Biyolojik Tarihten Kültürel Tarihe Bireyin Değer Kazanması

Jean-Pierre Changeux & Paul Ricoeur


P.R- Şimdi, bana ahlakın ana problemini oluşturur gibi görünen bir şeyi vurgulamak isterim. Tartışmamızın norm fikrine ayrıcalık tanır gibi göründüğü doğrudur. Fakat biz insanlar için norm fikri, kendini tanımlayıp ortaya koyabilecek bir özne fikrinden ayrılamaz; bu, özerklik fikrinin bileşenlerinden biridir: bir normla bağlantı içinde "kendisi". Bu bakımdan Kant zorunlu referanstır; özgürlüğü normun varoluşsal koşulu olarak, normu da özgürlüğün anlaşılabilirlik koşulu olarak görür. Demek ki kendi ile normun eşzamanlı ve karşılıklı olarak birbirini "doğurması" söz konusudur. Kant bu doğrulamayı ahlak yaşamının bir verisi sayar, buna "bir us olgusu" der. Problemin bu ifade tarzını benimsersek, "kendi" sorununun norm sorunu kadar önemli olduğu görülür; o zaman da benim, kabul edilmiş bir ahlaki konumun biyolojik öncüllerini aramak için bizzat o konumdan yola çıktığımız şeklindeki argümanımı yeni bir yöne doğru tamamlamak zaruri olur. Bu da insanın "türeyişi"nin, kendi'nin özerkliğinin hazırlanış aşamalarını yeniden çizecek bir başka geriye doğru okunuşunu gerektirir. Gould’un deyimiyle o geniş "dirim yelpazesinden bir başka seçme ve ayıklamaya girişilmelidir. Herhalde yine aynı soy çizgileri seçilip ayrılacak ve uç uca dizilecektir, ama bu kez onlarda insanın ortaya çıkışına katkıda bulunan farklı etmenler bulup ayırt etmek amacıyla. Darvinci anlayışta, ön plana çıkarılanlar bireyleşme kabiliyetlerinden ziyade türün hayatta kalmasını sağlayan yeteneklerdir. Bu vurgulama bana, rastlantısal değişimi bile bile eksen alan Gould'da daha da güçlenmiş görünüyor; sizin "popülasyoncu" dediğiniz yaklaşım da bundan kaynaklanıyor. Evet, tam öyle: Hesap birimi olarak popülasyonu alıyor. "Canlılar" yelpazesini bir popülasyonun içinde bir yelpaze olarak alıyor. Ama bu arada bireyleşme ne oluyor? Öyle sanıyorum ki, evrimin bir başka okunuşu, popülasyon terimleriyle okunuşu ile kesiştirilebilir. Aklıma önce Hans Jonas'ın Biologie philosophique'teki (Felsefi Biyoloji; eserin Almanca adı Organismus und Freiheit [Organizma ve Özgürlük], İngilizcesi The Phenomenon of Life [Hayat Fenomeni])30 önerisi geliyor. Almanca sözcüğün pek iyi ifade ettiği gibi, burada özellikle ve bilinçli olarak bu sözcüğe koyduğum tüm çekinceler baki kalmak üzere ünlü sorumluluk ilkesinin oluşumu söz konusudur. Sorumlu bir özne, özgür bir "kendi" nasıl oldu da ortaya çıktı? Bu konuda biyoloji organizasyon fenomenini ortaya atar, ki ben de buna çeşitlenme (variatiori) fenomenini eklemek istiyorum. Çeşitlenme popülasyoncu, öbürüyse bireycidir; demek istediğim, bir türün bireylerinin teker teker ölüme direnişleriyle ilgilidir (tabii bu arada aklıma Bichat'nın ünlü sözü geliyor: Dirim, ölüme karşı direnen kuvvetlerin bütünüdür). O zaman, vurgulanan ilk problemin metabolizma olmasında şaşılacak bir şey yoktur: işte size öyle bir organizma ki, hiç durmadan ortamla kimyasal madde değiş tokuşu yapıyor ve dışla iç arasındaki bu değiş-tokuş içinde kendi yapısının özdeşliğini koruyor. Jonas, insanda "özgürlük" adını alacak olan şeyin ilk öncülünü, formun kendini sürdürmesi ile özün (maddenin) değişebilirliği arasındaki bu karşıtlıkta görüyor. İlk aşamada bu "otoentegrasyon" süreci, popülasyonun ayrı ("seçik") diyeceğim bir birimi olarak, birey kavramına anlam veriyor. Bir dünyanın karşısında bir "kendi", kendisini[n var olduğunu] haber veriyor. O zaman, bu yeni çimlenen özgürlüğün biyolojik evrimin düzeyleri boyunca gelişip yayılışını izlemek de "felsefi biyoloji"ye düşüyor. Burada sadece, nedrete ve tehlikeye maruz bir "hayvaniyet" düzeyinde, algıya, duyarlığa atfedilen rolü söz konusu edeceğim; bireyleşmenin bedeli böylece dünyanın gittikçe artan ötekileşmesi ve kendi'nin gittikçe artan yalnızlaşmasıyla ödeniyor. Bundan böyle, "yadvarlığın" (nonetre) olabilirliği "yaşam-için-varlığın" devreye girişine gölgesi gibi eşlik ediyor ve dirim (yaşam) olgusunu olasılık dışı ve geri alınabilir bir serüven yapıyor.

Hans Jonas bu konumda yalnız değil. Ondan önce Kurt Goldstein ve Von Uexkull ortamın biçimlenmesinde canlının inisiyatif ve rolünü vurgulamış, bu fikir La Connaissance de la vi'e'de31 Canguilhem tarafından da ele alınmıştı: "Canlının özelliği," diye vurguluyordu Canguilhem, "kendi ortamını kendisi hazırlamak, kendisi oluşturmaktır". Burada, canlının kendi ortamına karşı davranışlarında öncelemenin rolü üstüne bizim de ifade ettiğimiz şeyi buluyorum. Şimdi bu gözlemi, biyolojik kendi'nin kuruluşu olayına dayanak kılmak gerekiyor. Canguilhem bu konuda yine şöyle yazıyor:

İnsanın çevresinin (Umwelt) "bir insan öznesi tarafından merkezde kendisi olmak üzere düzenlenmiş" olması gibi, hayvanın çevresi de aynı şekilde "dirimsel değer taşıyan bu özne ki canlı ['hayvan'] esas olarak bundan ibarettir merkez alınarak düzenlenmiş bir çevreden başka bir şey değildir". "Hayvansal Umwelt'in organizasyonunun kökeninde, insan Umwelt'ininkinde görmek zorunda olduğumuza benzer bir öznellik tasarlamak zorundayız." Ve şu: "Demek ki biyoloji önce canlıyı anlam taşıyan bir nesne, bireyselliği ise nesne değil değerler düzeninde bir karakter saymalıdır. Yaşamak (canlı olmak) çevreye 'ışımaktır'; özgün anlamını yitirmesine neden olmaksızın gönderme yapılamayan bir gönderme/referans merkezinden hareketle çevreyi organize etmektir."

Bu alıntılar vesilesiyle de görüldüğü gibi, filozof-biyologun düşüncesi, evrimin hangi versiyonunda [biyolojik veya ahlaki] olursa olsun, daima insanın insanlığına dair sorduğu sorudan hareketle geriye doğru bir yol izleyerek, bu yolda biyolojik gözlemle karşılaşıyor. Bana öyle geliyor ki, etik yargıya öneğilim konusundaki tartışmanın başından itibaren, kendini tanıyıp tanımlamış etik bir öznenin konumunu, başka deyişle bir kendi'nin kendisi tarafından olumlanmasını bu işe dahil etmek gerekli. Norm fikrine bu ilave hiç de önemsiz bir şey değil; temellendirilecek olan şey, sadece bir ahlak ilkesinin rasyonelliği değil, aynı zamanda bu varoluşa layık bir yola devam dileğidir.

Ahlak probleminin bu "yer değiştirme"sini, daha doğrusu yeni bir merkeze doğru kaymasını kabul ederseniz, size [nöronal düzeyde] bir kendi'nin ortaya çıkışma öneğilimin izlerinin görülüp görülemeyeceğini soracağım.

J.P.C- Sinir biyologunun filozofa sorusu, ama aynı zamanda sinir biyologunun kendi kendine sorusu da! Homo sapiens türüne mensup oluşum itibariyle bir "kendi"ye sahip olabilme, hatta onun hem dünya hem de ahlak normunun oluşturuluşu karşısındaki konumunu, elbette yaşanmış deneyim açısından, inceleyebilme yeteneğini umarım bana çok görmezsiniz.

Önce yeniden gündeme getirdiğiniz, kabul edilmiş bir ahlaki fonksiyonun, kendine biyolojik öncüller arayışı içinde geriye doğru bakışı sorununa dönmek ve "evrimci" görüşümü tamamlamak istiyorum. Bir Etik Komitesi içindeki kişisel deneyimim, ele aldığımız türden bir yaklaşımın geçerliliğini de doğrulamıştır. Bu konuya döneceğiz. Bu tür komiteler, belli bir olgusal dokümantasyondan hareketle özel bir bilimsel sorunun ortaya çıkardığı etik problemleri inceler, tartışmayı olabildiği ölçüde her türlü önyargı ve a priori ahlaki konumu dışlayarak açarlar. Deneyim, bir masa etrafında bir araya gelen erkek ve kadınların, farklı felsefelere ve dini aidiyetlere karşın anlaşabildiklerini kanıtlıyor. Bu, hedefi farklı olmasına karşın bilimsel yaklaşıma benzeyen bir yaklaşımdır ki, ben de şimdi düşünce sürecim içinde başka türlü davranmak niyetinde değilim. Bu çerçevede, belli bir tema üzerinde tutum ve davranış kuralları geliştirmek yani normatif girişim bir bakıma hep birlikte "uygulanmaya hazır eylem reçeteleri", mümkün davranışları çerçeveleyebilecek sosyal tasarımlar kurmak demek olur. Komite üyeleri arasındaki özel konuşmalar vesilesiyle bu üyelerin kafalarında argümanlara dayalı tartışma platformları kurulur, deneme yanılma yoluyla, ayrıca yazılı referansların ve önceki deneyimlerin anılarının da kullanılmasıyla "yeni düşünme araçları" imal edilir. Evrim dinamiği geriye bakıştan ileriye bakışa doğru gelişip güçlenir.

Ancak bir nokta apaçıktır. Pek az filozof ahlakın kökenleri sorununu kendi devirlerinde elde bulunan bilimsel verilerden yola çıkarak düşünmüştür. Siz bile eserinizde, Kitabı Mukaddes mitolojisiyle evrim hakkındaki bilgilerimiz arasında seçim yapmayarak, bilimi yardıma çağırmaz görünüyorsunuz.

Darvinci tasarıma yaptığınız gönderme beni, mevcut tartışmanın elbette türün hayatta kalmasını konu aldığını, ama bunu sosyal grup üzerinden yaptığını ısrarla belirtmeye sevk ediyor. Bu da beni Hans Jonas'a götürüyor. O, köken sorununu ortaya koyma cesaretini gösteriyor gerçi, ama nasıl terimlerle!.. Le Principe responsabilite (İlke Olarak Sorumluluk) adlı eserinde biyoloji bilimlerine saldırıyla işe başlıyor. Korkunç kehanetler savuran bir Yahudi peygamberininkinden geri kalmayan bir üslupla şöyle yazıyor: "Yaşamın (dirimin) elemanter süreçlerinin incelenmesinde, örneğin moleküller düzeyinde, biyolog, içinde bu süreçlerin yürümekte olduğu tam organizmanın varlığından habersizmiş gibi; basit organizmaların incelenmesinde, gelişmiş organizmaların varlığından habersizmiş gibi...; en gelişmiş organizmanın (ve beyninin) incelenmesinde de onun varlığını düşüncenin belirlediğinden habersizmiş gibi davranıyor.... Eh, bu da insan bilgisine yakışıyor doğrusu!"32 Araştırmanın hızla gelişmekte olan geniş bir sektörü böylelikle baştan aciz damgasını yemiş oluyor. Filozofumuz devam ederek, "Amaç kavramı öznelliğin ötesinde doğa bilimleriyle bağdaşabilirdir" ve "dolayısıyla yaşamın tanıklığına dayanarak, amacın amaç olarak doğada yerinin bulunduğunu söyleyebiliriz," diyor.33 Aristoteles'in en tartışma götürür fikirlerine bu geri dönüş, açıklama düzeylerinde bir karışıklıkla ve maddenin form ve değişebilirlik düzeyi ile kendi'nin özgürlüğü arasında gayet kuşkulu gidiş gelişlerle atbaşı gidiyor. "Sonra 'en basit' gerçek organizmada yani bir metabolizmaya malik ve bu özelliğiyle ihtiyaçları açısından aynı zamanda hem bağımlı hem de bağımsız olan organizmada dünyanın ve zamanın, varlık ve yadvarlık alternatifinin sert kumandasındaki 'kendilik' (ipseite) ufuklarının 'ruhsallık-öncesi' bir biçim altında belirmeye başladığını göstermeye çalıştım."34 Buna karşılık, Jonas'ın felsefe ve etiğinin bazı başka yönleri bir ölçüde dikkate değer. Örneğin şöyle yazıyor: "Demek ki salt bu hissetme gerçeği ki insan deneyimine ilişkin evrensel bir potansiyel olduğu farz edilebilir— ahlakın birinci dereceden verisidir ve böyle oluşuyla 'yapılmalı'nın içinde önceden içerilmiştir." Jonas açıkça ahlaki olanı fizyolojik olanın içine yerleştiriyor. Öte yandan, merkezdeki sorumluluk idesi, Naturphilosophie'nin (Doğa Felsefesi) o ağır romantik idealizm mirasına bağlanmaktan kaçınılarak kabul edilebilir.

Son olarak, Canguilhem'in konumunu Jonas'ınkiyle karıştırmaktan da kaçınmak isterim. Canlı organizmaların ve özellikle insanın "çevreyi kendilerine göre organize etmeleri" bana göre tamamen gerçektir ve herhangi bir erekliliğe gönderme yapılmasını gerektirmez. Beynimizin kendini ve çevremizi organize etme kabiliyetinin hayatta kalma açısından değeri apaçık görülmektedir. Buna tekrar döneceğiz. Bilinçli uzam içinde edimselleşen bir atfetme mekanizması çerçevesinde, bir kendi, bir "öteki olarak kendi" varsayma eğilimi konusunda da durum aynıdır.

Bu beyin düzeneklerinin yakında tanıtacağımı umuyorum. Önce "somatik belirteç"lerin frontal limbik sistemin bir yerinde keşfedilebilmeleri gerekir. Yüzlerin, hayvanların, teknik nesnelerin bellekteki izlerinin temporal korteks düzeyinde ayırt edilebildiklerini daha önce belirtmiştim. Bunun gibi Buda’nın dört hakikatinin, Musa'nın Yasa levhalarının ya da özgürlük kavramının izleri de neden bulunamasın? Gerek hayvanda gerek insanda anlamın belirlenmesinde iş gören beyin alanlarının coğrafi dağılımına ilişkin görüntüleme çalışmaları herhalde bu bilgiye erişmemizi sağlayacaktır. Elimizde insan yapısı bir nesnenin tanınmasıyla doğrudan ilişkili böyle izler var. Bunların, belleğe depolanabilecek anlamlı nesne tasarımlarının ve özellikle ahlaki davranış, bilimsel yöntem ve "sanatsal yaratı" kurallarının bütününe genellenebileceğini düşünmeyi kendimize neden yasaklayalım? Elbette bilgilerimiz şimdilik bu sonuca varmamıza imkan vermiyor. Ama bunu neden dışlayalım?

P.R.- Ben bunu dışlamıyorum. İzninizle savıma döneyim: Bir normla karşı karşıya bir kendi'nin konumunun biyolojik kökenleri üstüne ancak bu konumdan hareketle sorgulama yapılabileceği fikri, hiçbir doğal ereklilik varsaymaz. Hatta durum bunun tam tersidir. Ahlaki sorgulama ortaya çıkmış olmasaydı, ahlaki "türeyiş" çizgileri çizmek aklımıza gelmezdi. Bu önkabul uyarıncadır ki, çevrenin canlı tarafından yapılandırılması bir eğilim, bir hazır olma anlamı kazanır.

J.P.C- Söz konusu uzun süreli beyinsel anılar, birtakım nörobiyolojik mekanizmalarla kuşaktan kuşağa aktarılır; bu mekanizmalar, sosyal ve ahlaki normların aktarım ve evriminde apaçık bir biyolojik zorlama faktörü oluştururlar. Çocuğun doğumdan sonraki nöronal ve psikolojik gelişiminin olağanüstü uzun sürmesi, kültürel tasarımların, öznenin yaşamında defalarca tekrar tekrar kullanılabilecek izler şeklinde beyne yerleştirilişini kolaylaştırır. Kültürel evrim kimi tasarımların, örneğin belli bir tipe ait simgesel ve pratik dinsel tasarımların kuşaktan kuşağa pek az değişiklikle aktarılmasını sağlarsa da, kimileri daha hızlı evrilir. O zaman kültürlerin çoğulluğu ve ahlakların göreliliği sorunu ortaya çıkar.35 Bizzat Darwin, İnsanın Türeyişinde, türlerin evrimiyle dillerin evrimi arasındaki benzerliği ileri sürmüştü. "Farklı dillerin oluşumunu açıklayan nedenler ayrı ayrı türlerin oluşumunu da açıklayabilir," diyordu. Dillerde kimi seslerin sözcüğe dönüşmesi, farklı diller arasında soy ortaklığından ileri gelen benzeşme durumları, "parçaların kopyalanması" ve [ortak] "temel öğeler"in varlığı söz konusudur. Kimi dil ve lehçeler birbirleriyle "çaprazlanır", yayılır ve bu yüzden alt-gruplar halinde örgütlenirler. "Değişkenlik bütün dillerde vardır ve dillere sürekli olarak yeni sözcükler girer; fakat bellek sınırlı olduğundan bazı sözcükler gibi bütünüyle diller de ortadan kalkabilir." "Varoluş kavgasında öncelik alan bazı sözcüklerin direnmeleri, korunmaları da bir tür doğal ayıklanmadır", tabii epigerıetik bir doğal ayıklanma. Buna göre beynimizde de, ahlaki yaşam normlarının seçilip aktarılması için etik yenilik yapma (innovation) kabiliyeti bulunsa gerektir. Kuşaktan kuşağa katı biçimde değişmeden yayılan bir bellek izleri sistemi içinde yaşayıp evrilmiyoruz.

P.R- Darwin'e göre türlerin evrimiyle dillerin evrimi arasında kurduğunuz benzetmeyi özellikle beğendim. Burada, tekrar dönmemizde yarar gördüğüm bir fenomene temas etmiş oluyoruz: Darwin'in çeşitlenme fikrinin özgün bir yönünü teşkil eden, ama aynı zamanda onu bir açıdan düzelten dağılım (dispersion) fenomeni. Çeşitlenme daha önce de not ettiğimiz gibi "popülasyonist" bir kavramdır. İmdi, dillerin çokluğu gerçekten popülasyonların dağılımıyla örtüşüyorsa, en azından ekseriyetle bu çokluk insan türünde ortak bir yetenekle, dil yeteneğiyle aynı yayılıma sahip demektir: Başka deyişle, diller türlerin bir özelliği veya malı değildir. Yalnız konuşma yeteneği türe aittir. Irkçı ideolojilere karşı bu nokta temel önemdedir. Dillerin çeşitliliğinden tür kavramını dışlamak suretiyle, bu ideolojileri kökten zayıflatmak gerekir. Spesifik olan, bütün insanlarda aynı olan sözel işaretlerle iletişim yeteneğidir ve bu yetenek Babil Kulesi mitosunda görüldüğü gibi yeryüzüne dağılmış durumdadır. Ve işte burada, türlerin evrimiyle benzerlik artık işlemez olur. Von Humboldt'un da üstünde düşünmüş olduğu36 dillerin çokluğu, bir bakıma dil yetisinin evrenselliğinin öbür yüzünü temsil eder. Dil yetisiyle diller arasındaki ilişki son derece orijinaldir. Burada işaret ettiğim nokta dil meselesinin çok daha ötesine gider. Harınah Arendt'in dediği gibi, insanın çoğulluğu insanlığın kültürel durumunun en belli başlı olgularından biridir. Söz konusu çoğulluk yalnız dilsel değil, tam anlamıyla kültüreldir. İnsanlık da dil gibi ancak çoğul kipte var olabilir. Olgunun siyasal yönü, özellikle ulus devletlerin organizasyonunda en iyi görülür; fakat iktidarın radikal olarak çoğul varlıklar arasındaki dağılımı, insanlık durumunun aşılamaz bir olgusu gibi görünüyor. Çoğulluk ve dolayısıyla anlaşmazlık, bu durumun gerçekten aşılamaz bir verisini oluşturuyor, böylece evrensellik sorunsalının içinde yer alıyor. Lehinde çaba harcadığımız evrenselcilik ancak iyi kötü denetlenebilen bir çoğullukla aynı yayılımda olabilir. Bu problemle din meselesinde tekrar karşılaşacağız. Fakat dinlerin çoğulluğu, çeşitlenme-dağılma fenomeninin ayrı türler arasında değil insan türünün içinde işlemekte olan başka bir yönünü oluşturuyor. Bu da Gould'a, kültürel tarihin biyolojik tarihin bir uzantısı olmadığını, İkincinin (en azından genetik açıdan) yüz bin yıl önce durmuş olduğunu söyletiyor. O zaman benim soracağım soru, bu fenomeni "kültürel iz" dediğiniz şey temelinde, epigenez olarak, nöronal perspektifinizin içine yerleştirip yerleştiremeyeceğiniz sorusudur.

J.P.C- Bu soruyu yanıtlamak için, birlikte kültürel izin bir fizyolojisini geliştirmemiz gerekiyor; bu kavram şimdiden, bireyleşme ve her bireyin biricikliği problemini yeni bir biçimde ortaya koymamıza imkan veriyor.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe