Beyin Tamamıyla Özgür Olabilir Mi?

Krishnamurti


Eğer günümüzdeki varlığımızın sorununu bütünsel olarak keşfedecek, bütünsel olarak sorunun üzerinde düşüneceksek dinleme eylemi çok önemlidir. yalnızca söyleneni değil, aynı zamanda söylenene karşı çıkan tepkilerimizi, onaylayışımızı ya da onaylamayışımızı, dirençlerimizi, korkularımızı ve herhangi bir uyarana karşı verdiğimiz tepkilerin karmaşıklığım da dikkatlice dinlemeliyiz.

Öylesine sınırlanmış, kısıtlanmış haldeyiz ki, çoğumuz bunun farkında bile değildir. Beyinlerimiz o denli programlanmış ve şartlandırılmıştır. Çevre, gelenek, din tarafından, kendi illüzyonlarımız, hayallerimizin yalnızlığı ve kendi amaçlarımızın yalnızlığı tarafından şekillendirilir, şartlanır ve biçimlendiriliriz. Birçok önemli insanın, uzmanların ve diğerlerinin beyin hakkındaki konuşmalarını dinleyen biri, uzun bir evrim sürecinin sonunda beyinlerimizin çok sınırlı olduğunu algılar. Açıkça yalnızca çok küçük bir bölümü eylem halindedir ya düşünür ya da yaşar, geri kalanı geçersizdir. Uzmanlara dayanmadan, yaşantımızın çok ufak olduğunu kendimiz de görebiliriz. Kendimizle, başarılarımızla, sefilliklerimizle, kendi sınırlı yaşamımızın fırtınaları, acıları, kederleri, kaygılan ile, önyargılarımızdan çıkan çeşitli tepkilerimizle, peşin hükümlerimizle, eğilimlerimizle fazlasıyla ilgiliyizdir. Tüm bunlar beynimizi şartlandırır ve biz asla yaşamın bütününün, engin, ölçülemez ve son derece etkili olan varoluşun bütününün farkındalığma sahip olamayız.

Kendi başına sorgulama çok küçük bir manayı ifade eder. Kendimiz hakkında, çevre hakkında, dünyanın durumu hakkında yalnızca entelektüel bir şekilde ya da meraktan ötürü bir sorgulamanın, bilgi edinmenin bizim yaşamlarımız üzerinde çok ufak bir etkisi vardır; bu bir zaman ve enerji kaybıdır. Peki, kendimizi, yaşamlarımızın kalitesini, davranışlarımızın doğasını, düşüncelerimizin sürecini, düşünme tarzımızı, neden bu şekilde düşündüğümüzü, bu güzel dünyada milyarlarca yıl yaşamış olan insanların neden hala mutsuz, şiddete meyilli ve aptalca nedenlerden ötürü birbirlerini öldürmeye hazır olduklarını kolayca ve mutlulukla sorgulayamaz mıyız?

İçinde yaşadığımız, kendimiz yarattığımız bu dünyaya bakabilir miyiz? Toplum bizim karmaşık yaşantımızın sonucudur. Siz sağlık, çevre, kültür, ulusçuluk gibi unsurlar tarafından şartlandırılırsınız. Tüm bu şartlandırmaları aşmadıkça binlerce yıldır devam ettiğimiz gibi yaşamaya devam ederiz. Şiddet ve ahlak bozukluğu, her biri soyutlanmış, kendi başarılarının, kendi hırslarının peşinde olarak yaşamaya devam edecektir. Soyutlanma olduğunda çatışma olmak zorundadır! Yalnızca fikirler, ifadeler, tepkiler üzerine konuşmak iyi değildir, bunun içine büyük bir enerjiyle, canlılıkla girebiliyor ve beynin o sınırsız kapasitesine ulaşması için bu şartlandırmaları aşmanın mümkün olup olmadığını görebiliyor muyuz?

Şu an beyin, teknoloji dünyasında, bilgisayarlar, biyolojik kimya, genetik mühendisliği konusunda olağanüstü bir kapasiteye sahiptir. Ayrıca dışarıdan da, çeşitli birçok faaliyet beyni etkilemektedir. Dışarıdan, çeşitli alanlardan bilim adamları çaresiz bir şekilde insanlarda bir değişim yaratmaya çalışmaktadır. Genetik mühendisliği yoluyla bizzat genleri değiştirerek insanları tamamıyla farklı bir şey haline getirmeye çalışıyorlar. Bilgisayarlarsa eylemlerimizin çoğunu üstlenmiş durumdalar.

Komünistler, otorite ve disiplin yoluyla, tam bir boyun eğiş talep ederek çevreyi değiştirmeye çalıştılar ve bunun insanları değiştireceğini umdular. Başarılı olamadılar. Aksine dünyada büyük bir sefalet yaratıyorlar. Biz, dışarıdan etkilenmemenin mümkün olup olmadığını soruyoruz. İster 'Tanrı', ister müzik, sanat ya da hükümetler tarafından konmuş dışsal yasalar, insanları uymaya zorlayan, savaşsız yaşayabilmeleri için insanların davranışlarında radikal bir değişim yaratmaya çalışan çeşitli dışsal kurumlar ya da disiplinler olsun o, 'dışarısı'dır. Halbuki onlar da savaş için hazırlanıyorlar. Dünyadaki tüm hükümetler silahlanmış halde, öldürmeye ve öldürülmeye hazırdır. Bu etrafımızda sürekli olmaktadır. Eminim çoğumuz bunun farkındayız.

Dinler insanları değiştirmeye, bizi korku yoluyla, cennet ve cehennem aracılığıyla eğitmeye çalışmıştır ama onlar da başaramamıştır. Tüm bunlar gerçeklerdir, hayal ya da önyargı değildir. Etrafımızda olmaya devam ederek insanlığı propaganda ve kimyasal mühendislik yöntemleri ile etkileyen budur. Bunlar hiçbir zaman başarılı olamamıştır ve olamayacaklardır da, çünkü ruh çok daha güçlü, çok daha kurnaz, olağanüstü ölçüde yeteneklidir. 'Tanrı' fikri de dahil olmak üzere tüm dışsal etkiler, çeşitli ideolojiler, çeşitli tarihsel diyalektik çıkarımlar insanlığı değiştiremediğinden, insanların kökten ve hiçbir dışsal etki olmadan değişmeleri mümkün müdür? Sorulması gereken; her birimizin bizzat beyin hücrelerinde temel, derin bir mutasyon gerçekleştirme yetisinde olup olmadığıdır.

Dışarıdan, genetik mühendislik, biyokimya gibi yollarla değil, bizzat beyin hücrelerinin içinde bir mutasyonu gerçekleştirecek olan nedir? Binlerce yıldır şartlanmış olan beyin hücrelerini bizzat değiştirecek olan nedir? Umarım bu soruyu kendinize alıyorsunuzdur. Eğer bu soruyu ortaya koymak için yeterince samimi, ciddi ve istekliyseniz, cevabınız ne olurdu? Eğer tüm bunlar üzerine fazlasıyla düşündüyseniz, ya bunun mümkün olmadığını söyler ve daha sonraki sorgulamalara kapınızı kapatırsınız ya da 'Gerçekten bilmiyorum.' dersiniz. Biz bu konumdayız. Biz, bunun imkansız olduğunu söyleyerek kapıyı kapatmıyoruz. O engin bilgilerle, deneyimlerle binlerce yıl şartlanmış olan insanoğlunun beyni nasıl kendini dönüştürebilir? Bir yönde böylesine olağanüstü bir kapasiteye sahip olan, böylesine sınırlı, kısıtlı, şartlanmış, programlanmış bir beyin bütünüyle özgür olabilir mi?

Bu, istediğimizi yapma özgürlüğü değildir. Zaten bir şekilde kendi zevklerimizin, kendi hırslarımızın, kendi soyutlanmış illüzyonlarımızın ve eğer dindarsak kendi kurtuluşumuzun peşindeyiz. Bunu hayatımızın her gününde yapıyoruz. Kendi soyutlanmış illüzyonlarının, beklentilerinin, ideolojilerinin, dürtülerinin peşinde olmak tüm insanlık için ortak bir durumdur. Bizim özgürlük dediğimiz budur. Şüphesiz özgürlük bu değildir. Özgürlük büyük bir disiplini gerektirir. Özgürlüğün arkasındaki anlamda, alçakgönüllülük, içsel ve içkin disiplin ve çalışma vardır.

Birçoğumuz kendini beğenmiş kişileriz, çünkü kendi bilgimize çok güveniriz. Eminizdir; inançlarımız, çıkarımlarımız, arzularımız öylesine güçlüdür ki o derin, doğal tevazu algısını tamamıyla kaybetmişizdir. Biri 'Ben bir Fransız'ım' ya da 'İngiliz'im' dediğinde bu ne kadar da güçlüdür! Kendinizi bir ülkeyle, belirli ideolojilerle, çıkarımlarla, kavramlarla özdeşleştirdiğinizde alçakgönüllü olma yetinizi kaybedersiniz. Ancak alçakgönüllülükle sorguladığınızda öğrenir ve keşfedersiniz. O zaman çevrenizdeki ve içinizdeki şeyleri görebilirsiniz.

Disiplin, devamlı olarak izlemektir; kendi tepkilerinizi izlemek, sürekli gözlem yoluyla düşüncenizin kaynağını görmek, neden belirli şekillerde tepki verdiğinizi, önyargılarınızın, peşin hükümlerinizin, incinmelerinizin ve benzeri yanlarınızın ne olduğunu görmektir. Sürekli izlemek kendi doğal disiplinini ve düzenini yaratır. Disiplinle kast ettiğimiz budur; uymak, ya da toplum veya kendiniz tarafından oluşturulmuş belirli bir kalıbı takip etmek değildir, dünyayı ve kendinizi ebediyen izlemenizdir. O zaman dünya ve siz arasında hiçbir farkın olmadığını görürsünüz. Bu da kendiliğinden bir düzen anlayışı getirir. Dolayısıyla düzen disiplindir, tam tersi şekilde disiplin düzen değildir.

Çalışma yalnızca, ne yazık ki birçoğumuzun yapmak zorunda olduğu fiziki çalışma değildir, çalışma aynı zamanda doğru olduğunu gördüğünüz şeyi uygulama anlayışıdır; algılama ve eylem arasında belirli bir zaman süresi olmaksızın uygulamaktır. Şu an sizlerle konuşan bu konuşmacı, yıllar önce genç bir çocukken ulusçuluğun bir zehir olduğunu gördüğünde artık bir Hindu değildi; bunu terk etmişti. O artık bir Hindu değildi; tüm bu batıl inanışlarla hiçbir işi kalmamıştı. Her ulusta sürüp giden tüm bu saçmalıkları bilirsiniz. Umarım bunları söylemem sizleri rahatsız etmiyordur.

Bu nedenle, hükümetlere rağmen bu dünyada barış içinde yaşamak geniş çaplı bir sorgulamayı gerektiriyor. Barış içinde yaşamak büyük bir zeka gerektirir. Söylenenleri yalnız dinliyor olmak boş gözükebilir, fakat eğer bir şeyin doğru olduğunu gördüğünüz anda hemen uygulamaya geçerseniz, bu tüm çaüşmayı ortadan kaldırır. Çatışma, ancak bir aralık olduğunda, asıl olanı, doğru olanı gördüğünüz şey ile sizin eyleminiz arasında bir bölünme olduğunda ortaya çıkar. Eğer bir aralık, bir boşluk, bir açıklık varsa, bu çatışma yaratır.

Herhangi bir propaganda yapmıyoruz. Sizleri herhangi bir konuda ikna etmeye çalışmıyoruz. Aksine kişi yalnızca söylenen hakkında değil, kendi yaşamı, kendi inançlarına dair de şüpheye, septik bir anlayışa sahip olmalıdır. Şüphe etmeye başladığınızda, bu belirli bir netlik getirir. Sizin kendinizi fazlasıyla önemli hissetmenize sebep olmaz. Şüphe, keşif sürecimizde ve varoluş sorunu ile ilgili yaptığımız bu sorgulamada gereklidir.

Bir şekilde nevrotik olabilen insanlar için bunu ortadan kaldırmak, mantıklı, akıllı olmak ve böylesine bir beyin ile sorgulamak mümkün müdür? Beyin hücrelerinin, hükümetler, çevre, dinler gibi olgulardan, kısacası dışarıdan gelen hiçbir etkiyi almadan kendi içlerinde bir mutasyon yaşayıp yaşayamayacaklarım soruyoruz. Bu, evet ya da hayır, olumlu ya da olumsuz şekilde cevaplanamayacak ciddi bir sorundur. Kişi bu soruya bir bütün olarak bakmalıdır, bir İngiliz ya da Fransız olarak ya da bir tür dini ya da batıl inanışlara ait saçmalıklarla veya kendi özel alanına veya mesleğine göre değil. Kişi tüm yaşama tek, bölünmez bir hareket olarak bakmalıdır. Eğer bunu yaparsak, ancak o zaman beyin hücreleri ile ilgili meselenin mümkün olup olmadığını sormaya başlayabiliriz.

Eğer bu soruyu soruyorsak, birkaçımızın böyle bir mutasyonu sağlaması ne gibi bir fark yaratır? Dünya üzerinde nasıl bir etki yaratır? Bu alışık olduğumuz sorudur. Değil mi? Ben değişebilirim, siz de değişebilirsiniz, birkaçımız bir mutasyon gerçekleştirebilir; ama bunun insan kitleleri, hükümetler üzerindeki etkisi nedir? Savaşları ve benzer şeyleri durdurabilecek mi? Bence diğerleri üzerindeki etkisini sorgulamak yanlış bir sorudur, çünkü o halde siz bunu kendiniz için değil, diğerlerini ne kadar etkileyeceği ile ilgilenerek yapıyorsunuz demektir. Sonuçta, güzelliğin sebebi yoktur. Bir şeyi onun için yapmak, onun adına duyduğunuz sevgi için yapmak olağanüstü bir etki yaratabilir. Örneğin iyi oldu veya olmadı, son altmış yıldır sürekli konuştuk. Kişi şunu sorabilir: 'Bu, dünyayı nasıl etkiledi? Siz dünyanın çeşitli bölgelerine gidiyorsunuz, bu kimseyi değiştirdi mi?' Bana göre bu oldukça aptalca bir soru. Şunu sorabiliriz: 'Bir çiçek niye açar? Neden akşamları gökyüzünde tek bir yıldız vardır?' Kendisini şartlandırmalardan kurtarmış biri hiçbir zaman bu soruyu sormaz. Burada, tüm zekası ile birlikte, şefkat vardır.

Şartlanmış olduğumuzu kabul ediyor muyuz? Başka hiçbir seçenek olmaksızın beynimin şartlanmış olduğunun farkında mıyım? Yoksa başka birinin söylediğini kabul ederek 'Benim beynim şartlanmış' mı diyoruz? Farkı görüyor musunuz? Eğer ben beynimin şartlanmış olduğunun farkındaysam, bunun bambaşka bir niteliği olur. Ama eğer bana şartlanmış olduğumu söylerseniz ve ben de sonradan şartlanmış olduğumu fark edersem bu oldukça yüzeysel olur. Öyleyse, deneyimlerimizle şartlanmış olduğumuzun farkında mıyız? Bunun yanlış ya da doğru olduğunu söylemiyoruz; bunu bulacağız. Kültürümüz, geleneğimiz, çevremiz ve tüm dinsel propagandalar tarafından şartlanmış haldeyiz. Farkında mıyız? Eğer farkındaysanız, şunu sorarsınız: 'neden?'

Beyin neden şartlanmıştır? Şartlanmanın doğası nedir? Temelde deneyim ve bilgi midir? Lütfen bunun içine girerken yavaş davranın. Deneyim beyni şartlar. Bu açıktır. Deneyim de bilgi demektir. Bir arabayı sürmeyi öğrenebilmeniz için deneyime ihtiyacınız vardır. Bir arabaya binersiniz, onu sürersiniz ve deneyim yoluyla bir arabanın nasıl sürüleceğinin bilgisini alırsınız. Bilgi, şartlanmamızın temel etkeni midir? Bilgi belirli bir geleneğin tekrar edilmesidir. Bilgi gereklidir; aksi halde hareket edemezdiniz, araba kullanamazdınız, bir işiniz varsa, o işi yapamazdınız. Dolayısıyla belirli bir alanda fiziksel bilgi gereklidir. Fakat bilgi aynı zamanda beynimizi şartlandırır. Gazeteler, dergiler tarafından, sürekli İngiliz, Fransız ya da Hintli olduğumuzun tekrarlanması tarafından programlanırız. Bu daimi tekrarlarla beyin tekrara, donuk ve mekanik bir hale gelir. Bu belki de güvenli bir yaşam tarzı olarak görülebilir ama aslında son derece tehlikelidir. Çeşitli ülkelerin kültürlerinin tekrarlanması soyutlayıcı bir süreçtir, bu nedenle de bölünme ve savaşlar olmaktadır. Bu savaşın sebeplerinden yalnızca biridir. Beynimizin programlanmakta olduğunun farkında mıyız?

Lütfen kendinize bakın. Eğer kişi programlanmış, şartlanmış olduğunu fark ederse, bunun bilgi yoluyla mı olup olmadığını sorar. Bilgi yoluyla olduğu açıktır. Öyleyse zihnin yapısı neden bilgiye dayanır? Zihin, 'ben', benlik, temelde bilgide yapılan harekettir, bir dizi bilgi hatırasıdır. Bizler hatıralardan ibaretiz; öyleyse biz hafızayız. Bu gerçeği görüyor musunuz? 'Bizler aslında ilahiyiz ve tüm bu palavralar da din tarafından ortaya atılmaktadır', hayır bu da değildir. Asıl gerçek şudur ki biz hatıralardan başka bir şey değilizdir. Çok tatsız bir keşif, değil mi? Yoksa şöyle mi diyorsunuz: 'Bakın, benim hafıza olmayan bir yanım var?' Bunu söylediğiniz an, o artık hafızadır. Ben tümüyle hatıralarımın sonucu olmadığımı söylediğimde, bu ifade benim aslında öyle olmayan bir yanımın olduğunu belirtir. Fakat o yanıma baktığımda, o da hafızadır. Hatıralar, şimdi tarafından değiştirilen geçmiştir ve geleceğe de yansıtılabilirler, ama gene de bir dizi hatıradan ibarettirler.

Lütfen, tüm bunların karşısında duygusal ya da romantik bir hale girmeyelim; bu çok manasız olur. Bunlar gerçeklerdir. Hafıza olmadan, tüm başarılarınızın, eşinizin, oğlunuzun, kardeşinizin, ailenizin hatıraları, seyahatlerinizin anıları olmadan siz nesinizdir? Neler yapmışsınızdır? Hepsi geçmiştedir. Dolayısıyla hatıralar ölü şeylerdir. Biz bu ölü şeyler üzerine yaşarız. Tüm bunları görün.

O halde şu soru ortaya çıkar: psikolojik olarak hiçbir hatıra olmadan yaşamak mümkün müdür? Lütfen bu soruyu kendinize yöneltin. Kardeşim, eşim, oğlum ölmüştür. Ben tüm olayları, mutlulukları, samimi ilişkileri hatırlarım. Bu, geçmişin ve hafızanın geniş çaplı bir anımsamasıdır. Bundan beslenirim. Bir resmim, fotoğrafım vardır ve o fotoğraftan sürekli olarak etki alırım. Dolayısıyla 'ben', benlik, ego hafıza ile olan bir özdeşleşme hareketidir: 'Ben bir Hıristiyan'ım', 'Ben bir Hindu'yum', bir Budist'im, Amerikalıyım, vs. Özdeşleşmelerimize ne kadar da bağımlıyız. Bu bizim şartlanmamızdır. Bunu söz olarak değil, bir fikir olarak değil, bir gerçek olarak gördüğünüzde o zaman eylem var demektir. Bu tıpkı şiddetli bir diş ağrınız olması gibidir, eylem vardır, çünkü ağrı oradadır. Ama eğer bir diş ağrınızın olduğunu hayal ederseniz, bu çok farklı bir işlemdir.

Öyleyse, ikna edilmeksizin, bir köşeye itilmeden, kendimiz net bir şekilde ne olduğumuzu, şartlanmamızın hangisi olduğunu, bilincimizin hangisi olduğunu görüyor muyuz? Bunu gören biri ne yapacaktır? Şartlanmış olduğumuzu ve bu şartlanmanın koca bir hatıralar dizisinin hareketinden ibaret olduğunu tamamıyla fark ettiğimiz noktaya ulaştık mı? Hatıralar her zaman geçmiştir, geçmiş olan şeylerin hatırlanışı ve şimdi tarafından değiştirilerek geleceğe yansıtılışıdır. Hatıraların hareketinden ibarettir ve biz de bu hatıraları bilgi olarak adlandırırız.

O halde kişi bu hatıralara nasıl bakar? Bu hatıraları nasıl gözlemler? Binlerce hatıramız vardır. Çocukluktan itibaren özlemlerimizin hoş ya da tatsız anılarını, başarıların anılarını, acıların, korkunun, büyük kederlerin anılarını biriktirdik. Tüm bunlar hatıradır. Bu hatıraları gözlemleyenden farklı bir şey olarak mı görürüz? Gözlem yapıyoruz. Uzun bir hatıralar dizisi olduğumu gözlemliyorum. Hatıralardan ibaret olduğumu belirttim. Ama içimde tamamıyla bu olmadığıma, gözlem yapan başka bir şey daha olduğuna dair bir his var. Öyleyse gözlemleyen gözlemlenenden farklı mıdır? Buna baktığınızda, olağanüstü bir şey olur. Bu gizemli, parapsikolojik bir şey değildir, çatışmaya son veren bir şeydir. Kaldı ki bu da diğer her şeyden çok daha önemlidir.

Hatıralar ve gözlemleyici arasında bölünme olduğu sürece bu bölünme çatışma yaratır. Arap ve Yahudi arasında, Britanyalı ve Arjantinli arasında, Hindu ve Müslüman arasında: bölünme nerdeyse orada çatışma olmak zorundadır. Lütfen bunun peşinden gidin. Nerede soyutlanmış eylem, soyutlanmış yalnız bir zevk, tek başına bir amaç edinme varsa, o tek başınalık bir bölme eylemidir. O nedenle belirli bir hırsının, tatminin, özleminin peşinden giden kişi yalnızca kendisi için değil, etrafı için de kaçınılmaz olarak çatışma yaratır.

Buradan da, bizzat varlığımızda olan herhangi bir çatışmanın sona erip eremeyeceği sorusu çıkar. Çünkü bizler çatışma ile yaşarız. 'Tüm doğa çatışma içinde. Ormandaki tek bir ağaç bile ışığa ulaşmak için diğerleri ile mücadele eder, savaş verir, zorluklara göğüs gerer. Doğadan gelen insanoğlu da aynı şeyi yapmaktadır.' diyebilirsiniz. Eğer bunu kabul ediyorsanız, o halde çatışmanın tüm sonuçlarını kabul ediyorsunuzdur: savaşları, savaşın karmaşasını, zorbalığını, çirkinliğini ve hainliğini. Siz İngiliz, Fransız ya da Hintli olduğunuz sürece kaçınılmaz olarak savaşları yaratacaksınız demektir. Bunu görüyorsunuz ve hiçbir şey yapmıyorsunuz.

Öyleyse, çatışmayı bitirmek için çatışmanın doğasını anlamak ve barış içinde yaşamak gerekir ve bu da son derece büyük bir zeka gerektirir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe