Bağnazlığın Yüzleri

Tahsin Yücel


Sözlükler bağnazlığı "bir din ya da öğretiye tutkulu bağlılık" diye tanımlar. Kimileri, haklı olarak, tutkuya "kör" ve "coşkulu" nitelemelerini de ekler. Bu genel tanımlar göz önüne alınınca, Flaubert'in ünlü kahramanları Bouvard ile Pecuchet'nin bağnaz mı bağnaz ya da, isterseniz, fanatik mi fanatik sayılmaları gerektiği düşünülebilir. Öyle ya, özellikle başkent yaşamından bunalıp da ChavignoÜes'a gelmelerinden sonra, tarımdan kazıbilime, kimyadan tarihe, politikadan dine, her şeye öyle aşırı bir tutkuyla sarılır, her şeyi öyle bir coşkuyla tartışırlar ki bağnazlık sözcüğü bile tutumlarım tanımlamakta yetersiz kalır belki. Gene de, biraz yakından bakılınca, zaman zaman yüzde yüz karşıt bir görünüşe bürünse bile, nerdeyse tüm yaşamlarının sonuçta bağnazlığa karşı bir savaşım, daha da iyisi, bir bağnazlığı tanıma ve bağnazlıktan arınma serüveni olduğu söylenebilir.

Bir kez, daha taşraya yerleşmeyi tasarladıkları günlerde, halkı yobazdır diye Bretagne bölgesini defterden silmelerinin de gösterdiği gibi, yetişimleri ve dünya görüşleri gereği, en azından dinsel bağnazlığın karşısında yer alırlar. İkincisi, biz onları ne denli gülünç ve yeteneksiz, ne denli sığ ve budala bilirsek bilelim, Bouvard ile Pecuchet öncelikle söyleşim tutkunlarıdır: okuru güldürüp komşuyu şaşırtan ya da kızdıran o uzun araştırmalara her zaman birlikte girişmelerine karşın, olgulara yüzde yüz aynı biçimde bakmazlar hiçbir zaman, hele sonlara doğru, zaman zaman küsmelerle sonuçlanan, sert tartışmalara girer, ama sonunda tartışa tartışa anlaşarak bir başka etkinlik alanının düşünü kurmaya başlarlar. Üçüncüsü, sık sık alan değiştirmelerinin de gösterdiği gibi, tutkularının sürekli olmasına karşın, tutku nesneleri süreksizdir, karşılıklı dostluk duygulan bir yana, hiçbir zaman, hiçbir şeye bir daha bırakmamasıya bağlanmazlar. Dördüncüsü, sık sık alan değiştirmelerinin temel nedenlerinden biri de kuşku ve sorgulamadır: her ikisi de, nerdeyse "bağnazca", her şeyi usun süzgecinden geçirip sorgular, beride kalan, yani tutarlı bir açıklamaya bağlanamayan her şeye kuşkuyla bakarlar. Hiç kuşkusuz, "parçalanan derinlik" sözünü "Derinlik parçalanmaz!", "Göğün çağlayanları" sözünü "Göğün çağlayanları yoktur!" diye çürütmeye kalkacak kadar bön ve bilgisiz görünürler; hiç kuşkusuz, yaklaşımları uzman yaklaşımı değil, hevesli yaklaşımıdır. Bu nedenle, özellikle görüşlerinin çeliştiği evrelerde, kendi savlarım destekleyen yazarların çelişkilerinden pek de rahatsız olmazlar, her biri "kendi savım destekleyecek olanı" alır; örneğin fizyoloji araştırmalarına daldıkları dönemde, "yaşlara, cinslere, huylara ilişkin tüm beylik bilgiler son derece önemli" görünür gözlerine, ama, hangi alan söz konusu olursa olsun, sonuçta kuşku hep kendini gösterir ve her şeyin yerli yerine konulmasını, usa aykırı görünen her şeyin kapı dışarı edilmesini sağlar: Bouvard Walter Scott romanlarını "bit pazarı" diye niteleyerek bir daha açmamak üzere kapatır; Fourier'nin utopyasını "Bu beni aşıyor', diyerek elinin tersiyle iter; Pecuchet de ona katılmakta gecikmez.

Şu var ki, her konuya tutkuyla el atmalarına karşın, olgulara ve açıklamalara kuşkuyla bakma, el attıkları her şeyi sorgulayıp usun süzgecinden geçirme, üstelik öğrenmekten, anlayıp aydınlanmaktan öte bir amaç gütmeme alışkanlıklarının, zaman zaman "kör" ve "coşkulu" bir görüntüye bürünmekle birlikte, tutkularının bağnazlık sayılmasını önlediği doğruysa, bağnazlığın ancak ussallığın, söyleşimin, açıklığın yadsındığı, en azından belirleyici değerler olmaktan çıktığı yerlerde yeşerebildiğini kesinlemek gerekir. Öyledir de: Fransa'nın XVIII. yüzyıl düşünürlerinin bağnazlık terimini genellikle felsefe teriminin karşıtı olarak kullandıkları, Flaubert'in unutulmaz kafadarlarının da bir anlamda onları izledikleri bilinir.

Hiç kuşkusuz, bu yüzyılın felsefeye verdiği özel anlam çerçevesinde bile, Bouvard ile Pecuchet'ye "filozof" demek gülünç olur: bilgi boşlukları, bönlükleri, beceriksizlikleri ve tepkileriyle, böyle bir koşulun çok uzağına düşerler. Gene de, gördüğümüz gibi, bağnazlıkla bağdaşmayan, hatta bağnazlık tanımına yüzde yüz ters düşen üç değer: kuşku, us, söyleşim her ikisinin de dönüp dolaşıp geldiği, üstelik küçümsenmeyecek bir oranda yararlandığı değerlerdir. Ne olursa olsun, Bouvard ile Pecuchet'nin uslanmaz kafadarları çeşitli bağnazlıkların karşısına hep bu değerlerle çıkar, filozofların en birikimli ve en yılmaz bağnazlık düşmanı bile bir yerde dururken,1 onlar hiçbir zaman durmak bilmez, savaşımı hep sürdürürler. Üstelik, en çok belirdiği, en kolay serpildiği ve en zor kovulduğu yerlerde: din ve politika alanlarında sıkıştırırlar onu. Böylece, pek adını anmasalar bile, bağnazlığın nerdeyse tüm özelliklerini bir bir ortaya çıkarır, bu arada, ister düşüngü, ister din, ister yer, ister gök söz konusu olsun, onun her zaman bir "inanç" sorunu olduğunu gösterirler.

Ancak, Galilei'nin ya da Descartes'ın2 yöntemli gözlem ya da uslamlamadan kaynaklanan ve kesinlik anlamına gelen inanç söz konusu değildir burada, Pascal'ın "hesapçı" inancı bile söz konusu değildir, her türlü soruyu, her türlü uslamlamayı dışarıda bırakan, ancak kesin bir boyun eğişle sürebilen bir inanç söz konusudur. Bu inancın savunmasını da genellikle Chavignolles papazı Jeufroy üstlenir. Anlatının sonlarına doğru, Pecuchet'nin Chateaubriand gibi ayinlerin güzelliğinden etkilenerek dine yöneldiği dönemde, kendisine sorulan değişik sorulan yanıtlarken, dolaylı bir biçimde, inanan düşünceye (dolayısıyla usa) gereksinimi bulunmadığını, daha da önemlisi, düşüncenin inanç için ölümcül olduğunu kanıtlamaya çalışır görünür. Pecuchet'yle Bouvard gerçek inanca ulaşmak için ne yapmak gerektiğini sordukları zaman, "Önce uygulayın", der onlara. İnanmaya dünden hazır görünen Pecuchet biraz kafası karışıp da 'Ten lanetlenmiş olduğuna göre, nasıl oluyor da bizi varetme iyiliğinden dolayı Tanrı'ya teşekkür etmemiz gerekiyor?" ya da "Tanrısal iyiliğe erişmenin göstergesi nerededir?" türünden sorular sorunca, rahip Jeufroy "Fazla üzmeyin kendinizi. Her şeyin derinine inmeye çalışmak tehlikeli bir eğimde koşmaktır", diyerek soru sormayı, dolayısıyla söyleşimi yasaklar bir anlamda. Bouvard kendisini Hıristiyanların ünlü üçlem kavramı konusunda açmaza düşürünce de sözlerini "küfür" olarak niteler, arkasından "anlamadan tapmayı" öğütler. Anlaşılması zor olanı "Gizlem!" diye nitelemek de onun için açıklamadan kaçmanın, daha da iyisi, anlaşılmazı yüceltmenin bir başka yoludur: bizimkiler, tüm arayışlarında olduğu gibi, anlamadıklarına inanmayı yadsırken, rahip Jeufroy, saymaca bir tutumla, anlayamadığımıza anlayamadığımız için inanmamızı ister bizden, dolayısıyla usu, dolayısıyla ölçüyü aradan çıkarmamızı önerir. Bu kadarla kalsa gene iyi: evrende anlayamadığımız yalnızca hristiyanlığın öncülleri değildir, rahip Jeufroy da bizden anlayamadığımız her şeye inanmamızı istemez, tam tersine, gene bizden anlamadan inanmamızı isteyen, ama Hıristiyanlık dışında kalan tüm dinleri, edimleri, tüm insanları horgörüyle yadsır, bizden de onları yadsımamızı, onlardan sakınmamızı isteyerek saymacaya bir saymaca daha ekler. Böylece, Bouvard ile Pecuchet'den göründüğü biçimiyle, bağnazlık yalnızca belli bir öğretiye, belli bir dine tutkuyla bağlanmak biçiminde değil, aynı zamanda kendi dışında kalan tüm öğretileri, tüm dinleri, tüm düşüngüleri geçersiz, hatta yok saymak, en azından, gerçeği şöyle ya da böyle, şu ya da bu yanından indirgemek biçiminde tanımlanır.

 

1        Voltaire bile, Felsefe sözlüğü’nde, "İnsanlara uymaktansa, Tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?" diye sorar.

2        Bizimkiler Descartes'a bile karşı çıkarlar: Bouvard "Senin Descartes saçmalıyor!" diye haykırır.

 

Gerçekten de, giriştikleri uzun tartışmalar boyunca, iki kafadar kendisini sıkıştırdıkça, rahip Jeufroy saltık bağnazlığın ilginç örneklerini verir bize. Örneğin, Bouvard Spinoza'yı okuyup okumadığını sorup da "Tanrı korusun!" yanıtını aldıktan sonra, "Ama, mösyö, bilim..." diyecek olur, aldığı yanıt düşünen insanın tüylerini ürpertecek kadar kesin ve bağnazcadır: "Mösyö, Hıristiyan olunmadan bilgin olunmaz!" Pecuchet Katolikler dışında, örneğin Protestanlar arasında da din kurbanları bulunduğunu anlatmaya çalışır, adlarının da belli olduğunu söyler, rahip Jeufroy'nın yanıtı gene kesindir: "Gene de bunlara din kurbanı denilemez: Kilise'nin dışında din kurbanı yoktur!" Bouvard insanlık tarihinde, Hıristiyanlıkta olduğu gibi başka dinlerde de tansıklardan sözedildiğini, onların da kendi tansıklarını Hıristiyanlığınkilere benzer gerekçelere dayandırdıklarım söyler, rahip Jeufroy aynı yanıtı verir gene: "Bunlar sahteydi, sahte! Kilise'nin dışında mucize yoktur!" Gene Bouvard namusluluğun bir Hıristiyan ayrıcalığı olmadığını, kimi toplumlarda geçerli olan çokeşliliğin de namuslu olmayı engellemediğini ileri sürer, rahip Jeufroy buna da kesinlikle karşı çıkar: "Asla! Namuslu olmak borcunu yerine getirmektir. Bizler Tanrı'ya saygı borçluyuz. Öyleyse Hıristiyan olmayan namuslu olamaz!"

Görüldüğü gibi, Tanrı, inanç, bilim, düşünce, özveri, namus, her şey, her şey tekelleştirilir rahip Jeufroy'nın düşünce evreninde, her şey Hıristiyanlığa indirgenir; Hıristiyan inancına, Hıristiyan inanana bile değil, katolik inancına bağlanmayan her şey, herkes yadsınır, insanlığın dışına atılır. Bu arada, bağnazlığın yeni bir tanımı daha belirir önümüzde: başkasını yok saymak. Ama başkasını, yani kendisinden farklı olanı yok saymak, onu bilmezlikten ya da görmezlikten gelmek değil, düşünsel düzlemden kılgısal düzleme geçerek kendine benzemeye, kendi değerlerini olduğu gibi benimsemeye zorlamak, direnmesi durumunda da ezmek, yoketmektir. Rahip Jeufroy böylece tüm yoksulluğuna karşın başını dik tutarak kiliseye gitmeye yanaşmayan öğretmen Petit'ye öyle bir baskı uygular ki sonunda kendi kendisinin tersine dönüştürür onu. Hep kendi görüşlerinde dayatmaları yetmiyormuş gibi bir de Hıristiyan inançlarına dil uzatan Bouvard ile Pecuchet'yi de büyük ölçüde çevreden yalıtlar sonunda.

Bu edimler, gene Bouvard ile Picuchet'de belirdiği biçimiyle, bağnazlığın bir başka yüzüne, çeşitliliği ve bireyselliği indirgeme özelliğine getirir bizi. Ama, bu başka yüz tanıdığımız bir yüzdür: inanmışlara gereksinimi olan siyasal girişimler, örneğin Hitlercilik ya da ülkemizdeki benzerleri, soru sormayan, olguların derinine inme gereksinimini duymayan, tam tersine, giyiminden kafasının içine, yürüyüşünden sözcüklerine dek her şeyleriyle birbirinin aynı olan yandaşlar istediği, yani gittikçe daha saltık bir tekbiçimliliğe yöneldiği gibi, dinsel bağnazlık da aynı biçimde davranıp aynı biçimde düşünen boyun eğmiş dindarlar ister hep, tekbiçimliliğe yönelir. İki bağnazlık arasındaki koşutluğu anlamak da zor değildir: dinsel bağnazlık dinin "insansal hiçbir varolma nedeni" bulunmasın isteyerek her şeyi doğaüstüne, kutsal gizeme bağlar; siyasal bağnazlık kendi kutsal niteliğini kutsal soy, kutsal yurt, kutsal önder kavramları üzerine oturtur; bunca kutsal arasında, kişi küçüldükçe küçülür ve bireysellik terimlerde bir çelişki olarak belirir.

Ne var ki, en azından ilk bakışta, siyasal bağnazlık da, dinsel bağnazlık da, ekonomik bağnazlık da yüzde yüz köktenci, yüzde yüz uzlaşmaz görünmez. Bouvard ile Pecuchet'de, özellikle 1848 devrimini izleyen günlerde, sık sık saptarız bunu. Kilise öteden beri krallığın yanındadır, Jeufroy da geleneği bozacak papazlardan değildir; gene de, devrimin hemen ertesinde, Chavignolles bucağında yapılan kutlama töreninde, güzel bir konuşma yaparak cumhuriyeti över, törenin bir parçasını oluşturan "özgürlük ağacı" dikme edimine göndermede bulunarak "halk ağacı"nın "hak ağaa" olduğunu söyler. Kont de Faverges soylu kökeni nedeniyle hem kral, hem de din yanlısıdır, ama özgürlük ağacı törenine katılmakta hiçbir sakınca görmez, arkasından seçimlere girip Yasama Meclisi'ne giderek devrimin tüm değerlerini üstlenir görünür, kısa bir süre sonra da aynı rahatlıkla diktatörlük yönetimiyle uzlaşır. Belediye başkanı Foureau tam anlamıyla bir anamalcılık bağnazıdır; bu nedenle, o da kendi alanında, rahip Jeufroy'nın indirgemeciliğini son sınırlarına dek götürür: tecimi zorlaştıran her yönetim kötüdür onun için, tecim dışında hiçbir şey ilgiye değmez. Örneğin cumhuriyet yönetiminin köleliği kaldıracağı söylenince, "Kölelikten bana ne?" deyip çıkar işin içinden; politikacılar için ölüm cezasının kaldırılmasına iyi gözle bakmaz, "Evet ya! her şeyi kaldırmak istiyorlar!" diye alay eder tasarıyla. "Ama işin nereye varacağını kim bilebilir? Kiracılar şimdiden azıtmaya başladı!" Dayandığı tek değer, tek aşkınlık iyelik ve tedm olduğuna göre, ne kralcılığa fazla saygı duyar, ne Kilise'ye, onun için en iyi yönetim bağlandığı değeri koruyacak, bucağının yollarından geçmeyi bile izne bağlayacak bir demir bilektir, "Namuslu adamın özgürlüğe gereksinimi yoktur!" diye kesip atar. Ama o da cumhuriyet yönetimiyle uzlaşmaktan geri durmaz.

Neyi gösterir bu? Bağnazlık, daha başlangıçta belirttiğimiz gibi, bir inanca ya da düşüngüye tutkuyla bağlanma biçiminde tanımlandığına göre, kahramanlarımızın gerçekte bağnaz olmadıklarını mı? Sorunu bu olmadığından, Flaubert herhangi bir yanıt getirmez bu konuda, ama, Bouvard ile Pecuchet'de, en azından kimi kişiler için, bağnazlık her zaman bir inanç ya da düşünceye "kör" ve "coşkulu" bir bağlılık olarak kalmaz; daha açık bir deyişle, bu kör ve coşkulu bağlılık korunma içgüdüsünü de, küçük çıkar hesaplarına da önlemez.3 Böylece, Chavignolles bucağında 48 devriminden en çok yararlanan kişi kralcı ve soylu M. de Faverges olur: Yasama Meclisi'ne gönderilmesi yetmemiş gibi, işsizlere iş sağlama gerekçesiyle, şatosunun yolu yapılır, ama, ilk fırsatta, "Tanrısal hak, bundan başka bir şey yok!" diyerek gücü tekelleştirip aşkınlaştırmaktan, 1789'u "korkunç" diye niteleyerek "Önce Tanrı'ya karşı çıkılır; sonra hükümet tartışılır; arkasından özgürlük gelir!" türünden uyarılarda bulunmaktan çekinmez; devrim töreninde "halk ağacı" nın "hak ağacı" olduğunu söylemiş olan rahip Jeufroy "iyice yıpranması için Cumhuriyet'e zaman bırakmak" gerektiğini belirtir; sonra, yavaş yavaş, "tutucular Robespierre gibi konuşmaya başlar". Kısacası, örneklerini kendi ülkemizde de açık bir biçimde gördüğümüz gibi, bağnazlık dini de, monarşiyi de cumhuriyet içinde, cumhuriyetle besler, gönüllülerini çoğalttıkça çoğaltır,4 krallığa ulaşamasa da III. Napoleon'un diktatörlüğüne ulaşır. Foureau, "Yattı bizim demokratlar!" diyerek uzlaşmaz kafadarları alaya alır. Rahip Jeufroy, "Önce Tanrı'ya, sonra Louis Bonaparte'a şükredelim", diyerek sonucu kutsar. Bağnazlığın bir yüzü daha belirir böylece: içinden pazarlıklı uzlaşmacılığı.

Ama uzlaşmacılık gibi açık tutum sapmaları bağnazlığın bir yaşamın tüm edimlerini kapsayan bir tutku olmadığını sezdirir bize. Bir de, büyük bir olasılıkla, tutku ve tutku nesnesiyle bağıntısının her bağnazda aynı olmadığını. Voltaire, bağnazlığın en büyük düşmanı, "Bağnazları yönlendirenler, hançeri ellerine verenler genellikle düzenbazlardır", dediğine göre, belki de "yönlendirenler"le "yönlendirilenler"! birbirinden ayırmamız, kişileri şu ya da bu biçimde bağnazlığa yöneltenlerin ille de düzenbaz olmaları gerekmese bile, aşıladıkları tutkulara kendilerinin de tutsak olmaları gerekmediğini söylememiz gerekir: M. de Faverges ne din tutkunudur, ne UI. Napoleon hayranı, ama, çıkarı gerektirdiği sürece, insanlara bu tutkuları aşılamaktan çekinmez. Öyle anlaşılır ki, bağnazlık ödünlerle, daha da iyisi, günümüzün moda deyimiyle, "tahkiye"yle birlikte sürdürülen bir koşuldur.

 

3        Susurluk olayı bir türlü aydınlatılamadı, ama karanlık eylemlerinden dolayı Türkiye'nin kendileriyle gurur duyduğu söylenen kahramanların genellikle vatan-millet kaygısını kişisel çıkarlarının yedeğine aldıklarını açıkça ortaya koydu.

4        Bucağın ödün vermez devrimcileri öğretmen Petit'yle işçi Gorju bile sonunda papazla kontun yeninde, daha doğrusu, ardında yer alır.

 

Öte yandan, gerek Voltaire'in nerdeyse koca bir yüzyılı kapsayan görkemli savaşı, gerek Flaubert'in ünlü kahramanlarının çabaları, bağnazlığın nesnesi ya da ereği konusunda da ışık tutar bize: dünyanın güneş çevresinde döndüğü gerçeği hiç kimseyi, hatta Galilei'yi bile bağnazlığa yöneltmemiştir; bir başka deyişle, ussalın bağnazlığı olmaz; oysa bağnazlık, ister dinsel olsun, ister siyasal, hemen her zaman bir giz, bir gizem, usa yüzde yüzde yüz ters düşmese de usla açıklanamayan bir şeyler içerir. Belki gücü de, zayıflığı da bu gizemli, bu eksik yanından kaynaklanır. Tanımlarında ve betimlerinde fazla yer almayan, ama Bouvard ile Pecuchet'de, bu arada günümüz Türkiye'sinde kolaylıkla gözlemlenebilen bir yanı: erk aşkı da bununla, bu eksik yanıyla açıklanabilir belki, çözümsüz eksikliğini ödünlemek için erke yöneldiği söylenebilir.

Hiç kuşkusuz, bağnazlığın kaynağında bulunan her düşüngünün bir erk amacı içerdiğini söylemek aşırı bir genellemecilik gibi görülebilir, ama, politikadan dine, dinden spora, belli başlı bağnazlıkların nesnelerini, nerdeyse doğaları gereği, hep en yukarıya, en çoğa, en genişe taşımaya yöneldikleri, amaçlarını gerçekleştirmek, hatta gerçekleşmiş göstermek için her yolu denedikleri de bilinir. Bu amaçla, doğasına yüzde yüz ters düşer gibi görünen uzlaşmacı yanını bir kez daha gösterir: dinin, kralcılığın ve anamalcılığın diktatörlükle kolayca uzlaşmalarının da kanıtladığı gibi, özdeşi olmasa da kendisine en yakın ya da en az karşıt olana yanaşarak yavaş yavaş onu kendine benzetmeye ya da, en azından, onun gücünün gölgesinde varlığını sürdürmeye çalışır. Ayrıca, görünüşte çelişkin bir biçimde, indirgemeceliği bir tümcüllük tutkusuyla birleştirip tüm kitleyi, tüm ulusu kendisiyle özdeşleştirerek tüm erki elinde tutar görünür, hepimiz adına konuşur. Kont de Faverges de "İstiyoruz, yapacağız, inanıyoruz!" diye konuşarak, en azından görünüşte ve daha niceleri gibi, varsayımsal bir yandaşlar topluluğunun, daha da iyisi, tüm kitlenin sözcüsü konumuna yükselir. Böylece, gücün başkentten bucağa doğru inen basamaklarında, herkes herkesin sözcüsü durumuna geldikten sonra, "meclisin gevezeliğine son verilmesi" ve III. Napoleon'un diktatörlüğünün seçimle onaylanması işten bile değildir.

İnanmak zor, ama bu toz duman içinde nerdeyse yalnızca bizim iki kafadar yitirmez bilincini, Pecuchet, "Kenterler azgın, işçiler kıskanç, papazlar aşağılık olduğuna, halk da burnu yemlikten çıkmamak koşuluyla tüm zorbaları bağrına bastığına göre, Napoleon çok iyi etti! Süngüleşin, ayaklarının altında çiğnesin, sürü sürü gebertsin! Doğruluk düşmanlığına, korkaklığına, laçkalığına, körlüğüne az bile!" der; Bouvard, "Politika tam bir pislik!" diye söylenir. Ama, Bouvard ile Pecuchet'nin bize sezdirdiği kadarıyla, özellikle dinsel ve siyasal yetke bağnazlığı XIX. yüzyıl Fransa'sının sıradan taşralılarına ya da sıradan önderlerine özgü bir şey değildir yalnızca. Büyük devrimin esin kaynağı Rousseau bile, ünlü Toplumsal sözleşme'sinde, birinci sınıf yurttaşların rahat mı rahat, özgür mü özgür bir biçimde politikayla uğraşabilmeleri için köleliğe izin vermiş, bununla da yetinmeyerek devletin halka zorla da olsa bir din benimsetmesini, direnenleri ölümle cezalandırmasını öğütleyebilmiştir. Bouvard da, Pecuchet de "Nasıl! demokrasinin babası bu muymuş!" diye haykırır. Haksız olduklarını kim söyleyebilir? Bu düşünce belki de kendi kendinin bilincinde olmayan bir ırkçılığın belirtisi değil midir, "beyaz adam"a bir saygı sunuş değil midir? Herhalde. Ancak, ötekiler de "baba"dan çok farklı değildir: Saint-Simon toplumun tepesine hem papa, hem imparator olan Baha'yı oturtur; Fourier, Proudhon, Louis Blanc hep birbirinden ağır tekeller, birbirinden sert baskı aygıtları getirirler. Bouvard sonunda "Bu senin sosyalistlerin hep zorbalık istiyor!", diye homurdanır, Pecuchet de ona katılmakta gecikmez.

Böylece, tartışma götürmez biçimde, bağnazlığın en çarpıcı yüzlerinden biri daha çıkar ortaya: sınır tanımaz zorbalığı.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe