Bilinmeyene Açık Olmak

Krishnamurti


Çoğumuz yaşamı oldukça sıkıcı buluyor herhalde. Geçimimizi kazanmak için belli bir iş yapmak zorundayız. Böylece, neredeyse ölene dek yıl be yıl sürecek bir rutin işlemeye başlıyor ve gayet tekdüze bir hale geliyor. İster zengin olalım ister yoksul, isterse çok okumuş olalım, felsefi bir eğilimimiz olsun, hayatlarımız büyük ölçüde sığ ve boş. Görünen o ki bir yetersizlik var içimizde; farkına varıp ona bilgi ile, toplumsal bir etkinlikle anlam kazandırmaya ya da çeşitli eğlencelikler veya dinsel bir inanca sıkı sıkı sarılarak ondan kaçmaya çalışıyoruz. Belirli bir yeteneğimiz olsa ve çok etkin olsak bile yaşamlarımız yine de sıkıcı. Bu sıkıcılıktan, hayatın tüketici tekdüzeliğinden kurtulmak için dinsel olarak zenginleşmenin bir biçimini arıyoruz. Varolmanın, rutin olmayan ve şu an için başkalık olarak adlandırabileceğimiz o uhrevi halini yakalamaya çalışıyoruz. Bu başkalığın arayışında bizi ona götürebilecek pek çok sistem, farklı yol ya da patikalar olduğunu görüyoruz. Kendimizi disiplin altına alarak, belirli bir meditasyon sistemini uygulayarak, ritüelleri yerine getirerek ya da belli cümleleri tekrarlayarak bu varlık haline erişmeyi umuyoruz. Gündelik yaşamımız acı ve hazzın sonu gelmez döngüsü, fazla bir anlamı olmayan bir dizi deneyim ya da aynı tecrübenin sonsuz tekrarı olduğundan, yaşamak çoğumuz için tekdüze bir rutinden ibaret. İşte bu nedenle de hayatı zenginleştirme, o başkalık adına ister Tanrı, ister gerçek, eksiksiz bir mutluluk ya da ne isterseniz onu deyin sorunu büyük bir ivedilik kazanıyor, öyle değil mi? Durumunuz iyi, mutlu bir evliliğiniz, çocuklarınız olabilir, zeki ve sağlıklı düşünen biri olabilirsiniz, ama o başkalık hali olmaksızın hayat had safhada boş bir hale gelecektir.

Peki kişi ne yapacaktır? Bu hali nasıl yakalayacaktır? Ya da onu yakalamanın bir yolu var mıdır? Şimdiki haliyle zihinlerimizin küçücük, sınırlı, koşullanmış olduğu ortada. Bu küçük zihin o başkalık üzerine spekülasyonlar yapabilse de spekülasyonları her zaman küçük olacaktır. İdeal bir durumu ifadeye dökebilir, imgeleyip tasvir edebilir. Ama anlayışı küçük zihnin sınırları içinde kalacaktır. İşte ipucu da bence burada yatıyor: Zihnin o başkalığı yaşayarak, dile getirerek ya da üzerine spekülasyonlar yaparak deneyimlemesinin mümkün olmadığını görüyor. Sınırlı, dar ve yüzeysel olmasından ötürü zihnin bu olağanüstü duruma doğru atacağı herhangi bir adımın, bir engel olduğunu görmek de hiç kuşkusuz muazzam bir farkındalıktır. Bu olguyu üzerinde spekülasyonlara girişerek değil de olduğu gibi kavramak, soruna farklı bir yaklaşımın da başlangıcı demektir.

Nihayetinde zihinlerimiz zamanın, binlerce dünün, bilinene dayalı tecrübenin sonucudur. Böyle bir zihin de bilinenin sürüp gitmesi anlamına geliyor. Her birimizin zihni, kültürün, eğitimin ve bilgisi ya da teknik eğitimi ne kadar geniş olursa olsun hala zamanın ürünü olmaya devam ediyor. Bu nedenle de sınırlı ve şartlanmış bu zihinle bilinemeyeni keşfetmek istiyoruz. Ve böyle bir zihnin, bilinemeyeni asla keşfedemeyeceğini idrak etmek gerçekten de olağanüstü bir deneyim: Ne kadar zeki, incelmiş, bilgi dolu olursa olsun kişinin zihninin o başkalığı keşfetmesinin mümkün olmadığının bilincine varması. Kendi başına bu farkındalık, olgulara dayalı belli bir anlayış doğurur. Bunun da hayata, o başkalığa kapıyı açabilecek bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.

Sorunu daha farklı bir biçimde ortaya koyarsak zihin sürekli bir hareket, laf ebeliği ve planlar programlar yapmakla meşgul. Olağanüstü incelikler, buluşlar yapma yetisine sahip. Böyle bir zihin nasıl dingin olabilir ki? Zihnin her faaliyetinin, herhangi bir yöndeki her hareketinin geçmişin bir tepkisi olduğunu görebilirsiniz. Peki böyle bir zihin nasıl sessizleşebilir? Disiplinle sakinleştirildiğinde de böyle gelen bir dinginlik, içinde hiçbir sorgulama, hiçbir arayış barındırmayan bir dinginliktir, değil mi? İşte bundan ötürü bilinmeyene, o başkalığa açıklık olmaz içinde.

Bilmiyorum bu problem üzerinde hiç düşündünüz mü? Ya da sadece geleneksel yaklaşım dahilinde, bir ideal edinip bu ideale doğru bir formülün, belirli bir disiplinin uygulanmasıyla harekete geçecek bir şekilde mi düşündünüz? Disiplin her zaman zihin alanında baskılama ve ikilik çatışması getirir. Biz de o başkalığı yakalamayı umarak bu çizgide ilerleriz.

Ama zekice ve sağlıklı bir biçimde zihnin bunu yakalama yetisi olup olmadığını hiçbir zaman sorgulamamışızdır. Zihnin dingin olması gerektiği gibi bir ipucu geçmiştir elimize, ama sükunet disiplin ile oluşturulmuştur. Bu da şu anlama geliyor: Dingin bir zihin idealimiz vardır ve bu ideale kontrol, çatışma ve çaba ile erişmeye çalışırız.

Şimdi, bütün bu sürece bakacak olursanız, tümüyle bilinenin alanında olduğunu göreceksiniz. Varoluşun tekdüzeliğinin, çoğalan tecrübelerin tüketiciliğinin farkında olan zihin, o başkalığı yakalamaya çalışır her zaman. Ama kişi zihnin bilinen olduğunu ve nasıl hareket ederse etsin, bilinmeyen olan o başkalığı yakalayamayacağını gördüğünde, problemimiz bilinmeyeni nasıl yakalayacağımız olmaktan çıkıp zihnimizin bilinenden özgürleşip özgürleşemeyeceği haline gelir. O başkalık ve bilinmeyen haline gelmenin mümkün olup olmadığını ortaya çıkarmak isteyen herkesin, bu problemi ele almak zorunda olduğunu düşünüyorum. Peki geçmişin, bilinenin sonucu olan zihin, kendini nasıl bilinenden kurtarıp özgürleşebilir? Umarım, kendimi açıkça ifade edebiliyorumdur.

Söylediğim gibi, bilinci kadar bilinçdışı ile de mevcut zihin, geçmişin sonucudur; ırk, iklim, gelenek, vd. etkilerin birikmiş sonucudur. Dolayısıyla zihin şartlanmıştır; bir Hıristiyan, Budist, Hindu ya da komünist olarak koşullanmış. Ve gerçek olarak gördüğünü yansıtır açıkça. Ama ister geleceği bildiğini sanan ve bütün insanlığı kendi ütopyasının kalıbına sokmak isteyen komünistin, isterse geleceği bildiğini ve çocuğunu kendi çizgisinde eğiten sözüm ona dindar bir insanınki olsun, iki yansıtma da gerçek değildir. Gerçekten yoksun olduğunda da yaşam, şu anda çoğu insan için olduğu gibi son derece sıkıcı bir hale gelir. Hayatlarımız sıkıcılaştıkça da o başkalık, gerçek konusunda romantikleşir, duygusallaşırız.

Fazla ayrıntıya girmeksizin varoluşun bu bütün kalıbını gördüğümüzde, zihnin, geçmişin ruhsal birikimleri demek olan bilinenden özgürleşmesi mümkün müdür? Bir de gündelik faaliyetlerden oluşan bir bilinen vardır, ancak zihnin bundan kurtulmasının mümkün olmadığı ortada. Evinizin yolunu, hayatınızı kazanmanızı sağlayan bilgileri unutacak olsaydınız, bu sizi çıldırmanın eşiğine getirirdi. Ama zihin bilinenin, kendisine çağrışım ve özdeşleşme yoluyla güven veren ruhsal unsurların etkisinden kurtulabilir mi?

Bu konuyu araştırmak için düşünen ile düşünce, gözlemleyen ile gözlemlenen arasında gerçekten bir fark olup olmadığına bakmamız gerekiyor. Şu anda bunlar arasında bir ayrım var, öyle değil mi? “Ben”in, deneyimleyen varlığın deneyimden, düşünceden farklı olduğunu düşünüyoruz. Düşünen ile düşünce arasında bir boşluk, bir ayrım var. “Düşünceyi kontrol etmem lazım” dememizin nedeni de budur. Ama “Ben”, düşünen, düşünceden farklı mıdır? Düşünen daima düşünceyi kontrol altında tutmaya, onu iyi olduğuna inandığı bir kalıba göre biçimlendirmeye çalışır, ama ortada bir düşünce yoksa düşünen var mıdır? Olmadığı ortada. Sadece düşünmek vardır, bu da düşüneni yaratır. Düşüneni herhangi bir düzleme yerleştirebilir, ona Yüce, atman[1] ya da istediğiniz herhangi bir ad verebilirsiniz. Ama o hala düşünmenin sonucudur. Düşünen düşünceyi yaratmamıştır; düşüneni yaratan düşünce olmuştur. Kendi geçiciliğinin farkına varan düşünce, kendisine kalıcılık kazandırmak için ayrı bir varlık olarak düşüneni yaratmıştır. Sonuç olarak, kalıcılık da hepimizin istediği şeydir. Adına atman, ruh, düşünen dediğiniz varlığın düşünceden, deneyimden ayrı olduğunu söyleyebilirsiniz. Ama ayrı bir varlığın bilincine ancak düşünceyle ve bir Hindu, Hıristiyan ya da her ne iseniz bu şartlanma aracılığıyla varabilirsiniz. Düşünen ile düşünce arasındaki bu ikilik sürdükçe çatışma ve çaba da olacaktır. Bunlar da iradeyi işin içine sokar. Ve kendini kurtarma yolunda irade kullanan, “Geçmişten kurtulmam lazım” diyen bir zihin, yalnızca yeni bir kalıp yaratmaktadır.

Yani zihin ancak, “Ben”in bir hedefe ulaşma arzusu olan çabası kesildiğinde özgürleşebilir ve belki böylece o başkalık da varlık kazanabilir. Ama görüyorsunuz, bütün hayatımız çaba üzerine kurulu; iyi olma çabası, kendimizi disiplin altına alma çabası, bu ya da başka bir yaşamda bir hedefe ulaşma çabası. Yaptığımız her şeyin temeli uğraş, hırs, başarı. Böylece Tanrının, gerçeğin bilincine varmanın da çaba sonucu olması gerektiğini düşünüyoruz. Oysa böyle bir çaba, başarmanın kendi merkezli faaliyeti değil midir? Benliğin bırakılması değildir.

Şimdi, eğer bilinç ve bilinçdışı ile birlikte zihnin bütün bu sürecinin farkında iseniz, gerçekten görüyor ve anlayabiliyorsanız bunu, o zaman zihnin hiçbir çaba olmaksızın son derece dinginleştiğini fark edeceksiniz. Disiplin, kontrol ve bastırma ile sağlanan sakinlik bir ölü sükunetidir. Benim sözünü ettiğim dinginlik ise, kişi zihnin tüm sürecini anladığında çabasızca gelir. Adına gerçek, Tanrı denebilecek olan o başkalık ancak o zaman varlık bulabilir.

* * *

SORU: Rehberliğin, yol göstericiliğin gerekli olduğunu kabul ediyor musunuz ? Eğer sizin söylediğiniz gibi, hiçbir geleneğe, otoriteye gerek yoksa herkes kendisi için yeni bir temel kurmaya başlayacaktır. Fiziksel bedenlerimizin bir başlangıcı olduğu gibi, spirituel ve entelektüel bedenlerimizin de bir başlangıcı yok mudur? Bunlar bir aşamadan daha yüksek yeni bir aşamaya doğru büyümezler mi? Tıpkı sizi dinleyerek aydınlanmasında olduğu gibi düşüncemizin, geçmişin büyük zihinleriyle temasa geçerek de aydınlanmasına gerek yok mudur?

KRISHNAMURTI: Ezeli bir soru bu, Bayım. Zihinlerimizi uyandırmak için bir guruya, bir öğretmene gerek olduğunu düşünüyoruz. Peki bu nasıl bir düşünce içeriyor; birinin bildiği, diğerinin ise bilmediği düşüncesini. Gelin, önyargılı bir biçimde değil, yavaş yavaş ilerleyelim. Bilen otorite, bilmeyen de mürit haline gelir. Mürit, Ustaya yetişmek, onunla aynı düzeye ulaşmak umuduyla sonsuza dek hiç durmadan mürşidini izler. Şimdi lütfen bunu takip edin. Guru bildiğini söylediği an guru olmaktan çıkar. Bildiğini söyleyen bilmiyordur. Lütfen neden böyle olduğunu görün. Çünkü gerçek, hakikat ya da o başkalığın sabit bir noktası yoktur; ona bir yol izlenerek ulaşılamadığı aşikardır. An be an keşfedilmek zorundadır. Sabit bir noktası olsaydı zamanın sınırlan içinde olurdu bu nokta. Tıpkı evinize giden bir yol olduğu gibi sabit bir noktaya da giden bir yol olabilirdi. Yaşayan, hiçbir barınağı olmayan, ne başlangıcı ne sonu bulunan bir şeye giden bir yol yoktur.

Farkına varmanıza yardım edeceğini söyleyen bir guru, sizin yalnızca zaten bildiğinizin farkına varmanıza yardım edebilir kuşkusuz. Zira bilincine vardığınız, deneyimlediğiniz şeyin farkına varılabilir halde olması gerekir, öyle değil mi? Farkına varabildiğinizde “deneyimledim” diyebilirsiniz. Ama deneyimleyebildiğiniz şey o başkalık değildir. Başkalık farkına varılabilir değildir. Bu başkalığın an be an ortaya çıkarılması gerekir ve onu keşfetmesi için zihin özgür olmalıdır. Bayım, herhangi bir şeyi keşfetmek için zihin özgür olmak zorundadır. Ve ister eski isterse çağdaş olsun, geleneğe bağlı bir zihnin, inanç, dogma, ritüellerle yüklü bir zihnin özgür olmadığı açıktır. Bence, başka birinin sizi uyandırabileceği düşüncesinin geçerliği yoktur. Bir görüş değil, olgu bu. Sizi bir başkası uyandırırsa onun etkisi altında, ona bağımlı olursunuz. Bundan ötürü de özgür olmazsınız ve ancak özgür bir zihin bulabilir.

O halde problem şu, öyle değil mi? Bu başkalığı istiyoruz ve ona nasıl ulaşacağımızı bilmediğimizden sürekli, adına öğretmen, guru dediğimiz birine, bir kitaba ya da kendi deneyimimize bağımlı oluyoruz. Böylece bağımlılık yaratılıyor. Bağımlılığın olduğu yerde de otorite var. Bunun için zihin otoritenin, geleneğin kölesi haline geliyor. Böyle bir zihnin özgür olmadığı ise açıktır. Yalnızca özgür zihin bulabilir ve zihninizin uyanması için başka birine bel bağlaması, uyuşturucudan medet ummak gibidir. Şeyleri son derece keskin, açık seçik görmenizi sağlayan bir uyuşturucu alabilirsiniz elbette. Hayatı bir an için çok daha canlı gösteren, her şeyin her gün gördüğünüz renklerin olağanüstü bir güzellik kazandığı vb. parlak bir biçimde öne çıkmasını sağlayan uyuşturucular var. Bu sizin zihin “uyanışınız” olabilir ama o zaman uyuşturucuya bağımlı olursunuz, tıpkı şu anda gurunuza ya da herhangi kutsal bir kitaba bağımlı olduğunuz gibi. Ve bağımlı olduğu an zihin donuklaşır. Bağımlılıkta korku vardır; başaramama, kazanamama korkusu. Bu ister Kurtarıcı isterse başka biri olsun, başkasına bağımlıysanız, zihniniz başarının, tatminkar bir sonucun peşinde demektir. Bunun adına Tanrı, gerçek ya da ne isterseniz o diyebilirsiniz; sonuç değişmez, o hala kazanılacak bir şeydir. Böylece zihin tutsak olur, köleleşir ve ne istiyorsa onu yapar özveri, disiplin, kendine işkence. Böyle bir zihin o başkalığı asla bulamaz.

Dolayısıyla problem, doğru öğretmenin kim olduğu değil, zihnin uyanık kalıp kalamadığıdır. Ancak bütün ilişkiler onun kendisini olduğu gibi gördüğü bir ayna olduğunda uyanık kalabildiğini göreceksiniz. Ama gördüğü şeyi suçluyor ya da doğruluyorsa, zihin kendisini göremez. Bütün bunlar zihni ağırlaştırır, donuklaştırır. İşte biz donuklaşmış bir halde uyanmak istiyor, onun için de bizi uyandıracak birilerini arıyoruz. Fakat tam da bu uyanma isteği donuk bir zihni daha da donuklaştırıyor, çünkü donukluğunun nedenini göremiyor. Zihin ancak bu süreci tümüyle görüp anladığında ve başka birinin açıklamasına bağımlı olmadığında kendini özgürleştirecek durumdadır.

Oysa nasıl da kolayca tatmin oluveriyoruz sözcüklerle, açıklamalarla! Pek azımız açıklamaların engelini aşıyor, sözcüklerin ötesine geçiyor ve kendimiz için gerçek olanı buluyor. Yetenek uygulamayla gelir, değil mi? Ama kendimizi işe koşmuyoruz, çünkü onlarla büyüdüğümüz sözcüklerle, spekülasyonlar, geleneksel yanıt ve açıklamalarla yetiniyoruz.

* * *

SORU: Bütün dinlerde duanın gerekli olduğu söylenir Dualar konusunda ne diyorsunuz?

KRİSHNAMURTİ: Önemli olan benim dualar üzerine ne söylediğim değil, çünkü o zaman bu da diğerlerine karşı bir görüşten ibaret olur ve görüşün bir geçerliği yoktur. Fakat şunu yapabilir, olguların neler olduğuna bakabiliriz.

Dua ile neyi kastediyoruz? Duanın bir yanı yakarmak, dilemek, istemektir. Dertte, acıda rahatlatılmak ister, dua edersiniz. Aklınız karışmıştır, açık seçiktik istersiniz. Kitaplar sizi tatmin etmez, guru size istediğinizi vermez, dua edersiniz. Yani ya sessizce yakarır ya da sözel olarak belli cümleleri tekrarlarsınız.

Şimdi, belli sözcük ya da cümleleri durmadan tekrarladığınızda zihnin çok sakinleştiğini göreceksiniz. Yüzeysel zihnin tekrarla ikna olduğu bilinen bir psikolojik olgudur. Bunun ardından ne olur? Bilinçdışının, yüzeysel zihni kıpır kıpır eden bir cevabı vardır probleme. Yüzeysel zihin durulduğunda bilinçdışı çözümünü hissettirebilecek hale gelir ve biz de “Tanrı bana cevap verdi” deriz. Düşündüğünüzde gerçekten olağanüstüdür bu; kendi yol açtığı acıya tutsak olmuş önemsiz, küçük zihin o başkalıktan, ölçülemezden, bilinmeyenden cevap bekler. Ama dileğimiz karşılanır, bir çare bulmuşuzdur, hoşnut oluruz. Bu duanın bir biçimidir, değil mi?

Şimdi, mutluyken hiç dua ettiniz mi? Gülümsemelerin, gözyaşlarının farkında olduğunuzda, güzel gökyüzünü, dağlan, bereketli tarlatan, kuşların hızla uçuşunu gördüğünüzde, yüreğinizde sevinç ve haz varken... dua dediğiniz şeye giriştiniz mi? Herhalde hayır. Yine de yeryüzünün güzelliğini görmek, kıtlık ve sefaletin bilincinde olmak, etrafımızda olup biten her şeyin farkında olmak da kuşkusuz duanın bir türüdür. Belki de bu çok daha anlamlıdır, çok daha büyük bir değer taşır, çünkü hafızanın örümcek ağlarından, intikamdan, “Ben”in tüm birikmiş budalalıklarından sıyrılıp geçebilir. Ama kendisi ve tasarılarıyla meşgul, inançlarına, dogmalarına, korku ve kıskançlıklarına, hırs ve gıptaya takılıp kalmış bir zihnin hayat adı verilen o olağanüstü şeyin farkına varabilmesi mümkün değildir. Kendi merkezli faaliyetine bağlanmış kalmıştır. Ve böyle bir zihin ister bir buzdolabı isterse sorunlarının çözümü için dua etsin, dualarına bir karşılık alsa da hala aynı küçük, önemsiz zihindir.

Bütün bunlar meditasyonun ne olduğu sorusuna götürüyor bizi, değil mi? Meditasyon olmalı, bu çok açık. Meditasyon olağanüstü bir şeydir. Ama çoğumuz meditasyon yapmanın ne demek olduğunu bilmiyor. Bir şeylere erişme, adına huzur ya da Tarın dediğimiz şeyi idrak etme umuduyla bir yöntem ya da sistem uygulayarak yalnızca nasıl meditasyon yapılacağı üzerinde duruyoruz. Meditasyonun ne, meditasyon yapanın kim olduğuyla hiç ilgilenmiyoruz. Ama belki meditasyonun ne olduğunu araştırmaya başlarsak, nasıl meditasyon yapacağımızı da ortaya çıkarabiliriz. Meditasyon; meditasyonun derinliklerine uzanan bir araştırmadır. Ama meditasyonun derinliklerine uzanmak için hiçbir sisteme bağlanamazsınız, çünkü o zaman araştırmanız sistemle şartlanmış olacaktır. Meditasyonun ne olduğuna dair tüm bu problemi gerçekten araştırmak için bütün sistemlerin gitmesi gerekir. Ancak özgür bir zihin araştırabilir. Ve araştırmak için zihni özgürleştirme sürecinin kendisi meditasyondur.

* * *

SORU: Eğer gelecek bir hayatın varlığına inanabilirsem, ölüm fikrine tahammül edebilirim. Ama siz, inancın anlamanın önündeki engel olduğunu söylüyorsunuz. Lütfen buradaki gerçeği görmeme yardım edin.

KRISHNAMURTI: Gelecek bir yaşama inanç, kişinin avuntu isteğinin sonucudur. Gelecek bir hayatın gerçekten olup olmadığı ancak zihin bir inançla avutulma arzusu duymadığında anlaşılabilir. Oğlum öldüğü için acı çekiyorsam ve bu acıyı aşmak için yeniden doğuşa, sonsuz yaşama ya da adına ne diyecekseniz ona inanıyorsam, o zaman inanç benim için bir gereklilik haline gelir. Böyle bir zihin ise, bütün tasası bir umut, avuntu, güvence edinmek olduğundan ölümün ne olduğunu asla keşfedemeyecektir.

Şimdi, ölümden sonra yaşam olup ol madiği bambaşka bir problemdir. Bedenin bir sona geldiğini görüyoruz. Sürekli kullanım ile fiziksel organizma tükeniyor. O halde süren ne? Birikmiş deneyim, bilgi, isim, anılar, “ben” denen düşünce ile özdeşleşme. Ama bununla yetinmiyor, sürekliliğin ebedi ruh, atman olarak başka bir biçimi olması gerektiğini söylüyorsunuz. Atman var ise, bu düşüncenin yarattığı bir şeydir. Atmanı yaratan düşünceyse zamanın bir parçasıdır hala, bu nedenle de ruhsal değildir. Bu konuya gerçekten derinlemesine girecek olursanız, ortada yalnızca, adına “ben” denen düşünce olduğunu göreceksiniz benim evim, benim karım, benim ailem, benim erdemim, benim başarısızlığım, benim başarım vb. Siz bunun sürmesini istiyorsunuz. “Ölmeden kitabımı bitirmek istiyorum” diyorsunuz ya da “Geliştirmeye çalıştığım niteliklerimi mükemmelleştirmek. Sonunda yok olup gitmek varsa onca yıl bir şeye ulaşmak için çaba harcamış olmamın ne anlamı kalıyor ki?” Böylece, bilinenin ürünü olan zihin, varlığını gelecekte de sürdürmek istiyor ve adına ölüm dediğimiz bir belirsizlik olduğundan korkuyor, güvence istiyoruz.

Sanıyorum soruna farklı bir biçimde yaklaşmak, adına ölüm dediğimiz sonu hayattayken deneyimlemenin mümkün olup olmadığını kişinin kendisi için ortaya çıkarmak gerekiyor. İntihar etmek anlamına gelmiyor bu; düne ait her şeye ölmenin kutsal anını, o şaşırtıcı hali gerçekten deneyimlemek anlamına geliyor. Ölüm sonuç olarak bilinmeyendir. Ve hiçbir usavurum, inanç ya da inançsızlık o olağanüstü deneyimi oluşturamaz. Yaşamın, içine ölümü de alan bu içe dönük tamlığını almak için zihin bilinenden özgürleşmek zorundadır. Bilinmeyenin varlık bulması için bilinen susmalıdır.


[1] Atınan: Yaşam ilkesi. Yüce Ruh -ç.n.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe