Bilim Ve Felsefe Açısından Sanat

H. Tuğrul Atasoy


Sanal yapılı nedir? Neyi örnek alır? Bize ne anlatır?

"Tüm yaratış ve yokluğun varlığa geçişi şiir ve biçim vermedir ve tüm sanat süreçleri yaranadır; sanatların ustaları da tüm şairler ve biçim vericilerdir."

Yukarıdaki sözler eskiçağın önemli filozoflarından Platon'a ait. Şiir, müzik, resim ve sanatın diğer tüm dalları, daha doğrusu tümüyle sanat, insana özgü ve insan için insanı hayvanlardan ayıran en önemli özellik sizce nedir? Düşünme, dil yeteneği, toplumsal yaşam modelleri, alet yapabilme yetisi, bunlar bu ayrımın tartışılan öğeleri. Bu yetilerin çoğu gelişmiş memeliler ve kuşlarla ortak özelliklerimiz. Doğal hayatını sürdürürken sistematik olarak "sanat” ürünleri oluşturmak ve bunlara değer atfedip belirli şekillerde bu yapıtları estetik haz için kullanmak, en azından şu ana kadar diğer canlılarda gözlenmeyen, insan türüne özgü bir davranış biçimidir. Ancak sanat uğraşının, hem yapıtı ortaya koyan sanatçı hem de o yapıttan haz alan ve yapıtı yorumlayan izleyici-yorumcu açısından düşündüğümüzde, elle tutulur organik yapılarla (organizma ve beyin) ve bu yapıların evrimsel gelişimiyle ilişkisi yadsınamaz. Bu ilintiyi araştıran ilginç bir bilimsel araştırmadan söz edelim.

Nörolog john R. Hughes ve john R. Fino “Mozart’ın Müziğindeki Melodik Çizginin Karakteristikleri" başlıklı ayrıntılı teknik çalışmalarında, S. Bach, Beethoven, Wagner ve Chopin'in bestelerinin müzikal yapılarını Mozart’ın bestelerinin müzikal yapısı ile karşılaştırıyorlar. Araştırmadan çıkan en çarpıcı sonuç, Mozart’ın müziğinin diğer dört önemli besteciye göre daha fazla tekrarlayan bir melodik çizgiyi içerdiğinin bulunması. Hughes ve Fino bulgularını tartıştıkları bölümde şu cümlelere yer veriyorlar:

Daha geniş bir açıdan, tekrarlama ve periyodik değişiklikler beyin fonksiyonunun ve aynı zamanda vücut fonksiyonlarının tüm yönlerinde bulunmuştur. Dolayısıyla Mozart'ın müziğinin periyodik değişiklikleri, beyni ve vücut fonksiyonlarını karakterize eden diğer periyodik değişikliklerle iyi şekilde tınlamaktadır.10

Bu bulgulara benzer şekilde Susan Sontag, mükemmel bir öngörüyle, "Bir sanal yapıtını anlaşılabilir kılan şey, yinelemelerin algılanmasıdır”'[1] [2]’ demektedir. Daha da ilginci Hughes ve Fino'nun, P. M. Gray ve arkadaşlarının Science dergisinde yayımlanan "The Music of the Nature and the Nature of Music” başlıklı makalelerine (2001) atıfta bulundukları satırlardır. Gray ve arkadaşları, şarkı söyleyen kuşlarla insanları karşılaştırmışlar ve kuşların insanla “aynı ritme, perde mulasyonlarına, nota kombinasyonlarına ve melodilerin tutulmasına’’ sahip olduğunu bulmuşlar. Ayrıca ses kayıtlarında görüldüğü üzere, balinaların şarkıları da insanlarınkilerle benzer özelliklerde; aynı aralıkta yedi oktavın üzerinde şarkı söylüyor, insanlarla benzer biçimde melodik temaları işliyor ve melodilerdeki nakaratları tekrarlıyor olmaları, çok ilginç ve dikkat çekicidir. Bu canlılar ile aynı doğal çevreyi paylaşıyor olmamız, ayrıca evrimsel olarak ortak geçmişimizin bulunması, beyinlerimizin benzer tını ve melodileri yaratmasına neden olmaktadır.

Bireysel yaratıcılık ve toplumdaki sanat faaliyetleri, doğal olarak, insan davranışını ve insan topluluklarının davranış ve yapılarını inceleyen tüm bilim dallarının ve felsefenin ilgi odaklarından birisini oluşturur. Şiir olsun, düz yazı ya da müzik olsun, tüm sanat dallarında yapılan yayınlarda, ilgili sanat dalının kendi iç estetiği, ekolleri, etkilenimleri vb. tartışılır. İşin ayrıca şöyle bir yönü vardır: İnsan neden sanatsal etkinlikte bulunur? Toplum buna neden izin verir? Hem insanı hem toplumu böyle davranmaya iten nedir? Sanatsal faaliyet sanatsal olmayandan nasıl ayrılır? Tarih boyunca birileri bu soruları yanıtlamaya çalışmıştır. Yanıtları bulmaya çalışan insanlar, her zaman yalnızca sanatçılar ya da estetikçiler olmamıştır; insan ve insan topluluklarını inceleyen tüm bilim dalları ve felsefe de bu sorulara yanıt aramıştır. Bu yazıda değişik bilim dallarından sosyoloji, antropoloji, davranış bilimleri gibi konuyla ilgili bazı alıntılar yapacağım. Burada şunu unutmamalıyız ki, gerek bilim gerek felsefe alanında bir sorun ile ilgili evrensel olarak kabul görmüş tek bir doğru ya da açıklama yoktur. Örneğin antropoloji ya da psikolojide "İnsan neden yaratır?" sorusuna değişik ekoller değişik açıklamalar getirmiştir ve aynı ekolün açıklaması da bir süre sonra değişebilmiştir.

Tüm bu sözlerden sonra, nedir sanat eseri? Çünkü ortada sanatsal bir yapıt olmadan ne insanın yaratıcılığından ne de sanat eyleminden bahsedebiliriz. Çağımızın büyük bilim ve düşün insanlarından antropolog Claude Levi Strauss, Yaban Düşünce adlı kapsamlı eserinde, kendine has üslubu ve kendi uzmanlık alanına ait gözlem ve bilgi birikimiyle konuya değiniyor. Sanat eserinin küçültülmüş örnekçe olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:

...Örnekçede parçadan önce bütünü tanırız. Bu bir yanılsama olsa bile yöntemin mantığı bu yanılsamayı yaratmak ya da sürdürmektedir; böyle bir yanılsama us ile duyarlılığı dahi şimdiden estetik bir hazla ödüllendirir....küçültülmüş örnekçenin bir özelliği daha vardır; kurulmuştur, fazla olarak da elle yapılmıştır. Öyleyse nesnenin basit bir izdüşümü, edilgen bir benzeşiği değildir; nesne üzerinde gerçek bir deney oluşturur....küçültülmüş örnekçenin en belirgin niteliği duyulur boyutlardan el çekmenin yarattığı boşluğu, düşünsel boyutlarla doldurmasıdır.

Bu küçültülmüş örnek Levi Strauss'a göre neyi anlatır ve insanlarda ne gibi bir etki yaratır, yazar aşağıdaki satırlarda bunları tanımlamıştır:

Ortaya koyduğu şey yapay ve doğal bir ya da birkaç yapının, doğal ya da toplumsal bir ya da birkaç olayın yüzde yüz dengeli bir bireşimidir. Estetik coşku, sanatçının, gücül olarak da sanal yapılında onun yapı düzlemiyle olay düzlemi arasında gerçekleşebilirliğini gören izleyicinin, yarattığı bir nesnenin orta yerinde kurulan bu birlikten kaynaklanır.

Levi Strauss bu noktada bir uyarıda bulunur ve işleyiş olarak söylence ile sanat yapıtının temel farklılığına değinir:

Söylen de aynı yolu izler ama ters yönden: bir olaylar kümesi görünüşünü sunan (çünkü her söylen bir öykü anlam) salt bir nesne üretmek için bir yapı kullanır. Demek ki, sanat bir kümeden (nesne + olay) yola çıkar ve kendi yapısını bulmaya çalışır; söylense bir yapıdan yola çıkar ve bu yapı aracılığıyla bir küme (nesne + olay) kurmaya girişir.

Bir başka sanat eseri tanımı için Crispin Sartwell'in Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği adlı çalışmasına göz atalım. Sartwell, sanat denilen şeyin kendisi için ne anlam taşıdığını şöyle özetlemektedir:

Bir sanat eseri, (1) bazı veçheleri belirgin bir biçimde sırf kendisi için izlenen ya da salt belirlenen bir amaç için izlenmeyen bir sürecin ürünü olan ve (2) birimleri kendi başlarına bu süreçlerde rol almaya uygun türden olan özneler arası mevcut bir üründür. Yani, bir sanat eseri, nihai amacı ne olursa olsun, bu amaca ulaşmanın bazı araçlarının belirgin bir oranda amaç adına olduğu kadar salt kendi adına [3] [4] [5] da izlendiği bir etkinliğin sonucudur. Ve böylesi bir eser, kendi başına, başka amaçlar için olduğu kadar kendi adına da izlenen süreçlerde rol oynamaya uygun bir türdür.161

Sartwell bu tanımının ardından birçok sanat dalında yapıt üretmenin birçok farklı nedeni olduğuna dair örnekler verir. Örneğin bir müzik eseri terbiye etmek, sessizliği bozmak, kimi virtüöz müzisyenlere meydan okumak, para kazanmak, dans edilmesine olanak sağlamak, can sıkıntısı ya da sevgiliye duyulan aşkın tanımı ya da anlatımı için bestelenebilir. Ancak bu farklı nedenlerden ötürü üretilen eserleri sanat eseri yapan unsur Sartwel'e göre üreten kişi tarafından örneğin müzisyen açısından notaları dizmenin ya da ressam için boyaları hazırlayıp karıştırmanın hem bir amaca yönelik hem de kendi başına doyurucu bir uğraş olarak görülmesidir. Sartwell, çağdaş ressamlardan Audrey Flack'in sözünü aktarır: “Neyin resmini yaptığınızın neredeyse önemi yoktur. Önemli olan resim yaparken olanlardır." Sartwell güzel sanatlar adını verdiğimiz şeyin kendisine has özellikleri olduğunu kabul eder ve sanat tanımına şu eklentiyi yapar:

Bir sanal eseri belirgin bir oranda sah kendisi için izlenen bir süreçle yaratılmış olan şeydir.

Büyü, din, mit ve sanat aynı kaptan alınan, kilden yapılan, değişik ama yine de birçok açıdan birbirlerine benzeyen farklı kullanımları olan heykelciklere benziyorlar. Bu benzerlikler ilkel toplumların sanat etkinlikleri söz konusu olunca (buradaki ilkel, yazı ve tahakkümün olmadığı toplumlar anlamında kullanılmıştır) daha dikkat çekici hale geliyor. Büyü ile sanatın benzerliklerine gelince, iki önemli filozof Max Horkheimer ile Theodor W. Adorno, birlikte yazdıkları, Felsefi Fragmanlar: Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde şu yorumda bulunurlar:

Büyücünün tören sırasında ilk iş olarak kutsal güçlerin bulunması gereken yeri çevreden yalıtlayışı gibi, her sanat yapıtı da kendi çevresini gerçek olandan ayırmaktadır... Sanat yapıtının, estetik görünüşünün amacı, ilkel insanın büyüsünde meydana çıkan yeni ürkütücü olayı, yani genelin özelde görünmesi olayını kendine mal etmekledir...

6)      Crispin Sartwell, Yaşama Sanalı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gundelilı Hayalın Estetiği, Çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yay., 2000, s.28.

7)      Age., ss.28-29.

8)      Age., s.36.

Bu satırların devamında ise şu fikirlere yer verirler:

Bütünlüğün ifadesi olarak sanat mutlak olanın onuru üstünde hak iddia eder. Kavramsal bilgi karşısında kendisine öncelik tanınarak felsefeyi zaman zaman harekele geçirmek mümkün olmuştur. Schelling'e göre sanat, insanların bilim tarafından terk edildiği noktada harekete geçer ve bilime örnek oluşturur, sanalın bulunduğu yere bilimin önce varması gerekir...

Genelin özelde göründüğü ve nesne üzerinde gerçek bir deney olan sanat yapıtı, bütünlüğün bir ifadesi olarak anlam buluyor. Söylen ile benzer, ama ters yönde bir işleyişi var. Büyü ile sanatın benzerlikleri, özellikle kendi alanlarını gerçek ve sıradan olandan ayırmaları ise bir diğer saptama. Bilime öncülük etmesi, onun boşluğunu doldurması ise zaten yukarıdaki saptamaların sonucu gibi gözüküyor.

Sanalın ve sanatçının en temel çıkış noktası nedir öyleyse? Bireysel ve toplumsal alanda sanat ve sanatçı neye karşı üretmek gereği duyuyor? Neden yapı ve olayları, duyusal alandan el çekip küçük yoğunlaşmış örneklerde tekrar yaralıyor ve bu yeniden yapma olayında ve nesne üzerindeki gerçek deneyimde duyuların el çektiği, ileride bilime öncülük edebilecek düşünsel boşluğu neden dolduruyor? Ayrıca gerçek ve gerçek olanın üzerinde oluşturulan duyusal ve düşünsel deneyimin gerçekleşebilirliği ile bu ihtimalin yarattığı haz, hem sanatçı hem yapılı izleyen birey için ne anlam taşıyor? Bu sorulara verilebilecek dikkat çekici değişik yanıtlar arasından önemli bir tanesi yine Frankfurt Okulu'nun önemli filozoflarından Herbert Marcuse'a ait. Marcuse Eros ve Uygarlık adlı eserinde şunları söylüyor:

9)      Max Horkheimer, Theodor Adoruo; Aydınlanmanın Diyalektliği, Çev. Oğuz Özgül, Kabak Yay., 1995, ss.35-36.

10)     Age., s.36.

Sanat belki de baskılanmışın en görülebilir “geri dönüşü”dür, yalnızca bireysel değil ama ayrıca sosyal ve tarihsel düzeyde de. Sanatsal imgelem başarısızlığa uğramış kurtuluşun, tutulmayan sözün, “bilinçsiz anısını” şekillendirmektedir... Özgürlük bilincinin uyanışından beri, hiçbir gerçek sanat çalışması yoktur ki ilk örneksel içeriği açığa vurmasın; özgürsüzlüğün olumsuzlanışı.01'

Bireysel olarak sanatçı eserini üretmeye başladığı anda ne olur ve sorun nasıl çözümlenir? İstek, bir eser yazmaya koyulmuş müzisyen, romancı ya da şair önündeki engeli nasıl aşar? İlk kıvılcım, eserin ana çekirdeği nasıl oluşur kafasında ve bulutlar nasıl dağılır? Şimdi bu sorularla ilgili yapacağım alıntı Rollo May'in Yaratma Cesareti adlı eserinden. Rollo May'in hem başarılı bir davranış bilimci ve psikanalist, hem de iyi bir sanatçı olması aşağıda aktaracağım gözlem ve düşünceleri daha dikkate değer kılıyor. Şöyle diyor May:

Masamda sabahlar boyunca önemli bir fikri ifade edecek bir yol bulmak için uğraşmış olabilirim. Sonra birden kavrayış kopar gelir bu akşamüstü odun yararken de olabilir sanki omuzlarımdan büyük bir yük kalkınış gibi adımlarımda acayip bir hafiflik duyarım... Bu sadece gündemimdeki sorunu cevaplamış olmak olamaz böylesi bir cevaplama sadece rahatlama duygusu getirir. O halde söz konusu olan garip hazzın kaynağı nedir? Bence burada yaşanan “sorunun özü bu işte” sezgisidir. Tam da bu anda, yaralı mitine katılıyoruz. Evrenin yaratılışında olduğu gibi, düzen düzensizlikten biçim kaostan doğup geliyor. Coşku duygusu ne kadar hafif olursa olsun bu yolla varlığa katılımımızdan kaynaklanıyor. Paradoks şu ki, aynı anda sınırlarımızı da daha canlı yaşıyoruz. Bu, Nietzsche’nin bahsettiği amor fatinin keşfi kişinin yazgısını sevmesi. Tevekkeli değil tüm bu süreç insana bir vecd duygusu veriyor...

Düşünsel ya da estetik bir sorunu çözdüğünüzde veya bir bütünlüğü kurduğunuzda, aşılan sorunun ait olduğu disiplinin kuralları işlemeye başlar. Yani bilimsel bir uğraş içinde iseniz, hipotezler, deneyler, ad hoc hipotezler, yanlışlamalar, yeni deneyler, tartışmalar şeklinde oluşan teoriyi pratiğe geçirirsiniz. Aynı şekilde sanatın her dalının kendi iç disiplini vardır. "Dört mevsimin” üzerinizde yarattığı etkileri besteleyebileceğinizi ve bu bestenin çalınması sırasında benzer coşkuların, hazların hissedilebileceğini hissedip yerinizde oturursanız ve yalnızca bu fikri sağu. sola anlatırsanız, Vivaldi olsanız bile, ortaya Dört Mevsim çıkmaz. Oturup o esine, o düşünceye, o düzlemlerin kesişebilme ihtimaline can vermeniz gerekir; yani müziğin o andaki kural ve deneyimleri ile bunu notaya bir bütün olarak dökmeniz şarttır. Söz konusu sanat ve sanat eseri olunca, onu tanıyıp estetik açıdan değerlendirmemize ve kafamızda bir yere yerleştirmemize olanak sağlayan ve bir yerde olmazsa olmaz olan “biçim" sorununa değinmeliyiz sanının. Rollo May bu konuda kitabında şu düşüncelere yer veriyor:

11)     Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık, Çev. Aziz Yardımlı, idea Yay., 1985, s.166.

12)     Rollo May, Yaratma Cesareti, Çev. Alper Oysal, Metis Yay., 2. Basım 1988, s.123.

Biçim verme girişiminde düşünü bile kurmadığınız yeni ve daha derin anlamlara varırsınız. Biçim sadece Şiirinizde verecek yerinizin olmadığı anlamları budayıp atmak değildir; biçim, yeni anlam bulmada bir yardımcı, anlamınızı yoğunlaştırmada, onu yalınlaştırma ve anlatmada bir güdü ve ifade etmeyi arzuladığınız özü daha evrensel bir boyutta keşfetmedir... imgelem biçime yaşam verirken biçim de bizi psikoza sürüklenmekten korur. Bu sınırların nihai gerekirliğidir... Biçimlerin önemi vücudun dünya ile olan kaçınılmaz birliğinde kendini gösterir. Vücut her zaman dünyanın bir parçasıdır... Biçim tutkusu tabii ilginç olabilir, ama aynı zamanda sorun yaratır. Eğer sadece biçim sözcüğünü kullansaydık çok soyut kaçabilirdi; oysa biçim tutku ile birleştirildiğinde, kastedilen herhangi bir entelektüel anlamda değil, bütüncül anlamdaki bir biçimdir... m)

Aynı konu üzerine Marcuse'un Eros ve Uygarlık adlı eserinde şunları okuyoruz:

Biçem, dizem, ölçü kendisinden haz duyulabilir bir estetik düzen getirirler; düzen içerik ile uzlaşır...(u) [6] [7]

Bu uzlaşma önemlidir. Biçim ya da içerik biri diğerini gölgeler şekilde öne çıktığında, estetik düzen ve uzlaşma tehlikeye girecektir. Sontag'ın şu vurgusu dikkate değerdir:

İlk başta gerekli olan şey, sanatta biçime daha büyük bir dikkatle eğilmektir. İçerik'e aşırı ağırlık vermek, yorumu saldırganlığa sürüklüyorsa, biçim'in daha yaygın, daha kapsamlı bir yolla betimlenmesi de yorumu susturacaktır.05’

Biçim kavramı, sanatçıyı ve eseri yalnızca dar kalıplara sokmaya çalışan klişeleşmiş kurallar bütünü olmaktan arındırılmalıdır. Fakat aynı biçimde bize sunulan, hatta belki aynı temalı, ama farklı şeylerden hangisinin sanat yapıtı olduğunu nasıl bileceğiz? Diyelim ki fizik alanında bir teorem oluşturulduğunu okudunuz; 510 yıl sonra o teoremin değiştiğini, düzeltildiğini, belki de yerine daha iyisinin konduğunu öğrendiniz; tepkiniz ne olur? Büyük bir olasılıkla, "Aman ne güzel, bilim ilerliyor" dersiniz. Aynı şeyi bir de 9. Senfoni için düşünün ya da Nazım'ın sevdiğiniz bir şiiri için. Walter Benjamin’in “Baudelaire'de Bazı Motifler Üzerine" adlı denemesinde Valery'den yaptığı bir alıntı var. Bakın Valery ne diyor:

Sanat yapıtını, bizde uyandırdığı hiçbir fikrin, bize salık verdiği hiçbir davranış tarzının, onu tüketmeye, onu bitirmeye yetmemesinden tanırız.

Diğer bir ayırıcı özelliğe değinelim şimdi de; zaman ve uzam boyutlarını aşmasındaki inanılmayacak kudret. Bilim ve teknolojinin bizi ulaştırabileceği hız ortada ve şu an bildiğimiz kadarıyla bir de sınırı var. Götürebileceği uzaklıkta aynı şekilde sınırlıdır. Hele ki bazı uzaklıkları aşması olanaksızdır. Örneğin sizi tarihte bir zamana ve mekana teknolojik bir araç şu an için götüremez. Ama bir destan, bir şarkı ya da bir şiir sizi bütün canlılığı ile oraya taşıyıverir. Kışın ortasında size yazı yaşatmak meteoroloji veya ekoloji kitaplarının harcı değildir, öbür yarımküreye gitmeniz ise en iyi olasılık ile saatleri hatta belki günleri [8] [9] bulur. Ama yazı anlatan bir ezgi, yaz güneşini anlatan bir şiir sizi zamandan bağımsız yaz sıcağının içine taşıyıverir. Sanat yapıtı zaman ve uzam sınırı tanımadan çok ötelere uzanır; hem ses, hem görüntü, hem de dokunuş olarak.

Bir bakışın aşacağı uzaklık ne kadar fazla ise, o bakıştan çıkacak büyülenme de o kadar güçlü olacaktır...

Sanat yapıtı etkisini doğrudan kendisi oluşturur; aracıya, tanıma, tarife gereksinim duymaz. Tarih bir savaşı ve acılarını fotoğraflar, dokümanlar, izler, kalıntılar ve belgelerle anlatır; bir fizyolog ya da psikolog aşkı moleküler düzeye inen değişimlerle, ölçümlerle, testlerle bedensel ve ruhsal açıdan anlatır; ama sanat hiçbir şeye gereksinim duymaz. Ama sanat olanaksız da değildir. Olan şeyi olduğu gibi en etkin şekliyle anlatır. Roland Barthes, şöyle demektedir:

Sanatın anlatılamazı anlatmakla yükümlü olduğunun sık sık söylendiği duyulur. Söylenmesi gereken (hiçbir aykırılık olmadan) ise, bunun tersidir. Sanatın tüm çabası, anlatabiliri anlatmak, tutkuların fakir ve güçlü dili olan dünya dilinden bir başka sözü, doğru bir sözü çekip almaktır.

Sanat bir başına en güçlü etkiyi ve duygulanımı kendisi yaratır. Sosyolog Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı adlı kitabında bu konuya şöyle değinmiş:

Aracılıktan tasarruf yapan her şey zevk kaynağıdır. Baştan çıkarma, kendinin aracılığı olmadan birinden ötekine yönelen harekettir. Değişimde anlamın aracılığı olmadan bir biçimden diğerine gidilir. Şiirde göndermeye başvurmadan bir göstergeden diğerine gidilir. Mesafelerin ve aracı uzamların ortadan kalkması bir tür baş dönmesine yol açar her zaman...

Sanat aslında her yönü ile bilgidir. Bireysel olarak bizim için en geçerli bilgi nedir? Örneğin kitaplardan okuduğumuz ve henüz daha kimsenin tanık olmadığı eylemsizlik yasası mı; yoksa bir aşkın veya bir ayrılığın yaşattığı hüzünlü duygular mı? Yine kendi kendinize sorun bakalım; yaşamınıza anlam veren, sizi insan yapan hangi duygu, düşünce ya da bilgi laboratuvara sokulabilir? Özgecilik mi, bağlılık mı, aşk mı, sevgi mi, dayanışma mı, tutku mu? Bir çiçeğin kokusunun verdiği haz mı? Bir gülüşün yarattığı sıcaklık mı? Bu noktada sanat yapıtını içimizdeki gerçek bilgi birikimi ile diğerlerinden ayırmayı öğrenebiliriz. Levi Strauss, Hüzünlü Dönenceler adlı kitabında hem sanatın ve söylenin bilgi olduğunu hem de bunların bilime öncülük ettiğini belirtir. Levi Strauss şöyle yazmaktadır:

İnsan olarak var oluşumuzun gerçek koşullarını ve onun çizdiği sınırların ve onun ritminin dışına çıkabilmenin bizim isteğimize bağlı olmadığını kabullenebilseydik eğer, ne çok boşuna tedirginliği, boşuna yıpranmayı bertaraf edebilirdik. Duyguların bir ağırlığı, seslerle kokuların bir rengi olduğu gibi, mekanın da kendi değerleri vardır. Bu yakınlık arayışları bir ozan hevesi ya da aldatmaca değildir; bu arayış bilim adamına en yeni ve araştırıldığında zengin buluşlara yol açacak bir alan sunmaktadır. Eğer balıklar, bir güzellik uzmanının yaptığı gibi açık kokularla koyuları birbirlerinden ayırıyorlarsa ve eğer arılar ışık yoğunluklarını ağırlıklarına göre sınıflandırıyorlarsa, ressamın, ozanın, müzisyenin yapıtları, yabanılın mitosları ve simgeleri, üstün bir bilgi türü olmasa bile en azından en temel ve gerçek anlamında ortak bir bilgi olarak görünecektir...(20)

17)     Age., s.150.

18)     Roland Barlhes, Yazarlar ve Yazanlar, Çev. Erol Kayra, Ekin Yay., 1995, ss.21-22.

19)     Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, Çev. Emel Abora ve Işık Ergüden, Ayrıntı Yay., 1995, s.68.

20)     Claude LeviSırauss, Hüzünlü Dönenceler, Çev. Ömer Bozkurt, Yapı Kredi Yay., 1994, ss.127-128.


[1]        Jolm R. Hughes ve John J. Fino "Mozart Etkisi: IV -Mozart'ın Müziğindeki Melodik Çizginin Karakteristikleri-", Sanal ve Nöroloji Mitinde, Ed. F. Clifrord Rose, Çev. Beril Tekin, Çcv. Ed. Oğuz Tanrıda), CSA Glohal Pubhslıing, 2006.

[2]        Susa .. Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş -Susan Sonıag’daıı Seçme Yazılar-, Haz. Yurdanur Salınan vc Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yay. Seçkiler, 2. Basım 1998, s.41.

[3]        Claude Levi-Strauss, Yaban Düşünce, Çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yay., Aralık 1994, s.49.

[4]        Age., s.50.

[5]        Age.,s.51.

[6]        Age., s.119. 122, 130, 131.

[7]        Marcuse, 1985, s.166.

[8]        Sonıag, 1998, s.18.

[9]        Waller Benjanıin, Son Bakışta Aşlı, Çev. Nurdan Gürbilek. Melis Yay.. 1993, s.147.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe