Bilgi Yazgımızdır: Dünyasal Ve Dünya Dışı Zeka

Carl Sagan


*Sessiz saatler gizlice sokuluyor...»

-King Richard III W. M. Shakespeare

İnsanlıkla İlgili tüm soruların sorusu, her şeyin ardında yatan ve hepsinden daha ilginç olan sorun. İnsanın Doğa'daki yerini ve onun Evren'le ilişkisini belirlemektedir. Bizim ırkımız nereden geldi. Doğa'nın bizim üstümüzdeki gücü ne; hangi hedefe doğru çabalıyoruz gibi sorunlar yer yüzünde doğmuş olan insanın karşısına yeniden ve eksilmeyen bir ilginçliğe sahip olarak çıkıyor.

-T. H. Huxley, 1863

 

Dünya dışı zekanın araştırılmasına. Bazen ileri sürüldüğü gibi, yıldızlar arası görüşmelerde öncelik tanınacak kanalın telepati olduğuna ilişkin düşünceler, benim için en hafif tabirle eğlenceli oluyor. Ne olursa olsun, bu görüşü destekleyen en ufak bir kanıt yok; «bu» gezegendeki telepatiyle ilgili, hiç olmazsa orta derecede inandırıcı kanıtlarıysa görmem gerekiyor. Bizler henüz yıldızlar arası büyük uzay uçuşlarını yapacak durumda değiliz, fakat daha gelişmiş uygarlıklar bunu başarmış olabilirlerdi. UFO’lar (Unidentified Flying Objects) tanımlanmamış uçan renkler) ve eski astronotlarla ilgili tüm konuşmalara karşın, ziyaret edildiğimize veya edilmekte olduğumuza ilişkin herhangi bir ciddi kanıt bulunmamaktadır.

O halde bu iş makinelere kalır. Dünya dışı zekayla yapılacak iletişimde elektromanyetik spektrum (tayf) kullanılabilir ve büyük bir olasılıkla bunlar da radyo dalgaları olabilir; ya da çekim dalgaları, nötronlar, ancak tasarlanabilen takyonlar (eğer var iseler) bu iş için düşünülebileceği gibi, keşfedilmeleri için belki üç yüz yıl geçecek olan bazı yeni fizik kavramları da akla gelebilir. Fakat hangi kanal olursa olsun, bunun için makinelerin kullanılması gerekecektir ve radyoastronomideki deneylerimiz bize herhangi bir şekilde yol gösteriyorsa, bunlardan çıkan sonuç, bilgisayarla çalışan yetenekli makinelerin zeka diyebileceğimiz şeye yaklaşmakta oluşlardır. 1,008 farklı frekans üzerindeki verilerle günler boyu uğraşmada ve her birkaç saniyede bir veya daha çabuk olarak bilgide değişmeler görülmesi hallerinde, bunlarla ilgili kayıtları gözle izleyebilmek olanaksızdır. Bunun için «Otomatik karşılıklı ilişki» tekniğine ve büyük elektronik bilgisayarlara gerek vardır. Cornell’den Frank Drake’le geçenlerde Arecibo Rasathanesinde yaptığımız gözlemlerde ortaya çıktığı gibi, yakın gelecekte dinleme cihazlarının kullanılmasıyla bu karmaşıklık, yani bilgisayarlara olan bağımlılığın oranı daha da artacaktır. Bizler korkunç karmaşıklıkta alıcı ve verici programlar yapabiliriz. Eğer şansımız varsa, büyük beceri ve incelik ürünü olan stratejiler uygulayacağız. Fakat eğer dünya dışı zekayı araştırmayı arzuluyorsak, makina zekasının ilginç yeteneklerini kullanmaktan kaçınanlayız.

Samanyolu dediğimiz Galaksideki ileri uygarlıkların sayısı bugün pek çok faktöre bağlıdır: Bunlar, yıldız başına düşen gezegen sayısından, yaşamın kaynağı konusundaki olasılıklara varıncaya değin pek çok değişiklik gösterir. Fakat, elverişli bir ortamda yaşam başladıktan ve evrim için milyarlarca yıl geçtikten sonra, pek çoğumuz zeki yaratıkların gelişmekte olacaklarını umarız. Kuşkusuz, evrim patikası dünyadakinden farklı da olabilirdi. Burada olduğu gibi, olayların ardarda sıralanışı; buna dinozorların yok oluşuyla, Pliosen ve Pleistosen çağlarındaki ormanların geriye çekilişleri de dahildir; tüm evrenin başka yerlerinde aynı şekilde görülmüş olmayabilir. Fakat benzer bir sonucun ortaya çıkması için, işlev yönünden birbirine eş pek çok patikanın olması gerekirdi. Dünyamızdaki tüm evrimsel kayıtlar, özellikle fosillerin kafataslarının içindekiler, zekaya doğru bir ilerleme eğilimi bulunduğunu göstermektedir.

Bunda gizemli bir yan yoktur: Zeki organizmalar, budala olanlara göre varlıklarını daha iyi sürdürürler ve arkalarında daha fazla nesil bırakırlar. Bununla ilgili ayrıntılar, kuşkusuz çevreye bağlıdır; örneğin, bir dile sahip olan insan dışı primatlar, insanlar tarafından tümüyle ortadan kaldırıldıkları halde, bunlardan biraz daha az konuşkan olan maymunlara atalarımız aldırmadı. Fakat genel eğilim açıkça görünmektedir ve bunun, başka yerlerdeki zeka evrimine de uygulanması gerekir. Zeki yaratıklar bir kez teknolojiyi başarıp, kendi türlerini yok edecek kapasiteye ulaştıklarında, zekanın seçme üstünlüğü giderek belirsizleşir.

Ya bir mesaj alırsak? Belki bizimkinden alabildiğine farklı bir ortamda yer alan milyarlarca yıllık bir evrim sonucu oluşmuş varlıkların mesajlarının anlaşılabilmesi için, bu varlıkların bizlere yeteri kadar benzemeleri gerektiğini düşünmeye herhangi bir neden var mıdır? Bunun yanıtının ‘evet’ olması gerektiğini düşünüyorum. Radyo mesajları yayınlayan bir uygarlığın, hiç olmazsa radyoyu bilmeleri gerekir. Mesajdaki frekans, zaman katsayısı ve kanal seçimi gibi şeyler, mesaj veren ve alan uygarlıklar için genel kavramlardır. Bu durum, amatör radyocularınkine az çok benzer. Acil durumlar dışında bunların konuşmaları, hemen hemen özellikle kendi cihazlarının yapılarıyla ilgilidir: Bu, onlarda genel olarak görülen durumlardan biridir.

Fakat ben çok daha umutluyum. Biliyoruz ki, doğanın yasaları, veya onların pek çoğu, her yerde aynıdır. Spektroskopi sayesinde diğer gezegenler, yıldızlar ve galaksilerdeki aynı kimyasal elementleri, aynı genel molekülleri ortaya çıkarabiliyoruz; izlenen tayfların aynı olmaları gerçeği, atomların ve moleküllerin neden oldukları radyasyon emme ve yayınlama mekanizmasının her yerde mevcut olduğunu göstermektedir. Uzak galaksilerin birbirleri etrafında kesin bir uyumlulukla ağır ağır döndükleri gözlenebilmektedir ve bu uyumu sağlayan şey ise, mavi gezegenimiz Dünya’nın çevresinde dönen küçük bir yapay uydunun da hareketini belirleyen aynı çekim yasalarıdır. Çekim, kuantum mekaniği ve büyük fiziksel ya da kimyasal kütleler, burada olduğu gibi, başka heryerde de gözlenmektedir.

Başka bir dünyada oluşmuş zeki organizmaların biyokimyasal yönden bize benzemesi gerekmez. Onlar, kendi dünyalarının koşullarına uyum sağlayabilmek için, enzimlerden başlayıp organ sistemlerine kadar uzanan önemli farklılıklar gösteren adaptasyonlar geçirmiş olmalıdır. Fakat yine onların da aynı doğa yasalarıyla savaşmış olmaları gerekir.

Düşen şeylerle ilgili yasalar bizlere basit görünür. Dünyanın çekiminden dolayı düşen bir şeyin hızı, zamanla oranlı olarak sabit bir şekilde artar; düşme mesafesi zamanın karesiyle oranlıdır. Bunlar bu konudaki bellibaşlı ilişkilerdir. Hiç olmazsa Galile’den bu yana genel olarak kavrandıkları söylenebilir. Bununla birlikte, doğayla ilgili yasaların çok daha karmaşık olduğu bir evren tasarlayabiliriz. Fakat bizler böyle bir evrende yaşayamayız. Neden mi? Çünkü, içinde yaşadıkları evreni çok karmaşık bulan bütün organizmalar ölmüştür düşüncesindeyim. Daldan dala atlarken izleyecekleri yolu hesap etmede zorluk çeken, ağaçlarda yaşayan atalarımız, arkalarında pek fazla nesil bırakmamışlardır. Doğal ayıklama, doğanın yasalarıyla başa çıkmakta giderek artan bir uzmanlık gösteren beyinler ve zekalar üretmekle, bir tür zeka eleği görevi yapmıştır. Bizim beynimizle evren arasında var olan ve doğal seçimden gelen titreşim, Einstein tarafından ortaya konan şu şaşırtıcı ifadeyi açıklamakta yardımcı olabilir: «Evrenin en anlaşılmaz özelliği, o kadar anlaşılabilir oluşudur.»

Eğer bu öyleyse, aynı evrimsel rüzgar diğer dünyalarda da eserek zeki varlıkları oluşturmuştur. Ataları kuşlar veya ağaçlarda yaşayan varlıklar olmayan dünya dışı zekalar, bizim uzay uçuşları konusunda duyduğumuz aşırı arzuyu duymuyor olabilir. Fakat tüm gezegenlerin atmosferleri görülebilir derecede bir saydamlığa sahiptir ve evrensel kuantum mekaniği gereği pek fazla olan atomlar ve moleküllerden dolayı radyo partikülleriyle yüklüdür. Bu nedenle evren içindeki organizmaların optik veya radyo dalgaları alanında duyarlı olmaları gerekir ve fiziğin gelişimiyle, yıldızlararası iletişimde elektromanyetik radyasyondan yararlanma fikri evrensel bir yaygınlığa varmış olmalıdır; astronomiyle ilgili ilk buluşlar yöresel olarak yapıldıktan sonra, galaksiler içindeki sayısız dünyalarda aynı noktaya varan bağımsız fikirlerin oluşmasına, yaşamın gerçekleri diyebiliriz. Eğer başka varlıklarla ilişki kuracak kadar talihimiz olursa, onların biyoloji, psikoloji, sosyoloji ve politikalarındaki pek çok şeyin bizleri afallatacak kadar garip ve gizemli görüneceğini düşünüyorum. Fakat, astronomi, fizik, kimya ve belki de matematikle ilgili basit konularda, birbirimizle anlaşmakta pek az zorlukla karşılaşacağımızı sanıyorum.

İnsanlık tarafından yıldızlararası uzaya ilk olarak gönderilen Pioneer 10 ve 11’in taşıdıkları plaka. 15x22.5 cm boyutundaki bu plakalar alüminyum üzerine altın kaplama olup, kolayca anlaşılabileceği umulan bilimsel dilde, yer, zaman ve uzay aracını meydana getirenlerin yapılan hakkındaki bilgileri içermektedirler. Yıldızlar arası radyo mesajlarındaki bilgiler, adeta bir şişe içinde kozmik okyanusa atılmış olan bu mesajdan çok daha zengin olabilir.

Kuşkusuz, onların beyinlerinin, anatomik, fizyolojik ve hatta kimyasal yönden bizimkilere yakın olmasını beklemiyorum. Onların beyinleri, farklı ortamlarda farklı evrimsel tarihler yaşamış olacaktır.

Beyin fizyolojisindeki farklılaşmaların ne kadar fazla bir olasılığa sahip olduklarını görmek için, dünyadaki farklı organ sistemlerine sahip hayvanlara bakmak yeter. Örneğin, Mormirid denen ve Afrika’da yaşayan bir tatlı su balığı vardır ki, bunun genellikle yaşadığı çamurlu sularda bir başka hayvanı görmek veya onlar tarafından görülebilmek çok zordur. Mormirid, elektrik alanı yaratan özel bir organ geliştirmiştir ve alanın içine giren her yaratık için bunu kullanır. Bu hayvanın sahip olduğu arka beyin, memelilerdeki neokorteksi hatırlatacak şekilde ve kalın bir tabaka halinde beynin tüm geri tarafını kaplamaktadır. Mormirid’in çok farklı bir beyin yapısına sahip olduğu gerçek olmakla birlikte, temel biyolojik anlayış içinde o, dünya dışı zeki yaratıklara değil bizlere, çok daha yakındır.

Herhalde dünya dışı varlıkların beyinleri de, bizlerde olduğu gibi, evrimin yavaş yavaş eklemesiyle oluşan birkaç veya pek çok parçadan meydana gelmiştir. Gerçi başarılı ve uzun ömürlü bir uygarlığın işareti, beyin parçaları arasında sürekli bir barışı sağlayabilme yeteneği olarak görülse bile, yine bizlerde olduğu gibi, onların da beyin parçaları arasında bir gerilim var olabilir. Zekalarını ekstra somatik (beden dışı) olarak önemli derecede geliştirmekte, zeki makinaları kullanmış olmaları hemen hemen kesindir. Fakat düşünüyorum da, bizim beyinlerimiz ve makinelerimizle, onların beyinleri ve makineleri, büyük bir olasılıkla birbirlerini çok iyi anlarlardı.

İleri bir uygarlıktan uzun bir mesaj almanın getireceği pratik yararlar ve felsefi kavrayışlar akıl almaz boyutlara ulaşabilir. Fakat bu yararların büyüklüğü ve onları ne kadar zamanda hazmedeceğimiz, mesajın içindeki ayrıntılara bağlıdır ve bunlar konusunda güvenilir kehanetlerde bulunmak güçtür. Şu da var ki, sonuçlardan biri açıkça görülüyor; ileri bir uygarlıktan alınacak mesaj, ileri uygarlıkların «bulunduğunu» gösterecek ve şimdi gençlik çağında bulunan teknolojimiz için gerçek bir tehlike olan kendi kendini yoketmeden sakınmanın yolları bulunduğunu ortaya koyacaktır. Yıldızlar arası böyle bir mesajın alınması, matematikte oluş kuramı diye adlandırılan alanda çok büyük pratik yarar sağlayacaktır; mesajın gelmesiyle, ileri teknolojiye sahip toplumların da yaşayıp refaha kavuşabilme olanaklarının bulunduğu gösterilmiş olacaktır. Bir soruna çözüm ararken, böyle bir çözümün var olduğunu kesin olarak bilmek, çok büyük ölçüde yardımcı olur. Dünya üstündeki zekayla, başka yerlerde varolan zeka arasındaki pek çok garip ilişkiden biridir bu.

Şimdiki güçlükleri yenmenin ve insanlık için önemli bir geleceğe (ya da yalnızca geleceğe) varabilmenin tek yolunun daha fazla bilgi ve zeka olduğu açıkça görüldüğü halde, bu, pratikte her zaman kabul edilen bir görüş değildir. Hükümetler kısa süreli yararla uzun süreli yarar arasındaki farkı sık sık göremez hale gelir. En önemli pratik yararlar, en umulmayan ve görünüşte uygulanamaz olan bilimsel gelişmelerden doğmuştur. Bugün radyo, dünya dışı zekanın araştırılmasında kullanılan en bellibaşlı kanal olmakla kalmaz; onun sayesindedir ki acil durumlar cevaplandırılır, haberler yayılır, telefon konuşmaları aktarılır ve dünyadaki eğlenceler yayınlanıl. Halbuki radyo, İskoç fizikçisi, James Clark Maxwell’in, denklemleri denilen bir dizi kısmi diferansiyel (türevsel) eşitlemelerle ifade ettiği ve deplasman akımı adını verdiği bir terimin sonucu olarak doğdu. O, bu akımın zorunlu olduğunu ileri sürüyordu, çünkü eşitlemeler onun yokluğunu değil, varlığını gerektiriyordu.

Evren ince ve katmaşık bir yapıdadır. Bizler, doğanın gizlerini en olmayacak yerlerden söküp alırız. Kuşkusuz toplumlar, hangi teknolojilerin, —yani hangi bilimsel uygulamaların— izleneceğini ve hangilerinin izlenmeyeceğini akla uygun bir şekilde kararlaştırmak isterler. Fakat, temel nitelikte araştırmalar yapılmadıkça, bilginin elde edilme işi sırf bilgi hatırına desteklenmedikçe, bizim seçme olanağımız tehlikeli bir sınırlılık içinde kalır. Binlerce fizikçi arasından yalnızca birinin değişken akım denen şeye rastlaması ve toplum için üstün bir yatırım olan bu şeyde binlerce kişinin desteğini sağlaması gerekir. Bilimsel araştırmalar güçlü, uzak görüşlü ve sürekli olarak desteklenmedikçe, bizler, tohumluk için ayırdığımız ekini yeme durumundayız: Bir iki kış mevsimi aç kalarak ölmekten kurtulabiliriz, fakat daha sonraki kışı sağ geçirme konusundaki umudumuzu da yitirmişiz demektir.

Bazı yönlerden bizimkine benzer bir çağda, sağlıklı ve zekice buluşlarla süslü bir gençliği arkasında bırakan Hippolu St. Augustine, his ve zeka dünyasından elini eteğini çekerken, diğerlerine de aynı şeyi yapmalarını öğütledi: «Baştan çıkmanın bir başka şekli daha vardır ki, bundaki tehlikeler daha da çoktur. Bu, meraklı olma hastalığıdır... O, bizi doğanın gizlerini keşfetmek için uğraşmaya zorlar; bizim kavrayışımızın ötesinde olan bu gizlerin ise bize hiçbir yararı yoktur ve insanlar onları öğrenmek için arzu duymamalıdır... Tuzaklar ve tehlikelerle dolu bu muazzam ormanda kendimi geri çekerek dikenlerden kurtuldum. Günlük yaşamım boyunca durup dinlenmeden etrafımda yüzen şeylere bir kez olsun şaşırmadım ve onları incelemek konusunda gerçek bir arzuya kapılmadım... Artık yıldızlarla ilgili düşler görmüyorum.» Augustine’in öldüğü tarih olan M.S. 430 yılı, Avrupa’daki karanlık çağların başlangıcını işaret eder.

«İnsanın Yücelişi»nin son bölümünde Bronowski, «Batı’da kendimi, birdenbire, bilgi karşısında bir gerileyiş demek olan korkunç bir kendine güvensizlikle kuşatılmış buldum,» diyerek üzüntüye kapıldığını işaret eder. O bunu derken, sanırım kısmen de genel ve politik toplumlardaki bilim ve teknoloji, (bizim yaşamımıza ve uygarlığımıza şekil veren budur) konusunda çok sınırlı olan anlayış ve kabulden söz etmekteydi; ayrıca yaygınlıkları giderek artan büyü, mistisizm, uydurma bilimler ve buna benzer şeyler de aynı tümcenin kapsamı içine girmektedir.

Bugünkü Batı’da (fakat Doğu’da değil) belirsiz, öyküsel nitelikte ve hatalı oldukları sık sık gösterilen doktrinlere karşı yeniden canlanan bir ilgi vardır; eğer bu görüşler gerçekse, hiç olmazsa daha ilginç bir evreni işaret etmektedir, fakat yanlış ise o zaman bunlar, varlığımızı sürdürmemiz yönünden hiç de umut verici olmayan entellektüel bir dikkatsizliği, enerjideki gereksiz bir sapmayı ve zihni sağlamlığın bulunmadığını gösteriyorlar demektir. Bu tür doktrinlerin içine giren şeyler arasında astroloji (yüzlerce trilyon mil uzaktaki yıldızların benim yazgımı ciddi olarak etkileyecek şekilde, tam benim doğum anımda yükselmeye başladıkları konusundaki görüş); Bermuda üçgeni «esrarı» (pek çok yayında ileri sürüldüğü şekilde, Bermuda’nın açıklarındaki okyanusta bir UFO’nun bulunduğu ve gemilerle uçakları yuttuğu fikri); genel olarak uçan dairelerle ilgili öyküler; eski astronotların varlığına olan inanç; hayalet fotoğrafları; piramidoloji (bunun içinde yer alan bir görüş de, piramit şeklindeki kutunun içinde bırakılan jiletlerin, başka bir kutudaki jiletten daha keskin duruma geldiğidir.); bilimoloji (scientology) ışımalar (aura) ve Kirlian fotoğrafları ıtır çiçeklerinin duygusal yaşamları ve müzik konusundaki tercihleri; fiziksel ameliyatlar; modern kehanet; çatal bıçağın el değmeden bükülmeleri; yıldızlarla ilgili projeksiyonlar; belaların Velikoski usulü açıklanmaları; Atlantis ve Mu; spiritüalizm gibi şeyler yer alırken, biyokimya ve beyin fizyolojisi yönünden insanlık diğer hayvanlarla öylesine derin bir yakınlığa sahip olduğu halde, Tanrı veya Tanrıların insanı özel olarak yarattığına ilişkin görüş de yine bunların arasında yer alır. Bu görüşlerin birkaçında gerçeğin kırıntıları bulunabilir, fakat bunların yaygın şekilde kabul görmeleri, onlarda zekanın aradığı sert koşulların bulunmadığına ve deney zorunluğunun yerini almış olan bir kuşkusuzluk halinin bulunduğuna işarettir. Bunlar tüm olarak, eğer tabir yerindeyse, organsal ve sağ yarıkürenin doktrinleridir; içinde yaşadığımız çevrenin karmaşıklığına karşı, rüyadakilere benzer ve doğal —(bu sözcük burada kesinlikle uygundur)— insan davranışlarıdır. Fakat bunlar aynı zamanda büyüsel ve mistik doktrinler olup, öyle bir şekilde planlanmıştır ki, çürütülmeye konu olamazlar ve yine bunlarda, akılcı tartışmanın içeri girebileceği en ufak bir gedik bulunmaz. Halbuki bunun tam aksine, parlak bir geleceğe uzanan açıklık kesinlikle neokorteksin işlevlerinden geçer; bu bir akıl işlemidir ve sezgiyle, organsal ve Rkompleks bölümleriyle karışık halde bulunduğu su götürmez olsa bile, yine de akıl oradadır. Bu, dünyanın gerçek yüzüyle yiğitçe bir uğraş sürdürmektir.

Kozmik Takvimin ancak son gününde Dünya gezegeni üzerinde bellibaşlı zeka yetenekleri olmuştur. İki yarıkürenin eşgüdümlü işlevleri, Doğanın, varlığımızı sürdürmemiz için bizlere sağladığı bir araçtır. Eğer kendimizdeki insan zekasını tümüyle ve yaratıcı olarak kullanmazsak, herhalde varlığımız da devam etmez.

«Bizler bilimsel bir uygarlığız,» demiştir Jacob Bronowski. «Bunun anlamı, bir uygarlıkta bilginin ve bilgi bütünlüğünün çok önemli olması demektir. Science, (Bilim) Latince’de bilgi anlamına gelen bir sözcüktür yalnızca... Bilgi ise bizim yazgımızdır.»

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe