilir. Örneğin, büyük vahşetler bize psikolojimizle ilgili dersler veriyorsa, bu hangi hareketlerimizin ve karakter özelliklerimizin iyi veya kötü olduğuna dair çizilen portreyi etkileyebilmelidir.

Bazı entelektüel disiplinler büyük ölçüde soyuttur ve bu alanlarda insanları anlamak o kadar da önemli olmayabilir, ancak etik bu disiplinlerden biri değildir. Bu kitabın insanlar ve onların ne olduğu hakkında bazı soruları etiğin odak noktasına doğru yaklaştıracağını ümit ediyorum. Bu etik ve psikolojiyi birbirlerine yaklaştırma projesi, medeni insanların birbirlerine yapabildiklerini bildiğimiz bazı şeylerin neticesi hakkında düşünmeyi de içermektedir.

Yirminci yüzyılın başında, daha insani ve bilimsel bir anlayışın yaygınlaşmasının sadece savaşın değil, aynı zamanda diğer zulümlerin ve barbarlığın da karanlığa karışmasını sağlayacağı yönünde Aydınlanma hareketinden kaynaklanan bir iyimserlik vardı. Bahsi geçen bütün bu insan eliyle yaratılan zalimlikler ilkel geçmişimizin dehşet müzesinin odalarını dolduracaklardı. Bu beklentilerin ışığında Hitler’in, Stalin’in, Pol Pot’un ve Saddam Hüseyin’in yüzyılı bir sürprizdi. Söndüğü sanılan volkanların, hiç de sönmüş olmadıkları anlaşıldı.

Bugün Aydınlanma dönemindeki insan psikolojisi anlayışının zayıf ve mekanik olduğunu düşünme ve toplumsal gelişimin hümanitaryanizm ve bilimsel bakış açısının yaygınlaşması ile mümkün olabileceği yönündeki Aydınlanmacı umutları fazlasıyla saf bulma eğilimindeyiz. John Maynard Keynes, bir Aydınlanma takipçisi olan Bertrand Russell için onun hayata ve olaylara dair yorumlarının “kırılgan” olduğunu, çünkü “bunların altında insan doğası ile ilgili hiçbir sağlam tanının bulunmadığını” söylemiştir.

Aydınlanma karşıtları, onun takipçilerinin yakalamayı başaramadıkları doğruları kavramış gibi görünmektedirler ve bugün düşünürler arasında Aydınlanmayı yadsımak çok moda olmuştur.

Bu kitabın amaçlarından biri, Aydınlanmanın zayıf ve mekanik psikolojisinin gerçeğe daha yakın, daha karmaşık bir şeyle değiştirilmesidir. Bunun sonucu çok daha karanlık olacaktır. Ancak kitabın diğer bir amacı, daha barışçıl ve daha insani bir dünya şeklindeki Aydınlanmacı umudun, yani kendimizi daha iyi anlayarak içinde daha az keder ve acı olan bir dünya yaratmak için bir şeyler yapabileceğiz şeklindeki umudun savunulmasıdır. Bu umudun çok yerinde olduğuna dair tartışmasız bir iyimserliğe sahibim. Kendimiz hakkında bu umudu paylaşanların düşünebileceğinden çok daha fazla anlamamız gereken şeyler, daha karanlık şeyler mevcut. İçimizdeki canavarlara çok dikkatli ve keskin bir şekilde bakmalıyız. Çünkü bu da onları kafese koyma ve evcilleştirme projesinin bir parçasıdır.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe