Bencillik

İsmet Zeki Eyuboğlu


Olayların, doğa etkilerinin için için oluşturduğu, biçimlendirdiği bir güvendir bencilik. Onun tek dayanağı kişinin özüne olan bağlılığı, aydınlığa çok güç koşullar altında çıkan, başkalarına karşı kendini üstün görme duygusudur. En geniş gönüllü bilgeden, en dar görüşlü okumamışlara değin bütün kişilerde bu duygu vardır. Kişi, kendi «ben»ini bütün çevresinin odağı olarak anlama eğilimindedir. Bu eğilim bilinçli değildir pek, içgüdüye yaklaşan bir niteliği vardır. Bu eğilim okumamış, aydınlanmamış kişilerde çokluk günlük çıkarlara, yararlanmaya, daha ileri durumda başkalarını sömürmeye değin varır. Okumuş, aydınlanmış kimselerde ise yalnız kendi düşüncelerinin doğru, yeterli, gerekli olduğu savıyla ortaya çıkar. Bu tutumu biraz da yerinde görmeli. Kişi bu tutumuyla kendi kendine dayanak oluyor, düşünme yolunda yürüme olanağı buluyor. Bunu yapamazsa kendi kendinden kopar, özünden çözülür. Bir bakıma bunu yapmamak da elinde değil kişinin. Bilgi, verimli bir eğitim bu bencil davranışı denetime alır, gereksiz atılımlarını önler.

Bencilliğin kökenini derinlemesine araştırır, çok eskilere gidersek, özünde yaşama içgüdüsünün düğümlendiğini görürüz. Dirilerin oluşum çağlarında izlenen gelişim çizgisinin bir aşamasıdır bu bencillik, onun yolu besbelli içgüdüden geçer. Kişi dışında kalan bütün dirilerde çok yoğun bir içgüdü olarak, bir bilinçsiz yaşama kuralı niteliğinde kalır, katılaşır, doğal ortamın gerekli bir ilkesi olur. Kişide, bunu daha açık bir biçimde anlamak için, deney dışında kalan bilimler alanına girme yararlıdır.

Deneye dayanan, bütün sorunların çözümünü deneyle sağlanan kesin verilere bağlayan bilimlerde bencilliği besleyecek, ona egemenlik sağlayacak olanaklar yok denecek oranda azdır. Bu tür bilimlerde son sözü deney söyler, somut olay gösterir. Kimse, uzaya fırlatılan bir kilo kurşunun bir kilo pamuktan yavaş düştüğünü söyleyemez. Kimse belli bir süre içinde iki ayrı yerde bulunma olanağının varlığını deneyle gösteremez. Kimse yemeden içmeden bir yıl yaşanabileceğini kanıtlarla açıklayamaz. Deney bilimleri kişiyi belli kurallara göre davranma gereğinde bırakır. Bu alanda «ben» kavramının yerini daha kesin bir nitelikte «deney» almıştır.

Deney dışında kalan bilimlerden, pek özel bir durumu olan matematiği bir yana bırakırsak, genel geçerlik taşıyıcı nitelikte bir sonuç bekleme olanağı yoktur. Geçmişten kalan yazılı belgelere dayanan, onları yorumlamayı, açıklamayı konu edinen bilimlerde, özellikle tarihte, kesinlik tartışmalıdır. Burada, olayları yazıya geçiren, sıralayan belgelerle ilgili bilimleri de sözkonusu yapma gereği yoktur. Üzerinde duracağımız konu, da. ha çok, kavramlara bağlı kalan, bütün sorunlarını kavramlar düzeyinde çözümlemeye kalkan bilgi dallarıdır. İş kavramların yorumuna düşünce birdenbire bir «ben» sivrilmesi görülür. Deneyin yerini «ben» alır. İmdi bütün dinler, felsefe çığırları, yazın dalları, ayağı yerden kesilmiş bütün düşünme alanları bu «ben» üzerinde kurulmuştur. İşte bu «ben» köküne dayalı bilgiler dizininde de tek geçerli ölçü «bencillik»tir. Deneyde bulma, bilinmeyeni bilinir duruma getirme vardır, deney dışında kalan bilgi dallarındaysa kavramlara dayanan açıklamalar, yorumlar aracılığıyla inandırma, kandırma geçerlidir, orada söz kavramlarındır artık.

Ortaçağ düşüncesi bu konuda çok ilginçtir. O dönemin ünlü bilgesi Albertus Magnus’a gerçek kişinin kendisiyle konuşan, yazılarını okuyan, konuşmalarını dinleyen varlık olduğunu anlatmak için Tanrı'dan, onun okuyabileceği, özel bir belge getirmeniz gerekirdi. Havari adıyla anılan, şu İsa'nın yakın arkadaşları diye bilinen, din yayıcıları buyruğuna girdikleri İsa'nın da kendileri gibi bir kişi olduğunu kavrayacak yeteneği taşısalardı, onu ilk dinledikleri gün öldürürlerdi. Oysa isa, kendi «benini» sözcüsü olduğunu söylediği Tanrı varlığı karşısında gizleyerek, bencillik tutkusunu daha da güçlendirdi, Tanrı'nın «ben»inde kendi «bencillik»ini bütün ağırlığıyla ortaya koymayı başardı. İsa, kendinden sonra başka bir yalvacın gönderileceğini söylemedi, onun sözlerinden oluşan dört kitapta da yeni bir yetkilinin ortaya çıkacağından söz edilmez. Oysa, ondan 600 yıl sonra Muhammed geldi, o da son elçi, son yalvaç olduğunu söyledi. Daha kimlerin gelip, «Tanrı'nın son elçisi» olduklarını ileri sürecekleri şimdiden kestirilemez. Oysa bir metre küp platinle bir metre küp bulgurun eşit ağırlıkta olduğunu söyleyecek bilgin çıkmayacaktır.

Bir görüşün, deneye dayanması nedeniyle, genel geçerlik kazandığı ortamda «bencillik» tutunma olanağı bulamıyor. Bu «bencillik» bir yaygın kural niteliği kazanınca da deney bilimlerinin en kesin yasasına güven olasılığı kalmıyor. Gökteki ay'ın bir ışık (nur) olduğunu söyleyen Kur’an’a bağlananların, çağımızda, Amerikalıların ay'a gidişlerine inanmayışları, bunu «gavur yalanı» sayışları, ay'a yaklaşanların yanacaklarını söyleyişleri deneye dayanmayan, kökeni «bencillik» olan bir düşüncenin sonucudur.

Bencillik, bir yerde, aşırı bir kendini beğenmişliğe varıyor. Kişi, evrenden öylesine uzaklaşıyor, öylesine bir içekapanışa yöneliyor ki, ne yaptığını, ne dediğini bile bilemiyor. Çağının, bilimin, bir anlamda kendi varlığının dışına çıkıyor. Yeryüzünü anlamıyor, olup bitenlerin «Ötesinde» duygusuz bir varlık gibi kalıyor, yalnız övünüyor. İslam ülkelerinde çok yaygın, çok sağlam, çok dayanıklı, geçerli sanılan bir görüş vardır. Bu görüşe bakılırsa, Avrupa'yı, aydınlatan, oraya bilim ışığını, bilgi aydınlığını, düşünme, öğrenme, evreni anlama olanaklarını götüren Müslümanlar olmuştur. Eskiçağı, ilkçağı yeryüzüne öğreten, değerini bilen onlardır. Peki bu 700 yıl öncesini ilgilendiren, o çağın uygarlık göğünü aydınlatan başarı ışıldağından çağımız Müslümanlarına ne kalmıştır? İlkçağın Anadolu, Yunan, Latin bilgelerini, düşünürlerini Batı aydınlarına bildiren Müslümanlar neden dikiş iğnesinden uçağa değin ne varsa o aydınlattıkları ülkelerden alıyorlar? Neden yalnız «biz öğrettik» demekle yetiniyorlar da şimdi öğrenmeyi bile beceremiyorlar? Üstelik bu başarısızlıklarını da söyleme gücünde değiller, söyleyenin karşısına saygısızca yergilerle, küçümsemelerle çıkarlar.

Bir atasözümüz vardır: «boynuz kulağı geçti» diye. İşte Müslümanlarda da, ileri sürülen öğreticilik gerçekse, kulak kendini geçen boynuzun altında ezilmişliğini eski durumunu anarak unutmaya çalışıyor. Bu, epeyce soğuk, benzetişin arkasında bütün katılığıyla somutlaşan «bencillik»in niteliği beliriyor. Başarının silindiği yerde, kişinin kendini sürdürmesi, varlığına inanması, ayakta durma olanağı bulması «bencillik»te yoğunlaşıyor. Onun bu kavramlaşan «bencillik»ini atınca kendini de kütükten silersiniz.

Bencilliğin bilimsel bir tutum kılığına büründüğü yerde tekelci görüş yoğunluk kazanır. Egemen olunması istenen tek düşüncedir, onun karşısında yeralan, onun çözüm yöntemini benimseyen bütün görüşler yalandır, yanlıştır, tutarsızdır. Bunun da en belirgin örneğini kimi Marks yanlısı aydınlarda görürüz. Maurice Cornforth'un «Bilgi Kuramı» adlı yapıtında işlediği konular bu alanda tekelci bir anlayışın en somut örneğidir. Kendi görüşünden başka ne varsa yalanlayan, köksüzlükle, tutarsızlıkla, gerçek dışı kalmakla suçlayan bir yazar, bilginin oluşumunda, emek kavramını çığırından çıkarırcasına kullanır. Pavlov'un deneylerinden yola çıkan yazar düşünme yeteneklerinin biçimlenişinde Lenin'in deneye dayalı eleştiri anlayışına sığınır. Doğa varlıklarının oluşumunu tek nedene indirerek evrenin «türlülük»ünü ortadan kaldırır. Yazısını bütün inandırıcı özlerden uzaklaştırmada elinden geleni yapar. Buna benzer başka bir örneği de Gyorgy Lukacs'da bulmak kolaydır. O da gerçeğin açıklanmasında, yorumunda tek nedene dayanır, evrende görülen oluşum türlülüğün arkasında tek neden egemenliğine inanır gibi davranır.

Özdeğin (maddenin) varlığı, oluşum olayındaki ağır gücü, bütün olayların kökeni durumunda olduğuna karşı çıkılmaz. Ancak özdeğin çok «türlülük»le donanmış olduğu da görmezlikten gelinmez. Oysa özdeği tek gerçek olarak benimseyen, bütün oluşumu onun dönüşümlerinde bulan aydınlar, özdek konusunda kendi görüşlerinden başka bir yorum biçimini bile yalanla, anlayışsızlıkla suçlarlar. Sözgelişi fizikte, kimyada deneye dayanan bilimlerde ortaya çıkan görüş ayrılığını yanılma diye nitelerler. Özdeğin gerçekliğini, özdeğin yasalarına, yapısına aykırı düşen bir tutumla açıklamanın yolu bütün olayların tek nedenin tekeline verildiği yamaçtan geçer. Burada bencillik bütün yoğunluğuyla çıkar karşımıza. Özdek bile deney bilimlerinin değil de tekelci düşünürün, bilginin buyurduğu gibidir.

Deney kuramının, bilimlerin gelişmesi sonucu, deneylerle bağdaşmadığı, yanlış oluşu ortaya konabilir, gerçekleştirilir. Sözü burada deney söyleyip yargıyı o verdiği için, kimsenin bir diyeceği olmaz. Ancak deneye dayanmayan, deneyle incelenme olanağı bulunmayan, yalnız deney verilerine büsbütün yabancı da olmayan bir bilim görüşü karşısında küçümseyici bir tutum takınmak da bu bencilliğin belirtileri arasındadır. Bitkilerle, diri varlıklarla uğraşan bilimlerde durum böyledir. Tekelci düşünce, diri bir varlığı, diriliğini bozmadan, gelişim süresi içinde deney altında bulundurma olanağı olmadığından, bu konuda ileri sürülen, kaynağını dirilerin kalıntıları (ölüler) üzerindeki deneylerde bulan, görüşlere de karşı çıkar. Kendisinin deneye dayanmayan, ancak özdeğe yaslandığı söylenen, görüşlerine uymayan bütün düşünceleri yalan sayar. Bu bir avunmadır, bencilliğin koltuk değneklerinden biridir.

Olayları tek nedenle açıklama görüşü yeni değildir, elimizde bulunan yazılı belgelere göre, çok eski dönemlerde de böyle tekelci düşünceler vardı. Sözgelişi bütün olayların arkasında görünmeyen güçlerin, ya da Tanrı'nın bulunduğuna inanmak böyleydi. Bunun yerini çağımızda değişik biçimde, ayrı yapıda, gene tekelci bir görüş aldı. Demek «bencillik» ortadan kalkmıyor, çağına göre kılık, boya değiştiriyor.

Bencilliğin başka bir yanı daha vardır, o da kişinin, kendi kendine yettiği inancıdır. Düşünme akışı belli bir doğrultuda sürüp giderken, birtakım yanetkiler alır, çevresiyle beslenir. Bu yanetkiler, düşünen kişiyle, çevresi arasında bağlantı kurar. Bencil kişi, olayları, sorunları tek nedene göre açıklama yönteminin boyunduruğu altında kendini mutlu sayan kişi, bütün bu yanetkileri de kendi düşünce leğeninde yoğurur, karıştırır. Onlara kendi anlayışına göre yeni bir biçim vermeye çalışır. Bu yeni biçim vermede başlıca etken daha önceden benimsenen tutumdur. Bu tutum yüzünden olay kendi doğal doğrultusunda değil de, inceleyenin görüşüne uygun olarak, uygulanan yöntemin ölçülerine göre açıklanır. Bu açıklamada düşünme yeteneği bağımsız değildir, daha önceden benimsenen, yön verici nitelik kazanan kuralların denetimi, daha doğrusu baskısı altındadır.

Dış etkilerin belli bir odakta yoğunlaşması, düşünme gücünü belli bir yönde, çalışmaya iter. Bu durumda düşünme gücünün gideceği yol önceden çizilmiştir. Bir sorunun çözümlenişinde tutulan yol olduğu gibi kalırsa, çözüm sırasında ortaya çıkan, önceden pek kestirilemeyen, yanolayların, yansorunların ötesinden geçer. Böylece, çözümlenmesi beklenen sorun bütün komşularından uzaklaştırılır, gökten inmişçesine ortaya konur. Bu tutum, ortaya çıkan olayları ele alınan sorunla bağlantısız, soyutlanmış olarak görür, öze inmez yüze vurana bakar. İşte «ben böyle anlıyorum» demenin dile getirdiği anlam bu bencil tutumun belirtisidir. Bencillik duygusu kişinin üstünde bir ölçü, ayrı bir varlık niteliği kazanıyor boyuna. Kişi, bunu, kendi dışında bağımsız bir nesne diye anlamaya yatıyor.

Bencillik, bilinçaltından yavaş yavaş bilinç üstüne çıkarak, bir tutum niteliği kazanıyor, bunda en büyük etken süre denen iki oluş arasındaki uzantıdır, eskilerin deyimiyle zamandır. Bencillik, bir bakıma, bu sürenin çocuğudur.

Olaylara bakışı biçimlendiren, sınırlandıran bu bencillik, kendi tutumu dışında kalan bütün yeniliklere, akımlara da karşıdır. O, hangi yaratıcı akımı, hangi düşünce çığırını benimsemişse, hangi gözlüğü kullanıyorsa onunla bağımlıdır. Çağımızda yalnız kendi görüşleri, ne uygun bir bilim, felsefe, yazın, sanat anlayışına değer veren, onun dışında kalan bütün yaratıcı atılım alanlarını soysuz sayan kimi Marksçıların tutumu böyledir. Özellikle resim alanında sürdürülen bu tutum ilginçtir. Bütün bilim dallarını, yazın türlerini, yontu, resim, süsleme, mimarlık, işlemecilik gibi değişik yaratma alanlarını egemenliği altına almak isteyen bencillik yol gösterici, buyruk salıcı bir tutum içindedir. Bunu çağımızda da görürüz açıkça. Ortaçağ, bu bencil tutumla, kendi gibi düşünmeyen, kendi beğencine uymayan bütün düşünceleri, görüşleri yasaklanmış, suçlamıştı. Tek yönetici, yol gösterici, öncü, kiliseydi. Durum çağımızda da böyledir, değişen yalnız görüşlerin, bilim alanındaki buluşlar, ilerlemeler yüzünden doğan uygarlık aşamalarının düzeyidir, tutum boyasını değiştirmiştir. İncil’den başka «kitap» tanımayan bir ortaçağ aydını ile Kapital'dan başka «kitap» tanımayan bir çağdaş düşünür arasında tutum ayrılığı yoktur. Bu, bencillik sözkonusu olunca, öteki düşünce çığırları için de böyledir. Kant'tan başka bilge, Kritik'ten başka «kitap» bilmeyen bir aydında egemen olan bilme sevgisi değil bencillik duygusudur. İkinci Dünya Savaşı sonlarında ortaya çıkan şu ünlü Varoluşçuluk akımına kapılanlar da böyleydi bir süre. Kendileri dışında kalan bütün felsefe çığırlarını, yazın ürünlerini, sanat görüşlerini değersiz saydılar, toplumda kökleşen kimi davranışlara karşı tepkiye yol açacak biçimde saygısızca bir tutum benimsediler. Hangi ülkede, hangi koşular altında olursa olsun «yerleşmiş kurumlar»a karşı çıkmak, onları yıkmak yerlerine daha sağlam, daha gelişmiş biçimde yenilerini koymayı gerektirir. Arkasında sonsuz bir boşluk bırakıp giden yıkıştan yarar değil, yeni bir yıkım doğar. Yıkıp geçenin değil, daha iyisini yapmayı bilenin yıkması yararlıdır. Neyin yıkılması gerektiğini bilmek de dolgun, aydın bir başın işidir. Bencil bir baş yıkmaya kalkınca çağın gidişine karşı olana pek aldırmaz, yalnız kendine karşı olanı görür. Büyük devrimler başlangıçta böyledir, önce çağın gidişine, aydınlatıcı olana bakar, sonra yönetimi alınca, büyük başlar aradan çıkınca, hızla soysuzlaşır, sayısız yasaklar alanı olur çıkar. Böylesi daraltıcı, yasaklayıcı, sınırlandırıcı akımlar, yönetimler ne denli yeni olursa olsun, bir süre sonra, soysuzlaşır, kendi yaptığını gene kendi eliyle yıkar. Ortaya çıkışında getirdiği bütün yenilikleri, ileri atılımları belli bir ortamda baskı altına aldığından dolayı yerinde durarak gerilediğini bile anlamaz, anladığında da iş işten geçer.

Bu durumlarda bencillik yönetici, yaratıcı, buyurucu, yol gösterici gibi değişik kılıklara bürünür. Düşünürün, aydının, bilgenin çalıştığı alanda öncül örnek biçiminde görünür. Bütün baskılarını güçlü bir yeniliğin, verimli bir yaratıcığın atılımı olarak görür. Başlangıçta bu olumlu nitelikler varolsa bile, sonradan kısıtlamalara yönelince, olumsuzlaşırlar. Eflatun’dan Kari Marks’a değin bütün yeni düşünce öncülerinde böyleydi. Akım benimsenince, kurucusunun görüşlerinden hızla uzaklaşmaya, kendi dışında kalanlara yetki tanımamaya başlandı. Plofinos'un bilge Eflatun’a (Platon'a) yaptığının daha kötüsünü Yeni Kantçılar Kant’a, Hegelciler Hegel'e yapmışlardır. Bu konuda, bencillik, kendi adına koyduğu yasakları, sınırlamaları bağlı bulunduğu görüşün birer gerekli sonucu, gerekimi sayarak çok aldatıcı bir boyaya bürünür. Kümese giren bir çakalın, komşunun çimlerini yemekle suçlayarak, bütün tavukları parçalayışı gibi. Böylesi, gizli baskıya dayanan tutumların, günün birinde, içyüzü ortaya çıkar, düşüncelerde yavaş yavaş dönüşler, yumuşamalar başlar, bencillik kuzu postuna bürünen kurda benzemeye çabalar. Bunun da örneklerini gördük. çağımızın uluslarında. Gerçekte, baskı yöntemlerine dayalı tekelci yönetimler, bu bencillik duygusunun en somut örnekleridir. İyi yapıyor, güzel davranıyor, toplumun mutluluğunu, gelişmesini istiyor görünmek bencilliğin en belirgin niteliğidir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe