Barış Nerede?

Krishnamurti


Gerçek kelimesi önceden yapılmış ve hatırlanan bir şeyi ifade eder. Hatırlanmış olan gerçek değildir, geçmişte yapılmış olan gerçektir, şu an olmakta olan da gerçektir. Gelecek, gerçek olmayandır; bir umut, bir fikir, bir kavramdır. Aslında gerçek, olmakta olan ve olmuş olandır. Birlikte yalnızca gerçeklerle ilgileneceğiz, ne kadar felsefi ya da ilginç olursa olsunlar, kavramlarla, fikirlerle, spekülasyonlarla ilgilenmeyeceğiz. Ne olduğumuz gerçeğini, etrafımızda, dünyada neler olduğu gerçeğini ve çoğumuzun kendimizle ilgili olduğumuz gerçeğini değerlendireceğiz.

Barış içinde yaşamak tamamıyla mümkün müdür? Dünyada barış yoktur. Karmaşa, düzensizlik, büyük tehlikeler, terör ve savaş tehditleri vardır. Tüm bunlar gerçeklerdir. Hayatlarımızın her gününü tam bir kargaşa içinde, insanların yapmak zorunda oldukları işler ve yüzleşmek zorunda olduğumuz sorunlarla yaşıyoruz. Politikacılar barıştan bahsediyorlar, Katolik kilisesi hiyerarşisi barıştan bahsediyor, Hindular, Budistler ve Müslümanlar da barıştan bahsediyor, fakat aslında barış yok. Büyümek, gelişmek, anlamak, etrafımıza bakmak için zaman bulmak, kendimizi keşfetmek ve içimizde ne bulabileceğimizi görmek için barış içinde olmalıyız. Barış, bir şeyden özgürleşmek; iki savaşın, iki kavganın, iki sorunun arasında kalma durumundan özgürleşmek değildir. Bir tür fiziksel rahatlama algısı da barış değildir. Barış çok daha temel bir şeydir; kişinin sahip olduğu ya da sahip olduğunu düşündüğü yüzeysel özgürlükten çok daha derindir.

Hem içsel ve psikolojik olarak hem de dışsal olarak barış içinde yaşamak mümkün müdür? Barış istiyor olabilir ve barışın gerekliliğini görüyor olabiliriz fakat barışçıl bir hayat yaşamıyoruz. Dünya savaşa hazırlanıyor. İdeolojiler birbirleriyle tartışıyorlar; insanlığı değil, güçlerinin ne kadar yayılabileceğini düşünüyorlar. Dolayısıyla barışı politikacılardan ve hükümetlerden bekleyemeyiz. Bu bir gerçektir. Dinler savaşların ortaya çıkmasına yardım etmiştir. İşkenceler yapmış, mahkûm etmiş, aforoz etmiş, yakmışlardır ve hemen ardından barıştan bahsetmeye başlamışlardır. Muhtemelen yalnızca eski Budistler ve Hindular 'Öldürmeyin' hükmünü kabul etmişlerdi; fakat onlar da öldürüyorlar. Kitaplar üzerine kurulu olan bu dinler bağnaz ve tutucu hale geliyorlar.

Öyleyse kişi barışı nerde bulur? Çünkü barış olmadan biz hayvanlar gibiyiz, birbirimizi yok ediyoruz. Yeryüzünü, okyanusları, havayı yok ediyoruz. Barışı arayan bu grupların hiçbiri insanlığa, size ya da bana barış vermemiştir. Öyleyse onu nerde buluruz? Bu temel gereklilik olmazsa hayata dair daha önemli olan şeyleri anlamamız pek mümkün değildir.

Bırakın insanlık olarak, hiçbir rehber, hiçbir liderlik, hiçbir rahip, hiçbir psikolog olmaksızın, kendimiz bulmak adına bunun içine girelim. Nitekim hepsi başarısız olmuşlardır. Dünyada ve içimizde barışa sahip olabilir miyiz? Öncelikle, kendi içimizde barışa sahip olmamız mümkün müdür?

'Barış' sözcüğü oldukça karmaşıktır. Ruh halimize, zihinsel kavramlarımıza dayanarak, romantik açıdan ya da duygusal açıdan ona birçok anlam yükleyebiliriz. Farklı manalar yüklemeden, sözcüğü, onun önemini ve derinliğini kavrayabilir miyiz? Barış, sadece bir şeyden özgürleşme, zihinsel barış ya da fiziksel barış değildir. Barış tüm çatışmanın sona ermesidir. Bu, sadece kendi içimizdeki değil, aynı zamanda komşumuzla, dünyayla, çevremizle ve ekoloji ile aramızda olan gerçek barıştır. Derinlemesine kökleşmiş, sarsılmaz, yüzeysel veya geçici olmayan bir barışa, barışın zamansız derinliğine sahip olabilmek!

İnsan meditasyon yoluyla barışı aramıştır. Dünyanın her yerinde meditasyonun amaçlarından biri bu olmuştur. Ne var ki meditasyon barış arayışı değildir. Meditasyon çok daha farklı bir şeydir.

Öyleyse barış nedir ve biz psikolojik açıdan konuşursak, üzerine inşa edebileceğimiz bir temeli nasıl kurabiliriz? Eğer birlikte barışın ne olduğunu yeniden, hiçbir önyargıya, hiçbir taraflılığa, sonuca ya da kavrama sahip olmadan değerlendirebilirsek, o zaman onun içine girebiliriz; fakat eğer barış hakkında ya da barışın nasıl olması gerektiği konusunda fikirleriniz varsa, sorgulama o noktada biter. Her ne kadar tüm dünya fikirlerle yol alıyor olsa da, fikirlerin hiçbir değeri yoktur. Fikirler sınırlıdır. Sizin fikriniz, benim fikrim, totaliterlerin fikirleri, kilisenin fikirleri ya da hükümetlerin fikirleri, hepsi sınırlıdır. Sizin değer yargılarınız ve fikirlerinizin hepsi de sınırlıdır. Çoğu insanın yaptığı gibi sabahtan akşama kadar kendiniz hakkında düşünmeniz de sınırlıdır. Bir İsveçli olduğunuzu söylemeniz ya da sanki Tanrı’nın seçilmiş bir halkına aitmişsiniz gibi bir İngiliz olmanızdan gururlanmanız da sınırlıdır.

Dolayısıyla fikirler sınırlıdır. Kişi bunu net bir şekilde gördüğünde fikirlere ya da bu fikirlerin yarattığı değerlere tutunmayı bırakır, çünkü sizin bir diğerine karşı olan fikriniz barış getirmez. Dünyada olmakta olan budur; komünistler, sosyalistler, demokratlar, hangisi olursa olsun, bir ideoloji ötekine karşıdır. Lütfen şunu anlayın; eğer siz kendi fikrinize yapışıyorsanız, ben de kendi fikrime yapışıyorsam, hiçbir zaman buluşamayacağız. Fikirlerden ve değerlerden özgürleşmeliyiz. Böylece fikirlerimizi geri tutarak onları birbirimizi alt etmek ya da öldürmek için bir balta olarak kullanmayacağız. Fikirler sınırlı olduklarından kaçınılmaz olarak çatışma yaratmaktadırlar. Eğer siz sınırlı çıkarımlarınıza tutunuyorsanız ve bir diğeri de kendi sınırlı çıkarımlarına ve deneyimlerine tutunuyorsa, çatışmalar, savaşlar ve yıkım olmak zorundadır.

Eğer bunu çok net bir şekilde görebilirseniz, fikirler yüzeysel hale gelir ve tüm anlamlarını kaybederler. Fikirleri bırakın, sorgulama konusunda özgür olun ve sorgulama sırasında aktif olun. Sorgulama bizzat eylemdir; önce sorgulama sonra harekete geçme gibi bir şey yoktur, sorgulama sırasında eylem halindesinizdir.

Özgürlük olmak zorundadır; özgürlük barışın temelidir. Hep birlikte, teorik olarak değil, hakikaten barışa sahip olup olmadığımızı görebilmemiz için fikirlere ait tüm değerlerimizden özgür kalmalıyız. Bu çok ciddi bir gereksinimdir çünkü biz fikirlerden besleniriz. Tüm gazeteler, dergiler, kitaplar fikirler üzerine kuruludur. Birisi bir şey söyler, siz de buna katılırsınız ve o artık sizin de fikrinizdir. Başka biri bir kitap okur ve başka bir fikir oluşturur. Barışın hakiki manasını, derinliğini, güzelliğini ve niteliğini anlamak için tamamıyla önyargısız olmalıyız. Açıkça, ilk gereksinim budur. Barışa inanmanız, barışçıl bir yaşamı hayat amacınız haline getirmeniz, barışın ne olduğunu kitaplardan aramanız ya da diğerlerine sormanız değil, tüm varlığınızla barış içinde yaşayıp yaşayamayacağınız konusunda derinlemesine bir sorgulamaya girmenizdir.

Eylem algıdan bağımsız değildir. Bir şeyi doğru olarak gördüğünüzde, bu algı bir eylemdir. Önce algılayıp ya da anlayıp sonra eyleme geçmezsiniz; bu, zihinsel bir kavrama sahip olup sonra da bu kavramı eyleme koymaktır. Oysa görmek, dünyanın İngiliz, Alman, İsveç, Hindu, Budist gibi kabilelerin oluşturduğu bir kabilecilikle parçalanmış olduğunu görmek, eylemin kendisidir. Onların, uluslar olarak idolleştirilmiş kabileler olduğu ve bu kabileciliğin dünyada kargaşa ve savaş yarattığı gerçeğini görün. Her bir kabilenin kendi kültürüne ait düşüncesi diğer kültürlere karşıdır. Ne var ki kabilecilik kökendir, kültür değildir. Bunu gözlemleyebilmek, beyni kabilecilik şartlandırmasından özgürleştiren eylemdir. Düşünsel ya da teorik olarak değil, gerçekten, uluslar olarak idolleştirilmiş kabilelerin savaşın sebeplerinden biri olduğunu görürsünüz. Bu bir gerçektir. Savaşın ekonomi vb gibi diğer sebepleri de vardır, fakat bunlardan biri de kabileciliktir. Bunu gördüğünüzde ve algıladığınızda ve bu durumun barışı getirmediğini anladığınızda, bu algının kendisi bizzat beyni kabileciliğin şartlandırmasından özgürleştirir.

Dünya çapındaki mücadelenin etkenlerinden biri de dindir. Yüzlerce ya da binlerce yılın fikirlerine ve propagandasına dayanan bir şekilde, siz bir Katoliksiniz, ben bir Müslüman'ım; Hindu ve Budist fikirleri de binlerce yıllıktır. Tıpkı bir bilgisayar gibi programlandık. Bu programlama muhteşem bir mimariyi, muhteşem bir resim sanatım, muhteşem bir müziği getirmiştir fakat insanlığa barışa getirememiştir. Bu gerçeği gördüğünüzde, hiçbir dine mensup olmazsınız. Aym yerde yarım düzine kadar guru olduğunda, bu gurular sefalet, çelişki ve çatışma yaratırlar: 'Benim gurum sizinkinden daha iyidir; benim grubum sizinkinden daha kutsanmıştır; ben inisiye oldum, siz olmadınız.' Böyle sürüp giden bu saçmalıkları bilirsiniz. İşte tüm bunları bir gerçek olarak etrafınızda gördüğünüzde, hiçbir gruba, hiçbir guruya, hiçbir dine ya da hiçbir siyasal fikir yükümlülüğüne ait olmazsınız. Barış içinde yaşamanın bu ciddi ivedilik sürecinde tüm bunlardan özgürleşmeliyiz çünkü anlaşmazlığın ve bölünmenin sebepleri bunlardır. Hakikat sizin ya da benim değildir. O, hiçbir kiliseye, hiçbir gruba, hiçbir dine de ait değildir. Beynin bunu keşfedebilmesi için özgür olması gerekir. Barış, ancak yanılgıdan özgür olunduğunda var olabilir.

Bilirsiniz, birçoğumuz için şeylerle ilgili güçlü olmak çok zordur çünkü illüzyona ait, gerçek olmayan şeylere güven bağlamış durumdayız, bu nedenle onları serbest bırakmamız çok zordur. Bu bir irade koyma ya da bir karar alma meselesi değildir: 'Ben hiçbir şeye ait olmayacağım' da başka bir yanılgıdır. Kendimizi herhangi bir gruba, fikre ya da dini şarlatanlığa adamamızın sebebi onların bizim için bir güvenlik olduğunu düşünmemizdir. Tüm bunların hiçbirinde güvenlik yoktur, dolayısıyla barış da yoktur. Beyin güvende olmalıdır; fakat düşünceye sahip olan beyin, güveni aldatıcı olan şeylerde aramıştır.

Bundan özgürleşebilir misiniz? Barış içinde yaşamayı istemek, can atmak ve talep etmek için yeterince ciddi misiniz? Birbirimize, sadece ara sıra ya da kişinin yapacak hiçbir şeyi olmadığında ve televizyona esir olmuş haldeyken değil, tüm yaşamın varoluşu boyunca, tek bir çatışma, tek bir sorun bile olmaksızın yaşamanın mümkün olup olmadığını soruyoruz. Sorunlar yok değildir, sorunlar vardır. Ne var ki bu sorunlar çözülmemektedirler çünkü sorunları yaratanlar tizleriz.

Kişinin uzmanlar, profesyoneller ya da bilim adamlarından duymak yerine, kendi beyninin nasıl davrandığını kendisinin keşfetmesi önemlidir. Sahip olduğumuz tek araç, beyin ve onun sahip olduğu düşüncedir. Düşünceye sahip olan bu beyin ne dünyada ne de kendi içinde barışı yaratmıştır. Bu da yine bir gerçektir. Düşünce dediğimiz bu aracın artık dayanacak gücü kalmamıştır.

Öyleyse kişi nerde keşfeder? Keşfedebilmek için keşfedenin kim olduğu ve keşfedilenin ne olduğu konusunda çok net olmalıyız. Eğer barışın ne olduğunu keşfediyorsam, o halde keşfedilen şeyden ayrıyımdır, dolayısıyla da bölünme vardır. Sorgulamanın içinde bölünme varsa, çatışma olmak zorundadır. Bu zihinsel bir oyun değildir, daha ziyade barışın derinliğini, onun devasa önemini, ona ait alt kolları ve onun yayılımını bulup açığa çıkarma niyetidir. Ancak, en başından keşfedenin, keşfedilen olduğunu anlamakla bulunabilir. Keşfeden, keşfetmekte olduğu şeyden farklı değildir.

Şartlanmalarımız çok kuvvetli olduğundan, zihinsel ya da gerçekten olsun, bunu kabul etmek birçoğumuz için zordur. Bu bölünme çocukluktan itibaren vardır: gözlemci ve gözlemlenen, inceleyen ve incelenen, keşfetmekte olduğundan ayrı olduğunu düşünen araştırmacı. Bu bizim şartlanmamızdır. Bu böyledir. Bu bir gerçektir. Dolayısıyla daimi bir çatışma içinde yaşarız, çünkü Katolikler, Protestanlar, Budistler, Müslümanlar ya da Yahudiler arasında bölünme vardır. İçsel ya da dışsal olsun, nerde bölünme varsa, orada çatışma olmak zorundadır. Eğer çatışma içinde yaşamayı seviyorsanız bu sizin meselenizdir. Güzel vakit geçirmenizi dilerim; bunun zevkinin ve acısının tadını çıkarın. Fakat eğer nasıl barış içinde yaşanabileceğini keşfetmek istiyorsanız, şu temel gerçeği anlamalısınız ki keşfeden, kendi içinde keşfediyordur, kendisinin dışında bir şeyi keşfedemez. Keşfeden, kendi yapısını, kendi eylemlerini, kendi düşünce hareketlerini, kendi anılarını keşfetmektedir. Keşfeden bundan ibarettir.

Kendinizin hafızanın bir hareketi olduğunuzu şu ana kadar hiç gözlemleyip gözlemlemediğiniz bir merak konusudur. Hafıza, hatırlama yetisidir, zamana ait bir yetidir. Elli yıl önce ya da dün olmuş olabilecek bir olayın süresi vardır. Olay bitmiştir, bu olayı hatırlama yetisi ise hafızadır. Bizler de değişen, tepki gösteren sürekli olarak kendini şekillendiren bir hareket olan hafıza üzerine yaşarız. Biz buyuz. Gelişimin ise, tıpkı bir bilgisayarda olduğu gibi hafızaların yayılması, devamlılığı ve yükselişi olduğunu düşünürüz.

Hafıza, daha önceden olmuş olan şeylerin tekrardan hatırlanması yetisidir ve teknolojik ve fiziksel dünya için gereklidir. Zaman içerisinde bir hareket olduğumuzu keşfettiğimizi düşünürsek, ki bu hafızanın bir hareketidir, barış hatıralarda mı yatar? Kişi, barışın olağanüstü derinliğini ve güzelliğini gördüğü günleri, geceleri ya da sabahları hatırlayabilir. Bu algı, bu farkındalık anı geçmiştir ama kişi onu hatırlar. Hatırlamak gerçek değildir, dolayısıyla biz ölü olan, geçmiş olan, bitmiş hatıralarda yaşarız. Lütfen, bu sırtınızı döneceğiniz depresif ya da tuhaf bir şey değildir; sadece hafızanın bize ne yaptığını fark edin. Hafıza, benim varlığımın bir Hindu olduğuna ve onunla ilgili her türlü saçmalığa, kendi kültürümün diğer herhangi bir kültürden daha üstün olduğuna, üç bin yıllık ya da daha da eski oluşundan ötürü gururlanmaya programlanmış oluşumdur. Sizinki ise çok daha yakın bir kültürdür. Konuşmacının şartlandığı gibi eğer şartlanmışsa siz de şartlanırsınız. Şartlanma hafızadır, gerçek değildir. Ben ölü olan hatıralarıma yapışırım, siz de Hıristiyan, Hindu, Arap ya da İsveç vb olarak kendi hafızanıza yapışırsınız.

Hafızaya sahip olmamız gerekir. Hafızanız olmazsa hareket edemezsiniz. Araba kullanmak için hafızaya sahip olmanız gerekir. Eğer teknoloji dünyasındaysanız, hatıralarınız konusunda fevkalade yetkin olmalısınız, aksi takdirde işinizi kaybedersiniz. Ne var ki biz burada deneyimlerin, hoş ya da nahoş, zevkli ya da acılı olan psikolojik hatıralarından bahsediyoruz. Şartlanmanın etkenleri hatıralardır. Lütfen bu durumun gerçekliğini görün, benim bu gerçeğe dair olan açıklamamı değil. Bizim zorluklarımızdan biri de gerçekler yerine açıklamaları sevmemizdir. Gazetecilerin ve benzeri kişilerin, belirli hükümetlerin niçin şu veya bu şekilde davrandıklarına dair yaptıkları açıklamaları, ileri sürdükleri mantığı ve sebepleri kabul ederiz. Tanımlama gerçek değildir. Resim ne kadar güzel olursa olsun, bir dağ resmi dağ değildir. Bazıları olağanüstü derecede güzel olan müze resimlerinin hiçbiri yansıttıkları şey değildir. Tüm romantizmi, cinselliği vb hayal ederek, mükemmel ve tanınmış bir yazarın yazdığı bir romanı okursunuz, fakat o sizin yaşamınız değildir. Sizin yaşamınız buradadır. Öyleyse nasıl barış içinde yaşayacağınızı bulun, ama bir yöntem ya da sistem yoluyla değil.

Sorgulamada daha da derine gidersek: Hepimizin sahip olduğu çatışmanın sebebi nedir? Kökeni nedir? Meditasyona dair, ilişkilere dair veya siyasi ya da dini olsun, tüm sorunların kökeni nedir? Bu kelimenin kökteki anlamı size atılmış, fırlatılmış bir şeydir. Eğer 'sorun' olarak adlandırılan bu şeye hatıralarınızla tepki verirseniz, hatıralarınız bu soruna karşı bir cevap veremeyecektir, çünkü hatıralarınız diri değildir, ölüdür. Bunun önemini anlayın! Biz ölü şeylerle yaşıyoruz. Diyelim ki şöminenin rafında oğlumun, kardeşimin, teyzemin, amcamın ya da herhangi birinin resmi duruyor. O kişi ölmüştür ve artık yoktur. Hiçbir zaman geri gelemez; fiziksel olarak gitmiştir, yakılmış ya da gömülmüştür. Ama ben o resme, artık ortada olmayan bir şeyin sabit anısına sahibim. Bu yanıltıcı ve romantik olan hatırlatıcı ilişkiyi devam ettiririm. Dolayısıyla beynim hiçbir zaman net değildir. Her zaman hafızanın kapsamında işler. Büyük bir bereket hissi ile akan bir huzurla yaşamak için hafızadan başka bir şey olmayan geçmişten özgürleşmem gerekir. Bu, eve nasıl gideceğimin, bir dili nasıl konuşacağımın hafızasından özgürleşme değildir, hatıra olarak ölü şeylere tutunan beyinden özgürleşmektir.

Beynin görevi nedir? Nevrotik ya da benmerkezci olmadan, mantıklı bir şekilde kendi içinizde bunu sorgulayın. Eğer benmerkezci bir şekilde sorgularsanız, beyninizi benmerkezli olması için şartlamaya devam edersiniz. Öyleyse beynin görevi nedir? Ana görevlerinden birinin fiziksel dünyada yaşamak ve fiziksel dünyayı düzenlemek olduğu görülebilir. Ne var ki bizzat bu beyin dünyadaki karmaşayı yaratmıştır. Beynin faaliyeti kökendir ve düşüncenin başlangıcıdır; bizim düşünceyi etkin hale getirmemizi sağlayan araçtır. Beynin ana görevi budur. Bu görev, dünyada olağanüstü bir düzensizlik ve yıkım yaratmıştır. Sağlık, iletişim, tıp ve muhteşem cerrahi de aynı beyin tarafından yaratılmıştır. Hindistan'dan Kaliforniya ile iletişim kurmak yalnızca birkaç dakikayı alıyor. Tabi ki düşünce kadar hızlı değildir, fakat teknoloji muazzam bir hızla adeta dörtnala koşmaktadır. Gene aynı teknoloji, bilgisayar, atom bombası gibi araçlarla dünyada yıkıma sebep olmaktadır. İki büyük güç, neden büyük güçler olarak adlandırıldıklarını bilmiyorum, aslında iki aptal güç, yapılan en son bombalarla birbirlerini öldürmekten bahsediyorlar. Beynin yetilerinden biri olarak düşüncenin yaptığı budur. O muhteşem, görkemli katedralleri ve içindeki her şeyi yaratmış olan da düşüncedir. Bunlar Tanrı tarafından verilmiş ya da gizemli bir şekilde ortaya çıkarılmış şeyler değildir. Rahiplerin giyimleri ve aksesuarları, eski Mısırlıları taklit ederek vb. şekilde oluşmuş düşünce ürünü şeylerdir. Düşüncenin dünyada ne yaptığına bakın. Zaman içinde, bir çağdan diğerine sonsuz bir şekilde evrimleşmiş olan beynimiz tüm bunları yapmaktadır; biz yapmaktayız. Yaratmak ve yok etmek! Üstelik bu yaşam şeklini kabul ediyoruz. Neden bu karmaşık dünyada ve bu içsel karmaşa ile bu şekilde yaşadığımızı bulmak adına kendimizi hiç zorlamadık. Dışarıda, dünyada düzenin olabilmesi için bizim içimizde düzen olması gerektiğini hiç fark etmiyoruz. Etrafımızdaki dünya değil, kendi evimiz, öncelikle temizlenmesi gereken en önemli şeydir. Balinaları öldürmemek, doğayı korumak, hükümetlerin yeryüzünü yok etmesini engellemek için kurulmuş kurumlar gibi belli başlı bazı şeyler gereklidir, çünkü sadece daha fazla petrol peşinde olan bizler tüm bunlardan sorumluyuz!

Öyleyse beynin derindeki temel görevi nedir? Kendinize bu soruyu sorun. Bu soruyu, diğerlerinin ne dediğine, onların fikirlerine, varsayımlarına ve teorilerine bağlı olmadan sorarak, bu temel eylemi derinlemesine, çok derin bir şekilde sorgulamaya başlayın: ne yapmaktadır, beynin istediği nedir? Sadece hayatta kalmak mıdır? Yalnızca bu daimi çatışma, bölünme ve kavga içerisinde yaşamak mıdır? Kendi şartlanmalarıyla davranmak ve işlemek midir? Sürekli olarak herhangi bir yanılgı içerisinde yaşayıp bu nedenle de çoğu insanın olduğu gibi zaman zaman biraz sinirli, dengesiz olmak mıdır? Eğer bunlardan hiçbiri değilse, ki açıkça hiçbiri değildir, öyleyse beynin görevi nedir?

Lütfen, bu soruyu siz kendinize sorun. Beynin derindeki görevini ve beynin zihinden farklı ya da beyin ve zihnin aynı şey olup olmadığım gerçekten bulmak istiyor musunuz? Beyin tüm yönleriyle ve bütünüyle şartlanmamış bir haldeyse, zihin beyin üzerinde faaliyette bulunabilir. Kişi, teknolojik ya da fiziksel olarak geçimini sağlamak gibi fiziksel faaliyetlerinin nerede var olması gerektiği konusunda çok net olmak zorundadır. Bu en önemli faaliyetlerden biridir. Fakat eğer diğer bir faaliyet bununla çelişiyorsa, daimi bir dengesizlik olmak zorundadır.

Öncelikli olan, beynin koşullandırılmamış olup olamayacağını bulmaktır. İki ay önce New York'ta, koşullandırılmış olan beyin hücrelerinin genetik olarak değil fakat yaşam içinde, kendi içlerinde bir mutasyon gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceklerini tartışıyorduk. Günlük hayat içerisinde beyin hücrelerinde bir mutasyon gerçekleşebilir mi? Eğer gerçekleşemezse, sonsuza dek sahip olduğumuz bu şartlandırılmalar içerisinde, dolayısıyla da daimi çatışma içerisinde ve barışın olmadığı bir hayatı yaşamaya mahkûmuz demektir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe