Aydınlanmanın Toplumsal Portresi

Ahmet Çiğdem


Aydınlanmanın toplumsal tarihi, bir bakıma onyedinci yüzyılın sonundan, onsekizinci yüzyılın sonuna kadar olan bir zaman diliminin toplumsal tarihi demektir ve bu zaman diliminde 1789 Fransız Devrimi'ne kadar manidar, özellikle ekonomik ve onyedinci yüzyılda kurumsallaşmış bulunan ancien regime’ın yerinden oynatılmasına yol açacak bir dönüşüm vuku bulmamıştır, İngiliz Devrimi, ütopyanizm ve liberalizm ekseninde daha çok varolanı sürdürmeye yönelik bir hareketti ve zaten "devrim" olarak eksik ve sınırlı bir devrimdi. İngiltere'de dahil olmak üzere Kıta Avrupası'nın bütününde korporasyonlar esasında örgütlenmiş, hiyerarşik bir toplumsal yapıda geleneğin ve çoğu metafizik ya da dini kutsal ve ritüelin insan hayatının bütün toplumsal görünümlerine karşılık verme esasında işlevselleşen bir kurumsal mekanizma, siyasal olarak bireylerin ancak çeşitli '"tabakalara" (estates) dahil oluşu ya da olmayışı esasında tanınan haklar ve sahip olunan öncelik ve ayrıcalıklar, köylü topluluğunun ya da kentsel loncanın belirlediği bir mesleki tabakalaşma ve aristokrasi ile kilise ikilisinin kullandığı siyasal ve kamusal otoriteyle belirlenen bir toplumsal yapının varlığı sözkonusuydu.

Voltaire ve Montesquieu'nün hayran kaldığı İngiltere modeli, monarşi, aristokrasi ve demokrasinin dengeli bir karışımıyla, ticaret, hoşgörü ve hürriyetin kurumsallaşmasına dayalıydı ve bu modelin bütün Avrupa'da hükümran olması, Fransız Aydınlanmasının politik hedefleri arasındaydı. Ancak korporasyonlara dayalı bu toplumsal harita, yerine getirdiği işlevler ne kadar "belirlenmiş" olursa olsun, yine de korporasyonların çeşitli öğeler nedeniyle giderek işlevsel bir farklılaşmaya uğraması dolayısıyla onsekizinci yüzyılın başından itibaren dağılmaya yüz tuttu. Bu dağılmanın gerçek sonuçlan yüzyılın ortasından itibaren ortaya çıkacaktı. Şehirli tüccar tabakası, soylu toprak sahipleri, dini aristokrasi, kırsal manifaktürden, kültürel gerilimlere kadar uzanan geniş bir toplumsal gerilimler alanında çatışmalara ve kimi zaman da uzlaşmalara gitmekteydi. Önemli bir çatışma alanı da merkezi otorite ve yerel topluluklarda somutlaşan güç odaklan arasında yer almaktaydı. Kırlardan kentlere yayılan göç dalgalarıyla birlikte, yerel korporasyonlardan önemli sayıda insanlar daha merkezi korporasyonlara katılmak ve böylece iktisadi konumlarını daha genel bir sürece bağlamak amacıyla kentlere akmaktaydılar. Bu insanlar eski düzenin değişmesini sağlamak amacındaki resmi görevlilerin, ticaret erbabının ve okumuşların (ve de okuma-yazma işine mesleki bir anlam atfedenlerin) işlerini kolaylaştırmaktaydılar.

Bu yüzyıldaki nüfus artışının hızlandırıcı etkeni olarak endüstri ve ticaret alanındaki kapitalizasyonu göstermek mümkündür. Ancak nüfus artışı özellikle endüstri yoğun yerleşme bölgelerinde önemli ölçüde bir emek arzı yükselişi sağlamakla birlikte, endüstriyel ve ticari hayatın sadece yerel iktisadi katmanların belirlediği ihtiyaçlara göre yapılabildiği kırsal bölgelerde aşırı yoksullaşmaya yol açıyordu. Başat ekonomik bir form olarak ticaret, daha çok deniz ve denizaşırı ticaret İngiliz ve Fransızların denetimi atında Avrupa'nın geri kalan milletlerine yönelik olarak örgütleniyordu. İngiliz ve Fransız ticari başarısı, bu ülkelerin toplumsal yapılarından ve geçmişlerinden kaynaklanmaktaydı açık bir deyişle bu basan sanayi ve ticari burjuvazilerinin konumlarının gelişmişlik düzeyiyle. Zira başarılı sayılabilecek bir kolonizasyon politikası uygulama imkanı bulan İspanya ve Hollanda, değişen şartlar içerisinde örneğin Amsterdam milletlerarası bir finans merkezi olma konumunu sürdürmekle birlikte güçlerini yitirme durumuyla karşı karşıya kalacaklardı. İngiltere ve Fransa yeterli kolonyel bir temelle, Avrupa'ya hammadde aktarımını sağlıyor, ancak İngiltere'de burjuvazi bu artık değeri örgütlü bir şekilde kullanabilme "becerisine" sahipken, Fransa'da toplumun değişik kesimleri, iktisadi hayatın gerilimlerin üstesinden gelebilecek bir elastikiyet gösteremiyorlardı. Bu nedenle Endüstriyel Devrimi'n bir olgu olarak İngiltere'de başlaması ve giderek Avrupa'ya yayılması şaşırtıcı değildir.

Bununla birlikte Avrupa Aydınlanmasının en önemli toplumsal temeli endüstriden kaynaklanmaktaydı. Emek gücü ve sermayenin makinalaşmayla birlikte üretim süreci içerisinde çoğaltılabilir ve tekrarlanabilir örüntüler olarak örgütlenmesi anlamında endüstrileşmenin, Batı medeniyeti ve kültürünün gelişim çizgisi üzerinde önemli bir durak olarak değerlendirilmesi yolundaki genel eğilime uyarak, hiç olmazsa onsekizinci yüzyılın kaderine hükmetmesi çerçevesinde büyük oranda teknolojik yenilik ve değişmeyle simgelenen bir endüstriyel projenin başat hale geldiğini belirtelim. İngiltere'de bile Endüstriyel Devrimin kamil hale gelmesi için onsekizinci yüzyılın sonuna kadar beklenecekti. Doğrudan sağın bilimlerin neticesi olmaktan çok pratik zanaatkarlığı kolaylaştıran ve giderek endüstriyel üretime sokularak büyük ölçekli hale getirilen buluşların önemli bir kısmı da onsekizinci yüzyılın ikinci yansında ve sonuna doğru gerçekleştirilmişti. İngiliz devletinin erken merkezileşmesi ve kırsal burjuvazinin ticari sistemi kurmadaki başarısıyla, ekonomik özgürlüğün yasal olarak güvence altına alınması, endüstriyel gelişmelerin arkaplanını teşkil eden önemli değişikliklerdi. Avrupa'nın geri kalan bölgelerinde özellikle Fransa ve Rusya'da makinalaşmaya bağlı zirai ve ticari değişiklikler, tekstil ve demir gibi değişik endüstriyel dallardaki yatırımlar İngiliz modelinden esinlenilerek gerçekleştirilmekteydi. Endüstriyel gelişmenin bütün Avrupa'daki genel eğilimi, bölgelerarası ve deniz aşırı ticaretten kaynaklanan çoğalan taleplere karşılık vermek, milli endüstrinin kırsal bölgelere yayılması, ayrı endüstri alanlarındaki geniş toprak birimlerinin büyümesi ve "sürecin genel karakterini değiştirmeksizin" teknik gelişmeleri endüstriyel sürece bölük pörçük de olsa uygulamaktı.6 Ancak bu genel eğilim Avrupa'nın değişik bölgelerinde farklı öğeler nedeniyle değişik biçimlerde ortaya çıkacaktır.

Bu ekonomik büyümenin toplumsal görünümleri için de geçerlidir: Büyümenin aracıları da Avrupa toplumları arasında farklılıklar arzetmekteydi. Katı materyallere olan çoğalan talebi karşılayan orta sınıf tüccarlar, pazar ürünlerini kırsal bölgelere götürme görevini de üstlenmişlerdi. Kendi çalışma alanlarında küçük ölçekli müteşebbis konumuna yükselen zanaatkarlar ve köylüler, bu bölgelerin toplumsal aracıları konumundaydılar. Soylu toprak sahibi tabakalar da geniş ölçekli endüstriyel müteşebbis konumuna yükseldiler. Burada İngiltere ve Fransa'yla örneğin Rusya arasında bir farka işaret etmek zorunluluğu var: İngiltere'de bu grup, orta sınıf olarak bilinen geniş bir toplumsal katmanın kendisini oluşturmaktayken, Fransa ve Rusya'da bir azınlık olarak kalmaktaydı. Böylelikle Fransa'da burjuvazi bir konum (statü) özlemi içerisindeydi oysa İngiltere'de ekonomik ve toplumsal iktidarı belirleme durumundaydı. Bu da Fransız burjuvazisinin jakobin karakterini oluşturan temel bir etkendi. Burjuvazinin bir sınıf olarak örgütlenmesi ve toplumsal ilişkilere damgasını vurmaya başlamasıyla, Fransa'nın toplumsal gerilimleri şiddet ve terörü de içermek üzere "bir makine olarak savaş" aracıyla, İngiltere'nin ise ehlileştiriştirici bir uzlaşma ritüeliyle aşmayı bir tür gelenek haline getirmesi olgusunun altında yatan tarihsel neden budur.

Dahili ticareti liberalleştirme teşebbüsleri de laissezfaire ideasının tabii bir uzantısıydı. Fizyokratlar*, özellikle de Francois Quesnay ve Robert Jacques Turgot (1727-1781) hükümet ve devlet tarafından ihlal edilemez tabii bir ekonomik düzenin varolduğuna inanmaktaydı. Fizyokratların veri olarak aldıkları iktisadi vasat, burjuvazinin sınıfsal konumunu pekiştirmek ve yerleşik kılmak için özlemini duydukları bir vasattı. Aydınlanmanın iktisadi düşüncesinin eşitlik temelinde gelişmediğinin bir kanıtını sunan fizyokratlar, arz ve taleple herkes için belirgin bir refahın yaratılacağına inanmaktaydılar. Fizyokratların düşüncesinde belirgin olan diğer hususlarsa ilerleme düşüncesi ve tabiatperestlik idi. İlerleme düşüncesine duydukları inanç, fizyokratların, tabii bilimlere güvenmelerinin bir sonucuydu, tabiatıysa toplumsal refahın ve eşitsizliklerin giderilmesinin bir kaynağı olarak görmekteydiler. Bu yüzyılda ekonominin kaderini belirleyen temel olgulardan bir tanesi de Avrupa'daki hükümetlerin toplumun bütününden savaş nedeniyle ve ülke güvenliği için elde edebildikleri kaynaklar toplamıydı. Fizyokratların, devlet müdahalesine yönelik talepleri, sonuçta bu kaynakların iktisadi vasatta kullanılmasına, politik olarak düşünülürse, burjuvazinin kazanımlarının elde tutulabilmesi isteğine yönelik taleplerdi.

Aydınlanmış Despotizm

"Aydınlanmış despotizm" kavramıyla Diderot tarafından 1760 gibi erken bir tarihte kullanılmıştı. Bu kavramla Prusya, Rusya, Fransa, ispanya ve Avusturya gibi Avrupa ülkelerindeki monarkların toplumsal düzeni geliştirmeye yönelik eylemleri anlatılmaktadır. Bu kavram, büyük Frederik'in Prusya'da, Çariçe Katerina'nın Rusya'da, Üçüncü Charles'ın İspanya'da, Maria Theresa ve oğlu İkinci Joseph'in Avusturya'da ve nihayet Onbeşinci Louis'inin Fransa'daki egemenlikleriyle somutlaşan bir dönemi özgülleştirmektedir. Bu dönemin belirleyici özelliği Aydınlanma felsefesinin ilkelerini paylaşan bir kültürel ve toplumsal politikaya yaslanmış olmalarıdır. Böylelikle kurumsal olarak kilise'ye, toplumsal tabaka olarak da ruhban sınıfına karşı, ticaret ve mübadelenin geliştirilmesi ve eğitimde reformlara gidilmesi mümkün olmaktaydı. İngiltere ve Fransa toplumsal ve idari olarak, belli bir merkezileşme sağlamışlardı; sayılan ülkelerdeki toplumsal atılımların başka bir amacı da bu merkezileşmeyi garanti altına almak ve İngiltere ve Fransa'nın yakaladığı gelişme düzeyine varabilmekti. Nitekim Frederick'in askeri başarılarıyla Prusya'yı güç siyasetinin önemli öğelerinden birisi haline getirmesinden sonra, belirleme hakkı kendinde kalmak üzere hükümeti merkezileştirmesi ve daha büyük oranda bir toplumsal refah sağlamak üzere iktisadi hayatı denetlemesi, mutlak monarşinin ve merkantilizmin ilginç örneklerinden birisini oluşturmaktadır. Aydınlanmış despotizmin önemli bir katkısı da sanat alanında 'patronaj" hizmeti sunmasıydı. Özellikle Bach, Handel ve Mozart gibi müzisyenler sanatlarını aydınlanmış despotların patronajı altında icra etmekteydiler. Aydınlanmış despotizmin, hükmetmeye yönelik meşrulaştırımı, kendilerinin feodal lordların toplumun belli bir kesimin çıkarlarını gözetmelerine karşın, bütün topluluğun çıkarlarını gözettikleri iddiasına dayanıyordu. Bütün bunlara rağmen, Aydınlanmış Despotizmin genel Aydınlanma portresi içerisinde manidar bir öge olmadığı, filozofların ve "despotların" belirli amaçla için birbirlerini kullandıklarını ve aralarında oluşan işbirliğinin felsefi olmaktan ziyade reel-politik kaygılara göre biçimlendiği, iktisadi tavırları nedeniyle despotlara en yakın gözüken fizyokratların düşüncelerinin bile son tahlilde liberal öğeler ihtiva ettiği de savunulmaktadır.

Montesquieu ve Despotizm

Bilindiği üzere, Montesquieu'ye (1689-1755) göre yönetim biçimleri cumhuriyet, monarşi ve despotizm olarak üçe ayrılıyordu. Despotizmi diğerlerinden ayıran, despot ve uyrukları arasındaki ilişkiyi dolayımiayacak herhangi bir yasal ve kurumsal güç olmamasıdır. Despot eylemlerinden sorumlu olmadığı gibi eylemlerinin sonuçlarıyla da herhangi bir yaptırıma uğramazdı, çünkü bu eylemler genel iyiyi gözetmek üzere gerçekleştirilmekteydi.

Montesquieu'nun despotizmi Doğuya özgü bir sistem olarak, kuvvetler ilkesine dayalı, anayasal ve iktidarın çeşitli güç odaklarıyla paylaşmaya hazır monarşinin karşısına koymaktaydı. O'na göre iklim şartlan ve coğrafya despotik yönetimlerin anlaşılması için önemli ipuçları sunmaktadır. Montesquieu'nun genel metodolojik düşüncesi, olguların "tabii" faktörlerle açıklanabileceği ilkesine dayalıydı. Buna göre, despotizmi var kılan öge, uyrukların despota duyduğu korkuda temellenmekteydi; bu nedenle belki de din despotizm üzerinde yumuşatıcı bir etkiye sahip olabilirdi. Montesquieu demokrasiyi ya da cumhuriyeti bütün toplumlar için uygun bir rejim olarak görmemekteydi. Bu nedenle varolan şartlar sebebiyle monarşi, ona göre, Avrupa için en uygun rejim olmaktaydı.

Güçler avamının belli bir kişinin elinde tutulması, özgürlüğü sınırlayan en başat olguydu. Devletin hukukla bile olsa da, yurttaşların eylemlerine sınırlar koymaması gerektiğini düşünüyordu. Bu tür sınırlar en az düzeyde ve sadece bireyi "korumak" üzere konulabilirdi.

Masonik Localar ve Aydınlanma

Aydınlanmanın mekanı, özellikle Fransız Aydınlanması dikkate alındığında salonlar, localar ve kafelerdi. Bunlardan özellikle masonik locaların Aydınlanma düşünürlerine ve düşüncelerine büyük oranda katkıda bulunduğu ve bunlara bir 'melce' görevi gördüğü söylenebilir.

Yine Jürgen Habermas benzeri mekanların 'kamusal alan' (Öffentlichkeit) denilen modern oluşumdaki katkılarını ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuştur. Locaların örgütlenmesi ve çalışmasındaki "sır", locayı dışanya kapalı, üyeleri için güvenli ve bir tür seçkinlik duygusuyla destekleyen bir öğeydi. Alman 'Illuminati' locasının yanında, İngiliz Grand Lodge'sı ve aynı locanın Fransız emsali denizcilerden, muhacirlerden, filozoflardan, seyyahlardan oluşan Koselleck'in deyişiyle bir 'moral International'dı. Localar konusundaki iki önemli örnek, Ansiklopedisiler ve filozoflar tarafından 1796 yılında kurulan Les Neuf Soeurs ve Benjamin Franklin'in 1779'tan 1782'e kadar Büyük Üstatlığını yaptığı ve o zamanlar Amerika'da etkili olan cumhuriyetçi fikirlerin propagandasını yapan Regne de la Critique'lir.

Mason locaları, ahlaki ilkeleri çiğnememek şartıyla yeni düşüncelere ve bu düşüncelerin savunulmasına sonuna kadar açıktılar. Localar, düşüncelerin birbirleriyle çatıştığı, yeni stratejilerin ve politikaların araştırıldığı ve her türlü düşüncenin kamu önüne çıkmadan gerekli eleştirel süzgeçten geçtikleri mekanlar olmalarının yanısıra, dolaysız olarak gözlemlenen özelliklerinden birisi de özellikle devlete karşı politikaların belirlenmesi ve savunulmasında üstlendikleri işlevlerdi. Alman felsefesini fikirleriyle besleyen Lessing'in masonlar üzerindeki düşüncelerinde açığa vurulduğu gibi, mason locaları, devletin ve politikanın yürütülmesinde ortaya çıkan kötülükleri azaltmak ve "kusursuz burjuva toplumu'nu nihai amaç haline getirmekle yükümlüydüler. Bu amaç kendiliğinden devletin lüzumsuz' haline getirilmesini de içermekteydi. Dolayısıyla mutlakıyetçi devletin etkinlik alanının sınırlandırmasında locaların pozitif katkılan söz konusuydu.

Salonlar

Locaların işlevlerine benzer bir işlevi de, işletmesini önemli aristokrat ya da burjuva ama "saraya yakın" ya da toplumsal prestij sahibi kadınların üstlendiği salonlar gerçekleştirmekteydi. Salonların patronajı altında, filozoflar sadece düşüncelerine uygun bir "public" bulmakla kalmıyorlar, aynı zamanda büyük oranda maişet de temin ediyorlardı. Bir kitabın, broşürün geniş bir biçimde tartışılabilmesi ve kabul bulabilmesi, salonlara girebilmesiyle mümkün olmaktaydı.

Montesquieu örneğinde olduğu gibi filozofların bir kısmı, salonlar ve dolayısıyla "okumuş" bir kadının vesayetine girmenin ve yapay bir ortamda düşünce üretmenin bir tahrifat yaratacağını bile düşünmüşlerdi. Çözüm daha ciddi tartışmaların yürütülebileceği "özel" salonların kurulmasıydı. Hem filozoflar hem de felsefeye düşkün aristokratlar büyük bir kısmı Fransız Devrimi'ne kadar ayakta kalan yeni tür salonların kurulmasına ön ayak oldular. Bu salonlar dışarıdan özellikle İngiltere ve Amerika'dan gelen 'ilgili' kimseler ve politikacılar için de önemliydi. Filozofların düşünsel inşalarının temellerini salonlarda attığı kesindir, bu olgu da Aydınlanmadaki aristokrat ve burjuva parmağını doğruladığı gibi. Aydınlanma filozoflarının sadece çamaşırcı kadınların koynunda eşitlik, özgürlük, kardeşlik, barış 've refah retoriğine kalkıştıkları iddiasını çürütmektedir.

Bu çağda sanat ve edebiyatın (Renasissance’ın hümanizminden devşirilmiş) klasizm denilen bir "modele" uygun bir şekilde gerçekleştiğine tanık olmaktayız. Bu da özellikle edebi eserlerin "yenilik" ve "yaratıcılık" gibi dürtüler yerine, dönemin felsefi insan kavrayışına, yükselen değerlerin savunulmasına yönelik bir tavra sahip olmasını gerekli kılmaktaydı. Dönemin karakteristiğini kapsamaya muktedir edebi biçimi romandı. Özellikle İngiliz klasizminin önde gelen yazarları Henry Fielding, Daniel Defoe, Jonathan Swift ve Samuel Richardson, biçimlenmeye başlayan "yeni" bireyin toplumsal görünümünü insan ilişkilerini merkeze alan bir anlayışla vermeye çalışmaktaydılar. Toplumsal insanın kaderi ve ilişkilerinin verildiği en iyi örnek, herhalde Robinson Critseo’ydu. Alexander Pope, şiirlerinde bilimin, aklın ve yükselen endüstriyel medeniyetin övgüsünü yapmaktaydı. Fransa'da ise roman yerine daha kısa ve etkili olduğu düşünülen tiyatro aynı klasik örneğe uygun olarak (ancak Şiirin ya da romanın, insanı daha geniş ölçekli değişmelerin nesnesi olarak ele alan yaklaşımı yerine, daha çok insanı toplumsal halleri içerisinde temsil ederek) ikame edilmekteydi. Tragedya ve komedya, kendi yapısal özelliklerini büyük oranda bu dönemde kazandılar. Diderot'nun tragedyaları bireylerle, komedyalar ise tiplerle yani insanın toplumsal rolleriyle özdeşleştirmesi anlamsız değildi. Özellikle komedyalar dönemin iyimser havasını ve ilerlemeci tarih anlayışını yansıtan örneklerle doluydu. Diderot'nun kendi edebi yapıdan, Ramaeau'nün Yeğeni, Kaderci Jacques, Aile Reisi vb. bu durumu örneklendirmektedir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe