Batıl İnançlar Ve Özel Mülkiyet

James G. Frazer


Bu belki de tabu sisteminin doruğa ulaştığı Polinezya'dan başka hiçbir yerde bu kadar açık değildir; çünkü yerlilerin gözünde bir şeyi tabulaştırmak demek, onu sahibinden başka kimsenin yaklaşamadığı doğaüstü veya büyülü bir enerjiyle donatmak demekti. Böylece tabu özel mülkiyet bağlarının güçlendirilmesinde sosyalist dostlarımız buna muhtemelen, özel mülkiyet zincirinin pekiştirilmesinde, diyecektir güçlü bir araç haline geldi. Hatta Polinezya'da tabunun işleyişini bizzat inceleyen bazı otoriteler, sistemin başka hiçbir amacı olmadığını söylemektedir. Örneğin yıllarca Maorilerle birlikte Maori gibi yaşayan ve onları yakından tanıyan bir İrlandalı şöyle yazmaktadır: "Görünüşe göre sıradan tapunun asıl amacı mülkiyetin korunmasıdır. Sıradan kişisel tapu büyük ölçüde böyle bir şeydi. Bu tabu biçimi kalıcı olup, belli bir kutsallıkla şefin kişiliğine eklenmişti ve ondan asla ayrılmazdı. Bu onun doğuştan hakkıydı, hatta onun bir parçasıydı, bir gerçek olarak hiçbir zaman vazgeçilemez ve reddedilemez bir hakti. Savaşçılar, küçük şefler ve hatta herhangi bir şekilde beyefendi anlamında kullandığı rangatira unvanına sahip olan herkes bir şekilde, az çok bu esrarengiz niteliğe sahipti. Bu özellik onların bütün taşınabilir eşyalarını, özellikle kıyafetlerini, silahlarını, süslerini, aletlerini ve hatta dokundukları her şeyi kapsamaktaydı. Bu sayede eşyalarının çalınması, kaybolması ve çocuklar tarafından kurcalanması ya da bir şekilde başkaları tarafından kullanılması engellenmiş oluyordu. Daha önce de söylediğim üzere, bu türden her çeşit mülkiyet, tıpkı eski dönemlerde olduğu gibi üretimi için çok emek ve zaman harcandığı için değerliydi, dolayısıyla böyle bir ta özellikle demir aletlerin korunmasında büyük iş görüyordu. Bu tabuyu çiğneyen kişi korkunç hayali cezalara çarptırılıyordu, ölümcül bir hastalığa yakalanmak da bu cezalardan biriydi." Suçlu ayrıca soyulma ve dövülme gibi idari eylem denebilecek davranışlara hedef oluyordu; ancak kendisinden alıntı yaptığım yazar tabuyu çiğneyen kişinin karşılaştığı cezanın en kötü kısmının hayali kısım olduğunu, çünkü suç kasten işlenmiş olmasa da suçu işleyen kişinin ne yaptığını fark ettiğinde korkudan öldüğü vakalar olduğunu söylemektedir.1 Benzer biçimde, Maorilerden söz eden başka bir yazar da "tapu'yu çiğneyenlerin hem tanrılar hem de insanlar tarafından cezalandırıldığını; tanrıların hastalık ve ölüm gönderdiğini; insanlarınsa canlarını, mallarını aldığını ve toplumdan dışladıklarını; bunu asıl ayakta tutanın insandan çok tanrı korkusu olduğunu; insan gözünün aldanabileceğim ancak tanrıların gözlerinin asla aldatılamayacağını," söylemektedir.[1] [2] "Tahmin edilebileceği üzere şefler tapu'nun sağladığı avantajların, onlara yasa yapma gücü kazandırdığının ve tapu'nun dayandığı batıl inancının (Tanrı) bu yasaların gözetilmesini sağladığının tamamen farkındadırlar. Tapu'yu çiğnemeleri halinde      kendilerini öldüreceğine inanırlar. Bu inanç öyle yaygındır ya da daha doğrusu yaygındı ki bu suçu işlemeye cesaret eden çok az kişi olmuştur. Doğuştan kurnaz ve zeki olan bir halk üzerindeki bu etkiyi sürdürebilmek için, mecbur kalmadıkça tabu uygulamasında aşırıya kaçmamaya büyük özen gösterilmesi gerekirdi. Bunun tersi tabunun sık sık çiğnenmesine ve dolayısıyla etkisinin azalmasına yol açardı. Yerliler Avrupalılarla karşılaşmadan önce bunun son derece başarılı olduğu görülmektedir; bu yaygın bir inanç olduğundan, tabunun çiğnenmesi kaçınılmaz olarak çiğneyen kişiyi attua'ran gazabının hedefi yapacak ve sonuç ölüm olacaktı. Bununla birlikte tapu, bu halkların batıl korkularından aldığı destekten ayrı olarak, tıpkı diğer yasalar gibi gereğinde fiziki kuvvete de başvurabilmektedir. Yakalandığı takdirde suçlunun bütün malları elinden alınır; bir köleyse eğer, büyük olasılıkla ölüm cezasına çarptırılır ki, buna dair birçok örnek bulunmaktadır. Bu batıl duygu o kadar güçlüdür ki, köleler, nın kendilerini öldürebileceği korkusuyla efendilerinin yediği şeyleri yemeye; hatta aynı ateşte pişirmeye bile cesaret edemezler. Çok sevilen tütünü çalınmasın diye şefin evinin çatısına bırakmak yeterliydi, çünkü kimse ona dokunmaya cesaret edemezdi."1

Dolayısıyla haklı olarak "böyle bir tapu'nun harika bir mülkiyet koruyucusu olduğu; sahibinin yokluğunda, olağan koşullarda en değerli eşyaların istendiği kadar ya güvenle emanet edilebileceği," söylenir.[3] [4] Şayet bir kişi ekinini, evini, malzemelerini ya da herhangi bir şeyini korumak istiyorsa mallarını tabu haline getirmesi yeterlidir, o zaman malı güvende olacaktır. Bir şeyin tabu olduğunu göstermek için üstüne bir işaret konur. O yüzden, eğer biri ormanda bir ağaçtan kano yapmak istiyorsa, gövdesine bir demet ot bağlardı; bataklıktan bir bağ kamış almak istiyorsa, ortasına, tepesine bir demet ot bağlanmış bir sopa dikerdi; eğer evini içinde eşyalarıyla birlikte olduğu gibi bırakıp gidecek olsa kapıya bir parça kendir bağlar, böylece kimse o eve girmeye cesaret edemezdi.1

Dolayısıyla, tabunun getirdiği sınırlamalar her ne kadar çoğu zaman can sıkıcı ve saçma olsa da ve bir bütün olarak sistem bazen Avrupalılarca aşağılayıcı bir batıl inanç olarak görülse de olguya biraz daha derin bakan gözlemciler doğru bir biçimde, tabunun hayali ama yine de güçlü yaptırımlarıyla dayattığı yasaların çoğu zaman yararlı olduğu sonucuna varmışlardı. "Yeni Zelandalılar," der bir yazar, "tapu'ya benzer birtakım yasalar olmasaydı yönetilemezdi. Savaşçılar insanların buyruklarını hor görerek reddeden tanrıların sözde buyruklarına boyun eğiyorlardı, insanların kaba kuvvetle yönetilmesindense batıl inançlarla yönetilmesi daha iyidir/'[5] [6] Yine, Maorileri iyi tanıyan deneyimli bir misyoner, "çoğu durumda nun yararlı bir şey olduğunu; toplumun durumu, yasaların bulunmaması ve halkın sert karakteri göz önüne alındığında, zorbalık yönetiminin yerine batıl inançların hakim olmasının hiç de fena bir alternatif olmadığını; ve örgütlü bir topluma en yakın yönetim biçiminin batıl inançlar olduğunu" söylemektedir.[7]

Tabu sistemi Polinezya'nın diğer taraflarında da avantaj ve dezavantajlarıyla, yarar ve zararlarıyla neredeyse aynıydı, ayrıca Yeni Zelanda'da olduğu gibi her yerde özel mülkiyet bağlarını öyle veya böyle güçlendirmekteydi. Aslında söz konusu kurumun belki de en açık etkisi budur. Markiz Adalarında tabunun rahiplere bildirilmiş tanrı iradelerinin dışavurumları olarak ilahi bir nitelik taşıdığı söylenir; bu sıfatla zararlı aşırılıkları sınırlamakta, yağmaları önlemekte ve insanları birleştirmekteydi. Özellikle de tabulaşan ya da ayrıcalıklı kılınan sınıfları toprak sahiplerine dönüştürmekteydi; toprak sadece onlara ve onların mirasçılarına aitti; sıradan halk el işçiliğiyle ya da balıkçılıkla geçinirdi. Tabu toprak sahiplerinin siperiydi; bir tür ilahi hakla onları sıradan halka göre lüks ve zenginlik noktasına taşıyan tek şey tabuydu; onların güvenliklerini sağlayan ve onları yoksul ve kıskanç komşuların tecavüzlerinden koruyan tek şey oydu. Bu gözlemleri alıntıladığım yazar, "kuşkusuz," der, "tabunun ilk görevi mülkiyeti bütün toplumun temeli haline getirmekti."[8]

Tabu Samoa'da da özel mülkiyete duyulan saygının güçlendirilmesinde önemli bir rol oynamaktaydı. Uzun yıllar Samoalılarla birlikte yaşayan misyoner Dr. George Turner’ın tanıklığı da bunu doğrulamakta ve bu halkın gelenekleri hakkında değerli bilgiler vermektedir. Şöyle der Dr. Turner: "Samoa'da huzur ve düzenin korunmasında yardımcı olduğunu fark ettiğim ikinci şey batıl korkulardı. Şef ya da aile reisi herhangi bir hırsızlık ya da kayıp eşya vakasını araştırırken suçluyu bulamazlarsa herkese masum olduklarına dair yemin ettirirlerdi. Şüpheliler şeflerin önünde yemin ederken bir taşın üstüne, köyün tanrısını temsil eden bir avuç ot veya benzeri bir şey koyar ve ellerini bunun üstüne koyup 'Burada toplanan şeflerimizin huzurunda elimi taşın üstüne koyuyorum. Eğer ben çaldıysam şuracıkta öleyim,' diye yemin ederlerdi. Bu yaygın bir yemin şekliydi. Otlar, suçlu olması halinde bütün ailesinin ölmesini ve mezarlarının üstünde bitmesini dileyen bir bedduayı temsil etmekteydi. Herkes yemin ettiği halde suçlu yine bulunamamışsa, o zaman şefler olayı köyün tanrısına havale eder ve suçlunun derhal yok edilmesini dilerlerdi. Ancak çoğu köylü hırsızları korkutmak ve hırsızlığı önlemek için şeflere başvurmak yerine kendi bireysel plan ve lanetlerini kullanmayı tercih ederdi. Bir adam tarlasına gittiğinde bir miktar Hindistan cevizinin ya da bir muz hevenginin çalındığını görürse, ayağa dikilir ve iki veya üç kez avazı çıktığı kadar "Muzlarımı çalanın gözlerini ateş patlatsın! Hem onun hem de tanrısının gözlerini ateşler yaksın!" diye beddua ederdi. Bu beddua komşu tarlalarda yankılanır ve hırsızı tir tir türetirdi. Bu tür beddualardan çok korkulurdu.... Fakat yine korkulan ve hırsızlığa, özellikle de tarlalardaki ve meyve bahçelerindeki hırsızlıklara karşı bir başka ve çok daha yaygın bir lanet sınıfı vardı ki o da sessiz hiyeroglif tabu ya da onların deyişiyle tapui (tapooe) idi. Bunun da çok çeşitli türleri vardı."[9]

Mülkiyetin korunması için kullanılan Samoa tabularından bazıları şöyleydi: 1. Zargana tabusu. Kişi ekmek ağacı meyvelerinin çalınmasını önlemek için hindistancevizi yapraklarını zargana şeklinde örer ve korumak istediği ağaca bunlardan bir veya birkaç tane asardı. Sıradan bir hırsız bu şekilde korunan bir ağaca dokunmaktan korkardı, çünkü bu ağacın meyvesini çalarsa, bir dahaki denize gidişinde bir zargananın kendisini ölümcül biçimde yaralayacağına inanırdı. 2. Beyaz köpekbalığı tabusu. Kişi hindistancevizi yapraklarım köpekbalığı şeklinde örer ve bir ağaca asardı. Bu hırsızın bir dahaki denize gidişinde bir köpekbalığı tarafından yeneceğini gösteren bir lanetti. 3. Çapraz çubuk tabusu. Bu, ağaca yatay olarak asılmış bir çubuktan ibaretti. Ağaçtan meyve çalan kişinin ölene kadar yaralar içinde kalmasını isteyen bir beddua idi. 4. Çıban tabusu. Bu birkaç istiridye kabuğunu toprağa gömüp, o noktaya üst tarafından bir insan başı şeklinde bağlanmış bir kamış demeti dikmek suretiyle yapılırdı. Tabu sahibi bununla hırsıza bütün bedeninde çıban yaraları çıkması için beddua ettiğini göstermiş olurdu. Daha sonra hırsızın bedeninde şiş ve yaralar çıkacak olursa suçunu itiraf eder ve toprak sahibine armağanlar gönderir, toprak sahibi de karşılığında hem suçluyu bağışladığını göstermek hem de iyileşmesi için şifalı bitki gönderirdi. 5. Gök gürültüsü tabusu. Kişi hindistancevizi yapraklarını küçük bir kare şeklinde örer ve bir ağaca asar, üstüne bir de yerel giysilerden kesilmiş beyaz şeritler takardı. Hırsız bu ağaca çıkacak olursa kendisini veya çocuklarını yıldırım çarpacağına ya da yıldırımın kendi ağaçlarına çarparak yakacağına inanırdı. Dr. Turner, sonuç olarak, "Bu birkaç örnekten, Samoa'nın dikkat çekici biçimde yaygın tabu inancının dışında kalmadığı; ve tabunun yaban bir halk arasında hak ve düzeninin korunmasında ne kadar önemli olduğu görülmektedir," der.1

Tonga'da hırsızlık veya benzeri bir suç işleyen kişinin tabuyu çiğnediği ve böyle insanların köpekbalıkları tarafından ısırılmaya özellikle yatkın olduğu düşünülür, hırsızlık yaptığından kuşkulanları kişi köpek balıklarının yüzdüğü suya girmeye zorlanırdı; bunlar eğer köpek balıkları tarafından ısırılır veya yenirlerse suçluydular; yok eğer ısırılmazlarsa masumdular.[10] [11]

Melanezya'da da bir tabu (tambu, tapu) sistemi vardır; "ilan ya da ima edilen bir lanetle engelleme" olarak tarif edilir ve yaptırım gücünü, bir tabu uygulayan şefin ya da başka birinin güçlü bir hayalet ya da ruhun desteğine sahip olduğu inancından alır. Eğer sıradan biri herhangi bir şeyi tabulaştıracak olursa, halk tabuyu çiğneyenin hastalanıp hastalanmadığına bakardı; hastalanırsa, bu, tabuyu uygulayan kişinin güçlü bir hayalet tarafından desteklendiği anlamına gelir ve dolayısıyla ünlü olurdu. Her hayaletin, kendine özgü bir yaprak türü vardı, onun tabu işareti bu yaprak olurdu.1 Yeni Britanya çiftliklerinde hindistancevizi ağaçları ve diğer varlıklar hırsızlara karşı, bunlara takılan tabu işaretleriyle korunur ve bu tabuyu çiğneyen kişinin hastalanacağı veya başına bir talihsizlik geleceği düşünülür. Bu hastalık veya talihsizliğin şekli tabunun mistik etkisinin somutlaştığı işarete ya da büyülü malzemeye göre değişir. Bu amaçla kullanılan bir bitki hırsızın başının ağrımasına neden olurken; bir başkası bacaklarının şişmesine yol açar; bir başkası bacaklarım kırar; vs. Bir çite okunan basit bir büyünün bile çitten çalı çalan kişinin başının şişmesine yol açtığına inanılır.[12] [13] Fiji'de de tabu kurumu iktidarın sırrı ve zorba yönetimin gücüydü. Şaşılacak bir yaygınlık göstermekte olup irili ufaklı her şeyi etkilemekteydi. Bir tarafta kuluçkadaki civcivleri etkilerken, öteki tarafta bir krallığın enerjisini yönlendirebilmekteydi. Gelenek daha çok şeflerin lehine işler, onları fazla etkilemezken, başkalarını fazlasıyla etkilerdi. Şefler tabuyla etkinliklerini artırır, ihtiyaçlarım daha kolay karşılar ve astlarını daha rahat kontrol ederlerdi. Şefin tabuyu uygularken eski bir atasına dayanması yeterliydi. Sıradan insanlarsa yer elmalarıyla muzlarını kutsal bir alana koymak suretiyle sistemden yararlanırdı.[14]

Batıl inanca dayanan bir tabu sistemi de tabu sözcüğüne karşılık kimi yerlerde pamali, veya pemali, kimi yerlerdeyse poso, potu veya boboso gibi sözcüklerin kullanıldığı Malay Takımadalarında yaygın olarak görülmektedir.[15] Bu geniş bölgede tabuyla birleşmiş batıl inanç aynı zamanda özel mülkiyet haklarını uygulamada da güçlü bir araç işlevi görmektedir. Timor Adasında "yaygın olarak görülen bir gelenek pomali'dir. Pomali, Pasifik adalarının 'tabu'suyla tam olarak aynı şey olup aynı ölçüde saygı görmektedir. Yaygın olarak kullanılmakta olup, pomali işareti olarak bir bahçenin hemen dışına dikilen birkaç palmiye yaprağı bahçedeki ürünleri en az insan tuzağı ve yaylı tüfek uyarıları ya da azgın bir köpek kadar etkili bir şekilde koruyacaktır."1 Tabu sözcüğü Amboyna'dadır.

Meyve ağaçlarını ya da diğer mallarım hırsızlığa karşı korumak isteyen kişi bunu çeşitli şekillerde yapabilir. Örneğin bir çömleğin üstüne beyaz bir haç çizip çömleği meyve ağacına asabilir; o ağaçtan meyve çalan kişi cüzama yakalanır. Ya da ağacın altına bir fare tasviri bırakabilir; hırsızın burnunda ve kulaklarında sanki fare ısırmış gibi izler oluşur. Yahut kuru hintirmiği yapraklarını örerek iki adet yuvarlak disk yapıp ağaca bağlayabilir; hırsız şişerek can verir.[16] [17] [18] Ceram'da da varlıkları hırsızlardan koruma yöntemi aynıdır. Örneğin kişi meyve ağacının dallarına domuz çenesi asar; ağaçtan meyve çalmaya kalkan kişi bir yaban domuzu tarafından parçalanır. Boynuna kırmızı yünden iplik bağlanmış bir timsah tasviri de aynı derecede etkilidir; hırsız bir timsah tarafından yenir. Ahşaptan bir yılan tasviri suçlunun bir sürüngen tarafından ısırılmasını sağlar. Boynuna kırmızı bir bant sarılmış bir kedi tasviri, ağaca kötü niyetle yaklaşanların midelerinde adete iç organları bir kedi tarafından tırmalamıyormuş gibi dayanılmaz acılara yol açar.[19] Bir kırlangıç tasviri, hırsızın gözü kırlangıç tarafından oyuluyormuş gibi acıya neden olur: Bir parça dikenli dal ve kırmızı sünger taşı adeta bedenini yırtıyormuş gibi ıstıraplara yol açarak bedenin kıpkırmızı olmasına ve bedende kısa süreli delikler açılmasına neden olur: Dağlama izi görünürde hiçbir neden olmadan hırsızın evinin yanmasına yol açar; vb.1 Aynı şekilde, Ceram Laut Adalarında bir adam hindistancevizi ağaçlarını ya da sago palmiyelerini bunların diplerine tılsımlı eşyalar koyarak korur. Örneğin, hindistancevizi ağacının altına bir balık tasviri koyar ve "Büyükbaba balık, hindistancevizlerimi çalan kişinin midesini bulandır ve kustur/' der. Buna göre suçlu mide ağrısıyla kıvranmaya başlar ve ağrı ancak hindistancevizlerinin sahibinin ağrıyan yere hurma suyu tükürüp suçlunun kulağına, "Büyükbaba balık, denize dön. Orada yüzebileceğin yeterince yer ve mercan kalası var," deyince geçer. Ya da minyatür bir tabut yaparak ağacın altına yerleştirir; hırsız da sanki bir tabuta kapatılmış gibi nefes darlığı ve boğulma hissi yaşamaya başlar. Bu adalarda meyve ağaçlarını ahlaksız komşuların tacizlerinden korumak üzere başka birçok yöntem daha bulunmaktadır. Hepsinde de mal sahibi ağacın dibine ya da dalma doğaüstü güçlerle donatılmış olduğunu düşündüğü tılsımlı bir nesne koyar ve varlıklarının korunması için ondan destek arar.[20] [21]

Madagaskar'da fady olarak bilinen karmaşık bir tabu sistemi vardır.[22] Bu sistem, başlangıçta mülkiyetin tamamen dine dayandığım ve eşya işaretlerinin tabu işaretleri olduğunu savunan A. van Gerınep'in hazırladığı ayrıntılı bir monografide dikkatle incelenmiştir.[23] Ancak eldeki verilere göre Madagaskarlılar sistemi Polinezyalılar, Melanezyalılar ve EndonezyalIlar kadar yaygın kullanmamaktadır. Madagaskarlıların da kendilerinden bir şey çalmaya cüret edenleri cüzam ve benzeri kötülüklerle cezalandırmak üzere tarlalara tılsımlı malzemeler yerleştirdiklerini duymaktayız.1 Yine bazı fady ya da tabu örneklerinin "son Madagaskarlı kuşağı arasında mülkiyet haklarıyla bağlantılı ahlak yasaları için ilginç bir temel oluşturduğu; genel olarak bütün hırsızlıkların fady olmayıp, belli hırsızlıkların fady olarak görüldüğü ve bunlara göre ceza uygulandığı; bu çerçevede yumurta çalan hırsızın cüzama yakalandığı; landy (yerli ipek) çalanın kör olduğu ya da başka bir sakatlığa yakalandığı; yine, demir çalmanın karşılığının bedensel bir ceza olduğu," belirtilmektedir.[24] [25] Madagaskarlılar çalınan eşyayı bulmak için Ramanandroany adı verilen bir tanrıya başvururdu. Mal sahibi çalman eşyadan bir kalıntı alır ve bunu o tanrıya götürerek, "Ey Ramanandroany, malımı kim çaldıysa onu hemen öldür, gece yok et ve onu boğ; insanlar ondan nefret etsin; mal mülk sahibi hatta bir saman çöpü bile olamasın; bir tavuk gibi ancak bulduğuyla yetinsin; gözleri kör olsun, dizleri şişsin, ey Ramanandroany," diye beddua ederdi. Hırsızın bu bedduadan etkileneceği düşünülürdü.[26]

Dünyanın diğer birçok bölgesinde de özel mülkiyet haklarını korumak üzere benzer batıl korkular kullanılmaktadır. Konu, ahlaki düşüncelerin kaynağı ve gelişimi üzerine önemli bir çalışma gerçekleştiren Dr. Dward Westermarck tarafından da aynı şekilde ortaya konmaktadır.[27] Burada birçok örnekten sadece bazılarına değinebilirim. Seylan'da (Sri Lanka) bir kişi meyve ağaçlarını hırsızdan korumak istediği zaman bahçenin çevresine kimi garip figürler asar ve bunları şeytanlara adardı. Bundan sonra hiçbir yerli, meyvelere dokunmaya cesaret edemezdi; hatta mal sahibi bile büyü bir rahip tarafından bozulmadan meyvelere dokunamazdı; tabii rahip bu emeğinin karşılığı olarak meyvenin bir bölümünü alırdı.1 Güney Amerika'da Cumana Yerlileri bahçelerinin etrafını tek bir yün iplikle çevirirdi; bahçeyi korumak için bu kadarı yeterliydi, çünkü bu ipi geçen kişinin yaşamını kaybedeceğine inanılırdı. Brezilya Jürileri bahçe çitlerindeki boşlukları benzer basit araçlarla kapatırlardı.2 Batıl inanç Afrika'daki özel mülkiyet haklarının güçlü bir müttefikiydi. Örneğin Balonda yerlisi arı kovanım ormandaki yüksek ağaçlara yerleştirir ve bunları ağaç gövdelerinin etrafına bir tılsım veya "ot parçası" bağlayarak korurdu. Bu yeterli bir korumaydı. Livingstone, "Yerlilerin," der, "birbirinden bir şey çaldığı ender görülür, çünkü hepsi de belli otların hastalık ve ölüm yaydığına inanır; bu otların sadece birkaç kişi tarafından bilindiğini düşünmelerine karşın, en iyisinin bunlara dokunmamak olduğuna inanırlar. Bu ormanların karanlığı halkın batıl inançlarını güçlendirir. Halkın bu tür etkilerle karşılaşmadığı yerlerde aynı etkiyi şeflerin yaptığım, yani ürün çalınan bahçelere gerçek büyülü ilaçlar yerleştirdiklerini ilan ettiklerini duydum/'1

Britanya Doğu Afrikasının Nandilerinde kimse demirciden bir şey çalmaya cesaret edemez; çünkü buna kalkışırsa demirci ocağını ısıtıp ateşe üfleyerek hırsıza lanetler okuyunca hırsız ölür. Aynı şekilde çömlekçilik işinin kadınlar tarafından yapıldığı bu kabilede kimse bir çömlekçiden bir şey çalmaya cesaret edemez; çünkü çömlekçi malzemelerini pişirirken, "Çömlek gibi patla, evin kızıla dönsün," diye lanet okur ve hırsız ölür.[28] [29] Loango'da bir kişi kulübesinden uzun süre uzak kalacaksa, evin önüne kırık çömlek parçası ya da ona benzer bir döküntüden ibaret olan bir tılsım veya fetiş bırakarak korumaya alır; nitekim bize en cüretkar hırsızın bile esrarengiz işaretlerle korunan böyle bir evin eşiğinden geçmeye cesaret edemeyeceği söylenmiştir.[30] Gine sahilinde fetişler bazen belli hırsızlık vakalarının faillerini bulmak ve cezalandırmak için kullanılmaktadır; burada yalnızca hırsız değil, onu bilip de haber vermeyen kişi de fetişle cezalandırılırdı. Böyle bir fetiş kullanılacağı zaman, fetişi çiğneyen herkesin aynı şeye maruz kalacağı konusunda bütün topluluk uyarılır. Örneğin, koyun hırsızlığını önlemek için bir fetiş kullanılır ve topluluk her zamanki gibi uyarılır. Kısa bir süre sonra yasayı bilmeyen bir köle bir koyun çalar ve bunu bir arkadaşıyla paylaşmak ister. Daha önce arkadaşı da onunla benzer şeyler paylaşmıştır ama şimdi onun içindeki korku çok güçlüdür; hırsızı ihbar eder ve adalet önüne çıkarılan hırsız kısa bir süre sonra acılar içinde kıvranarak can verir. Civarda hiç kimse, hırsızın fetiş yüzünden öldüğünden kuşku duymaz.1 Batı Afrika'daki Köle Sahilinin Ewe dilini konuşan kabilelerinde evler ve ev eşyaları, etkilerini tanrılardan alan tılsımlar (vosesao) tarafından korunur. Ormanın ücra yerlerindeki ürünler de genellikle dikkat çekecek biçimde uzun sopalara bağlanan bu tür tılsımların korumasına bırakılır; talana karşı bu şekilde korunan ürünler son derece güvendedir. Yine yol kenarlarında satılan yiyecek ve palmiye şarabı gibi malzemelerin başında bir tılsımdan başka koruma olmadığı görülür; satılan malzemenin üstüne konan birkaç deniz kabuğu o malzemenin fiyatını gösterir. Hiç kimse de fiyatını ödemeden yiyecek veya şaraba dokunmaya cesaret edemez; çünkü tanrının elinde olan bilinmeyen bir kötülüğün ona hırsızlığın bedelini ödetmesinden çekinir.[31] [32] Benzer batıl inançlara Batı Antillerin siyahlarında da rastlanmaktadır; burada büyüye obi, büyücüye ise obeah büyücüsü denmektedir. Anlatılanlara göre en cesur siyahlar bile "bir kulübenin sazdan damına veya kapısına ya da bir muz ağacı dalına yağmacılara gözdağı vermek üzere asılmış dağınık bir çıkın, bir şişe ya da yumurta kabuğu gördüğünde tir tir titremektedir.... Kümes hayvanı veya domuzu çalman bir siyah doğrudan Obeah büyücüsü olan adama veya kadına gider; çevreye obi'nin hırsızın peşine düştüğü haberi yayılır; korkunç haberi duyan hırsızın dehşete düşmüş olan hayal gücü çalışmaya başlar; artık geriye başka ve daha üstün bir Obeah büyücüsünün karşı büyülerinden başka bir çare kalmamıştır; ama daha üstün biri bulunamazsa ya da bulunduğu halde hırsız etkilendiğini düşünürse, yaklaşan felaketin dehşetiyle çökmeye başlar. En küçük bir baş veya karın, vb. ağrısı hissi, tesadüfi bir kayıp yahut yara kuşkularını doğrulamaya yeter ve görünmez ve karşı konmaz bir varlığın kurbanı olduğuna inanmaya başlar. Uyku, iştah ve neşe kalmaz; gücü günden güne erir, huzursuz hayal gücü tekin olmayan güçlerin uğrak yeri haline gelir, her yanını umutsuzluk sarar; tek gıdası toprak ya da benzeri bir zararlı madde olur; bedeni ölümcül bir düşkünlük sürecine girer ve giderek mezara yaklaşır/'1 Onu öldüren şey batıl inançtır.

Benzer örnekler çoğaltılabilir, ancak yukarıda anlatılan vakalar batıl inancın birçok halk arasında ve dünyanın birçok yerinde insanları hırsızlığa karşı caydırmada önemli bir araç olduğunu göstermeye yeter. Bu durumda ikinci önermem, yani batıl inancın belli ırklarda ve belli dönemlerde özel mülkiyete duyulan saygıyı güçlendirdiği ve dolayısıyla özel mülkiyetin korunmasına katkıda bulunduğu önermesi kanıtlanmış olmaktadır. [33] [34]


[1] Old Nem Zealand, Pakeha Maori (Londra, 1884), s. 94-97, bkz. a.g.e., s. 83.

[2]        A. S. Thomson, The Story of Nem Zealand (Londra, 1859), i. 103. Krş. E. Dieffenbach, Travels in Nem Zealand (Londra, 1843), ii. 105: "Eğer işlenen suç başkaları tarafından bilinmiyorsa, tapu'nun çiğnenmesinin suçluya hastalık veren attua tarafından cezalandırılacağına inanırlar; suçun işlendiği başkaları tarafından tespit edilecek olursa, o zaman o kişi veya kişiler tarafından cezalandırılır ve bu suç çoğu zaman savaş nedeni sayılır."

[3]        W. Brown, New Zealand and its Aborigines (Londra, 1845), s. 12 vd.

[4]        Old New Zealand, Pakeha Maori (Londra, 1884), s. 97.

[5] Rahip R. Taylor,  Te ika A Maui, or New Zealand and its  2. Baskı (Londra, 1870), s. 167,171.

[6]        A. S. Thomson, The Story of New Zealand (Londra, 1859), i. 105.

[7]        Rahip R. Taylor, a.g.e. s. 172 vd.

[8] Vincendon-Dumoulin ve C. Desgraz, lles Marcjuises ou Nouk-hiva (Paris, 1843), s. 258-260. Markiz Adalarında tabu sisteminin ayrıntıları için bkz. G. H. Von Ivangsdorff, Reise um die Welt (Frankfurt, 1812), i. 114-119; Le P. Mathias G *** Lettres sur les Isles Marquises (Paris, 1843), s. 47 vd. Markiz Adalarında misyonerlik yapan bu son yazar, tabunun hem siyasi hem de dini bir kurum olduğunu belirterek, tabuyu din başlığı altında sınıflandırmayı tercih etmektedir, çünkü tabu tanrıların otoritesine dayanmakta olup bütün din sisteminin en yüksek yaptırımıydı.

[9]        G. Turner, Samoa (Londra, 1884), s. 183-184.

[10]      G. Turner, Samoa, s. 185-188.

[11]      W. Mariner, An Account of the Natives of the Tonga Islands, 2. Baskı (Londra, 1818), ii. 221.

[12]      R. H. Codrington, The Melanesians (Oxford, 1891), s. 215 vd.

[13] R. Parkinson, imBismarck-Archipel (Leipsic, 1887), s. 144; Dreissing Jahre in der Südsee (Stuttgart, 1907), s. 193 vd.

[14]      Thomas VVilliams, Fiji and the Fijians, 2. Baskı (Londra, 1860), i. 234.

[15]      G. A. Wilken, Handleiding voor de vergelijkende Volkenkunde van Nederlandsch Indie (Leyden, 1893), s. 596-603; G. W. W. C. Baron van Hoevell, Ambon en meer bepaaldelijk de Oeliasers, (Dordrecht, 1875), s. 148-152.

[17]      A. R. VVallace, The Malay Archipelago, 6. Baskı (Londra, 1877), s. 196.

[18]      J. G. F. Riedel, De sluiken kroesharige rassen tusschen Selebes en Papua (Lahey, 1886), s. 61 vd.

[19]      J. G. F. Riedel, a.g.e., s. 114 vd.

[20]      Van Schmidt, "Aanteekeningen nopens de zeden, gevvoonten en gebru iken, benevens de vooroordeelen en bijgeloovigheden der bevolking van de eilanden Saparoea, Haroekoe, Noessa Laut, en van een gedeelte van de zuidkust van Ceram, in vroegeren en lateren tijd," Tijdschrift voor Neerlands Itıdie, (Batavia, 1843), s. 499-502.

[21]      J. G. F. Riedel, a.g.e., s. 167 vd.

[22]      H. F. Standing, "Malagasy fady," The Antananarivo Annual and

car     Magazine, cilt, ii (Antananarivo, 1896), s. 252-265 (  of the second Four ’Numbers).

[23]      A. van Gennep, a.g.e. s. 183 vd.

[24]      A. van Gennep, Tabou et Totemisme Madagascar, s. 184. Yazar bir bölümü (xi. s. 183-193) mülkiyet tabularına ayırmıştır.

[25]      H. F. Standing, "Malagasy fady," Antananarivo Annual and Madagascar Magazine, ii. (Antananarivo, 1896), s. 256.

[26] W. Ellis, History of Madagascar, i. 414.

[27]      E. VVestermarck, The Origin and Development of Moral Ideas, II (Londra, 1908), s. 56-69. Uzun yıllar önce yayımlanan tabu üstüne bir makalede (Encyclopedia Britannica, 9. Baskı, xxiii. (1888), s. 15 vd.) tabu sisteminin yasa ve ahlak değerlerinin evriminde oynadığı role kısaca değinmiştim. Makaleden bir paragraf aktarabilirim: "Tabunun asıl karakteri toplumsal değil dini unsurunda aranmalıdır. Şeflerin ve rahiplerin hırs ve tutkularının yapay biçimde giderek daha fazla genişlettiği şey, bir yasa koyucunun yaratılması değil, animistik inançlardı. Ancak zaman içinde kendi başlarına bir değer haline gelecek ve ilk başlarda tek destekleri olan batıl inancın desteğine artık ihtiyaç duymayacak kadar güçlenen mülkiyet hakları ve evlilik bağının kutsallığı gibi kavramları teşvik ederek hırs ve tutkuya hizmet ederken, bir yandan da uygarlığa hizmet ediyordu. Çünkü gelişmiş toplumlarda dahi, salt duygu olarak kaldıkları ve bir deneyimin sonucu olmadıklan sürece ahlaki duyguların güçlerini büyük ölçüde ilk baştaki tabu sisteminden aldıklarına inanmakla hata yapmış olmayız. Dolayısıyla, yasa ve ahlakın altın kuralları tabuya dayanırken, bunlara esas oluşturan kök de yavaş yavaş modem toplumun hâlâ beslemekten hoşlandığı içi boş popüler batıl inanç kabuklarına dönüşür."

1        R. Percival, Account ofthe Island of Ceylon (Londra, 1803), s. 198.

2        C. F. Ph. V. Martius, Zur Ethnographie Amerikas, zumal Brasiliens (Leipsic, 1867), s. 86.

[28]     David Livingstone, Missionary Travels Researches in South Africa (Londra, 1857), s. 285.

[29]      A. C. Hollis, The Nandi, their Language and Folk-lore (Oxford, 1909), s. 36, 37.

[30]      Proyart, "History of Loango, Kakongo, and other Kingdoms in Africa" Voyages and Travels (ed. Pinkerton), xvi. 595.

[31]      Rahip J. Leighton Wilson, VVestern Africa (Londra, 1856), s. 275 vd.

[32]      Thomas VVinterbottom, An Account of the Native Africans in the Neghbourhood of Sierre Leone (Londra, 1803), s. 261 vd.

[33]      Bryan Edvvards, History, Civil and Commercial, of the British West Indies,

[34]     Baskı (Londra, 1819), ii. 107-111.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe